31 Aralık 2019 Salı

iki güzellik

artık "atını bir yerde durmanın güzelliğine bağlamış" insanlar için bile çok şey oldu bu yıl. güzel, çirkin, iyi, kötü... rüya gibi ya da kabus... ama nihayet ferah bir yıl...

bunların muhasebesini yapmak yerine iki güzellikten bahsetmek istiyorum. ki şükür yerine geçsin. şükretmek olsun. üstelik gündelik hayatın bloğa sıkça temas eden yanından.

ilki jaguar kitap... bahsederken jaguar yayınları desem de aslı bu. yıllar önce ayrıntı yayınları nasıl çölde vaha etkisi yaratmışsa hayatımda jaguar kitap da öyle bu günlerde. elbette başka yayınevleri de var. ama jaguar bir başka.

"ben her havaya oynamam," diyen klas bir duruşu var. telif derdi olmayan ya da çok ve uzun satacağı belli kitaplar yerine, "ya peru'da bir dağ köyünde, dostoyevski kadar iyi yazan biri varsa," ihtimalinin peşinden koşuyor.

ama bir şey var ki, hem jaguar kitapı neden sevdiğimi, hem bastıkları her kitabı neden okumak istediğimi, hem de bu yıl en çok kitabını okuduğum yayınevinin neden onlar olduğunu açıklıyor: çünkü ben onları bir tabela, bir internet sayfası, bir isim olarak değil okuma zevkine itimat ettiğim, benim de ne sevdiğimi bilen bir arkadaş olarak görüyorum. bu yüzden de, ne zaman yeni bir kitap bassalar "bunu oku, sen seversin" demişler gibi hissediyorum.

ikincisi ise, elbette seda ersavcı… böyle bir şeyin ayırdına yıllar önce, daha çocukken varmışım aslında. yani filmleri oyuncu ya da konusuna göre değil yönetmene göre seçmek. her sonuçtan memnun değilim ama bir izleyici olarak sinema hakkında verdiğim en doğru karardı belki de.

bir değil iki defa "çevirmenleri niçin öldürmeliyiz?" başlıklı yazı yazmış biri olarak, "okumak söz konusu olduğunda çevirmenleri önemserim" dersem, eminim buna kimse şaşırmaz.

tam burada seda ersavcı giriyor sahneye. çevirilerinden öyle memnunum ki, "sadece yazarları değil bazı çevirmenleri de külliyat olarak okumayı severim," diye tivit atmama sebep olmuştu. hatta bir arkadaşa, "bu ara bir iş görüşmesine çağrılsam ve bana da o klasik soruyu sorsalar yani "önümüzdeki beş yıl içinde kendinizi nerede görüyorsunuz," deseler, cevabım, "seda ersavcı'nın bütün çevirilerini okumuş olacağım," olurdu," bile dedim.

çünkü, sadece çeviri yaptığı dillere hakimiyetini, edebi yetenek anlamındaki kaleminin gücünü değil, ilgi alanlarını, kendini kağıt ev'in ithafında da ele veren duyarlılıklarını, hayata bakışını da seviyorum.

ve ne zaman bir kitap çevirse tıpkı jaguar kitap'da olduğu gibi, "bunu oku, sen seversin" demiş gibi hissediyorum.

28 Aralık 2019 Cumartesi

muhtaç olduğumuz kelimeler

bir ahmet güntan şovu: çene, anlık notlar, anlık iletiler

"yazarım, sonra mutfağa girer pırasamı yaparım," dedikten sonra anlatmaya başlıyor:

"eğer zahmet edip anlatırsan seni anlayacağımı biliyorsun, çünkü daha önce, saklandığın yuvandan gerçekten çıkıp benimle ilgilenmeye (bana anlatmak istediğin şeyi gerçekten anlatmaya) tenezzül ettiğinde, anlattıklarını anladığımı gördün. bazen anlatmadığın şeyin de ne anlama geldiğini anladığım oluyor, ama veri olmadan kendini ortaya koyan anlam, anlatılmaya değer bulunan ama anlatılmadan zihinde duran şeyin pek aynısı olmuyor, biliyorsun anlam kayabilen bir şey. o zaman seni anlamıyorum diye bana kızma. veriye dayanmayan bu tür anlamları 20. yüzyıl şairleri çok severdi. sen bir şey anlatmadığında ortaya çıkan anlamın (ki biliyorsun anlam her zaman bir yolunu bulup ortaya çıkar), senin değil daha çok benim ruh dünyam ile ilgili olması benim bencil olduğumu göstermiyor. hayatım boyunca iyi bir insan olmak için çaba gösterdim. anlattığı zaman anladığım, kalbini elimde tutup ellediğim insanların şahitliğine başvurabilirsin, var o insanlar. bir noktadan sonra ben de herkes gibi bir tür körlüğe sahibimdir, ama bu bencilliğimden, sağırlığımdan, ilgisizliğimden değil. bir tek şeyden eminim, çok sevilmek için her zaman orada oldum, hazır oldum, mevcut oldum. daha ilerisi (yani tamamen senin orada bulunarak varoluşum), benim yok oluşum olur, bunu benden isteme. ben senden bunu istemiyorum. anlamanı istediğim şeyi cebimden çıkarıp önüne koyabilme gayretini gösteriyorum. dil dedikleri aslında budur bence. birbirimizin önüne anlaşılmak saikiyle koyduğumuz şeylere ben dil diyorum, içinde her şey var, nesneler var, duygular var, bir sürü somut şey var, hepsinin toplamından bahsediyorum. anlatılmayı bekleyen her şey dilin içindedir, yoksa tek başına kelimeler niye insanın yuvası olsun… bence anlamlandırmak için geldik, nesne kullanımı diyor freud, bu bozuldu mu patoloji başlıyor. dilin büyüsü dediklerinde (ben hiçbir büyü görmüyorum ama) ben bunu anlıyorum. anlamı başka kimsenin dolaştırmadığı yere götürüp gezdirenleri seviyoruz, diğerlerini sıkıcı buluyoruz. merhaba de bana, oradan başlayalım. onu demiyorsan, kusura bakma ama o zaman sağır olan sen oluyorsun. kimse dili kullanmıyorsa ona sağırlar dövüşü deniyor 21. yüzyılda."


merkez üs: http://www.160incikilometre.com/urun/yazarim-sonra-mutfaga-girer-pirasami-yaparim-ahmet-guntandan-cene-anlik-notlar-anlik-iletiler/

25 Aralık 2019 Çarşamba

günün sorusu: görünüm

insanlar, aynaya baktıklarında görecekleri sebebiyle mi, yoksa kendisinden yana bakacakların görecek oldukları yüzünden mi dış görünüşüyle ilgili endişeye kapılır ya da etrafta ayna, parlak yüzey, durgun su vb. olmasaydı insanlar dış görünüşü için endişelenir miydi?

22 Aralık 2019 Pazar

atışma - on dört

dün akşam furkan çalışkan'ın bir mısrasını twitter diye bilinen sokakta yüksek sesle söylemiştim: haberin bile yok oysa dünyanın en güzel kızısın*…

ardından hayata karışıp kaldığım yerden falconer hapishanesi'ni okumaya devam ettim. meğer john cheever farragut olmuş da sazının tellerine vurarak benim o sayfaya gelmemi beklemekteymiş: sanki güzel olduğunu her zaman biliyordu da hayatı boyunca bunun söylenmesini beklemişti.

*

bir de "rilke, görseydi severdi seni" var, o ayrı.


*: ve sonra kalbim olaysız bir şekilde dağıldı

21 Aralık 2019 Cumartesi

dakika ve skor

"İlk karşılaşmamızı da hatırlıyorum; bir erkeğin bir bakışta bir kadının hafızasının genişliğine ve güzelliğine; renk, yemek, iklim ve dil zevklerine; iç organları, beyin ve üreme yollarının kesin klinik boyutlarına; dişlerinin, saçlarının, cildinin, ayak tırnaklarının, görme duyusunun ve bronş ağacının durumuna hüküm verebilmesindeki kavrayışa; aşk teşhisiyle coşkuya kapılarak onun kendisi için yaratıldığı ya da birbirleri için yaratıldıkları gerçeğini bir saniyede benimseyebilmesine bugün hayret ediyorum, sonsuza kadar da edeceğim. Bir bakıştan söz ediyorum, bu imge geçici görünüyor; ama bu romantik olmaktan ziyade kullanışlı, zira bir yabancının bir yabancı tarafından görülmesini düşünüyorum. Merdivenler, dönemeçler, sürme iskeleler, asansörler, limanlar, havalimanları olacak bir yer, başka bir yer ile seni, üstünde mavi bir kıyafetle bir pasaporta ya da sigaraya uzanırken seni ilk defa gördüğüm yer arasında. Sonra sokakta, ülkede ve dünyada peşine düştüm, birbirimizin kollarına ait olduğumuz gerçeğini kesinlikle biliyordum, haklıydım da."*


*: john cheever, falconer hapishanesi

19 Aralık 2019 Perşembe

kadınlar-erkekler: on dokuz

benzer güzergâhta ilerlese de bazı hikâyelerin sonu bir daha gelmeyecek erkekler yüzünden acı çekerek tek başına bekleyen kadınlara ve yalnız olmasa bile çekip giden kadınları özleyen erkeklere çıkar.

15 Aralık 2019 Pazar

dakika ve skor

"Neden karanlıkta güzellik arama eğilimi sadece Doğulularda bu kadar güçlüdür? Bana göre biz Doğulular, içinde bulunduğumuz şartlardan hoşnut olmayı amaçlayıp elimizdekilerle mutlu olduğumuz için karanlıktan şikâyet etmek yerine bunun bir çaresi olmadığını kabullenip ışık azsa azdır der, karanlık üzerine düşüncelere gömülür ve karanlığın içindeki doğal güzelliği keşfederiz. Ancak yenilikçi Batılı yetinmeyip elindekini iyileştirmekte kararlıdır her zaman. Mumdan gaz lambasına, gaz lambasından elektrik ışığına daha aydınlık bir ışık arayışı asla bitmiyor, en önemsiz gölgeyi bile yok etmek adına hiçbir zahmetten kaçınmıyor."*

*:juniçiro tanizaki, gölgeye övgü

12 Aralık 2019 Perşembe

banksy ya da otuz duvar ressamı

banksy'yi bilirsiniz. hakkında ingiliz oluşu dışında başka bir bilgi olmayan, ününü ise oraya buraya serpiştirdiği duvar resimlerine borçlu ünlü sanatçı. adını duymasanız bile bu görüntü çağında en az bir eserine maruz kaldığınıza ve googleda çalışan çocuklara sorup, görsellere bakarsanız, "aa! ben bunu biliyordum," diyeceğinize eminim.

kendisi yeniden gündem oldu. önce instagram hesabında yayınladığı, sonra diğer sokaklara da düşen son çalışması çok konuşuluyor. hüzünlü ama çok başarılı bulduğum bu son işinde, sayıları günden güne artan evsiz ve fakir insanlara dikkat çekmek istemiş banksy.

bu haberin peşi sıra bir defa daha simurg efsanesini andım. hani, kaf dağı'nın tepesinde yaşayan efsane kuş simurg'u bulmak için yola düşen ve eksile eksile sonunda otuz kuş kalan, nihayet simurg'un kendileri olduğunu anlayan kuşların macerası. dünyanın tüm kuşları bir gün bir araya gelip, onu bulmak için yola çıkarlar. ama yol zorludur. adları sırasıyla istek, aşk, ustalık, kanaatkarlık, yalnızlık, şaşkınlık ve yokoluş olan yedi vadiyi aşmak gereklidir. yorulan, vaz geçen, ölen kuşların ardından yokoluş vadisini de aştıklarında geriye sadece otuz kuş kalır. o otuz kuş kaf dağı'nın zirvesinde simurg'u bulamaz ama kendilerini bulurlar. simurg farsçada otuz kuş demektir. yedi vadiyi aşıp kaf dağı'nın zirvesine ulaşan otuz kuş ise bizzat simurgun kendisidir.

simurg'u andım, çünkü ben banksy'nin tek bir kişi olmadığına inanıyorum. birbirinden haberli - belki de habersiz- bir grup sanatçının yaptıklarını banksy adlı biri yapmış kabul edildiğine dair güçlü bir inancım var. hatta eminim.

8 Aralık 2019 Pazar

fıkra gibi

annesi frankfurt yakınlarında küçük, neredeyse herkesin birbiriyle akraba olduğu bir kasabada doğmuş. dediğine göre, bir tek annesi cesaret etmiş kasabadan ayrılmaya. yine de okul tatillerini muhakkak orada geçirirlermiş.

ama dedesi koyu, tahmin edemeyeceğiniz koyu bir katolikmiş. bu durumdan o da etkilenmiş. bütün çocuklar dışarıda oyun oynardı, ben bir sebeple kilisede olurdum, diye anlatıyor.

ama yıllar geçmiş, zaman değişmiş. dedesi de değişmiş. evlenip başka şehre taşındı diye ilk torunu doğana kadar annesi ile konuşmayan dedesi, protestanlarla yapılacak evliliklere bile karşı değilmiş artık.

torunu evlenecek yaşlara gelince de onu karşısına almış, "ortodoks, yahudi, müslüman, budist bile olabilir," demiş. "ama asla vejetaryan olmaz."

sizi bilmem ama ben burada çok güldüm. birini tanımadan sevmek böyle olsa gerek, dedim.

6 Aralık 2019 Cuma

güzel ırmak

ona yazdığım en kısa mektup bu olmalı. belki de uzun...

"bak! ilhan berk güzel ırmak'ta neler diyor:
Küçüğüm, bu senin sesin, güzel ırmak
Önce rüzgârın öptüğü, sonra benim öptüğüm
Bu bitmemiş şiirler senin ayak bileklerin
Soluğun, kokun, karnın, gölgeli gözlerin
Bu böyle çözülü göğsün, enine boyuna dudakların
Sabahlara kadar ki büyük gözlerin böyle
Bu dal gibiliğin, saçların, kırmızı ağzın
Bu üstünde onca seviştiğimiz yatak sonra
Sonra bu benim anı artığı eski yüzüm
Tüylerin, tay boynun, küçücük çocuk ellerin
Böyle yukarıdan aşağı gidiyorum seni
Karışıyor, korkunç, ellerimiz ayaklarımız.
gözlerinden öperim. bir de parmak uçlarından."

3 Aralık 2019 Salı

evlilik kurumu

yaşadığınız yer bir çeşit taşra, kendinize iş olarak seçtiğiniz meslek deniz feneri bekçiliği olunca ülke gündemini sokaktaki adamdan, ayak üstü sohbet ettiğiniz esnaftan ya da iş arkadaşlarınızdan değil sosyal medyadan öğreniyorsunuz doğal olarak.

bu gündeme dair düşünüyor, kendi kendinize konuşuyor, nihayet heyecanınız ve gücünüz kalmışsa geçte olsa kelimeleştirmek, not düşmek istiyorsunuz.

diyanet işleri başkanlığı'nın "ölçüsüz" internet kullanımına dikkat çekmek için yaptı(r)dığı videolar da öyle oldu.

tam "bu tarz videolar diyanetin görevi midir?" sorusuna hazırlanırken, eşinden yeni ayrılmış bekar bir arkadaşıma, "evlilik makbul bir şey olsaydı kutsal kitaplar bizi ikna etmeye çabalamazdı," dediğim geldi aklıma. yüce tanrı, biz kullarını tarih boyunca bazan ikna bazan emirle evlendirmeye çalışmış.

oldukça kitsch bulduğum videoyu, "kadın adama neden hizmet ediyor?", "kadın neden evin içinde örtülü?", "neden muhafazakar görünümlü bir aile seçilmiş?" vb. soru görünümlü ama haklı isyan cümleleriyle eleştirmeden önce, "eşinin yüzünden çok telefona bakan sadece erkekler midir?" sorusunu sormak gerek bence.

bunu sorabilirsek olaylara bambaşka bir gözle bakacağımızı düşünüyorum. çünkü, telefonun yüzüne bakmayı tercih eden sadece erkekler değil. telefonuna kapanıp kore dizisi izleyen, alışveriş sitelerini talan eden, gece gündüz demeden sosyal medya sokaklarında dolaşan pek çok kadın var. ve bunu eleştiri ya da savunma olarak söylemiyorum. kabul etmek zor olsa da normal olan bu gibi geliyor zira bana.

biraz daha geriye gidersek aynı eleştirinin televizyon için de yapıldığını görürüz. ebeveynlerinizin "televizyon geldi, sohbet bitti," dediğini çokça duyduğunuza eminim. belki de insanlar aptal oldukları için değil de sohbet edecek, üzerine konuşacak bir şey bulamadıkları, kendi adalarında tek başına kalmak istedikleri için "aptal kutusu"nun karşısına diziliyorlardı. kolay mı birilerine anlatıp durmak? o enerjiyi ve hevesi her akşam hissetmek?

tam burada, evli bir arkadaşıma "türkiye'de iyi ki kahvehaneler ve kahvehane kültürü diye bir şey var. aksi takdirde boşanmalar artar ya da eşler birbirini boğazlardı," dediğimi hatırladım. çünkü, erkekler kahvehaneye gitmekle sadece kendilerine bir eğlence, rahatlama fırsatı yaratmıyor, eşlerine de kendilerine ait bir zaman ve alan olanağı tanıyorlar.

tekrar ediyorum, herkesin kendine ait bir alan ve zamana ihtiyacı var. yine tekrar ediyorum, sürekli sohbet ve iletişim halinde olmak kolay değil. bir defa daha tekrar ediyorum, insan kendine bile tahammül edemezken ikinci bir kişiye tahammül etmesi zor.

bu yüzden, özellikle heyecanı azalmış evliliklerde pazartesi sendromundan daha çok pazar sendromunun söz konusu olduğuna inanıyorum: bütün bir gün- evde- beraber... ne kadar korkunç değil mi? bu yüzden dışarıda pazar kahvaltısı, daha çok parası olanlar için brunch pazarı bu kadar büyüdü.

çünkü, antibiyotik sonrası dönemdeyiz. insan ömrü, evliliklerin boyu uzadı. eskiden evin erkeği haftada altı gün, on iki- on dört saat çalışıyordu. şimdilerde ise haftanın yarısını çalışmadan da icra edilen bir sürü meslek var. bunlar olurken aileler küçüldü. neredeyse çekirdek oldu. bireylerin saklanması, kalabalığın içinde yalnız kalması mümkün değil.

dolayısıyla herkes kendine mahrem bir alan inşa etme arzusunda. o yüzden başını kuma, telefona, gazeteye, kitaba gömüyor. bu yüzden neredeyse her mutfakta televizyon var artık.

ama adasal bilinç ve ihmali, kendine ait bir oda ile kaçışı, herkesin kendi hayatı olduğu gerçeği ile ihaneti karıştırmamak gerekiyor. varsa karıştıran, erdemli olmak zor değil: ayrılmak...

bir de birbirinin telefonunu kontrol edip duran, muhatabının bütün sosyal medya ve e-posta hesaplarının şifresini bilmezse ölen, ölmese de yataklara düşen ya da ortak facebook ve sosyal medya hesabı açanlar var ki, allahlarından bulsunlar.

29 Kasım 2019 Cuma

vatan

"ille bir şeye benzetecekseniz, her budağından sürgün atan salkım saçak bir böğürtlen çalısına benzeteceksiniz türkiye’yi. bir sürgünü çiçeğe dururken, diğerinin kurumakta, ötekisinin meyve vermekte olduğunu görün. tek bir sürgüne takılıp kalmayın, bütüne bakmayı âdet edinin. unutmayın ki, düz akılla anlaşılmaz, pergele, cetvele gelmez, kendine has bir kimliği vardır türkiye’nin. batmaz. batarsa, okyanuslar taşar."*

*: alev alatlı, nasihatname- önsöz

notgibi: bu alıntı erdem bayazıt'ın ünlü şiiri sana, bana vatanıma, ülkemin insanlarına dair ile birlikte düşünülmelidir.

27 Kasım 2019 Çarşamba

bir masada iki kişi: nefret

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- hatırlıyor musun? "o an gelirse, elden geldiğince soylu yüreklilikle unutalım birbirimizi," demiştim.

- ben de, "saçmalama," demiştim.

- sonra da eklemiştin: "daha iyilerine layıksın da dersin bana."

- daha iyilerine mi layığım?

- hayır. sadece bana layıksın. ama konu bu değil.

- ne peki?

- senden nefret ediyorum. bir defa daha haklı çıktığın için de daha çok nefret ediyorum.

*

ben de öyle. tek fark, bunu söylemenin bir işe yaramadığını biliyordum. belki, ayrılık acısının yerine koyabilirdiniz. hepsi bu.

25 Kasım 2019 Pazartesi

kadın hakları

toplumun, daha açık söylemek gerekirse sistemin kadına bakış açısını bütünüyle onaylamam mümkün değil. "kadınlık"ın bütün kazanımlarına rağmen hâlâ erkek egemen söylem, hâlâ eski tas, hâlâ eski hamam...

bunun sonuçlarını haberlerde, sokakta, evde görüyoruz zaten.

diğer yandan, karşı yakaya da itirazım var. savunduklarına değil elbette. daha çok tavsiye ettiklerine.

sözgelimi, "gece sokağa çıkmak hakkınız, çıkın"... elbette hakları. ama bunu kadınlara değil, kendini adam(!) sayan davarlara anlatmak, öğretmek gerek her şeyden önce.

kendini adam(!) sayan o müsveddelere öğretmeyince bunu ya da muhtabının ne onun ne de toprağın olduğunu, silahsız cepheye gönderilmiş askerlere dönüyor nisa tayfası. sonra da vicdanı olan herkes üzülüyor ama asıl, "ateş düştüğü yeri yakıyor".

o yüzden kadının gece geç vakitte dışarıda olabileceğini, o vakitte dışarıda olmasının onu kötü de ahlaksız da yapmadığını, erkek için tehlike söz konusu değilse kadın için de söz konusu olmadığını o davarların küçük beyinlerine sokmak olmalı ilk adım.

en önemlisi bir erkek bir kadına kahraman olacaksa o kadının kızından başkası olmadığını.

21 Kasım 2019 Perşembe

iki soru - iki cevap

nejat işler'i onu ilk defa izlediğim barda(2007) filminden bu yana takip eder ve çok severim. sadece oyunculuk yeteneği değil, kimselere eyvallah etmeyen tavrı ve rakçı havaları çok hoşuma gider.

tam da bu yüzden daha önce yapmadığım bir şeyi yaparak sözlüğü ile ünlü bir internet sitesinde sevenlerinin sorularına verdiği cevapları okudum.

hem de keyifle...

iki cevabın altını çizdim. çünkü çok hoşuma gitti.

*

"- merhaba, herkesin hayran olduğu bir şeyler vardır. sizin hayran olduğunuz şey nedir?

- fenerbahçe."

"- yıldız tilbe gibi bir dünya yıldızının klibinde oynamış olmak nasıl bir duygu? klipte oynarken yıldız hanım'dan etkilendiniz mi?

- klipte oynar mısın diye telefon geldi, yıldız tilbe'nin askeri olarak emre itaat ettim."


merkez üs: https://eksisozluk.com/ben-nejat-isler-sorularinizi-yanitliyorum--6243515

18 Kasım 2019 Pazartesi

tehlikeli şiirler - kırk dört

tehlikeli şiirler okuyalım leyla
cahit külebi'den çürüyen otlar mesela

I

Bilinmez hangi şehirde
Yaşarsın aşktan habersiz,
Küçük çakıl taşım, nasıl bulayım!
Kaybolmuşsun bir kocaman nehirde.

Bu kimin çocuğu, der, seni görenler.
Benim çocuğum, diye, sesim gelir uzaktan.
Bunca kötülüğü bağışlatır bakışın
Yanakların kızarır ağlamaktan.

Bir gün sokakta rastlasam, ellerini
Alsam avuçlarıma okşasam.
Sıcaklığını tanır da mısralarımdan
Kız kardeşimsin sanırlar belki.

Sen orada, ben burada
Birbirimizden habersiz
Ayrı yaylalarda yeşeren otlar gibi
Bekleye bekleye çürüyeceğiz.


II

Senin oturduğun şehirde
Gökyüzü mavidir benimkinden,
Çiçekler daha taze
Kuşlar bile güzeldir birbirinden.

Şarkılar daha neşeli, daha mahzun
Akşamlar daha garipsi,
Umut alabildiğine geniş,
Umutsuzluksa denizler gibi;

Trenler bile daha sevinçli
Daha kederli gelir gider.
Gençler bütün haşarı
Yaşlılar büsbütün kederlidirler.

Kadınların sütü daha gür, daha ak
Çocukların iştahı, yerinde,
Gemiciler bile daha sarhoştur
Doğup büyüdüğün şehirde.

Garibim! Nazlım! Öksüzüm
Hayal rüzgarlarıyla emzir beni de
Uzak ya, kokunu duyuyorum
Gül gibi açıldığın şehirde.

15 Kasım 2019 Cuma

ayna ayna

kapıyı açıp kalabalığa dönmeden önce aynadaki kadının içleri hâlâ ıslak gözlerine baktı, derin bir nefes aldıktan sonra fotoğraf çekilirken kullandığı öğrenilmiş gülümsemeyle ona gülümsedi.

13 Kasım 2019 Çarşamba

süprüntü

güney koreli yönetmen joon-ho bong'un yönettiği, bu yıl cannes'da altın palmiye kazanan parazit(gisaengchung)'i izleyenler ne düşündü bilmem ama benim ilk aklıma gelen kemal tahir oldu. daha doğrusu, esir şehir üçlemesi'nin son kitabı yol ayrımı oldu.

gençliği ve kendini beğenmişlik ile küstahlık arasında gidip gelen özgüveniyle kemal tahir'i hatırlatan murat, görünüşteki farkın özdeki aynılığı saklayamadığını anlatıyor:

"Fukara evlerin köşeleri bucakları süprüntülerle doludur tıklım tıklım... İrili ufaklı şişeler, paslı çiviler, yamrı yumru delik kaplar, her boyda, her renkte paçavralar... Meşin kırpıntıları. Bir sürü kırık dökük... Eski püskü... Bizim ev böyleydi. 'Bir gün lazım olur,' diye saklıyorduk. Hiçbirinin lazım olduğu zaman bulunup kullanıldığını görmedim. Yoksulluğun verdiği korku, bize yıllarca süprüntü bekçiliği yaptırdı. Bu süprüntü bekçiliği yalnız yoksulların işi değil... Zenginler de de başka çeşit süprüntü bekçisi... Yalnız bekçilik edilen süprüntünün cinsi değişiyor. Hisse senetleri... Tahviller... Değerli taşlar, gümüş takımları, halılar, kürkler... Tablolar... Durmadan artırılmak istenen para... Dünyayı kavrayacak kadar genişletilmesine çabalanan iş... Bunlar da bir çeşit süprüntü...
(...)
Şu bakımdan süprüntü... Bir devlet müzesinin değerini kat kat artıracak bir tabloyu satın alıp duvarınıza asmışsınız da, yıllarca bir kere bile bakmamışsınız. Daha korkuncu, bakmışsınız da hiçbir şey anlamamışsınız. Koca bir salon dolusu kitaplarınız var, duvarları kaplamış baştan başa... Hepsi maroken ciltli... Çoğu tek kalmış dünyada... Numaralı... Lüks baskılar... Birini bile açmamışsın... Okumak için demiyorum, resimlerine bakmak için olsun... Milyonlarınız var, sofrada dana eti posası geveliyorsunuz. Tonlarla şampanya, viski satın almaya gücünüz yeterken, ancak bir bardak maden suyu içmenize izin vermiş doktorunuz... Gene de boyuna biriktiriyorsunuz... 'İleride lazım olur belki,' demeniz bile artık sizi gülünç edecekken... Topladıklarınız süprüntü değil de nedir?
"

9 Kasım 2019 Cumartesi

otuz yıl önce bu zamanlar

dokuz kasım bin dokuz yüz seksen dokuz... yani berlin duvarı'nın yıkıldığı, hatıra ve hediyelik eşya dükkânlarında parça parça satılmasına giden sürecin başladığı gün.

/mevlüt ömer'e itimat edersek, o dükkânlarda satılan parçalar bir araya getirilse sadece berlin'i değil dünyayı, hem de ekvator üzerinden ikiye bölecek bir duvar inşa etmek mümkün olabilirmiş./

tam otuz yıl önce gerçekleşen bu olaya dair başka kentler, başka denizler'in ikinci cildinde güzel bir anekdot vardır. murat belge, olayların göbeğinde olmasına rağmen bu tarihi anı nasıl ıskaladığını anlatır.

günün anlam ve önemine uygun olarak o kısmı okuyayım isterken dalıp gitmişim. kendimi almanya bahsini okurken buldum. wiesbaden üzerine söyledikleri, -ki önceki okumada altını çizmiş, yanına birbirini aynı noktada kesen dört kısa çizgiden mürekkeb yıldızı kondurmuşum- dikkatimi çekti.

çünkü, aylardan kasım. çünkü, son iki kasımı ihmal etsem de "kasım dostoyevski okumadan geçilmez". çünkü, ecinniler'i yeniden, -muhtemelen son defa- okuyorum.

"wiesbaden, (...) dostoyevski'nin sara tedavisi görme gerekçesiyle, ama aslında kumar oynamak için geldiği kent olarak önemlidir. dergisi vremya'nın yazarlarından polina suslova'yla buluşması da cabası. evrensel atasözünü de yalanlayarak (dostoyevski gibi huysuz bir adamda buna şaşmamalı) hem aşkta hem kumarda kaybetti- tedavi de olmadı. polina, sonraki romanlarının "kahredici kadın" prototipinin kaynağıdır."

evet, ben de öyle dedim: "hem aşkta hem kumarda kaybetmek... dostoyevski'ye de bu yakışırdı."

kaldı ki, o söz yanlış. kazanan her ikisinde de kazanır.

7 Kasım 2019 Perşembe

ihtimaller

"Bir kadını yıllar sonra yeniden bulabilir, bir anda karşısına çıkıp yalvarırcasına gözlerinin içine bakabilir, af dileyebilir, hatta onu ikna edip bir şekilde hayatına tekrar sızabilirdiniz. Ama zamanın herkesten eksilttiklerini, bir şeylerin hep yarım kalacağını; yıllar önce şefkatle tutulan bir elin, sevgiyle, âdeta tutkuyla bakan o gözlerdeki ışıltının eskisi gibi olmayacağını da peşinen kabul etmek gerekiyordu ve galiba hepsinden öte en çok bu ihtimalden korkuyordum."*


*: kemal varol, âşıklar bayramı

6 Kasım 2019 Çarşamba

günün sorusu: kaç yıl

müebbet hapis cezası ya da sonsuz aşk kaç yıl sürer?

4 Kasım 2019 Pazartesi

dağların kadını*

şarkıyı da, o kızla nasıl tanıştığımızı da unutmuşum. sonra hatırladım ama.

/okuldan bir arkadaşım boş zamanlarında radyoda çalışmaya başlamıştı. yapacak bir şey bulamadığım bir gün, verdiğim sözü tutup ziyaretine gittim. program arkadaşı da vardı. çay içip sohbet ettik. şenlikli, keyifli bir gündü. ayrılırken ziyaret edecek bir kişi daha olmuştu radyoda. çok geçmedi zaten. arkadaşım yoktu ama geçen defa geldiğimde tanıştığım arkadaşı ve bir kız vardı.

o da radyocuymuş. sabah başlayan neredeyse öğleye kadar devam eden bir program yapıyormuş. biraz hafif, biraz komik. bazan metin de okuyormuş. posta gazetesinin üçüncü sayfasındaki haberler mi, diye sordum cüretime şaşırarak. masmavi ve kocaman baktı. atilla atalay falan, dedi. üstelik, sadece 'komikçi' anlatılarını değil, bazan aşka gelip kitaplarının sonuna eklediği 'kalpli" öyküleri de okurmuş.

bunu saymazsak beni çok güldürdü o gün. eğer öyle bir ödül veriyor olsaydım, "beni en çok güldüren kadın ödülü"nü ona verirdim ayrılırken./

sonra da çok güldürdü beni. galiba ben de onu çok güldürdüm. mesela, "evlenmeden olmaz," dediğimde. kolayca tahmin edeceğiniz üzere, ne evlendik ne oldu.

yine de programının ilk şarkısını benim için çaldı bir süre. o şarkıyı dinlemeden evden çıkmazdım. bazan trafiğe takılır bazan geç uyanır, şarkı da geç başlardı. o zaman koşmam, mahalle camiinin bahçesinden köşegeni boyunca geçmem gerekirdi. evet, o zaman da biliyordum: bir üçgende herhangi bir kenarın uzunluğu diğer iki kenarın uzunlukları toplamından küçüktür. hipotenüs de olsanız bu böyledir.

aslında rakçı olacak kızdı. ama radyonun politikası gereği pop müzik çalmak zorundaydı. o da pop müzikmiş gibi yapan sert parçalar çalardı. deliler'in yeni türkü yerine haluk levent yorumu gibi...

sadece o yorumu değil kıraç'ı da ondan öğrendim. bana "anadolu rock"ının modern temsilcisi gibi görünmüştü. ünlü olunca da hasköy sahilinde bisikletiyle dolaşmaya devam ettiğini, hasköy çocuğu olduğunu öğrenince daha sevdim.

bir gün o ilk şarkıyı beklemeyi bıraktım. çok geçmedi, o şehirden taşındım. radyoda karşıma çıkmazsa kıraç da dinlemez oldum. ama geçenlerde bir röportaj okudum.

/kıraç, o röportajla omuzunun üzerinde düşünen bir kafa taşıdığını bir defa daha göstermiş. sadece orhan pamuk eleştirileri ezbereydi. ingilizce eğitimi konusunda kendisiyle aynı noktada buluşsak da onun geldiği yol farklı ve yanlış. yabancı dil eğitimine değil yabancı dille eğitime karşı çıkmak doğru olan./

kıraç'ı hatırlayınca geçmişe değilse de şarkılarına döndüm. en çok da bu şarkıyı dinler oldum. müzik söz uyumu, kıraç'ın yorumu muhteşem. halk şiiri geleneğini sürdüren, türkü olmaktan son anda vaz geçmiş sözleri harika.

neredeyse iki aydır her fırsatta dinliyorum. çünkü "aç içimde dağ çiçeğim". çünkü "bu ateşin kül olası yok".

*: kıraç, dağların kadını

1 Kasım 2019 Cuma

aşkta tabula rasa felsefesi

tabula rasa, boş levha ya da sayfa demek. felsefede ise yeni bir tecrübeye, her türden bilgi ve öğretiye açık insan manasında kullanılıyor. "aşkta tabula rasa felsefesi"ne gelince, bu ifadeyi daha önce de kullanmış, peşi sıra "yok öyle bir felsefe. ben yazarken uydurdum," demiştim.

adı bu olmasa bile aşkın böyle bir hâli var ama.

böyle bir hâlin varlığına inancım yıllar önce, neredeyse çocukken başlar. takip ettiğim bir dergi vardı. izzet öz'ün bana chris isaak'ı tanıtan yazısı ve iki makaleyi saymazsak unuttum gitti. chris isaak o günden bu yana en sevdiğim yabancı şarkıcıdır. evet, en sevdiğim. çünkü tom waits bir 'aziz'. o iki makale ise beni ben yapan, yorgun ve kirli dediğim bir geçmişi inşa ettiğim taşlardan ikisidir.

iki peş peşe yayınlanan bu makalelerin ilki, "bekliyordu ama gitmedim" başlığını taşıyordu galiba. acı çekmek ya da özlem yerine ilişki sonralarının övgüsüne soyunuyordu. tek başına sinemaya gitmenin güzelliği, ihmal ettiğin keyifler için artık bolca vakit olduğu, vicdan azabı çekmeden arkadaşlarına zaman ayırabileceğin falan... ikinci makaleden hatırladığım ise, son cümlesi: artık yeni bir ilişkiye hazırsın.

kendi adıma konuşursam; yorgun ve kirli dediğim o geçmişte, kendimle gurur duyduğum davranışların bir kısmı işte bu iki yazı sayesindedir.

bir dalı bırakmadan öbür dala tutunmadım mesela. yedekte kimseyi bulundurmadım. durdum işte öyle... "napıyosun diye soran olursa, hiç işte duruyorum," dedim. unutmadım ama aklım hiçbir zaman geçmişte kalmadı. anı parçasına dönüştü, anlatmaktan keyif aldım ama hiçbir zaman özlemedim. bu yüzden her aşk ilk gibiydi benim için. kaldı ki, böyle olmadan da her ilişki biricik ve tektir. başka bir deyişle ilktir. hiçbir öpüşme başka bir öpüşmeye benzemez örneğin.

bu, ilişkilerin ahlâki yanına dair bir tutum. bir de olayın mantık yanı var.

bunu yapmadığınız, yani her şeyi unutup yeni bir ilişkiye hazır olmadığınız takdirde olacaklar bellidir. ilişkinin daha başında, yaşanan günlere dair hayallerin ya da beklentilerin altını kazıp yıkıveren bir anımsama ve karşılaştırma mekanizmasını harekete geçer. her yaşanan şey, yegâne olmayı bırakır ve birbirinin kopyası parçalara dönüşür. her şey aynileşip hiçbir şey fark etmez olduğunda da, keşke o burada olsaydı dersiniz. elleri neden sondan ikinci gibi değil ki, diye isyan edersiniz. sondan beşincinin kocaman gözleri aklınızdan çıkmaz. sondan on sekizincinin getirdiği bir bardak suyu sarıp sarmaladığınız pamukların arasından çıkarıp tekrar tekrar bakarsınız.

tabula rasa hâli için bekleyişin süresi farklıdır elbette. bazıları için bir yıl uzundur. bazıları için de, "önümde onu unutacak kadar zaman olduğunu sanmıyorum," der, unutmayı denemezsiniz bile.

26 Ekim 2019 Cumartesi

dakika ve skor

"Bunun gibi kontrol altındaki göllerde insan, düzenlenmiş hayatın getirdiği farklılıkları analiz edebilir ya da en azından görebilir. Böyle yerlerde kaplumbağalar ve balıklar sakince yüzer, onları tehdit eden bir şey olduğunu düşünmek zordur. Mücadelenin unutulduğu, muhtemelen o mutsuz yaşantıya iyice uyum sağlanan ve hep öyle sürecek şekilde düzenlenmiş bir hayattır bu. Kuğular da dâhil, tüm bu hayvanların bana öğreteceği bir şeyler olabilirdi. Onları daha net görmeye çalışıyordum, ama bir şey beni engelliyordu; muhtemelen yorgunluk. Boş şeyler düşünerek geçirilmiş bir hayatın ardından bu yorgunluk, bedenimden yükselen son bir itiraz, her şeye rağmen içinde bir umut ışığı taşıyan ve neredeyse kaybolmak üzere olan bir yardım çığlığı şeklinde ortaya çıkıyordu. Fakat soyut olmak istemiyorum, ama bazen yorgunluktan de bir tür özleme tercüme oluyordu. O an hissettiğim şey buydu; düzenlenmiş bir hayata, öngörülebilir olana duyulan bir özlemdi."*


*: sergio chejfec, benim iki dünyam

25 Ekim 2019 Cuma

yanılmaktan yenilgi

giderken, "yanılgı ile yenilgi kardeşliği," dedi. bir şey demedim. masanın desenindeki yollarda sessizce gezintiye çıktım.

bunun çok sevdiğim bir kitaba, 'öfkeli ve çok sakallı' orhan alkaya'nın yenilgiler tarihi, cilt:I'ine yaptığı bir gönderme olduğunu biliyordum ama.

takılırdım ona. ikinci cildi ben yazacaktım. ya da baştan ayağa 'yanılgılar tarihi'ni... yanılmışsın, yenilmişsin ne fark eder?

gidişini de, giderken çektiği o silahı da unutmuşum. bir gün hasan ali toptaş'ın "yanılıp yenilip de"* dediğini okudum. hatırladım.


*:kayıp hayaller kitabı

24 Ekim 2019 Perşembe

dua

"tanrım kerem eyle, geceyi atlatalım. daha sonra hastalığı. daha sonra aşkı."*

*: rainer maria rilke, malte laurids brigge'nin notları

22 Ekim 2019 Salı

güzellik

o zaman yirmili yaşlardaydık. okul bitmiş, yerine iş diyebileceğimiz meşguliyetlerimiz var. tam da hayata karışmak ve kaybolmak adlı ülkelerin sınır boylarındayız. üniversite günlerini anmak, hâlâ ders asma hakkımız olduğu zamanları hatırlamak için şartlar müsait yani.

"çok güzeldi," diyor, üniversitedeki sevgilisini anlatırken. belki gövdesi biraz kalınlaşmaya başlamış, kravatı aşağıya inerken göbeğinde bir süre oyalanıyor ama yakışıklı. ağzı da iyi laf yapıyor. doğrusu, şaşırmıyorum. kadınlar karşısında küçük bir fırsat bulduğunda onu başarıyla değerlendiren erkeklerden o.

"şaşırmadım," diyorum, biraz da anlatmaya devam etsin diye.

"o kadar güzeldi ki, ne zaman bir mekana girsek, o girdikten sonra içeri girerdim. çünkü içeridekilerin bu güzelliğin yanındaki kim diye merak etmeleri ve ben içeri girince bakışların bana çevrilmesi hoşuma giderdi."

sonra dalıp gitti. dalıp gitmeden önce, "o da güzeldi," dediğimi duymuş mudur bilmiyorum ama önemi yok. gerisine içimden devam ettim çünkü.

"o kadar güzeldi ki, benim gördüğümü onlar da görüyor mu diye insanların yüzlerine bakardım. görüyorlardı. hatta, hayal gördüklerini sanıp emin olmak için bir defa daha bakarlardı."

18 Ekim 2019 Cuma

dakika ve skor ve başka şeyler

"İçimdeki ses uzaklara çekilmişti.
Aylarca tek satır yazamadım bu yüzden, masada öylece oturdum durdum. Ne halt edeceğimi bilemedim daha doğrusu. Sonra, sesim uzaklardan bana bakıyormuş da hareketlerimden oluşan basit bir dille onu geri çağırıyor muşum gibi, lacivert gövdeli kalemi çıkardım kutusundan; kapağını açtım, yavaş yavaş mürekkep çektim ve haznesi tamamen doldu mu diye kaldırıp baktım. Solumdaki pencereye doğru tuttum bakarken. Ardından döndüm, aylardır önümde açık duran defterin ağartısına doğru tuttum. Haznenin dolu olduğunu görmüştüm ama dayanamayıp bir de uzaklara çekilen içimdeki sesin şavkına doğru tuttum daha sonra. İşte tam o sırada telefon çaldı. Elimdeki kalemi bırakıp kalktım hemen, hızlı adımlarla salonun öteki ucuna yürüdüm.
Kasabamızın kokularını taşıyan bir sesle annem usulca, alo, n'apıyorsun oğlum, iyi misin, dedi kulağıma.
İçimdeki ses dört yüz altmış kilometre uzağa gitmiş de oradan annemi taklit ediyormuş gibi geldi bir an, elimde ahize, boş boş duvara baktım."*

*

nihayet bekleyişin parantezi kapandı.

neredeyse üç yıl önce almıştım bu kitabı. okuma listem her zamanki gibi kabarık, vakit ise dardı. üstelik o senenin sonunu ve sonrakinin başını içine alan bir seyahat-tatil planım vardı. "yeni yılda, eve döndükten sonra okurum ben de," demiştim.

sonra ondan "bence sen, hasan ali toptaş'ın son romanını okuma" diye bir mesaj aldım. en sevdiği hasan ali toptaş kitabı olmuş kuşlar yasına gider. ama hikâye beni üzermiş. ben de gökler bir işaret verene kadar kitabı okuma listemden çıkardım.

mesajıyla beni yalnızca o romandan koruyabilmişti. o sırada yavaş tren'i okuyordum ve atilla atalay 'komikçi' kitabının sonuna eklediği 'hisli öyküler'den birinde babasını yitirişini anlatıyordu. hem de babasını yitiren bir çocuk nasıl anlatmaya başlarsa öyle: babasını yitiren babasının o ana dair tarihe düştüğü notlarla.

dışarıda hayat vardı bir de. acaba hangisi daha kötüydü? iki bin on iki mi? on yedi mi? ama sonuçta iki bin on yedi berbat bir yıldı.

zaman zaman bir istek beni yoklamadı değil. ama elim gitmedi. en son, "bachmann ve celan mektuplaşmaları" üzerine bir roman fena olmaz diye düşünüp kitaplıkta duran, okumadığım saramago romanlarına göz atıyordum ki onu gördüm. evet, kitaplığımda saramago ve hasan ali toptaş kitapları yan yana duruyor. kararsız kaldığım için kitaplığın önüne bir dahaki gelişimde dikkatimi çeksin diye kitabı bir kaç santimetre dışarı çektim.

aynı gün küçük bir yazı okudum. duyarlılıklarına ve algısına itimat ettiğim küçük bir kız kuşlar yasına gider'den bahsediyordu. görmeye muktedir gözleri ne gördüyse.

*

sonunda göklerden bir işaret gelmişti. ama daha ilk satırlarda çarpıldım. benim de, "içimdeki ses uzaklara çekilmişti". ve ilham perisinin gelişi ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi.

hayır, kitabı henüz bitirmedim. tadını çıkarıyorum. bir araya okumayı bırakıp telefona sarıldım, dost sesinde yankılana yankılana, "bu hasan ali toptaş'ın en güzel kitabı," dedim.

sonra koşmaya çıktım. sessiz sedasız bir sonbahar yağmuru yağıyordu. dönüşte tereyağında üç yumurta ile kendimi ödüllendirdim.

sonra da bilgisayarın karşısına oturup bunları yazdım.


*: hasan ali toptaş, kuşlar yasına gider 

15 Ekim 2019 Salı

günün sorusu: dua

susulmuş bir dua, dua sayılır mı tanrım?

12 Ekim 2019 Cumartesi

düşmek/ yuvarlanmak

ingeborg bachmann mektubunda, "cumartesi saat on yedide okumam var," diyerek katılacağı bir okuma etkinliğini haber verir celan'a. celan da, cumartesi günü tam o saatte kısa bir mektup kaleme alır. iki satır. iki dize gibi iki satır:
"okuyorsun şimdi
sesini düşünüyorum"


işte o mektuba nazire:
"konuşuyorsundur şimdi
ellerini düşünüyorum: sen konuşurken, uçuruma yuvarlanmak/ düşmek üzereymişsin gibi tutunacak bir şeyler arayan ellerini"


(bitmedi)

fazla kelime yok. "yuvarlanmak" ile "düşmek" arasında kararsız kalmıştım çünkü.

okurken not almak için yanımda bulundurduğum, aynı zamanda ayraç olarak kullandığım kesilmiş kâğıda bunları yazdıktan sonra kahvemden bir yudum aldım. benimle aynı ortamı paylaşan insanları seyrettim. pencerenin hemen dışında, sokakta akıp giden hayata baktım. sonra da kaldığım yerden okumaya devam ettim.

(bitmedi)

bir kaç mektup sonra ingeborg bachmann'ın celan'ın bir şiir çevirisi üzerine söyledikleri karşıma çıktı. orada, şunu söylüyordu: "yesenin'in şiiri sevilesi bir şey. son iki dizesini okuduğumda istem dışı "yuvarlanmak" yerine bir kez daha "düşmek" dedim. düşmek kelimesi daha güzel geliyor bana ve tekrar ediyorum daha etkili."

(bitmedi)

denklikleri seven, denkliklere anlam da yükleyen bir okur olarak, yüzümde bir tebessümle derkenara şunu yazdım: beş dakika önce aldığı notta yuvarlanmak ve düşmek arasında gidip gelen okur için işaret...

(bitmedi)

işte bu yüzden kitaplarımdan vazgeçemiyorum, satırların altını çizerek ya da o satırların yanındaki boşluğa birbirini tam ortadan kesen dört kısa çizgiden oluşan yıldızlar veya yürekler koyuyorum.

işte bu yüzden sahaflara terk etmek gelmiyor içimden. ya da kağıt çöpüne atmak. kitaplıkta dursunlar, ara sıra kitaplığım raflarını yorayım, mekânda değilse de zamanda yolculuk yapayım.

o günleri anıp, aklımı başımdan alan elleri hatırlayayım istiyorum.

(bitmedi)

spor salonundaydım. koşu bandında koşuyordum. önümdeki, süreyi ve koştuğum mesafeyi gösteren ekranı havluyla kapatmıştım. ya duvara monte edilmiş televizyon ekranına ya da pencereden dışarı, kırmızı tuğlalarıyla viktorya dönemi fabrika binalarını hatırlatan kırmızı duvara, daha doğrusu o duvara monte edilmiş, ayda yılda bir değişen reklam panosuna bakacaktım.

panoda üç aydır aynı reklam vardı. bir yapı marketi, ustalara para vermeyin, demeye getiriyordu. ben de televizyon ekranına odaklandım. en güzel goller, komik şakalar, moda gösterileri falan.. derken ekranda bir haber belirdi. okuduklarıma itimat ederseki hızlı ve öfkeli serisinin yedinci filmi yapılacakmış. "ne bitmez öfke ne geçmez bilmez hız merakıymış," dedim.

diyeceğim o ki; buraya kadar okuyup da, "ne bitmez söylenmemiş sözmüş," derseniz anlarım.

(bitmedi)

10 Ekim 2019 Perşembe

dakika ve skor

Paris, 20 Haziran 49

İngeborg,

Bu yıl "belirsiz bir zamanda" ve geç geliyorum. Ama belki de, doğum günü sofrana gelincik, pek çok gelincik ve bellek, bir o kadar da bellek -iki büyük ışıl ışıl buket- bırakırken senden başka hiç kimsenin orada bulunmasını istemediğimdendir. Haftalardır bu anı bekliyorum.

Paul


*: kalp zamanı, ingeborg bachmann- paul celan/ mektuplar

8 Ekim 2019 Salı

tehlikeli şiirler - kırk üç

bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla
galli şair dannie abse'den mesela
Çoğu zaman başkalarının duyamayacağı bir müziği
dinliyor gibisin. Rilke, görseydi severdi seni;
kimseye karışmıyor , hiç soru sormuyorsun
karanlıkta ağlayan en yakınlarına bile

Her zaman kendinle ilgili bir şeyler saklıyorsun
kendine ışıklı kahvelerde, yatak odalarında bile.
Rilke görseydi, överdi seni, yakınlığın uzak,
bu yüzden de, tıpkı yıldızlar gibi uzaklığın.

Gene de bir şeylere erişemiyor, bir şeyler
yitiriyorsun, kollarını hep açtığın için;
bazı şeyleriyse hiç bilmeyeceksin, hiç değilse,
biri çıkıp seni yakından, insanca ayrıntılarınla
tanıyıncaya değin.

4 Ekim 2019 Cuma

sessiz sinema

şimdiki üniversite öğrencileri ne yapar bilmem ama bizim zamanımızda kızlar ve erkekler diye ayrılıp sessiz sinema oynamak en büyük zevklerimizdendi. hatta cümbür cemaat isim-şehir-bitki bile oynamışlığımız vardır.

bir defasında, -ki o zaman kızları kesin yenmeliydik, neden bilmiyorum ama yenmeliydik işte- ogün yepyeni bir taktikle geldi. daha doğrusu bir listeyle. sonuç mu? sıfıra karşı kazandık. o liste ise hâlâ bendedir.

destroyerde panik, kruvazörde infilak, imgesel betimlemeler, varoluşsal sancılar...

sonra yıllar geçti. bir gün bir adam, dost bildiği ama katile katil diyemeyecek kadar vicdanını yitirmiş insanların arasında nefes almaya çalışan güzel bir adam alacağı nefeslerden vazgeçti. herkes çok üzüldü. bu coğrafyanın, "dörtnala gelip uzak asya'dan/ akdenize bir kısrak başı gibi/ uzanan bu memleket"in ittifak ettiği nadir acılardan biri yaşandı.

eski defterler karıştırıldı doğal olarak. ama ben altyazı dergisinin yüz elli numaralı, altyazı'nın gayri resmî ve resimli türkiye sinema sözlüğü başlıklı özel sayısında takılıp kaldım. erguvani istimbot maddesiydi beni yakamdan tutan. peşi sıra duvara çarpan.

çünkü sevgili cüneyt cebenoyan, adı merak konusu olmuş ve her hafta konuğuyla beraber bir filmi derinlemesine incelediği radyo programı erguvani istibot'un sırrını, oyunbaz bir madde ile ifşa ediyordu. deyim yerindeyse, kızları yenmek için hile yapanların sadece biz olmadığını söylüyordu.

"bir... manaki kardeşlerin yönettiği, fuat uzkınay'ın bestboy (elektrikçi çırağı) olarak görev aldığı sessiz sinema klasiği. aynı zamanda türkiye sinemasının ilk konulu uzun metraj filmidir. rivayet edilir ki boğaz kıyılarındaki ilk erguvan ağacının ilk çiçeğini açtığı günün sabahında, sisler arasından bir istimbot (çatana) süzülerek boğaz kıyılarından geçer, içinden bir kadın sesinin söylediği hüzünlü bir şarkı duyulurmuş. kimileri erguvanların çiçek açmak için istimbotu beklediğini, istimbotun boğaz'da görünmediği bir yıl erguvanların da açmadığını dedelerinden dinlediklerini söylermiş. bu tuhaf olaydan etkilenen manaki kardeşler, babasının kendisini sevdiği gence vermemesi üzerine kendini bir erguvan ağacına asarak intihar eden bir genç kızın hikâyesini anlatan erguvani istimbot adlı filmi çekmişler. filme göre, genç kızın ruhu erguvani bir istimbotla boğaz'ı dolaşır ve sevgilisini çağıran şarkılar söylermiş. film ne yazık ki fuat uzkınay'ın sebebiyet verdiği bir elektrik kontağından çıkan yangında yanmış ve bugüne hiçbir izi kalmamış. uzkınay'ın filmi kıskançlıktan yaktığı da rivayet olunur. sessiz sinema oyunlarında popüler bir film adı olan 'erguvani istimbot', filmi gören ne bir kimse ne de bir belge kalmadığı için hep şüpheyle ve böyle bir film olmadığı iddialarıyla karşılaşır.

iki... nisan iki bin on dörtten beri açık radyo'da yayınlanan sinema programı. pazartesi günleri saat on birde yayınlanan programda cüneyt cebenoyan her hafta farklı bir konukla bir film üzerine sohbet etmektedir."*


*: sayfa:79

2 Ekim 2019 Çarşamba

dakika ve skor

"Belli bir yerde, yıpranmış ve bir parça eğri konmuş, hâlâ gülpembe olmanın masum güveniyle sizi duygulandıran, Tanrı bilir ne zamandan beri hep aynı sayfalar arasında, ensiz sayfa şeridini bulmakla biraz ferahlıyordunuz. Şerit belki hiç kullanılmamıştı ve ciltçi, bakıp etmeden, çabuk ve hamarat, kıvırıp onu oraya koyuvermişti.

Ama bu bir rastlantı değildi belki de. Olabilir ki birisi, okumasını orada kesmiş, sonra bir daha hiç okumamıştı; onu meşgul etmek için kader, o anda kapısını çalmış; sonunda ne de olsa hayatın kendisi olmayan bütün kitaplardan uzağa düşmüştü. Kitabın okunmasına devam edilip edilmediği anlaşılmıyordu. Bu sayfa tekrar açılabilsin diye de konmuş olabilirdi; belki gerçekten de böyle olmuştu, zaman zaman gecenin geç saatlerinde bile olsa."*


*: rainer maria rilke, malte laurids brigge'nin notları

1 Ekim 2019 Salı

konum - altı

nim sofyan yorumu senden bana yâr olmaz ile 'aziz' tom waits'ten hope that i don't fall in love with you arasında bir yerlerde.

29 Eylül 2019 Pazar

günün sorusu: ilhak

sonu ilhak olan bir macerada fetih ve işgale tenden ya da ruhtan başlamak fark eder mi?

27 Eylül 2019 Cuma

iki rüya: bir düş, bir kabus

uzun bir aradan sonra ze.'yi rüyamda gördüm. daha doğrusu bir gece, iki gündüz arayla iki defa. ilki ne kadar güzel, ayrıntılarını gün boyu tebessüm eşliğinde kendime tekrar ettiğim düş rengi bir rüya ise, ikincisi tek kelimeyle kabustu.

siyahtı bir defa. gecenin karanlığında geçiyordu. sadece kendini aydınlatan lambalar, boş sokaklar, ne hikmetse kalabalık otobüs durakları ya da dolmuş kuyrukları. bu bir kaç fotoğraf ve ze.'nin dünyadan nefret ettiğini saklamayan yüz ifadesi dışında olayları hatırlamıyorum. sadece duygu aklımda: bir ahbabınıza yatılı misafirliğe gidersiniz ya hani. ama orada sizin fark etmediğiniz ama sonuçlarını hissettiğiniz bir şey olur ve artık orada kalmak istemezsiniz. konunun sizinle herhangi bir ilgisi yoktur ama siz de maruz kalırsınız. en kötüsü de, kalkmak için izin istediğinizde ev sahipleri, "kal," demezler, "neden gidiyorsun? bu gece burada kalacaktın hani?" diye sormazlar.

gecenin bir vakti ter içinde uyandım. kalkıp mutfağa su içmeye gittim. yatağın başucunda su bulunduranlardan değilim. çünkü gecenin ve evin sessizliğinde mutfağa yürümeyi severim.

ama ilki muhteşemdi.

ferahtı. aydınlık bir günde, yaprakları okşayan rüzgârlar kadar hafifti. ze. hiç değişmemişti. çok güzeldi. denizi seyreden üzüm bağları arasında sohbet ederek yürüyorduk. bazan omuzu omuzuma değiyordu. sırtımızı denize dönmüş tepeye tırmanıyorduk. belki de denizden gelmiştik. üzümler olgunlaşmış ama yapraklar bırakın sararıp kurumayı hâlâ yemyeşildi. ve asmaların diplerini saymazsak zemin taş döşenmişti. sanki sınırlarını duvar yerine asmaların çizdiği bir yolda yürüyorduk. elimde tuttuğum bir yaprağı parmak uçlarımda çevirirken, "sana çocukluğumu anlatmış mıydım?" diye sordum. bu soruyu sorduğuma şaşırdım, çünkü çocukluğumu ona çoktan emanet ettiğimi biliyordum. "hayır," dedi. "ama anlatma. o çocuktan bir tane daha yapmak istemiyorum." şüphesiz bu, ondan duyduğum en güzel cümle değilse de, aldığım en büyük iltifattı.

mutlu olmuş olmalıyım. tıpkı, bağ bahsinin sevmediğim bir yazarın çok sevdiğim bir romanından rüyama sızmış olma ihtimali gibi.

24 Eylül 2019 Salı

kötümserlik

benim değil, saramago'nun kötümserliği.

/donzelina barroso, doksan yedi mart'ında paris review için saramago'yla söyleşiyor. bold ise benim tercihim./

"- yazdığınız en zor romanın körlük olduğunu söylemiştiniz. bunun nedeni, beyaz körlük salgınına yakalanmış arkadaşına adamın aşırı zulüm göstermesine ve bu zulüm hakkında yazmanın rahatsızlık vermesine rağmen, iyimser olmanız mı?

- aslında kötümserim, ama kendimi kafamdan vuracak kadar değil. bahsettiğiniz zulüm, yalnızca romanda değil, dünyanın her yerinde her gün yaşanan bir zulüm. ve biz şu anda beyaz körlük salgınına yakalanmış durumdayız. körlük, insan aklının körlüğü için kullanılmış bir metafor. bu, gezegendeki kaya oluşumlarını incelemek için mars'a birini gönderirken, aynı zamanda milyonlarca insanın bu gezegende aç bırakan çelişkiye dair bir körlük. ya körüz ya da deliyiz."


merkez üs: https://oggito.com/icerikler/jos-saramago-aslinda-kotumserim-ama-kendimi-kafamdan-vuracak-kadar-degil/28929

20 Eylül 2019 Cuma

çekilmek

sözlerini attila ilhan'ın şiirinden alan bir şarkı... vedat sakman'ın bestesi, güzelliğinin zirvesindeki zuhal olcay'ın eşsiz yorumuyla birleşince kalbimize kazınmıştı: ayrılık da sevdaya dahil...

şiir güçlü, yorum ikna edici olunca bazı şeyleri fark etmedik. belki de fark etmek istemedik. tıpkı sosyal medya namlı mahallede karşımıza çıkan, iyi görüntü veren ama içi boş cümleler gibi şarkının "ayrılık sevdaya dahil/ ayrılanlar hâlâ sevgili" dediği yer de bir yanlışı büyüttü beraberinde.

o zaman sormamıştık ama şimdi soralım: ayrılık neden sevdaya dahil olsun ki? kız almanya ile evlensin, erkek zengin bir kız bulsun ya da emre aydın'ın dediğini yapacak olsalar "dünya turu yapması gerek"en bir hayat yaşasınlar, sonra da "ayrılanlar hâlâ sevgili"...

belki, sevip de kavuşamamış aşıklar için bir savunma, amiyane tabirle züğürt tesellisi. ama hepsi bu kadar. "sen başka yerde/ ben başka yerde" farklı evlerde, sonra da bu hâl aşka dahil. buna gerçekten inanıyor musunuz?

ama sevdaya dahil olan bir şey var: geri çekilmek... zile bastıktan sonra geriye bir kaç adım atarak pencere, balkon ya da göğe bakmak gibi biraz. ama en çok da çobanoğlu süleyman'ın, "seni sevip çekildim, dedim dünya bu kadar" dediği gibi.

16 Eylül 2019 Pazartesi

siz

"sen ve arkadaşların" değil, "saygıdeğer sen" olan "siz"...

daha doğrusu "saygıdeğer sen" anlamındaki "siz" üzerine biri uzak, diğeri yakın geçmişten iki anlatı.

önce uzak olan...

olaylar, napoleon ve nişanlısı joséphine arasında gidip gelen mektuplarda cereyan eder. iki aşığın aralarının limoni olduğu bellidir. joséphine'in kendisine "siz" diye hitap ettiği mektubu uzun uzun yanıtlayan napoleon, araya şunu sokuşturur. çünkü "gıcık" olmuştur: "sensin siz!"

şimdi de, yakın tarih...

bir arkadaşım. kendisi şairdir. yazarını şu an hatırlayamadığım bir kitap için eleştiri kaleme almış ve bu eleştiriye internet üzerinden bir eleştiri gelmiş. daha doğrusu, kitabın yazarının eleştiriye cevabı, yani savunması.

/ki, ben olaylardan tam burada haberdar oldum./

peşi sıra arkadaşım bir cevap yazdı. eleştirisini savunurken ve yazarın bazı sorularına da cevaplar verdi. en sonuna da şunu ekledi: "bana siz demenizi gerektirecek ne kötülük yaptım?"

12 Eylül 2019 Perşembe

uçurtma*

bu ara tuhaf bir biçimde eski şarkılarım beni yeniden buluyor. önce, kış neden var? şimdi de uçurtma.

mehmet güreli'yi her ölümlü gibi ben de kimse bilmez ile keşfettim. -herkes gibiyim yani. sıradan.- tıpkı onlar gibi ben de en başta sözlerin mehmet güreli'ye ait olduğunu sanıyordum. ömer hayyam şiiri olduğunu öğrenmem için ise bedia ceylan 'daha' güzelce'nin kapısına düşmem ve 1473'ü okumam gerekti.

peşi sıra mehmet güreli'yi keşfe çıktım. albüm adı tesadüf olamazdı: odamda yolculuk... xavier de maistre'nin şenlikli kitabına gönderme. "adıyla ters köşe yapan kitaplar" listemin demirbaşı olan bu kitabı severek ve eğlenerek okumuştum. sonra sadece müzik değil, ressam olduğunu da öğrendim. yazardı, oyuncuydu, yönetmendi.

uçurtma ise daha kimse bilmez tükenmeden keşfettiklerimden. "uçurtmanın kaçışı" nasıl olur? mümkün mü böyle bir kaçış? "gökyüzünde aramak" neden "doğru da değil"? soruları eşliğinde dinledim.

içimin yolları kayıp jokey'e çıktığında içim acıdı. çünkü benziyordu. ama biraz farkla. kaybolmak bir jokey için şans, belki de başına gelebilecek en iyi durum olsa da, varlığı bir ipin ucuna eklemlenmekle onay bulan uçurtmanın kaçışı tam tersiydi.

çünkü bu kaçış, uçurtmanın uçurtmalığına son veren, onu tahta parçası, renkli kağıt toplamına indirgeyen bir eylem. dostoyevski'yi, ecinniler'i, özgür olduğunu kanıtlamak için kendini vuran kirillov'u hatırlatması da biraz bundan. tam bu yüzden, gökyüzünde aramak doğru da değil.

belki o "kaçış" değil de, "köprüleri atmak"tır ya da "gemileri yakmak"...

şüphesiz, "kaçış"a karar veren için "uçurtmanın uçurtma olmaklığı" herhangi bir anlam taşımaz olmuştur artık.


*: mehmet güreli, uçurtma

9 Eylül 2019 Pazartesi

dakika ve skor

"Sabahın erken saatlerinde, henüz üzerine hiçbir şey çizmediğim bembeyaz tuvale öylece gözlerimi dikip bakmayı eskiden beri severim. Şahsen ben bunu "Tuval Zen" diye adlandırıyorum. Henüz hiçbir şey çizmemişimdir ama orası kesinlikle boş değildir. O bembeyaz görüntüde gelmesi beklenen şey kendini gizliyordur. Daha dikkatli bakınca orada birkaç olasılık görürsün ve bu olasılıklar nihayetinde tek bir ipucunda toplanır. Böyle anları seviyordum. Varolan ile var olmayanın birbirine karıştığı andı bu."*


*:haruki murakami, kumandanı öldürmek

7 Eylül 2019 Cumartesi

bisiklet ve dantelli iç çamaşırları

başlığı okuyunca, "yuh artık! vnf. de iyice gemi azıya aldı" diyenler de aceleyle tarif defterlerini önüne çekenler de bu yazıda aradığını bulamayacak.

şüphesiz, "bisiklet ve dantelli iç çamaşırları; en sevdiğim ikili..." diyecekler de çıkacaktır. önlerinde saygıyla eğiliyorum.

*

selçuk bir gün bir bisiklet aldı. pahalı bir şey. bütçesinde meydana gelen hasarı anlatacak kelime ya da edep dairesinde bir deyiş aradım ama bulamadım. pahalı işte...

geçer nasıl olsa, dedim. nihayetinde, bir yıl sonra bu kitabı okuyor olacağım diyerek fransızca roman alan biridir kendileri. yıllar geçti, roman kitaplığında o günün bir hatırası duruyor ve selçuk tek kelime fransızca bilmiyor.

ama bu bisiklet bahsi uzadıkça uzadı. bisiklet gezi grubu, internette bisiklet forumlarında sorular- cevaplar, yurt dışına aksesuar ısmarlamalar, hafta sonu bisiklet gezileri, bisikletsever bir sevgili... hatta, evinin bir odası bisiklet tamirhanesine döndü. artık ona gerçeği söylemenin zamanı gelmişti.

"sizin bisiklet grubuna bakınca dikkatimi çeken bir şey oldu," diyerek ilk adımı attım. "tanrım! geliyor," oldu tepkisi. ne de olsa beni biliyor. "hazırım," diye ekledi.

"sizi bisiklete çeken motivasyonu anlıyorum. doğum günü pastasındaki mumlara inat hâlâ genç olduğunuza eş, dost, akrabayı, en önemlisi kendinizi inandırmaya çalışıyorsunuz. pekrenkli kıyafetler, yaşıtlarına göre bir ölçek fit bedenler, doğa, özgürlük falan."

"tam olarak öyle değil, dostum" diyecek oldu ama uyardım: "bana dostum deme". çünkü selçuk'un dostlarına ne yaptığını iyi biliyorum.

"fark ettin mi bilmiyorum ama aranızda bir tane bile genç yok. aslına bakarsan, sporcu değilse bisiklet yüzünden kendini paralayan genç de yok. bisiklet yaşlı işi. başka bir deyişle, gençliğinizi ispat etmek için çıktığınız bu yol bizzat yaşlı olduğunuzun ispatı."

burada durduğumu sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. onun yere yıkmıştım. üzerinde tepinmek fırsatını kaçıramazdım. asla kaçırmam.

"tıpkı dantelli iç çamaşırları gibi. kendinden emin hiçbir kadının böylesine rahatsız bir şeyi tercih edeceğini sanmam. ancak muhatabı üzerinde yarattığı etkiden şüphe duyanlar, benden iş geçti diyenler tercih eder. yoksa neden seksi olabilmek için dışarıdan yardım alma ihtiyacı duysun ki? yani, bundandır onların babaanne giyeceği olması. tam da muhatabınızı haklı çıkarması. hissettiklerinizi onaylaması."

3 Eylül 2019 Salı

sebahat*

"akçaabat'ın en güzel kızıydı sebahat".

bulutsuz gecede akan bir yıldız o. "yıldız kaydı," uyarısıyla haberdar olduğumuz. ne zaman başladığını ne zaman bittiğini bile fark etmediğimiz bir yaz yağmuru. ıslak yollardan, kaldırımlardan anladığımız.

tam da bu yüzden, ayrıntıdan uzak bir şekilde "ilk"lerin konuşulduğu bir erkek muhabbetinde söze, "ben klasik adamım," diye başlayan eşref'ten dinliyoruz onu. bütün "ilk"ler adının baş harfinden ibaretken sadece onun adı var. sebahat ki, astsubay kıdemli başçavuş eşref'in "ilk ve tek aşkı". "akçaabat'ın en güzel kızı".

operasyondan bir gün önce evlenmişler ve hemen o gece birbirlerinin mahremiyetine dahil olmuşlar. bekleyememişler, çünkü ya eşref'e bir şey olursa diye korkmuşlar. eşref değil ama iki asker şehit. mayın mı roket mi? ne olduğunu bilmediğim bir kaç silah adı. eşref'e bir şey olmamış ama korkmuş, sebahat'ı bir daha görememekten korkmuş. bir de, "bana bir şey olmaz," duygusunu yitirmiş o gün.

o olaydan yıllar sonra, korkudan titremiyormuş artık. çünkü, sebahat'ı ölse de bulacağını biliyor. biz de biliyoruz. keskin nişancıya, "sebahat'e söyle," dediğinde hep bir ağızdan "sen onu bulursun," dememiz bu yüzden.


*:alper çağlar, dağ-2 (2016)

1 Eylül 2019 Pazar

dakika ve skor

"Savunmamı güçlendirmek için odunları şömineye yığdım, kitaplarımı da. Kağıdın alevi daha kısa süreli, ama daha yoğun. Belki de böylece, dedim kendi kendime, alevli bir sürprizle onları şaşırtmayı başarabilirim. Elveda Chateaubriand! Elveda Goethe! Elveda Aristoteles! Rilke ve Stevenson! Elveda Marx, Lafargue ve Saint Simon! Elveda Milton, Voltaire, Rousseau, Góngora ve Cervantes! Değerli dostlar, taparcasına saygı gösteriliyor sizlere, ama bu hayranlık ihtiyacı karşılamıyor, sizin payınıza düşen de bu. Dramatik olaylar başladığından beri ilk kez gülümsedim, çünkü yığınları oluştururken, bunları gazla ıslatırken ve ateşe verilecek yığınların alevini birleştirmek için aralarına gazdan bir çizgi çekerken, bütün bunları gerçekleştirirken, tek bir yaşamın, bu durumda benimkinin, insanlığın tüm dâhi, düşünür ve yazarlarının yapıtlarından daha değerli olduğunu anladım."*

*: albert sánchez piñol, soğuk deri

30 Ağustos 2019 Cuma

hayat, hayatlarımız

hiç düşündünüz mü?

ya her şey bir kandırmacaysa? ev, aile, kan bağı bir yanılgı, sadece yüzyıllardır süregelen, en eski beyin yıkama yöntemi ise?

hadi düşünelim.

gerçek hayatın yalnızca her şeye boş verme cesareti bulduğumuzda başladığını varsayalım. ana gemiden uzaklaştığımızda, ipleri kopardığımızda, zincirleri kırdığımızda, sınırları aştığımızda, çekip gittiğimizde ya da her neyse... varsayalım yalnız ya o zaman harekete geçmekte özgür olacağız.

düşünmeye devam edelim.

neyi ne zaman yaşamamız gerektiğini söyleyen olmadan yaşamak, kaybolmanın nasıl bir şey olduğunu anlamak, kaos ve ötesini yaşamamız gerektiğini varsayalım; ya da yalnızlığı kabullenmemiz, demirlediğimiz yeri kaybetmenin verdiği endişeyi, dünyanın tıpkı havaya fırlatılmış bir para gibi ihtimallerden bir ihtimal olduğunu öğrenmek gerektiğini.

biliyorum, bunları yapmayız. düşünmeyiz bile.

bunu yapmazsın yapmayız. kimse bunu yapmaz. dünyadaki uzman çamaşırhaneler beyin yıkama konusunda çok iyidir: şu tepeden atlama, o kapıdan geçme, bu şelaleye dalma, o riske girme, şu çizgiyi geçme.

karar ver! hiç olmazsa bir düşün...

28 Ağustos 2019 Çarşamba

tehlikeli şiirler - kırk iki

bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla
seyyidhan kömürcü'den sinem* mesela

Refik için; annesinin hatr'ına
yüzünün üzülmeye çalışmış yerlerinden bahsediliyor
güya gövdenin ve sesinin başına su gelmiş, inanmazdım
herkesle hançersin de kendinle adın çıkmış sanki,
kalbini özenle kırmışsın bütün eşyanın, ummazdım

incirin öte hatrı suyun kuşkusuz fikriyle üzgünüm
dilemiştim ki en çok kar yağmasın bu kış
bu kış kalp suyumla ıslanmasın yastık! dilemiştim ki
yoktur aşk bu mutlak hasar bu mükemmel hata
bu belki mümkün bir kusurdur sinemdeki
ama ödü varsa umru da var insanın ayarı gibi
anladım sanki: devlet neden şarap kullanmaz
neden en uzun suya en sessiz uzanır yüzün
neden en çok üzülmüş üzümün adı şaraba çıkar

sonra madem insan kal adında bir beladır
insan dalgın bir belgedir kendisiyle hayat arasında
neden eve dönmekten ibarettir hayat
neden bazen simsiyah bir doğruyla denilir:
devletin ve Allah'ın en iyi fikridir kış
bütün evlerin en mükemmel hatasıdır baba

başka incirin yarasını başka incir de bilmez gibi
talandır bu herkesle herkes olmak
kopan umur ufalan ödün adıyla
iki lekenin birbirine dağılmasına sadece aşk mı denir
diğer zeytinin diğer zeytine fethi gibi
dilerim herkesin vaktiyle adı
sinem olan uzun bir yasa değer eli sinem!
o kadar, o denli

*: varlık, temmuz2004

26 Ağustos 2019 Pazartesi

sisifos'un yazgısı

giriş:
sisyphos ya da sisifos'u duymuş olmalısınız. tanrıları kızdırınca bir kayayı dağın tepesine çıkarmakla cezalandırılan bir ölümlü.

cezası da, bir dağın eteğindeki binlerce taş arasından kendi taşını bulmak ve bu taşı yuvarlaya yuvarlaya dağın zirvesine çıkartmak. ama ne zaman taşı tam zirveye taşısa ve "bu defa oldu," diye düşünse taş her defasında gerisin geri yuvarlanır. taşın ardından bakakalan sisifos, aşağı inip tekrar taşı çıkarmaya çalışır. bu sonsuza kadar devam eder.

gelişme:
herkesin hayatında öyle birisi vardır. kalbi kalbinize temas etmiş olabilir, olmayabilir de. çok kıymetlidir ama yanyana yürümek eyleme dökülmemiştir. hatta başkalarıyla yürüdüğünüz bile olur birlikte yürüyebileceğiniz yolları. bazan aylarca görüşmezsiniz. ölse haberiniz olmayacak kadar mesafe girer araya. zamansal, mekansal, duygusal...

ama bir biçimde sürekli yollarınız kesişir, rastlaşır ya da buluşursunuz. sanki o mesafe hiç olmamış gibi bıraktığınız yerden devam edersiniz. sırlar, iç dökmeler, imalar, kahkahalar... dostluk, sevgi, tutku, şehvet.

ve her defasında aynı şeyi hissedersiniz. güneş vuracak, "açılmaz sandığımız kapılar" açılacaktır. o sefer bu seferdir.

tıpkı mustafa kutlu'nun seyfettin'i severdik hikâyesinde anlattığı gibi bir daha kalkmamak üzere yanınıza oturacağını ve birlikte ufuk çizgisine bakacağınızı düşündürsünüz. "şimdi değilse ne zaman?" diye sorarsınız kendi kendinize yıldızlı bir gecede gökyüzünü seyrederken.

ama çok geçmeden o taş gerisin geriye yuvarlanır. bazan uzun bazan kısa süren soluklanmalardan sonra "ya bismillah!" deyip yeniden işe koyulursunuz.

kaya zirveye yaklaşmaktadır. açılmaz sandığımız kapılar şimdi değilse ne zaman açılacaktır?

sonuç:
albert camus bir gün sisifos söyleni'ni yazar. temel uğraşı olan 'absürd ve trajedi'yi bu kısır döngü üzerinden açıklar.

sisifos'un her deneyişinde tekrar düşeceğini bile bile taşı çıkarmaya gayret etmesi trajedidir. yaşamın beyhudeliğine rağmen ısrar etmek ise saçmalık.

21 Ağustos 2019 Çarşamba

günün sorusu: yeniden

yeniden yirmi bir yaşında* olmak ister misiniz bilmem ama, eğer bu mümkün olsaydı, şimdiki bilinç hâlinizle mi yirmi bir yaşında olmak isterdiniz yoksa yirmi bir yaşınızdan hangi bilinçle geçmişseniz o hâlinizle mi?


*: ya da başka bir yaşta

19 Ağustos 2019 Pazartesi

stefan zweig’ın intihar mektubu

birkaç hafta önce stefan zweig'ın intihar mektubu ile karşılaştım. zihnimde cevabı meçhul bir soru: hayat mı sanatı taklit eder sanat mı hayatı?

ama önce başka şeylerden konuşalım.

*

okumak ve okur olmak söz konusu olduğunda kendimle gurur duyduğum konulardan biridir stefan zweig. çünkü onu moda olmadan yıllar önce keşfetmiştim. eserleri, ilgi alanları ve duyarlılıklarıyla vazgeçilmezlerim arasına girmişti. en azından, bir dönem vazgeçilmez sanmıştım.

ilk okuduğum kitabı yıldızın parladığı anlar'dı. adından anlaşılacağı üzere tarihin kırılma anlarını hikâyeleştirerek anlatıyordu. ardından üç ciltlik dünya fikir mimarları'nı okudum: kendileriyle savaşanlar, kendi hayatının şiirini yazanlar, üç büyük usta... bu üç kitapta toplam dokuz hayat anlatıyordu. ama anlattığı hayatlar sanki kendi hayatıydı. kimi anlatıyorsa o oluyor, anlattığı kişiyle arasındaki her türden mesafeyi ortadan kaldırıyordu.

dikkatimi en çok çeken kleist biyografisi olmuştu. iki insanın paylaşabileceği tek şeyin ölüm olduğuna inanan, karşılaştığı insanlara tanışır tanışmaz birlikte ölmeyi teklif eden, nihayet wannsee kıyısında sevgilisi henriette vogel'le intihar eden heinrich von kleist.

oradan roman ve uzun hikâyelerine geçtim. özellikle meçhul bir kadının mektubu ve dünün dünyası çarpmıştı beni.

meçhul bir kadının mektubu üzerine burada, "varlık yayınları'ndan çıkma behçet necatil çevirisinden okuduğum bu öyküyü unutamayacağımı daha o an anlamıştım. belki de tutku denilen o yakıcı duyguyu bu öyküyle, "meçhul" bir kadının rehberliğinde öğrenmeye başladım. ne vakit o duyguyu unutacak olsam bu öyküyü yeniden okudum. yeniden. yeniden..." demiştim.

dünün dünyası içinse üniversite yıllarının vnf.si mikrofona gelsin. ikinci dünya savaşı'na henüz "savaşların ikincisi" demediği günler. her şey defteri-ikide sayıklamış:

"on dokuzuncu yüzyıla son bir bakış ve iki dünya savaşının gölgesinde avrupa günleri. zamanın sanatçıları üzerine sanat- estetik kitaplarında ve ansiklopedi maddelerinde rastlanmayacak türden sözler. viyana, paris, londra üzerine ikinci savaşın kahredici günlerinde özlemli sayıklamalar... ve yazar; kırılgan bir ruh. böylesi bir yoldan çıkmayı kaldıramadığı için öldürür kendini. kim bilir? belki de zamanında yaşayamadı o. ya da soylu bir zamana dair düşleri vardı saraybosna'da sıkılan kurşunla yaralanan, hitler'ce darmadağın olunan."

*

savaştan, güzel olan ne varsa kaynağı saydığı avrupa'dan kaçmak zorunda kalır. önce ingiltere'ye, ardından amerika birleşik devletleri'ne giden ünlü yazarın son durağı brezilya olur. orada bir zamanlar biyografisini yazdığı kleist'ın yolundan gidercesine üç yıl önce evlendiği eşi charlotte e. altmann'la beraber ölüme yürür.

geriye onlarca eser, roman gibi bir hayat, bir de intihar mektubu kalır. brezilyalı bir doktor, intihar mektubunu altmışlı yıllarda bir polis memurundan almış ve otuz sonra da israil ulusal kütüphanesi'ne bağışlamış. kütüphane, ünlü yazarın yetmişinci ölüm yıldönümünde, aralarında intihar mektubunun da olduğu birkaç belgeyi internet üzerinden okurlara sunmuş.

"özgür iradem ve açık bir bilinçle bu yaşamdan ayrılırken, son bir sorumluluk yerine getirilmeyi bekliyor: bana ve işimi yapmama huzurlu bir ortam sunan harika ülke Brezilya'ya içten teşekkürlerimi sunmak. her yeni günle bu ülkeyi daha çok sevmeyi öğrendim, ruhsal anavatanım avrupa kendi kendini yok ettikten ve ana dilimin dünyası yok olduktan sonra, dünyanın hiçbir yerinde hayatımı bu kadar severek yeniden kuramazdım. ama altmışıncı yaştan sonra tam anlamıyla yeniden başlamak çok özel bir güç gerektiriyor. ve benim gücüm yıllar süren vatansız yolculuklardan sonra iyice tükendi. bu nedenle hayatımı doğru zamanda ve doğru bir şekilde sonlandırmamın iyi olacağına inanıyorum. ki hayatım boyunca tinsel uğraşım en büyük haz kaynağım ve kişisel özgürlüğüm en yüce değerim oldu. bütün dostlarımı selamlarım! hepsine uzun geceden sonra gelen tanın kızıllığını görmek nasip olsun! ben, her zamanki sabırsızlığımla önden gidiyorum.”

stefan zweig, petropolis, 22.11.1942"

16 Ağustos 2019 Cuma

olası sonuçlar

okuduğum kitabın yazarı 'tanrıyazar'cılık oynuyor. kahramandan o, yani üçüncü tekil şahıs olarak bahsediyor. kitapta şöyle bir cümle var:

"bir fransız kadın yazardan okumuştu galiba; kadının kahramanı aşkı seviyordu ama neticelerinden hoşlanmıyordu."

13 Ağustos 2019 Salı

on üç ağustos

"(bu)günün anlam ve önemi" demişken,

bayramın üçüncü günü, gökyüzünde meteor yağmurları, yüzümde tebessüm,

daha ne olsun.

11 Ağustos 2019 Pazar

yansıma

hava kararmaya, renkler solmaya başlamıştı. otelin çatıya sabitlenmiş kocaman, kırmızı harflerce söylenen adı ise biraz önce gelip geçen yaz yağmurunun park yerinde bıraktığı su birikintilerinde yankılanıyor, turuncu bulutlar eşliğinde yüzüyordu.

9 Ağustos 2019 Cuma

iltifat

babam çok yakışıklı bir adamdı. gerçekten.  her mahallede en az bir tane bulunan, hülya koçyiğit ya da fatma girik'in "gel şoförüm ol" dediği yakışıklı o değildi ama.

o yakışıklı mevlüt amcaymış. babamın kuzeni... fatma girik, "benimle gel" demiş ama o kalmayı, çamlık'taki gazinoyu işletmeyi ve tutkuyla bağlı olduğu altmış bir model, gece karası chevrolet impalasıyla hilalin bir ucundan diğerine denizi seyrederek gidip gelmeyi seçmiş. yıllar sonra gazinosunda sahneye çıkan assolistin peşi sıra istanbul'a gittiğinde gazinoyu devretmiş, gece karası impalasını satmış, geride dört çocuk ve bir eş bırakmıştı. galiba on yıl kadar önceydi. yenilmiş ve yorulmuş askerler gibiydi. geri dönmüştü. yapayalnız ama hâlâ yakışıklıydı.

ne diyordum? babam çok yakışıklı bir adamdı. bunu sadece babasına hayran, onu kahramanı seçmiş bir çocuk olarak söylemiyorum. "çocuk o, anlamaz" diyen kadınların yanımda konuştuklarından, bahar yağmuru ve dağlarda eriyen kar yüzünden coşan nehirlere benzeyen ergen kızların yaptığı şakalardan, arkadaşlarının babama takılmalarından, annemin babama bakışından anlardım bunu. hem bunlara ne hacet? bir sürü fotoğraf var. göz var. nizam var.

kocaman amcalar, yaşlı teyzeler, abiler ve ablalar beni ilk görüşte babama benzettiklerinde mutlu olurdum. büyüyünce ben de yakışıklı olacaktım. ergenlik falan derken bu benzerlik çoğaldı. kesindi, kaçarı yoktu artık.

ama olmadı. aynada gördüğüm şeyden yana bir şikayetim olmasa da hiçbir zaman babam kadar yakışıklı olmadım, onun, -sözgelimi, doksan üç ilkbaharında, annemin gözü gibi baktığı, çıldırmış arapsaçıları arkasında, salondaki koltukta oturup sonsuzluğa baktığı fotoğraftaki kadar ışıltılı çıkmadım herhangi bir fotoğrafta.

ama babam yakışıklı olmaya, her fotoğrafında ışıltılı ve klas çıkmaya devam etti. rastladığı her aynada, bulduğu her parlak yüzeyde kendini seyretmekten keyif almaya da...

bir defasında asansöre binmiştik. girer girmez aynada kendine baktığını fark ettim. bakar bakmaz da gördüğünden memnun bir ifade yüzüne yerleştiğini de... o ana kadar bahsi hiç geçmemişti ama geçecekse o an geçecekti.

"biliyor musun?" dedim. "küçükken büyüdüğümde senin kadar yakışıklı olacağım sanıyordum." yüzüme baktı. "ne yani, yakışıklı değilim mi sanıyorsun?" dedi.

anladım ki, babam beni yakışıklı buluyor. aldığım cesaretle aynaya baktım. hiç de fena sayılmazdı.

7 Ağustos 2019 Çarşamba

mükemmeliyetçilik

son zamanlarda yolunuz psikolog ya da psikiyatrist odasına düştü mü? pardon, bir arkadaşınızın yolu düştü mü? çünkü, o odalara arkadaşlarımız gider. tesadüfen bizim yolumuz düşmüşse de olaylar 'bir arkadaş'ımızın başından geçmiştir.

bahse girerim, karşısındakinin arkadaşınıza koyduğu tanı "mükemmeliyetçi"dir. yolu o odalardan geçen birini tanımıyorum ki mükemmeliyetçi olmasın. ve her defasında aynı şeyi derim: "iltifat mı hastalık adı mı belli değil!"

aslında, bunun altında ticari bir yan olduğunu da düşünüyorum. küçük bir kelime tercihiyle müşteri memnuniyeti garanti. böyle güzel şeyler duymaya herkes gelir. yine gelir.

bir de, obsesif kompülsif bozukluktan mustaripsiniz, dediklerini düşünsenize. "sensin o!" demezlerse n'olayım.

5 Ağustos 2019 Pazartesi

ülkü tamer'den sözlük denemesi*

Acı: on iki ayın mor kanatlı kelebeği.

Buz: gölün tavan arası.

Ceviz: sincapların sandık diye açtıkları kutu.

Çit: çimen saati.

Düğüm: kuşların yüreğindeki patika.

Elmas: ayışığının sesi.

Fırıldak: rüzgârın çocukluğundan bir anı.

Göktaşı: meleklerin kırık oyuncağı.

Ğ: alfabenin ıssız deresi.

Haydut: ağaçların üstünde dörtnala giden adam.

Ihlamur: hasta böceklerin başucu ağacı.

İnci: deniz diplerinin kırağısı.

Jüpiter: yüzyıllar önce yola çıkmış bir kirpi.

Küskünlük: yaprakların yere düşerken rastladıkları komşu.

Leke: karın üstüne damlayan serçe kanı.

Masal: gürgenlerin çocuklara söyledikleri ninni.

Nöbetçi: kovuk başlarında biten mantar.

Okyanus: yeraltından fışkıran gökyüzü.

Pas: güz bulutlarında donan yağmur.

Rıhtım: toprağın taştan kılıcı.

Saçak: kumruların şemsiyesi.

Şapka: orman cücelerinin tüylü evi.

Takvim: yılların kıyısında dolaşan kayık.

Uyanış: şafağa altın boşaltan bakraç.

Üçgen: kış gelince yağan piramit parçaları.

Vadi: coğrafyanın atlara armağanı.

Yılbaşı: korunun sonunda başlayan koru.

Zebra: üvey kardeş.


*:sıragöller, ölüm seçen çocuklar:SÖZLÜK [yanardağın üstündeki kuş -toplu şiirler- sy:228, yky]

1 Ağustos 2019 Perşembe

rakam sevdası

bazı özel durumlar ve matematiksel işlemler dışında rakam kullanmayı sevmem. ama söyleyeceklerimin bununla bir ilgisi yok.

bir cümlede ya da metinde belgisiz sıfat olan 'bir' ya da sayı sıfatı söz konusu olduğunda rakam kullanmayı tercih edenlerden hazzetmiyorum. öyle ki, onlardan biriyle ne zaman karşılaşsam doku uyuşmazlığı hissederim. ayrı dünyaların insanı olduğumuzu bilir, uzak dururum. bu konuda bir defa bile yanıldığımı hatırlamıyorum.

elbette, masum olabileceklerine ihtimal veriyorum. 'kısa mesaj' modası aileden harçlık aldıkları döneme denk gelmiş olabilir mesela. o günlerde daha uzun yazabilmek için bu yönteme başvurmuş, ister istemez hâlâ bu alışkanlığın etkisini bünyelerinde taşıyor olabilirler. ya da bir türlü yakayı kurtaramadıkları ergenlik yüzünden farklı olmak için bunu yapıyor da...

ama bütün bunlar onların zamana oynayan insanlar olduğunu düşünmemi engelleyemiyor. muhatabına hakkıyla zaman ayırmayı kayıp sayan, bencil insanlar olduklarını düşünüyorum. aynı anda bir kaç kişi ile mesajlaşıyorlar, randevularını peşpeşe ekleyip birinden diğerine koşuyorlardır. yeteri kadar zamanları olsa bile markete ya da manava gidip, peşi sıra mutfakta yemek pişirmek yerine zincir lokantalardan birinde yemek yiyorlardır. sevişmek bile bir tören ya da ayin gibi değil de görev gibidir. muhtemelen hazırlanması gereken bir toplantısı, belki de yetişmesi gereken bir başkası vardır. aceleyle giyinmesi, dinlenebilmek için uyuması gerekir.

öyleleri için küçük prens'i, "susuzluk giderici haplar" bahsini tavsiye ederim. hiçbir şeye yaramasa da kazandıkları her ne ise kaybettiklerinden çok daha az olduğunu anlasınlar diye.

28 Temmuz 2019 Pazar

hızlı okuma teknikleri

ne zaman hız denemesi yapan bir grup kitap okuruna rastlasam aklıma woody allen'ın yazdığı muzır etkiler gelir. daha doğrusu, "olay rusya'da geçiyor," cümlesi.

ünlü yönetmenin take the money and run(1969) filmindeki bir sahnede de kullandığı bu şaka cümlesi, hızlı okuma tekniğiyle savaş ve barış'ı okuyan bir kişinin roman hakkında söyleyebildiği tek şeydi.

meğer bu şaka, çoğu insanın sandığı gibi woody allen'ın kıvrak zekasının bir ürünü değilmiş. gazeteci rod riggs yapmış bu espriyi ilk olarak.

iowa eyaletinin ames kentinde yayınlanan yerel ames daily tribune gazetesinde köşe yazarı olan riggs, hızlı okuma kurslarının yayılmaya başladığı altmışlı yılların ortasında, bir arkadaşının bu kurslardan birine gittiğini yazdıktan sonra şu şakayı yapmış:

"tolstoy’un savaş ve barış romanını yirmi dakikada bitirmiş. kitap rusya hakkındaymış".

23 Temmuz 2019 Salı

kısa öykü, çok kısa

birisine mutlu olma fırsatı verilir fakat o bunu kullanmaktan korkar. çünkü mutluluk onun düşüncesine göre imkânsızdır. ancak deliler mutlu olabilirler.

her nasılsa şartlar bir gün kahramanımızı bu fırsatı kullanmaya ikna eder ve mucize bu ya, mutlu olur.

ve delirir.

20 Temmuz 2019 Cumartesi

şarkı

ihtiyacım olan yabancı sendin, diyor şarkı. çağrıma yanıt veren gezgin. bir kez görünce değiştiğim sendin.

beklendiği ancak gelince fark edilen. şimdiyse unutuluşa direnen bir kaç fotoğraf.

ve senden sonra her şey yabancı.

17 Temmuz 2019 Çarşamba

motivasyon

yedi şubat bin dokuz yüz yetmiş üç...

andrey tarkovski, bu tarihli güne ayırdığı günlük* sayfasında kendi kendini motive etmeye çalışıyor:

"asla ikinci okun olmasın. ikinci atışına güvenirsen, birincide dikkatsiz olursun. her zaman yalnızca tek şansın olduğunu düşün ve hedefini ilk ve tek onunla vur!" (XCII. bezginliği giderici notlar, kenko- khosi)

"bir şeyi yapıp yapmama konusunda düşünüyorsan kural olarak yapma daha iyi..." (budist jodo mezhebinin liderlerinin toplu yazılarından, 1287)


*:zaman zaman içinde, afa yayınları

14 Temmuz 2019 Pazar

çuvaldız

kısa bir süre için her şeyi, özellikle de ezberlerinizi unutmanızı ve düşünmenizi istiyorum.

muhatabınız, geçmiş tecrübelerinden bağımsız ya da onların etkisiyle ilişki istemediği veya ilişkiden, bağlanmaktan kaçtığı için değil de sizi cazip bulmadığı, hatta sizden hazzetmediği için sizi yanında, yöresinde istemiyor olabilir mi?

biliyorum, kendini dev aynasında gören ve başına gelenler için tanrıyı, kaderi, talihi, insanları suçlayanlar için zor bir iş bu. ama yine de bir deneyin derim. sonra kaldığınız yerden devam edersiniz.

ama insana hasta derler. ruh hastası.

11 Temmuz 2019 Perşembe

zamanlama

"doğru yaşta okuduğunuz öyküler sizi asla tamamen terk etmezler. yazarın ya da öykünün ismini unutabilirsiniz. hatta bazen olayların akışını bile tam olarak hatırlamayabilirsiniz. ama öykü size dokunduysa eğer, hep sizinle kalacak, zihninizin kuytu köşelerini ele geçirip yakanızı bırakmayacaktır."*

*:neil gaiman

9 Temmuz 2019 Salı

carola rackete

güzeller güzeli rachel corrie'nin ruhkardeşi. otuz bir yaşında. alman pasaportu taşıyor ama aslında dünya vatandaşı. akdenizde rotasız ve çıkışsız kalan sığınmacılara yardım eden sea watch - 3 isimli geminin kaptanı.

almanya'nın preetz kasabasında doğdu. jade üniversitesi'nde deniz bilimleri eğitimi aldı. peşi sıra ingiltere'deki edge hill üniversitesi'nde yüksek lisans yaptı. almanca'nın yanı sıra ingilizce, fransızca, rusça ve ispanyolca da biliyor. yüksek lisans tezi ise albatroslar üzerine.

ilk yurtdışı gezisini yaptığı güney amerika'da gördüklerinden etkilenerek adaletsizlik ve eşitliksizlikle mücadele etmeye karar verdi. "sesi ve gücü olmayanlar için bir şeyler yapmalıydı".

kolay hayatı olduğunu saklamıyor. herkesin "zengin bir ülkede, doğru pasaportla" doğmadığını fark ettiğinde, onunla aynı fırsatlara sahip olmayanlara yardım etmenin ahlaki zorunluluğunu hissettiğini de.

geçtiğimiz ay elli üç sığınmacıyı akdeniz'den kurtarmışken liman izni verilmediği için iki hafta boyunca açık denizde beklemek zorunda kaldı.

kurtardığı insanların durumları kötüleşince italya karasularına izinsiz girdi ve lampedusa limanı’na yanaştı.

ama avrupa'nın sınır muhafızlarından italya'nın deniz kuvvetleri gemisini durdurdu ve el koydu. kendisi de tutuklandı.

ama kalbimizi kazandı.

6 Temmuz 2019 Cumartesi

atışma - on üç

türk şiirinin derebeyi cemal süreya, kendisi kadar ünlü, "keşke yalnız bunun için sevseydim seni" dizesinden önce "bir şey var, ancak makilerin orda söyleyebilirim,"* der ya hani, ressam-şair seyyidhan kömürcü gençliğinden mi yoksa 'ikinci y'den mi aldığı belirsiz bir cüretle onunla aynı fikirde olmadığını saklamıyor:

"bilinsin ve süssüz siyah bilinsin istiyorum;
yok kimseye –makilerin orda- anlatacağım bir şey
"**

*: piri reis
**: siyah

4 Temmuz 2019 Perşembe

günün sorusu: suçlama

kaderi suçlamak, başına gelen iyi veya kötü şeyler, ama genelde tatsızlıklar için kaderi suçlamak da hiçbir şeyin sorumluluğunu almayan, her şey için birilerini suçlayan biri için doğal değil midir?

2 Temmuz 2019 Salı

hiç yok*

göksel'den "hiç mi yok?" sorusuna esaslı bir cevap.

üstelik bunu, beklentilerin tersine arabesk ya da sanat müziği ile değil pop müzikle yapıyor.

yaparken de, "taşı kuşa atan sapandır"dan sonra bir şarkıda duyduğum en doğru sözlerden yardım alıyor: acı da yok gözyaşı da/ kaybedecek bi'şey kalmadıysa...

*göksel, hiç yok

29 Haziran 2019 Cumartesi

ölmüşüm

söze, karamazov kardeşler'in en cazip olanı dimitri'nin bir sandığın üzerinde uyuyakaldıktan sonra, uyandığında söylediği cümle ile başlayalım: "bir düş gördüm efendiler..."

*

ölmüşüm. daha doğrusu, sevdiklerimin beni öldü bilmelerine izin vermişim. bu konudaki motivasyonum ne, bilmiyorum ama. nasıl olur da, "babam duyarsa çok üzülür" demediğime, şaşkınım bir yandan da.

belki kaybolmuşum da bulunmuşum, belki beni öldü zannettiklerinin çok sonra farkına varmışım. çünkü bu rüya bir film olsaydı güneşli günlerde başlardı.

ortaya çıkmıyor, ölüm yıl dönümünü bekliyorum. belki birilerinden saklanıyorum diyeceğim ama hiçbir işaret yok buna dair. o vakte kadar bekleyeceğim ve bir şeyleri çözmüş, başarmış olarak ortaya çıkacağım. plânım bu.

ve o gün geliyor. gri bir gün. gökyüzü gri, insanların kıyafetleri gri, hatta insanların beni anmak için önünde toplandığı bina gri. boya ya da kaplama yok. sadece gri sıva. halamların evi. eniştem iki kat yaptırmış, diğer üç katı ve çatıyı emekli ikramiyesi ile tamam etmişti.

çatısız binanın baktığım yere göre sol ön köşesinde bir kamelya var. ortasında ateş yanıyor olmalı. ya da içi köz dolu kocaman bir mangal var. mangalın etrafını saranlar elleri mangalın üzerinde, gövdelerini aşağıda, evin önünde bekleyenlerden yana dönmüşler. babam da orada. gri paltosu var üzerinde. saçlarının arasına karışan beyazlar, sarışınmış gibi gösteriyor onu.

rüyada değil ama şimdi, bu kamelyanın bir tepenin yamacından denizi seyreden doğa sitesi'nden geldiğini fark ediyorum. site, çevreye duyarlı müteahiti yüzünden o civardaki en geniş yeşil alana sahiptir. dört tane santranç karesi düşünün. yakın sağ ve uzak sol köşede iki blok, diğer iki kare yeşil alan. ve ben a-blok'un yanındaki meyve ağaçları ile dolu yeşil alandan b-blok'un önündeki terasa bakıyor gibiyim. orada, b-blok sakinleri otursun diye binanın önündeki terasın sol köşesine yapılan kamelyaya bakıyorum.

organize eden kim bilmiyorum ama her zamanki gibi yük ayhan abi'nin omuzlarında. bu tarz toplanmaların gizli kahramanı. annemin kuzeni. adımı söylüyor. "onu bir yıl önce tam bugün kaybettik," diyor. babam çok üzgün. dayanamıyorum. "ama o geri geldi," diyorum. aşağıda toplananların en arkasında durduğum için herkes geriye dönüyor. ama benim gözlerim babam da. sanki olan bitene inanamıyor. göz göze geliyoruz. "eskisinden daha zengin," diyorum. sadece etrafımdakiler duyuyor bunu. sanki bir seferden dönmüşüm. ya da deniz yolculuğundan. terkimde koca ganimet sandığı.

sonra kalabalıkla hiç ilgilenmeden, kalabalığın sol tarafındaki merdivenlere koşuyorum. evin dışındaki merdiven hemen kamelyanın yanına çıkıyor. babama gideceğim. ama hızlı değil. sanki uzun yol koşusundayım ve başlarda enerjimi idareli kullanıyorum.

niye bilmem, ikinci katın hizasına gelince durmuyorum. on birinci kata çıkmaya ve oradan ikinci kata asansörle inmeye karar vermişim. ama tuhaf bir şey oluyor. çoktan on birinci kata gelmiş olmam gerekirken dördüncü ile beşinci kat arasındaki merdivenleri bile bitiremediğimi fark ediyorum. bir türlü bitmiyorlar.

üstelik basamaklar, yıllarca bir konağa ya da camiye yol olduğu için aşınan taş basamaklara dönüşüyor. ve bir noktadan sonra yağmur sularının taşıdığı kum ve çakıllar yüzünden basamakların neredeyse kaybolduğunu bir dağın yamacına dönüştüğünü endişeyle fark ediyorum.

tam bu sırada geriye dönüp bakıyorum. çünkü babam beni merak etti mi diye merak ediyorum. meğer doğa sitesinin ve kamelyanın hemen yanından geçip tepeye tırmanan yolu basamaklı hale dönüştürmüşler. ve on birinci kat diye o basamakları tırmanıyormuşum.

babamı gördüm. tam kamelyanın hizasındaydı. yola çıkmıştı. pardon basamaklarda duruyordu. benim onu fark ettiğimi görünce, en sevdiğim ve ona çok yakışan küfürlerden birini etti. sonra da mangalın başına döndü.

giderken yüzündeki gülümsemeyi gördüm. sanki, hayatta olsun da hemen yanıma gelmese de olur, der gibiydi.

25 Haziran 2019 Salı

london fields (2018)

sevgilim eylül sonu- ekim başı gibi yurt odasındaki dolabının kapağına bir kağıt yapıştırır, haziran sonuna kadar izlediğimiz filmleri oraya not alırdı. bu listeyi gören arkadaşlarından birisi, hayatı boyunca izlediği filmlerin listesi sanmış, sadece o seneye ait olduğunu öğrenince de oldukça şaşırmıştı. üstelik o liste, yalnızca sinemada izlediklerimizin bir listesiydi.

şimdilerde ise neredeyse hiç film izlemiyorum. hayatı, "sinema- masal- rüya" saç ayakları üzerine kurmaktan bahseden bir adamdan buralara gelmek şaşırtıcı olsa da bir araya gelen sebeplerin kaçınılmaz sonucu bu. mesela, vaktim varsa onu kitap okumaya ayırmaktan keyif alıyorum. moda olduğu için değil ama süresi yüzünden dizi izlemeyi seviyorum. üstelik, bir çok usta yönetmeni hasedinden çatlatacak kadar güzel diziler var.

ne zaman canım film çekse, yeni bir filmle risk almaktansa eski defterleri karıştırıyorum. elbette yeni işlerini merakla beklediğim yönetmenler var. wong kar-wai var. yorgos lanthimos, leos carax var. béla tarr, wim wenders, nuri bilge ceylan, semih kaplanoğlu, paolo sorrentino, hatta wes anderson, tom tykwer ve cameron crowe var.

yine de son beş yılda merak ve ısrarla, en çok beklediğim film, adını daha önce hiç duymadığım bir yönetmenin filmi oldu. mathew cullen'in yönettiği, dört- beş yıl önce vizyona girmesi gereken ama, geciktikçe geciken bu filmi, yeni bir orhan pamuk romanı, yeni bir seda ersavcı çevirisi bekler gibi bekledim dersem yeridir.

nihayet, hafta sonu bu bekleyiş sona erdi. cumartesi akşamı londra'da bir park nihayet film olarak karşımdaydı. kitap, daha hakkında hiçbir şey bilmezken, arka kapak yazısında, "kız ölecek," dediği için dikkatimi çekmiş, oyunbaz konusu, martin amis'in kalemine bulaşan zekası ve elbette dost körpe'nin öve öve bitiremediğim çevirisiyle muhteşem bir tecrübeye dönüşmüştü. "kız" ise bambaşka bir hikâyeye. .

bundan yıllar önce kitabın sinemaya aktarılacağını duyunca heyecan ve endişe karışımı bir duygu hissetmiştim. yönetmeni 'bir' tim burton değildi ama neden big fish (2003) tarzı muhteşem bir sonuç ortaya çıkmasındı ki? oyuncu listesindeki billy bob thornton ve johnny depp göz kamaştırıyor olsa da bu kadar katmanlı bir konudan neler, haçın dört köşesinden hangisi ya da hangileri ihmal edilecekti?

cevabı almak uzun süre mümkün olmadı. vizyona girişi sürekli ertelenen film, iki bin on beş toronto uluslararası film festivali'nde prömiyerini yapamadan, hatta gösteriminden bir gün önce festivalden çekildi. yönetmen yapımcılara bilgisi dışında filme sahne ekledikleri, yapımcılar amber heard'a filmi tamamlamadığı, amber heard da yapımcılara sözleşmesinde öngörüldüğünden daha fazla çıplak sahnede yer almış gibi görünmesi için dublör kullandıkları için dava açtı. johnny depp ve amber heard şiddetli geçimsizlik yüzünden boşandı. bütün bunlar yetmezmiş gibi yirmi altı ekim iki bin on sekizde amerika'da vizyona giren film, gişe tarihinin en kötü ikinci açılışını yaptı.

dörtnoktadört imdb puanıyla şimdiye kadar izlediğim en düşük puanlı film olduğu kesin. filmin iyi olmadığını kabul ediyorum ama o puanı hak edecek kadar da kötü değil. öncelikle derdini anlatamayan, kafası karışık bir film. bir çeşit ön okuma yapmadan, başka bir deyişle kitabı okumadan filmi anlamak çok zor.

martin amis'in seksenlerin sonunda bir milenyum öngörüsü olarak yazdığı roman beyaz perdeye aktarılırken sin city (2005) taklidi, zamansız bir filme dönüşmüş. kitabın aksine karakterler arasındaki denge bozulunca erotik yanı ağır basan, böyle olunca da hem nicola six'in derinliğini göz ardı eden, hem de keith ve guy'ı hiçe sayan bir film ortaya çıkmış.

ben olsam biraz uzamasını göze alarak kitabı birebir ele alırdım. hatta bir kaç bölümlük bir dizi yapardım.

roman göz önüne alındığında hakkı teslim edilen tek karakter, okurken de beni çok eğlendiren ve martin amis'in kendisiyle dalga geçtiği ingiliz yazar mark asprey (ilk harflere baksana) olmuş. ki amerikalı bir yazar olan anlatıcı, new york'taki döküntü evini onun saray yavrusu eviyle bir süreliğine değiştirmiş, bir süreliğine londra'ya taşınmıştır.

her şeye rağmen billy bob thornton ve johnny depp isimlerinin hakkını veriyor. filmin stilize atmosferi, nicola six'in neredeyse her sahnede değişen, maharetli ellerden çıktığı belli kıyafetleri başta olmak üzere kostüm tasarımı neredeyse kusursuz. romanda olduğu gibi anlatıcıya yine hayran kaldım. guy'a şefkatim, keith'e nefretim baki.

kitaptan bana kalan, biri edepsiz diğeri duygusal iki sahnenin filmde de yer almasına sevindim.

yine de, bu film olmasa da olurmuş.

21 Haziran 2019 Cuma

çobanoğlu

şair, derviş ve sinemacı ahmet uluçay'ın küre yayınları'ndan çıkan, "sinema için bunca acıya değer mi?" başlıklı güncesinde rastladım çobanoğlu'na. ve bir nesneye bakınca aynı şeyleri görmenin güzelliğine bir defa daha iman ettim.

tarih, on haziran iki bin. ahmet uluçay, bozkırda deniz kabuğu'nun senaryosu üzerine konuşmak için kanal7'ye, pek de iyi geçmeyecek bir görüşme için cahit koytak'a uğramıştır.

"Çıkarken Süleyman Çobanoğlu'nu gördüm. Dünya bir yana, Çobanoğlu bir yana. Onu gördüğümde nerede olursam olayım, bir yurt özlemi duyuyorum. Çocukluğumun Ağustos güneşleri altındaki, harman yerlerinden toprak sıvalı, toprak tabanlı evlerin artık kaybolmuş serinliğinde dayanılmaz bir arzu duyuyorum. Çobanoğlu, unutulmuş eski bir rüyayı uyandırıyor içimde. Yeni sürülmüş bir tarla, toprak kokusu, iki yanı ulu kavaklar dizili bir köy yolu, tarla dönüşü bir öküz arabasının üstünde yorgun yakılan bir cigara... Bana "Bırak sinemayı, köyüne dön" diyor sanki. Sanki yarın kendisi de dönebilecek. Bu akşam evi toplaması gerekiyor."

18 Haziran 2019 Salı

uzun cümleler için bir savunma denemesi

javier marías ve enrique vila-matas da var ama onlar sayılmaz.

keyifle okuduğum en uzun cümlelerin yazarı orhan pamuk ve kamuran şipal burada olsaydı ne derlerdi bilemem. ama ben, faulkner'ın yaptığı defansı, "kadınlara anlatacak hikâyem olsun diye kitap okuyorum," dediğim ergen günlerimde duymadığım için üzgünüm.

o günlerde duymuş olsaydım, hem uzadıkça uzayan cümlelerim için bir savunmaya hem de anlatacak bir hikâyeye sahip olurdum.

tabiî bunun için berta isla'yı o yaşlarda okumam gerekirdi. çünkü bu anektodu, bir dönem derslerinde yüzeysel de olsa faulkner okutmak zorunda kalan berta isla'dan duydum.

faulkner'a, tümceleri neden öyle upuzun, kilometrelerce sürüyor diye sormuşlar, o da şu yanıtı vermiş: "bir sonraki tümceye başlayana kadar hayatta kalacağından asla emin olamıyorum da ondan."

14 Haziran 2019 Cuma

kaçış grubu

başlamadan önce okumanızı tavsiye ederim: bu yazı froome ve contador hakkında değil ve ender gelişen osasuna atakları...

çünkü, yol bisikleti yarışlarından bahsedeceğiz.

hayır, "baba sen kimi tutuyorsun?" diye soran bir oğul olmayacak bu yazıda. dolayısıyla, en baştan hazır ettiği, "ben nibali'yim" cevabı da... çünkü, nibali köpek balığı. çünkü, nibali dağ etaplarında kan kokusu almış gibi atağa kalkar. o oğul olmayınca bu yazıda, dünya küresinde bulunacak messina boğazı da olmayacak. bisiklet gezintilerinde ne zaman hızlansa, "hadi baba, spikerler gibi nibali'yi söyle" demeyecek.

bunun yerine, mutlaka yaptığınız bir şeyi, arabada giderken elinizi camdan çıkarttığınız o anı hatırlamanızı isteyeceğim. hızlı olmasanız bile elinizi geriye iten rüzgarı hissetmiştiniz değil mi?

bisiklet yarışçıları da o el gibi hava akımıyla mücadele etmek zorundadır. eğer iki bisikletli arka arkaya yol alıyorsa öndeki havayı yararak yol alırken, arkadaki onun sebep olduğu hava boşluğuna sığınır, öndeki bisikletli kadar efor sarf etmek zorunda kalmaz.

yol bisikletinin temel prensibi budur. ve yarışlar bu prensip etrafında şekillenir. söz gelimi, bisiklet bu yüzden takım sporudur. domestik adı verilen yardımcılar takım kaptanını yarış sonunda güçlü kalabilsin diye yarış boyunca taşır. amaç gücünü muhafaza eden kaptanın yarışın sonuna doğru yapacağı atakla birinci olmasıdır.

çoğu zaman da, enerjisini boşuna harcamak istemeyen bisikletçiler bir arada giderek, gelen rüzgardan en az şekilde etkilenmeye gayret ederler. bu büyük gruba peloton adı verilir. grubun en önündeki bisikletçiler, rüzgardan en çok etkilenenlerdir. arkadakiler ise daha az etkilenirler. bu yüzden, sürekli aynı takım ya da kişiler rüzgara maruz kalmasın diye ana grubu rüzgardan koruyan en öndeki grup sürekli değişir, diğerleri dinlenir. bu yazılı olmayan kural olmasa hiç kimse öne geçmez, peloton olduğu yerde kalırdı.

ama her hikâyede olduğu burada da 'küçük kara balık'lar, 'don kişot'lar, 'nemeçek'ler, 'simurg'lar çıkar ve bir ya da bir kaç kişi "pelotonun güvenli limanından çıkarak öne hamle yapar". başka bir deyişle kaçar.

buraya kadar okuyan varsa, "niye?" dediğine eminim. çünkü, rüzgara maruz kalacakları için fazla efor sarf etmek zorunda kalacakları ve çok geçmeden yorulacakları için peloton tarafından yutulmaları, hatta yarışı terk etmeleri kesindir. ama yine de kaçarlar. kazanamayacaklarını bildikleri halde kaçarlar.

kimi david millar gibi hatıralar için, kimi andy warhol'un vadettiği "on beş dakika" için, kimi de sporcusu olduğu, görece daha düşük bütçeli ve şampiyonluk umudu olmayan takımının adını duyurmak, sponsorlarının reklamını yapmak için. çünkü o anlarda kameralar onları gösterecek, spikerler adlarını söyleyecektir.

bisiklet severler için kaçmaktan yorgun düşen grubun arkadan gelen diri ve azgın pelaton tarafından yakalanma sahnesi bisiklet yarışının en dramatik sahnelerinden biridir. tıpkı çizgi filmlerdeki çekirge sürüsünün bir bahçeye girişi gibidir. hani geriye birazdan yere düşecek bitki iskeletleri kalır ya, tam da öyle.

"dramatik," diyorum. çünkü, herkes kaçanların kazanmasını ister. çünkü onların kazanması, küçük kara balık, don kişot, nemeçek ve fakir ama gururlu gencin kazanmasıdır. kızlar arjantine aşık olup arjantinle evlenecek, çerkesler asıl yurtlarında ölecek, kayserili ermeniler erciyes'i amerikalı bir evin duvarına asılı fotoğraftan değil pencereden seyredecek, kafkas dağları'nda dilden gayrı ayrılık kalmayacaktır. en önemlisi, kaçanlar kazanırsa, "ender gelişen osasuna atakları"ndan biri golle sonuçlanacaktır.

"ooo nibali'ye bakın!... sular ısındı, messina köpek balığı kan kokusu aldı."