anekdot etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anekdot etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mayıs 2026 Çarşamba

isimler

geçenlerde bir kızla tanıştım. adını tekrar edişimi soru sanmış olmalı ki, "bizimkiler eski bir şarkıdan dolayı koymuşlar adımı," dedi.

"bir değil iki şarkıdan aslında," dedim, bunun üzerine.

"ilki nükhet duru'nun ünlü ettiği, yeni türkü'nün de ününü iyice büyüttüğü destina, diğeri ise erol evgin'in kıymeti pek bilinmeyen dilara'sı."

peşi sıra, "ünlü şarkıcı weeknd da nükhet duru'nun başka bir şarkısından, ben sana vurgunum'dan bir melodiyi often'da kullanmış, murat menteş de kült romanı dublörün dilemması'ndaki baş kadın karaktere dilara adını erol evgin'in o şarkısından esinle vermiştir," diyebilirdim. ama demedim.

çoluk çocukla uğraşamam çünkü.

15 Mart 2026 Pazar

yarım kalan huzur

selim ileri, hatırlıyorum'da anlatıyor:

evindeki meşhur buluşmalardan birinde kemal tahir, aslında okumadığı ahmet hamdi tanpınar hakkında biraz da kulaktan dolma bilgilerle olumsuz şeyler söyleyince bu durumdan rahatsız olan selim ileri kemal tahir'e huzur'u okuyup okumadığını sorar, o da okumadığını itiraf eder. orada bulunan ayşe şasa da, "kemal ağbi, huzur çok güzel bir roman" diyerek duruma müdahil olur.

üç gün sonra kemal tahir'in vefat haberini alırlar. masasının üstünde yarısına kadar okunmuş bir kitap varmış: huzur.

eşi semiha hanım da, selim ileri'ye okuduğu son kitabın huzur olduğunu söylemiş.

21 Kasım 2025 Cuma

kerim inal* ya da yekta 'pessoa' kopan

kriminal bir vaka.

oyunlarla yaşayan, oyunlardan hoşlanan herkes gibi yekta kopan da müstearla yazanlardanmış meğer.

altzine yıllarında, polisiye parodileri yapan bir yazar yaratıp, yazılmamış romanların, polisiye klişelerine göz kırpan olay örgülerinin takipçisi olmasını istediği bu yazara da, "criminal" üstünden oyun yaparak "kerim inal" koymuş.

kerim inal altzine'de doksan sekiz - doksan dokuzda, kısa bir süre görünüp kaybolsa da, -pardon yazsa da- yekta kopan'ın defterlerinde soluk alıp vermeye devam etmiş ama.

nihayet, öykü toplamı karbon kopya kitabını hazırlarken kerim inal yeniden ses verir. yekta kopan, patricia highsmith ve polisiye hayranlığının sularında dolaşan, başlığıyla the talented mr. ripley'e selam gönderen bir öyküde, hem o defterinde kalmış, yazılmamış romanların konularını kullanır, hem de bu takma adın oluşumunu öykü karakterinin omuzlarına yükler.

sonuç mu? kitabın üçüncü öyküsü:becerikli bay kerim inal.


*: karbon kopya, can yayınları

3 Ekim 2025 Cuma

ricardo reis'ın öldüğü yıl üzerine

evet, 'i' değil 'ı' ile. hem doğrusu bu olduğu hem ısrar edilen yazım şeklinin 'reis'ı türkçe bir kelimeymiş gibi anlama hatasına sebep olduğu için.

hayır, iki bin o yazında başladığım yazıyı nihayet bitirmedim. buradaki "üzerine" bizzat kitabın yazarından, josé saramago'dan.

heykelden taşa konuşmasından.

*

manastır güncesi yayınlanıp okurlar tarafından büyük ilgiyle karşılanmıştır. peşi sıra uzun zamandır kafasında taşıdığı fikre, fernando pessoa'ya yönelir.

/manastır güncesi, bizim baltasar ile blimunda olarak bildiğimiz roman. zira portekizce orijinal adı memorial do convento olan roman ingilizceye baltasar and blimunda adıyla çevirilmiş. ışık ergüden de türkçe çeviriyi bu çeviriden yaptığı için biz bu adla okumuş, bilmişiz.

bu vesileyle bir defa daha, "yayınevlerine kitabın künyesinde çevirinin nereden, hangi dilden yapıldığını belirtme zorunluluğu getirilmeli" diyorum.

aksi takdirde has okurlar, "orijinalinden yapılmıştır" notunu artistlik, notsuzluğu ise 'hile hurda' görmeye devam edecek./

*

bundan sonrası için mikrofonu saramago'ya bırakıyorum:

ricardo reis mahlasıyla yazdıklarını henüz toy bir gençken keşfetmiştim, ama o zamanlar ne bunun bir mahlas olduğundan ne de pessoa'nın varlığından haberdardım.

ricardo reis'ın muhteşem eserlerini okurken beni en çok etkileyen dizelerden biri, "bilge kişi, dünya denen gösteriyle yetinmeyi bilendir," dizesiydi. aslında bir yandan bu yüce şairin çekiciliğine kapılıyor, öte yandansa boşvermişliği ve bezgin yaşam felsefesi karşısında dehşete düşüyordum.

böylece bir yandan hayranlık, diğer yandansa içten içe öfke duyarak yaşamımı sürdürdüm, ta ki bir akşam, berlin'de, gereğinden uzun süren bir yürüyüşün ardından dinlenirken, zihnimi bir yerden alıp başka yerlere götüren miskinliğimin ortasında, ansızın her şeyi bütün açıklığıyla gördüğüm o âna dek "ricardo reis'ın öldüğü yıl" fikriydi aklıma gelen.

pessoa'nın, ricardo reis'ın ölüm tarihini herhangi bir yere yazmış olmadığını düşününce, mahlasın yaratıcısından daha uzun yaşayamayacağını düşününce, hepimizin, annelerimizin içinde geçirdiğimiz için saymadığımız, yaşamımızın dokuz aylık bir bölümü bulunduğunu düşününce, belki de öldükten sonra yaşamımıza dokuz ay daha ekleneceğini düşününce, bütün bu düşüncelerin sonucunda aklıma gelen fikir, "ricardo reis'ın öldüğü yıl" oldu.

/ara ya da okurun notu: monarşi yanlısı olan ricardo reis, cumhuriyet ilan edilince gönüllü olarak brezilya'ya sürgüne gitmiş, kendisinden bir daha haber alınamamıştır. eğer ölümü saramago'nun elinden olmasaydı hâlâ hayattaydı./

bu fikir eski öfkem ve daimi hayranlığımla kaynaşınca ricardo reis'ı öldüğü yılda dünyanın içinde bulunduğu gösteriyle yüzleştirmeye heveslendim. kurduğum mantığa göre bu yıl bin dokuz yüz otuz altıya denk gelmeliydi, yani ispanya iç savaşı'nın başladığı yıla, faşizm denen canavarın etiyopya'yı işgal ettiği yıla, nazizmin yerini sağlamlaştırdığı yıla, portekiz'de faşist gençlik kolları ve milislerin oluşturulduğu yıla.

iyi olan her şeyin un ufak ediliyormuş gibi göründüğü böyle sancılı bir dönemde, milyonlarca insanı mideye indirecek yılan herkesin gözü önünde yumurtadan çıktığı sırada, muhteşem kasidelerin şairi ricardo reis dünyanın karşısına oturmuş, sanki günbatımını izler gibi, yüzünde bilmiş bir ifadeyle, olan biteni izlemekteydi.

işte bir tarihi roman olmaktan ziyade bir büyülenmenin, bir ürpermenin eseri olan ricardo reis'ın öldüğü yıl böyle doğdu.

30 Eylül 2025 Salı

soru

bir rivayete göre, eski yunanda ölünün ardından anma konuşması falan yapılmaz, o işi tek bir soruyla hallederlermiş:

"tutkusu var mıydı?"

1 Ağustos 2025 Cuma

medya

mesaj mı, masaj mı?

bin dokuz yüz on bir kanada doğumlu, ingiliz edebiyatı profesörü, eleştirmen, düşünür ve iletişim kuramcısı marshall mcluhan'ın orijinali ingilizce olan bir kitabı vardır: the medium is the massage - an inventory of effects...

/laf aramızda, biraz popülerdir mcluhan. "global köy" ifadesi onun eseridir. 'elektronik çağın kahini' olarak bilinir. hatta annie hall (1977) filminde de küçük bir rolü vardır./

grafik tasarımcı quentin fiore ile ortak çalışma olan bu kitap bin dokuz altmış yedide yayınlanır. çok geçmeden kült mertebesine ulaşan kitabın ve başlığın aslında 'masaj'la bir ilgisi yoktur. ama başlıktaki "message (mesaj)" sözcüğü, ilk baskıda dizgi hatası sonucu "massage (masaj)" olarak basılmış ve yazar bu sözcüğün anlatmak istediğine daha uygun olduğu gerekçesiyle hatayı düzelttirmemiştir.

ona göre, medya, başka bir deyişle iletişim araçları, farklı şekillerde insan algısına bir çeşit masaj yapmakta, yani insanların gövdelerinin, zihinlerinin ve algılarının birer uzantısına dönüştürmektedir. ki, durmaksızın vücudumuz, zihnimiz ve algılarımız üzerinde çalışan medya, bizi mütemadiyen değiştirir, şekillendirir.

belki, masaj sonrasının rehavetinden, uyuşturan etkisinden de bahsetmiştir. bilmiyorum.

6 Temmuz 2025 Pazar

salinger için iki anlatı

john fowles'ın günlüğünden bildiriyorum. günce, birinci cilt 1949-1965.

/eylül, bin dokuz yüz altmış üç... fowles, koleksiyoncu'nun amerika'daki tanıtımı için birleşik devletler'e gider. kitap, time'ın çok satanlar listesinde üçüncü, filmi için de senaryo çalışmaları hızla devam etmektedir.

davet üzerine daha on yaşındayken kendisine muazzam bir servet miras kalan ve annesiyle halası arasındaki vesayet davası yüzünden 'zavallı küçük zengin kız' olarak bilinen gloria vanderbilt'in evine misafir olur. artık elli yaşında olan bu kadına hissettiği sempati ve yakınlığı saklamaz. öyle ki, amerika notlarının büyük kısmını o ziyarete ayırır./

salinger'la ilgili anekdotlar o kadının şahitliği...

"gloria'nın bir kız arkadaşı salinger'a mektup yazıp, bileklerini keserek intihar etmek istediğini söylemiş. adamın cevabı, "derin kes ve soğuk suyun altında tut," olmuş. "kan daha çabuk akar." kız hâlâ yaşıyor. başka bir hikâyede de salinger'a uzun ve ifadesi bozuk mektuplar yazan bir kızla ilgili. adam bir gün ona yazdığı cevapta, "senin kadar kötü yazan bir kızla tanışmak istemiyorum," demiş. bir kaç yıl sonra çavdar tarlasında çocuklar çıkmış. kız o günden beri, "ama bunlar benim mektuplar!" diye sızlanıp duruyormuş."

15 Eylül 2024 Pazar

insan değil

bin dokuz yüz elli bir. john fowles'ın tuttuğu günceye* itimat edersek; bir ekim...

iş arayışındaki john fowles nihayet olumlu bir yanıt alır. yeni yıldan itibaren atina'nın güneyindeki spetsai adasında bir okulda çalışacaktır. anargyrios ve korgialeneios kolejleri...

vatanlarından uzakta yaşayan iki zengin yunanlı hayırseverin, spetsai'de doğmuş iki tütün baronunun bağışlarıyla yapılan bu okul geleneksel ingiliz okulları örnek alınarak kurulmuş ve bin dokuz yirmi yedide eric sloman adlı bir ingilizin müdürlüğünde açılmıştır.

gerisini bir zamanlar türkçede moda olan ama şimdi unutulan lawrence durell'dan dinleyelim:

"en iyi aileler oğullarını devlet adamı olacak şekilde eğitilsin diye buraya gönderir ama sonuç daima hep aynı sanki. devlet adamı yerine siyasetçi yani çok farklı tür bir hayvan oluyorlar."


*: birinci cilt 1949-1965, ayrıntı yayınları

19 Haziran 2024 Çarşamba

sosyal medyada bir ölüm*

önce noam chomsky'nin ölüm haberi düştü sosyal medyaya. sonra taziyeler, üzüntüler, övgüler, hatta anılar.

yaşı kemale ermiş, biraz bonkör davranırsak entelektüel sıfatından nasiplenebilecek okur yazar tayfa ahlar vahlar eşliğinde 'ışıklar içinde uyu'maya gönderdi ünlü düşünürü.

/bazan bu insanların 'taslaklar'da olası ölümler için taslak mesajlar bulundurduğunu, işaret gelince de 'gönder' deyip sosyal medyaya saldıklarını düşünüyorum. (ama konumuz bu değil.)

bir de, "her ölüm erken," kabul. ama doksan beş yaşındaki birinin ölmesi kimseyi şaşırtmamalı. birinin ölümü insanları üzebilir, onlara yaşlandığını hissettirebilir ama üretkenliği nihayete ermiş, herhangi bir verimden uzak birinin yokluğu yüzünden dünya niçin eskisi gibi olmasın ki? (şükürler olsun ki konumuz bu da değil.)/

hemen ardından eşi valeria wasserman'ın, gazetelere yolladığı "yok öyle bir şey. o iyi." diyen e-postası duyuldu.

meğer, geçen yıl kısmi felç geçiren ve hastaneye yatırılan noam chomsky'nin tedavisi evde devam edecekmiş.

bunu duyunca elimde olmadan güldüm ve refik halit karay'ı andım.

/kurtuluş savaşı aleyhine yazdığı yazılar nedeniyle vatan hainliğiyle suçlanıp, "yüzellilikler" adı verilen muhaliflerden biri olarak beyrut ve halep'te sürgün hayatı yaşamaya mecbur kalan refik halit karay, halep'te yaşadığı o sürgün yıllarında, istanbul gazetelerine "refik halit karay'ın vefat ve başsağlığı ilanı" diye kendisi için taziye ve ölüm ilanları verirmiş.

bu sözde "ölümünden sonra" kendisi hakkında yazılanları okur, evine başsağlığı için gelenleri takip edermiş.

kendi ifadesiyle, hâllerine "kıs kıs gülüyor", sonra da hiçbir şey olmamış gibi, "bir yanlışlık olmuş" deyip hayatına devam ediyormuş.

başka bir deyişle, ölerek hatırlatıyormuş kendini./

belki noam chomsky de öyle yapmıştır. kendini hatırlatmak ya da ölmeden önce öldüğünde peşi sıra denilecekleri duymak istemiştir.


*başlık, james agee romanı ailede bir ölüm'den ilhamla

26 Nisan 2024 Cuma

güzel ihanet

meltem gürle, kırmızı kazak'ın önsözünde söze, "yazmaya o kadar geç başladım ki, hâlâ çok erkendi. yazmaktan korkan herkes gibi ben de önümde sonsuz zaman olduğunu düşünüyordum. bir gün elbette yazacaktım ama henüz gerekli olgunluğa ulaşamamıştım. sonunda küçük de olsa okunabilir bir metin çıkaracağıma inancım tamdı ama belli ki o zaman daha gelmemişti." diyerek başlar ve oradan arkadaşı selami ince'nin ihanetine geçer.

o sıralar birgün gazetesinin genel yayın yönetmenliğini yapan selami ince bir akşam meltem gürle'yi aramış ve gazetede bir edebiyat köşesi hazırlanmayı önermiş. ikna olsun diye de, istediği her konuda yazabileceğini söylemiş.

yine de ikna olmaz meltem gürle. çünkü, düzenli yazma fikri gözünü korkutmuştur. ama arkadaşının ikna çabası bitmez. nihayet oğuz atay'ın ölüm yıl dönümü için, bir 'oğuz atay yazısı' ister.

endişe etmesine gerek yoktur meltem gürle'nin, nasıl olsa bir defalık bir şey olacaktır. "hadi artık," der. "oğuz atay ile ilgili bir şeyler yaz. sadece bir kereliğine yazacaksın. senin doktora tezi konun zaten."

zayıf noktasından yakalanan meltem gürle ufak bir yazı yazıp gönderir. yazısının yayımlandığı gün gazeteyi eline aldığında, bir de bakar ki, yakın arkadaşı selami ince yolladığı metni elden geçirip köşe yazısı formatına sokmuş, tepesine de internetten bulduğu bir fotoğrafını yerleştirmiş. köşenin üzerinde de "not defteri" yazıyormuş.

hain arkadaş, "artık bir köşen var," demiş. "bundan sonra her hafta yazacaksın."

*

o hain arkadaş olmasaymış, galiba kırmızı kazak da olmazmış.

ama bana blog yazıları, hatta onlar olmasa bile ayrıntı dergi, birinci sayıdaki ruh fakirliği üzerine bir deneme yeterdi.

beni bilirsiniz: içinde deneme geçen başlıkları severim. mesela, gün ortasında ellerin üzerine bir yorum denemesi...

3 Nisan 2024 Çarşamba

paralel evrenler: on yedi

iki şarkıcı. ikisi de söz yazarı.

biri türk, diğeri amerikalı.

türk olan "bizim mahalle"den. o kadar çok severim yani. amerikalı olansa "gavur dostlarım"dan, yani "öteki çarşı"dan. ikisinin de emeği çoktur bende. hayatıma temasları 'beni ben yapan' şeylerdendir. tıpkı sinema dergisi ya da atilla atalay gibi.

benzerlikleri benim için 'en' olmalarıyla değil sadece, şarkılarından ilk akla gelenlerin vardıkları noktadan çok uzaktaki kaynaklarıyla da içimdeki dostluklarına dostluk katıyorlar.

*

sene iki bin. ya da iki bin bir... bursa karacabey'deki bir konser sonrası, dinleyiciler arasındaki veteriner çiftin davetiyle karacabey harasına giden feridun düzağaç orada bir tayla karşılaşır ve sevmek için şefkatle ona yaklaşırken ağzından o ünlü nakarat dökülür: gel tanışalım önce...

kalp kırıklığı ya da sevgilinin olmaması gereken bir yerdeki mevcudiyeti falan değildir sebep. sadece ve sadece bir market alışverişi sırasında bir annesinin küçük kızına söylediklerini duymuştur chris isaak: baby did a bad bad thing.

4 Mart 2024 Pazartesi

cioran sokakta

cioran’ın sokakta tanınmaktan çekindiği için televizyona çıkmak istemediği bir şehir efsanesi değildi. onun istediği, rahatsız edilmeden sokakta dolaşmak, kafelerde oturmak, parklarda gezebilmekti.

bir keresinde, g. matzneff'in figaro magazine'e cioran hakkında yazdığı bir yazı fotoğrafla yayınlanır ve cioran birkaç gün sonra sokağa çıktığında okurlardan biri onu tanır ve durdurur.

soru bellidir: "siz cioran mısınız?"

cevap da: "hayır."

*

biraz hüzünlüdür ama cevabının dünyanın en iyi yalancısı borges'i, daha doğrusu sokaktaki borges'i hatırlattığı zamanlar da vardır. 

hastalığı yüzünden artık pek iyi değilken, yani hafızasında boşluklar olmaya başladığında, sokakta biri onu durdurup "siz cioran mısınız?” diye sorar. o da, "idim" diye cevap verir.

25 Şubat 2024 Pazar

mutluluk budalalığı

budalalık. çünkü, sürekli bir mutluluk hâli tek notadan ibaret senfoni gibi geliyor bana.

/alın size bir 'oxymoron' örneği daha. ya da benzetmenin garabeti: dümdüz bir korna sesi nasıl senfoni olabilirse artık./

bu konuda nefis bir fıkra var. "dünyanın en güzel kadınının" diye başlıyor. ama biraz edepsiz. o yüzden örnek olsun diye ingiltereye gidelim.

andrew park adındaki bir ingiliz, bin dokuz doksan üç yılının her gününü noel olarak kutlamaya karar verir. ne yaz ne kış, bir gün bile bu kuralı çiğnemez. her akşam noel süsleriyle donattığı bir çamın altına kendisi için üç hediye koyar ve ertesi sabah bu hediyeleri büyük bir heyecanla açar. her gün noel sonunda sıkıntı yaratır. her akşam yediği noel yemeği, zengin ama monoton bir menüye dönüşür. her gün hediye aldıkça heyecan duymaz olur. sonuçta her günü mutlu bir gün olarak yaşamak arzusu kabusa dönüşür.

bu sebeple, istediğimiz şeyler olmuyor diye üzülmek yerine olanlara sevinmek en doğrusu belki.

ne de olsa, "onsuz bir gün daha geçirmek istemiyorum" motivasyonuyla evlendiğiniz adam eve biraz geç gelsin diye dua etmiyor musunuz? ya da o kadını daha az görmek için dışarıda sudan bahanelerle oyalanmıyor musunuz?

8 Ağustos 2023 Salı

finaldeki tercih

cengiz aytmatov'un yazdığı ve atıf yılmaz'ın filmleştirdiği selvi boylum al yazmalım (1977) filmini bilmeyen yoktur.

filmi seyretmeyenlerin bile finalinden haberdar olduğuna da, 'emek - aşk' ikilemi üzerine düşündüğüne de eminim.

/aşka inanan birisi olarak asya'nın cemşit seçimine katılmasam da yanlış yaptı diyemem.

itiraf ediyorum: galiba bazı şeylerin tek bir doğrusu yok./

hatta, senarist ali özgentürk'e kulak verirsek filmciler de doğrusunu bulmakta zorlanmışlar.

*

"finalde türkan şoray'ın oynadığı asya, tutkuyla âşık olduğu ilyas'ı (kadir inanır) değil, ona ve çocuğuna emek veren cemşit'i (ahmet mekin) seçiyordu. ben senaryoyu böyle yazmıştım ama çekimler sırasında türkan şoray, "filmin sonunda asya ilyas'a dönsün" diye tutturdu. çünkü star, stara dönermiş. atıf (yılmaz) abi de onay verdi. "filminiz de finaliniz de sizin olsun" diyerek bavulumu topladım. yola düştüm. bir araba gelecek, beni alıp gidecek. o sırada rüçhan (adlı) beyle karşılaştık. çok nazik bir adamdı. "siz niye çekimde yoksunuz?" dedi. anlattım. haberinin olmadığını söyledi. izah ettim. "türkan kadir'e döner ve hoş bir final olur ama bu hakikat değil" dedim. hak verdi, "ben ikna ederim" dedi, etti de..."


notgibi: rüçhan adlı ile türkan şoray arasındaki bağı bilince daha da çok anlam kazanan bir anekdot bu.

6 Şubat 2022 Pazar

yeni dünya düzeni

tanıdık gelebilir ama anlatacağım olay yıllar önce, fransa'da geçiyor. o yüzden tedirgin olmayın.

*

yaklaşık otuz yıl önce, ağustos bin dokuz yüz doksan üç... elle dergisi kapağında bir yaz testi başlığıyla çıkmış o hafta: fahişe misiniz?

şaşırtıcı olan yalnızca sorunun kabalığı değil, cevaplarda ki coşku: bu soruya olumlu cevap vermeyen bir tek kadın yazar, bir tek kadın gazeteci olmamış bu ünlü haftalık dergiden; üstelik benzersiz bir "orospu", bir "sürtük" olmaktan gururlanarak.

kısacası, "fahişe", aşk oyunlarında yer alan bir öğenin eşdeğerlisi konumunda bir şan unvanı olmuştu. bir hakaretin bu şekilde bir gurur kaynağına dönüşmesi, nasıl bir dünyada yaşadığımızı anlatıyor aslında. ya da cennetten gerçekten kovulduğumuzu.

bunu anlatmakla ahlâkçı olduğum izlenimi bırakmak istemem. kaldı ki, ahlâkçı değil ahlâklı olmak isterim. üstelik, ahlâkı yalnızca cinsellikle ilgili eylemlere indirgiyen kafa yapısından nefret ederim. ve her zaman dediğim gibi: herkes istediğini olsun bu dünyada. çok istiyorsa vejetaryen de olsun.

bu olayda beni rahatsız eden şeyler iki tane. birincisi, tıpkı spor yapmak, kitap okumak, kedi beslemek, yatsı namazının peşi sıra bir cüz kur'an‐ı kerim okumak, erasmus'a gidince her gece içmek, yılın altı ayını güney yarım kürede geçirmek gibi hava atılacak bir şey sanmak. ikincisi de, bu denli mahrem bir şeyi uluorta söylemek. yaşını başını almış bir blogger eskisi olarak ben de biliyorum doğru kişi ve doğru koşullarda mahrem alanın nasıl da şenlikli olabileceğini. o şenliğin de mevcudiyetini bir çeşit sınırsızlığa borçlu olduğunu. ama mahrem, ama havası atılacak bir şey değil.

ama olmaz. bu, 'yeni dünya'da mahrem deyip eskiden sakladığımız her şey gibi cinsel yaşam da kendini teşhir etmelidir. yeni bir şehvet zübbeliği: bu konuda kimse az biliyormuş gibi görünmek istemez.

oysa, lokantada hesabı öderken parayı göstermeyen insanları da gördü bu gözler.

ya da ölüm gibi hayatın en büyük gerçeği hâlâ müstehcen ve gizlenen bir şeyken, mahrem alanda kalması gereken sırlar sahneye çıkıyor, kamusal alana taşınıyor ve herkes televizyonda, radyoda, internette onu anlatmak istiyor. çoğu zaman abartarak, yalanlar katarak.

belki fazla söze ihtiyaç yoktur. anafikir, bu soru ve cevaplardan yola çıkarak jean- pierre elkabbach adındaki gazetecinin bir kadın okura aynı soruyu sorması üzerine aldığı cevapta gizlidir. ya da cevaptaki vurguda.

"- ya siz bayan, siz fahişe misiniz?

- ne yazık ki hayır."

4 Ocak 2022 Salı

ihsan oktay anar'ın kadın kahramanları

mevzu101...

devam edeceğim. çünkü korkmuyorum.

dini sadece kadın üzerinden konuşan aşağılık tayfanın bir üyesi sanılmak tehlikesine, sertleşmiş erkek cinsel organını bir saldırı olarak algılayan dar kafalı feministlere ve bir insan pilav seviyorsa, kuru fasulye ve cacık da seviyordur diye düşünen, daha kötüsü öyle kabul eden yobazlara rağmen konuşacağım.

çünkü korkmuyorum.

çünkü ben erkek egemen olduğu iddia edilen gündelik yaşantıda 'kadınlık'ın tarafını tutuyorum. ve on iki yıl önce yazdığım cümlelerin altına hâlâ imzamı atabildiğim için kendimle gurur duyuyorum.

der demez, "keşke ze. bunları okusaydı da biricik olmadığını görseydi," diye geçti içimden. sonra da tebessüm ettim. evet, biraz buruk.

*

everest yayınları'na geçmiş olması umrumda değil ama ihsan oktay anar'ın sekiz yıl sonra roman yayınlayacağına dair haberler son anda da olsa geçen yılın yaptığı nadir güzelliklerden biriydi.

ertesi sabah, twitterın "sen seversin" diyerek önüme çıkardığı bir paylaşım ise ilk önce öfkelenmeme, sonra midemin bulanmasına, nihayet bu yazıya sebep oldu.

adını ilk defa duyduğum bir kullanıcı, vaktinde handan inci tarafından sorulan bir soruya atıfla, "neden romanlarınızda başlı başına 'hikâyesi olan' kadınlar yok?" sorusuna verdiği cevabı konuşmuyoruz" mealinde bir teklif sunuyordu.

böyle bir durum edebiyatın ya da edebiyat araştırmacılarının konusu olabilir ama hem "başlı başına hikâyesi olmayan bir kadın kahraman"ın yokluğu hem de buna verilen cevap kimseyi ilgilendirmez. kaldı ki, bu konuda akademik çalışmalar olduğunu biliyorum. son dönemde ben hıyarım diyene tuzlukla koşan islamcı ablaların bu bahiste takındıkları tavır ise hepsinden zavallı.

öncelikle yıllar evvel okuduğum -ve an itibariyle yazının sonuna eklemlemeye karar verdiğim- röportaj, o günden bu yana belleğimde ve arşivimde sakladığım, zaman zaman muhabbetle andığım bir edebiyat harikasıdır. soruların hepsine kısa ve şık, yani klas cevaplar vermiştir ihsan oktay anar. içten içe kıskandığımı ama bunu hayranlık kıyafetiyle sohbet ortamına saldığımı itiraf ederim.

daha açık söylemek gerekirse, "romanlarımda kadın yok. ama 'zebra' da, 'bengal kaplanı' da, 'guguklu saat' de yok." cevabını cımbızla çekip almak bana o ünlü fıkrayı hatırlatıyor: papa new york'a gider. uçaktan iner inmez ağzına mikrofon uzatan gazetecilerden biri, "new york'taki genelevler hakkında ne düşünüyorsunuz?" diye sorar. papa da biraz şaşkınlık biraz da kaçamak dolu "new york'ta genelev var mı?" diye yanıtlar. ertesi gün gazetelerin manşetleri; "papa uçaktan iner inmez new york'ta genelev var mı, diye sordu."

isterseniz, "her kitabınızda karakter olarak gözüküyorsunuz. bunun ardındaki sır ne?" sorusuna verdiği cevabı da konuşalım: "son iki romanımda gözükmedim."

diğer yandan, bir yazarı eserinde olmayanlara göre eleştirmek ayıptır. üstelik bunu yapanların bir romanın içine sıkışan her türden çirkinliği, bu sanattır veya fikir özgürlüğü başlığı altında savunduklarına -ki haksız sayılmazlar: bence her şey sanatın konusu olabilir, muhatap olmak ya da sevdiklerini korumak kişilerin kendi tasarrufu- eminim.

yine aynı insanların "romanlarında başlı başına hikâyesi olan bir kadın kahraman" olan bir yazar olsa ihsan oktay anar'a, "neden eşcinsel bir karakter yok?", "kürtleri yok mu sayıyorsunuz?", "ermenilerin acılarına neden duyarsızsınız?", "türkiye'nin büyük yalnızlığı konuşulmayı hak etmiyor mu?", "neden akçaabat köftecilerinde vegan menü yok?" diye soracağına da eminim.

kısaca bu bahse takılmanın abesle iştigal olduğunu düşünüyorum. ısrar ise üzüm yemek yerine bağcıyı dövmek arzusu.

devam etmek yerine bikinili yakalansınlar ya da uygunsuz fotoğraflarını internetlere düşürsünler. fizikleri düzgünse gözümüz gönlümüz açılır en azından.

ya da iyisi mi röportajı baştan sona dikkatle okusunlar....

*

Erdal Öz Edebiyat Ödülü ve santralistanbul'daki İhsan Oktay Anar Sempozyumu… Bunların İhsan Oktay Anar'ın perdesini araladığını, büyüsünü bozduğunu düşünüyor musunuz? Zira edebiyat dünyasında, "Anar keşke o ödülü almasaydı" diyenler olmadı değil…

Erdal Öz'e olan saygımdan böyle bir şeyi aklımdan bile geçiremezdim.

Siz büyülü gerçekliği ustalıkla kullanan bir yazarsınız. Bu, öğrenilmiş bir şey mi? Bunda büyülü gerçekçiliğin babası Marquez'in tesiri ne kadar? Bu bağlamda Batı edebiyatındaki ustalarınız kimler?

Batı edebiyatındaki ustalarım Homeros'la başlar, Cervantes'le sürer, günümüze kadar gelir.

Peki, Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nin yazı yolculuğunuzdaki yeri nedir?

Konuşulan Türkçenin birçok örneğinin yazılı Türkçeden daha güzel olduğunu gördüm. Evliya Çelebi de bunlardan biri.

E dergisindeki bir söyleşinizde "Asıl kimliğim yazarlık değil" demiştiniz. Bunu biraz açar mısınız?

Bir insanın asıl kimliği İnsanlıktır.

Romanlarınızda, başka bir dile çevrilince büyüsünü kaybedebilecek arkaik bir dil var. Eserlerinizin Batı dillerine çevrilmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?

Zaten çevriliyorlar.

Siz dersiniz ki, "Ben bir bağa üzüm ekerim, hasat zamanı toplarım. Onun suyunu yatırır ve şaraba bırakırım. Şarabın tadı böyledir demek de doğru değildir. O yüzden ben de kitaplarımı konuşmam"...

Böyle bir şey demedim. Ama bir şey yapmak için sıfırdan başlamak gerekebileceğini söylemek için böyle bir örnek vermiştim. Şarapçı sıfırdan başlar. Ama yine de insanlar hazır içkilerden kokteyl yapmayı tercih edebilirler, buna bir şey diyemem, seçim meselesi.

Her kitabınızda karakter olarak gözüküyorsunuz. Bunun ardındaki sır ne?

Son iki romanımda gözükmedim.

Çok az konuşuyorsunuz ve mutsuz insanlar konuşur diyorsunuz. Kendinize mutlu bir insan diyebilir misiniz?

Evet, zaman zaman mutlu bir insanım.

Başta Amat olmak üzere kitaplarınızın tümünde adeta bir ‘bilinmeyen kelimeler senfonisi' yükseliyor. Ancak metnin kendi kontekstinde bu kelimeler hiç de sırıtmıyor. Sizce bu durum, anlatımın akışkanlığından mı kaynaklanıyor?

Bunu bilemem. Sadece kendimi ifade ederken böyle bir dil bana daha uygun geliyor.

İstanbul'u çok az görüp de, bu kadar iyi anlatabilmenin sırrı yalnızca tahayyül gücü müdür? Eski İstanbul'u anlatan kitaplara merakınızın derecesi nedir?

Anlattığım İstanbul 17. yüzyılın İstanbul'u. Ben dahil şimdi yaşayan hiçbir kimse o İstanbul'u görmedi.

Sizin için yapılan "Felsefeciliği, edebiyatçılığı kadar iyi değil." yorumları için ne diyorsunuz?

Eğer iyi bir edebiyatçıysam, bu belki de felsefeciliğimden ileri geliyor.

Öğrencilerinize öğütlediğiniz en önemli şeylerden biri sözlük okumaları. Neden bu kadar üzerinde duruyorsunuz bu konunun?

Sözlüğü kitap gibi okumalarını söylemiyorum elbette. Sık sık sözlüğe başvurmalarını söylüyorum.

Tamu adında yayımlanmamış bir ilk romanınız var. Hakiki okurlarınızın merakla beklediği bu kitabı yayımlamayı düşünüyor musunuz?

Tamu ilk romanımdı. Onu artık iyi bulduğumu söyleyemeyeceğim. Bu yüzden yayımlamayı düşünmüyorum. 

*Bilgi Üniversitesi'nde yapılan sempozyumda Anar'ın romanlarında kadınlara yer verilmediği söylendi ve onun için 'kadınsız romancı' ifadesi kullanıldı. Gerçekten de Anar'ın romanlarında başlı başına 'hikâyesi olan' kadınlara rastlamayız. Beş romanda da tekrarlanan bu durumun bir nedeni var mı? (Handan İnci) 

Pek çok romanda pek çok şey yoktur. Romanlarımda kadın yok. Ama 'zebra' da, 'bengal kaplanı' da, 'guguklu saat' de yok. 

*Merak ediyorum, hayal dünyanızda bulduğunuz ve kurduğunuz karakterleri ve hadiseleri, şu yaşadığımız dünyanın hallerinden daha fazla sevdiğiniz oluyor mu? Bir dünyadan bir dünyaya geçişi nasıl sağlıyorsunuz? "Orada" kalmayı istediğiniz, "gerçek" dünyaya dönmekte zorlandığınız oluyor mu? (Elif Şafak)

Zaman zaman böyle düşündüğüm oluyor ama çoğu zaman kafamın içindeki dünyayla kafamın dışındaki dünya arasında bir fark bulamıyorum.

*Mekânın ve coğrafyanın yazarın anlatma arzusuna etkisi konusunda ne düşünüyorsunuz? Mekânın tarihselliği yazıya ne katar? Tersi de tartışılmalı: Yazı, mekânın tarihselliğine bir katkıda bulunur mu? Kısacası coğrafyası ve mekânı belli olan, üstelik bunda ısrar eden bir romancı olmak nasıl yorumlanmalıdır?(Gürsel Korat)

Bu yazarın kim, nasıl bir yazar olduğuna bağlı. İkinci sorunuz için evrensel bir formül veremem. Son sorunuza, günümüz İstanbul'unu anlatan ve anlatmakta ısrar eden değerli romancılarımızı örnek göstererek cevap verebilirim.

3 Aralık 2021 Cuma

özel dil

ne zaman 'özel dil' mevzu bahis olsa ilk örneğim ağır roman'dır. ama ihsan oktay anar'ın kendine has bir lisanla inşa ettiği, sonra da okuru elinden tutup dolaştırdığı masal evrene hayranlığımı inkar edemem.

sene iki bin on bir... semih gümüş bir soruyla, o 'özel dil'in kaynağını ortaya çıkarıyor.

*

- türkçeyi büyük bir zenginlikle kullanıyorsunuz. kimileri dilinizin osmanlıca olduğunu sanıyor. bence kesinlikle bir kalıba sokulamaz. eski sözcüklerle örülü bu dil, yalnızca özel bir dil. ihsan oktay anar'ın özel bir dil yarattığını, dolayısıyla bir dil kalıbına dökülemeyeceğini düşünüyorum. siz ne dersiniz?

- "özel dil" kesinlikle geçerli bir deyiş, dilerim ki benim için de doğrudur. sokaktaki insan (ama her sokaktaki değil, varoşlarda ve ara sokaklarda) dili daha etkili kullanıyordu. artık pek kalmadılar. bunlar klasik argonun mucitleriydi. kelimelerin anlamları yanında etkileri de olduğunu, kime "eşek", kime "merkep" denileceğini biliyorlardı. disipline verilen öğrencisinden hapse atılan kabadayısına kadar baskı altındaydılar ve hepsi ayaklarını yere sağlam basmak zorundaydı. ağızlarından çıkacak bir tek söz bile onların kaderi olurdu. bu yüzden yakın tarih dersinde kopya çekmek veya bıçak kullanmakta olduğu kadar, dilde de usta oldular. hepsi dili "öttüren" adamlardı. bir ölçüde onlar içinde yetiştim. anlattığı dini hikayeler dinleyenleri ağlatınca keyiflenen babam, dayım kocamustafapaşalı arap ihsan'dan (ihsan kömeç), izmir-basmane doğumlu eniştem caner savtur'dan, huzur satranç kahvesi müdavimlerinden, sivas temeltepe er eğitim tugayı bando takımı'nın sabık er trompetçisi, kolordu marşını üflemekle övünen, boş arsalarda futbol oynarken âni hareketlerinden dolayı âni lakabıyla mulakkab kurtuluş özlü'den öğrendiğim şeyler az değildir.

17 Nisan 2021 Cumartesi

uyarı

bu, kulağa küpe anektod, seksen dokuz doğumlu yazar bilgehan uçak'tan. ilk romanı akşamlar artık serin üzerine yapılan ve sabitfikir dergisinin mart-2021 sayısında yayınlanan konuşmada anlatıyor. yazar olmak için evden kaçanlara duyurulur. 

"romanı yazıp selim ileri'ye götürdüğüm zaman, bana, "maşallah siz genç yazarlar herhalde hepiniz birer dostoyevskisiniz," dedi, "bir kere yazıp okuyor ve getirecek cüreti bulabiliyorsunuz. bizim zamanımızda bu olmazdı." bu benim kulağıma küpe oldu. selim bey, o zaman mel'un'u yazmaktaydı. aynı romanı kusursuzluğa ulaştırabilmek için defalarca yazdığını gördüm. o gün romanı geri aldım. oturup bir daha yazdım. sonra bir daha... sonra bir daha. aynı romanı cümle cümle, biri daktiloda olmak üzere dört kez yazdım. her seferinde bir şeyleri değiştirdiğimi görmek, bunun olacağını bile bile, beni çok heyecanlandırıyor."

21 Şubat 2021 Pazar

saçmalık

birazdan bir anı okuyacaksınız. anlatan kişi ise, bu günlerde bambaşka sebeplerle andığımız alman şehri mainz'ın futbol takımında oyuncuyken takım yönetiminin aldığı kararla bir gecede arkadaşlarına teknik direktör olan jürgen klopp. 

çıkarılacak dersler içeriyor. belki çıkarmayı başarabiliriz. ama ilk önce biraz futbol konuşalım.

*

son yıllara damga vuran futbol ekolü gegenpressingin mucidi olarak kabul edilen klopp'un oyuncu- teknik adam olarak başlayan başarılı kariyeri onu çok geçmeden almanların iki büyük kulubünden borussia dortmund'a taşıdı. dortmund'un en büyük rakibi bambaşka bir kültürü ve yaklaşımı temsil eden bayern münih. belki de şu an dünyanın en iyi yönetilen, dolayısıyla en başarılı takımı. öyle ki, iki bin yirmi yılında sadece almanya'da ve avrupa'da değil dünyada katıldığı bütün kupaları kazandı. geçen seneyi tam altı kupa ile kapattılar. dünyanın en iyi üç liginden biri olan alman ligi bundesliga'nın son sekiz sezonunda şampiyon oldular.

*

iki bin on bir. dortmund'un bayern münih'le maçı var. dortmund yaklaşık yirmi yıldır münih'te kazanamamış. devamını ise klopp anlatsın.

"filmlerden çok ilham alan biriyimdir. bu yüzden ne zaman oyuncularımı motive etmeye ihtiyaç duysam aklıma ilk olarak rocky balboa gelir. bence ilk dört rocky filmini tüm okullarda izletmeliler. tıpkı alfabeyi öğrenmek gibi bir şey olmalı. eğer bu filmleri izledikten sonra içinizden dağa tırmanma hissi gelmiyorsa; o zaman sizin bir sorununuz var demektir.

neyse, bayern maçından önceki gece tüm oyuncuları takım konuşması için otelde topladım. çocukların hepsi oturuyordu. ışıklar kapalıydı. onlara durumun ciddiyetinden bahsettim: "dortmund en son münih'te kazandığında birçoğunuzun altında bez vardı."

sonra rocky 4'ten bazı sahneleri ekrana yansıttım. ivan drago'nun olduğu bir sahne. tam bir klasik bana göre. drago koşu bandında ve bilgisayara bağlı. bilim adamları da onu test ediyor. hatırladınız mı? çocuklara, "görüyor musunuz? bayern münih aslında ivan drago. her şeyin en iyisi. en yüksek teknoloji ve en iyi makineler onlarda. ve ivan drago gibi durdurulamazlar!” dedim.

sonra rocky'nin sibirya'daki küçük ağaç evinde antrenman yaptığı sahne geldi. çam ağaçlarını kesip karla kaplı kütükleri taşıyor ve dağın tepesine kadar koşuyor. sonra çocuklara döndüm ve şöyle dedim: "görüyor musunuz? bu da biziz. biz rocky'yiz. daha ufağız, evet. ama tutkumuz var! bir şampiyonun yüreğine sahibiz. imkansızı başarabiliriz!"

böyle böyle devam ettim ve bir noktada çocukların nasıl tepki vereceğine baktım. sandalyelerinin üstüne çıkmalarını, sibirya'daki bir dağın tepesine çıkacak kıvama gelmelerini ve çılgına dönmelerini bekledim. ama hepsi öylece oturmuş, donuk gözlerle bana bakıyordu. bomboş ifadelerle. tamamen sessizlik hakimdi.

"bu deli ne anlatıyor?" der gibi bakıyorlardı yüzüme. sonra durdum ve, "rocky 4 ne zaman çıkmıştı? bin dokuz yüz seksen falan mıydı? bu çocuklar ne zaman doğmuştu?" diye düşündüm.

en sonunda, "bir dakika çocuklar. rocky balboa'nın kim olduğunu bilen elini kaldırsın," dedim. sadece iki kişi ellini kaldırdı: sebatian kehl ve patrick owomoyela. geri kalanlar, "hayır hocam, üzgünüm," dedi.

tüm konuşmam boşa gitmişti! sezonun en önemli maçı buydu. belki de bazı oyuncular için hayatlarının en büyük maçıydı. ama hocaları karşılarına geçmiş, on dakikadır sovyet teknolojisinden ve sibirya'dan bahsedip duruyor! hahaha, buna inanabiliyor musunuz?

bütün konuşmama baştan başlamak zorunda kaldım. bu yaşananların hepsi gerçek. gerçek hayatta olup biten bu. biz de insanız. bazen kendimizi küçük düşürürüz. futbol tarihinin en iyi konuşmasını yaptığımızı zannederiz ama aslında söylediklerimiz saçmalıktan ibarettir. yine de bir sonraki sabah uyanıp hayatımıza devam ederiz."*

*

bazan ben de böyle hissediyorum: kişisel tarihimin en iyi konuşmasını yaptığımı, en güzel yazısını yazdığımı, en önemli cümlesinin altını çizdiğimi, ama değil iki kişi, bir kişinin bile elini kaldırmadığını... herkesin birden, "hayır hocam, üzgünüm," dediğini.


*merkez üs: https://www.goal.com/tr/haber/juergen-klopp-belki-hayal-goerueyorumdur/vshe4mg1n5xm1qgcft4ej5isi

26 Ağustos 2020 Çarşamba

dönüşüm

pek ünlü shakespeare'in ünlü dizesi "to be, or not to be: that is the question", nasıl bir şairin elinde "bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin"e* dönüşmüşse, flaubert'in ünlü duygusal eğitim (l'education sentimentale, 1869) kitabı da vaktiyle cemal süreya tarafından "gönül ki yetişmekte" diye çevrilmişti.

tam burada gönül-çelen de anılabilir. ama bir farkla. bu tercihe, adnan benk'in şairliği değil çoğunluğun çavdar tarlasında çocuklar diye bildiği salinger romanını orijinali yerine attrape-coeurs adlı fransızca tercümesi üzerinden türkçeye kazandırması** sebep olmuştu.


*: can yücel

**: cem yayınevi- yirminci yüzyıl klasikleri serisi, 1967