29 Nisan 2021 Perşembe

ideolojiler

bazı arkadaşlarımın, "bu kadar okuduğun hâlde nasıl inançlı kalabiliyorsun," diye sorduğu, bazılarının da "kur'an-ı kerim'in türkçesini oku. senin için bir anlam ifade ederse ne âlâ. etmezse de bir şark klasiği okumuş olursun," dediği zamanlardı. dudaklarında ve tırnaklarında kırmızıyı çok seven, daima baştan ayağa siyah giyinen o kadın, "bence siz ideolojisi olamayanların ideolojisine bağlısınız," demişti.

burada olsa muhtemelen yine aynı şeyleri söylerdi. peki ya diğerleri için?

zira öyle zamanlardan geçiyoruz ki, insanlar kendilerini oldukları şeyle değil olmadıklarıyla tanımlıyor. hâl böyle olunca da ortaya antikapitalistmüslümanlar ya da liberalsolcuyoldaşlar gibi garabetler ortaya çıkıyor. akl-ı selim diye bildiğimiz insanlar ırkçı bir partiye, bir yöntem olarak kadınları vitrine koyduğu için oy veriyor ya da sırf namaz kılıyor diye birinin yaptığı onlarca yanlışı savunabiliyor.

ben mi? hiçbir zaman oje sevmedim. makyajı ise bakışıma saldırı olarak gördüm. başkalarınca belirlenmiş sınırlara mecbur kaldığımı hissettim. çünkü biçimi kendim keşfetmeyi severim. sümük yolunun derinliğini, bir nesneye dikkatle bakarken kırışan göz kenarlarını, bir tebessümün dudakların bitiminde meydana getirdiği kıvrılmayı, derin kesilmekle tırnaklara, dolayısıyla ellere yapılan zalimliği...

26 Nisan 2021 Pazartesi

dakika ve skor

"Bambaşka bir insan olup çıkmıştım. Delikanlılığımda bana yol göstermiş olan klasikleri yeniden okumaya çalıştım, ama onlara dayanamadım. Annem demir yumrukla bana zorla okutmaya çalıştığında karşı koyduğum romantik edebiyata gömülmüş, onun sayesinde, dünyayı harekete geçiren o yenilmez gücün mutlu değil mutsuz aşklar olduğunun bilincine varmıştım. Müzik konusundaki zevklerim bir çıkmaza girdiğinde, kendimi geri kalmış ve yaşlanmış buldum, sonra da kalbimi bahtıma ne çıkarsa onun güzelliğini bıraktım.

Kendi yarattığım ve bana korku veren bu sürekli sarhoşluğa kendimi nasıl kaptırdığımı ben de bilmiyorum. Başıboş dolaşan bulutların arasında uçuşuyor, kim olduğumu öğrenmek gibi boş bir hayalle aynanın karşısında kendi kendimle konuşuyordum. Saçmalıklarım o dereceye varmıştı ki, taşlarla, şişelerle girişilen bir öğrenci gösterisinde, içinde bulunduğum gerçeği ortaya koyacak şekilde Aşkımdan çıldırıyorum yazılı bir pankartla en öne geçmemek için kendimi zor tutmuştum."*


*: g. g. márquez, benim hüzünlü orospularım
notgibi: italik iki kelime yazarının tasarrufu

22 Nisan 2021 Perşembe

reklamlar

bundan yıllar önce, muazzez akkaya'yı yaşını başını almış bir kadın olarak bir bankanın reklam filminde* görünce, "mona roza'ya bunu yapan hayat bize ne yapmaz?" demeye getirmiş, ""hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz yazı hariç"ciler halt etmiş. mona roza reklam yıldızı olmuş," demiştim. 

hayat bu. azla yetinir mi hiç? reklamcı tayfa bu defa da neşet ertaş'ın bir türküsüne bulaşmış: sen benimsin ben seninim... yine bir banka. hani şu, dünyanın en iyi koçunun çalıştırdığı kadın voleybol takımına sponsor olan banka var ya, işte o. 

son bir kaç aydır bu türkünün onlarca yorumunu dinledim. fon müziği yaptıkları yorum ise vasatın üzerine çıkamayanlardan biri.  ama kimin umrunda.

sözü bağlamından koparma pahasına söylersek, reklamın iyisi kötüsü olmaz değil mi?


*: bilmeyenlere bu yazı anlatır.


20 Nisan 2021 Salı

bir sahne

geçen akşam bir film izledim.

uzun zamandır yapmadığım bir şeydi. zira bir süredir sinemaya uzağım. bir yandan da sinema üzerine düşündüğüm, geçmiş gelecek bütün filmleri izleme arzusuyla dolu olduğum günleri geride bıraktığımı hissediyorum. bir şey izlemek istediğim zaman da ilk tercihim diziler oluyor çoğu zaman.

romantik olsun, hafif olsun, mutfağa kahve almaya gidersem ya da telefona bakarsam durdurmak zorunda kalmayayım istedim. sonra da türk sinemasından bir filmi, delibal(2015)'ı seçtim.

sonunu sevmedim ama tam da istediğim gibi çıktı. sonunu sevmeyişim de selçuk'la ilgili. çünkü baş karakter barış bana selçuk'u hatırlattı.

evet, oraya geldik. sıradan bir film için neden sizi ateşin başına topladığıma yani.

bir tane daha 'üçleme' var taslaklarda: daha seyrederken kıskandığım sahneler... biri fur(2006) filminden mesela. ama delibal'da bir sahne vardı ki, 'üçleme'ye dahil olmasa da zorladı.

aşk itirafının nihayet kelimelere döküldüğü sahnede füsun'un tek kelime etmeden elini barış'ın yanağına götürdüğü, barış'ın da gözlerini kapattığı anlar bahsettiğim.

rüya mı yoksa ben mi uydurdum bilmiyorum ama bir hayalim var. bu anlar da ona çok benziyor. bileğin iç kısmına kondurulan öpücükle komple.

yıllar sonra karşılaştığımızda, ze. sol elini aynı şekilde yanağıma koyuyor ve "zayıflamışsın," diyordu. sonrası klişe... tam da bu tarz filmlerden bekleneceği, sanat filmi sevenlerin tercih etmeyeceği türden yani.

bir de, kalbinin sevmeye ve sevilmeye dair yerlerini unutanların anlamayacağı...

17 Nisan 2021 Cumartesi

uyarı

bu, kulağa küpe anektod, seksen dokuz doğumlu yazar bilgehan uçak'tan. ilk romanı akşamlar artık serin üzerine yapılan ve sabitfikir dergisinin mart-2021 sayısında yayınlanan konuşmada anlatıyor. yazar olmak için evden kaçanlara duyurulur. 

"romanı yazıp selim ileri'ye götürdüğüm zaman, bana, "maşallah siz genç yazarlar herhalde hepiniz birer dostoyevskisiniz," dedi, "bir kere yazıp okuyor ve getirecek cüreti bulabiliyorsunuz. bizim zamanımızda bu olmazdı." bu benim kulağıma küpe oldu. selim bey, o zaman mel'un'u yazmaktaydı. aynı romanı kusursuzluğa ulaştırabilmek için defalarca yazdığını gördüm. o gün romanı geri aldım. oturup bir daha yazdım. sonra bir daha... sonra bir daha. aynı romanı cümle cümle, biri daktiloda olmak üzere dört kez yazdım. her seferinde bir şeyleri değiştirdiğimi görmek, bunun olacağını bile bile, beni çok heyecanlandırıyor."

15 Nisan 2021 Perşembe

sorular

"(...) beni seviyor mu? benden daha çok sevdiği bir başkası daha var mı? benim sevdiğimden daha çok seviyor mu beni? aşkı ölçmek, sınamak, denemek ve kurtarmak için aşka yönelttiğimiz bütün bu sorular belki de her şeyin yanı sıra aşkı kısaltmaya da yarıyor."*

*: milan kundera, varolmanın dayanılmaz hafifliği

13 Nisan 2021 Salı

dua, kehanet ve başka şeyler

bir duaya rastladım. telefon rehberindekilerden biri durum mesajı olarak paylaşmıştı. kaynağı ise bir twitter hesabı. ben o hesabın yalancısıyım; ulular, erenler ve dahi cümle ilim irfan sahipleri severmiş, edermiş bu duayı.

ama öncesinde bu duanın açtığı kapıdan girelim. iç odalara, zihnin koridorlarına, hafızanın derinliklerine yürüyelim.

*
menkıbe, efsane ya da mitolojik anlatılarda karşımıza çıkan kehanet vakalarında geleceğe dair uyarılan, tehlikede olan tarafın tavrını mantığa, en çok da inanca aykırı buldum hep.

eğer bir kehaneti ciddiye alacak kadar güçlü bir inanca sahipseniz (ya da inancı trendy bulmayanlar için söylersek: ahmaksanız) o inanç gereği (ya da ahmaklığın en doğal sonucu) olarak bütün önlemlerin boşuna olduğunu bilirsiniz. çünkü ne olursa olsun, ne yaparsanız yapın her durumda o kehanet gerçekleşecektir.

o gün doğan bütün bebekleri öldürmeye niyet etseniz dahi en az bir tanesi ebeveynleri tarafından bir sepetin içinde nil'in sularına terk edilecek, babasını öldürmesinden korktuğunuz bebeğiniz onu terk ettiğiniz dağ başında hayata tutunmanın bir yolunu bulacaktır.

bana göre, bir şeyler yapmakla gidişatı değiştireceğini düşünen insanın kehanete olan inancı kusurlu ya da yeterince inanmıyor demektir. tam burada mantık hatası ortaya çıkıyor işte: insan, inanmadığı bir gelecek öngörüsünden neden korksun, neden olası sonuçlar için önlem almaya çalışsın?

"bütün bunlar hikâye olsun diye" derseniz anlarım ancak. ya da edebiyatın halının altına süpürdüğü, görmezden geldiği edebi numaralardan biri... başka türlüsünü mantığım kabul etmiyor çünkü.

*
duaya gelirsek, "allah'ım," diyor. "allah'ım, senin katında hiçbir değeri olmayan birini gönlümde yüceltmekten beni koru."

insan kendini bu duaya kendini emanet etmekle muhteşem bir konfor alanına sahip oluyor değil mi? kulunu seven, kollayan, onun dualarına "cevap" veren allah elbette koruyacaktır onu.

peki, gönüldeki kişinin varlığını da onaylamaz mı bu? gönlümde; demek ki, o'nun katında bir değeri var.

"korkma! düş içindeki kuyuya..."

11 Nisan 2021 Pazar

istek

tek bir cevapla bunca yıllık tanışıklığın ve hatta ahbaplığın boşuna olmadığını ispat etti bugün. 

*

fotoğrafı görür görmez  ona mesaj yazdım: "senden şimdiye kadar bir şey istemedim ama bugün isteyeceğim".

/gerçi, "seni çok özledim," dediğinde "git, biraz uzakta özle!" ya da "beni rahat bırak! ben başkasını seviyorum," demiş olabilirim ama onlar istek değil, emir./

peşi sıra fotoğrafı yolladım ve ekledim: "şundan iki çift al da giyelim".

cevabı koşarken geldi ve durduğuma değdi: "bunu veda hediyesi olarak alırım sana. net!" sonrasının bir önemi yok.

*

fotoğraf mı? bunlardan biriydi galiba...

8 Nisan 2021 Perşembe

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: yirmi bir

baltasar, baltasar yedi-güneş... sol elini savaş meydanında bırakmış asker eskisi. yirmi altı yaşında. blimunda.. adına 'yedi-ay' eklenecek ama vakit var. insanların içine bakmasını bilen, görmeye muktedir bir genç kadın. on dokuzunda.

memleketine dönmeden önce, uğruna savaştığı kraldan elinin diyetini almak umuduyla lizbon'a gelen baltasar, günahkârları cezalandırmak için rossio meydanı'nda yakılan engizisyon ateşini ve sebep olduklarını seyrederken, yanında duran ince uzun bir kadın, yani oraya annesi olduğunu kimseye söyleyemediği annesini son kez görmeye gelmiş blimunda ondan yana döner ve adını sorar. böylece adlarının arasına konulacak "ile"nin ilk adımı atılır.

"Adın ne senin, adam doğallıkla cevap vererek bu kadının ona sorular sorma hakkını kabul etmiş oldu, Baltasar Mateus, bana Yedi-Güneş de derler."*

*
zeyl: "Yedi-Güneş denen Baltazar Mateus sessizliğini koruyor, gözünü dikmiş Blimunda'ya bakmakla yetiniyor ve ona her baktığında boğazının düğümlendiği hissediyor, çünkü onunki gibi gözler hiç görmemişti, açık, kül rengi, ya da yeşil veya mavi, çünkü dışarıdaki ışıkla birlikte değişiyor, ya da içindeki düşünceyle birlikte, ve kimi zaman zifiri karanlık oluyorlar, kimi zaman ise akkor gibi parlak bir beyaz. Eğer Baltazar bu eve gittiyse, oraya gitmesi söylendiği için değil elbette, ama Blimunda adının ne olduğunu ona söylediği ve ona cevap verdiği için gitti, daha iyi bir nedene hiç ihtiyaç yoktu."

zeyl-iki: "Niçin adımı sordun, ve Blimunda cevap verdi, çünkü annem bunu bilmek isterdi ve çünkü benim bunu bilmemi isterdi, Onunla konuşmadığına göre bunu nasıl biliyorsun, Bildiğimi biliyorum, nasıl bildiğimi bilmiyorum, cevaplayamayacağım soruları sorma bana, yaptığın gibi yap, geldin ve niçin diye sormadın, ve şimdi, eğer daha iyi yaşayacak yerin yoksa, burada kal, Benim Mafra'ya gitmem gerek, orada ailem var, bir karım, anne babam ve kız kardeşim, Oraya gitmeyi beklerken burada kal, gitmek için her zaman vakit olacak, Niçin kalmamı istiyorsun, Çünkü böyle gerekiyor, İkna etmiyor bu beni, Kalmak istemiyorsan çek git, seni zorlayamam, Buradan gidecek gücüm yok, sen bana büyü yaptın, Ben sana büyü yapmadım, tek laf etmedim, sana dokunmadım. Sen benim içime baktın, Yemin ederim ki senin içine asla bakmayacağım, Yapmayacağına yemin ediyorsun ama yine de yaptın, Sen neden söz ettiğini bilmiyorsun, ben senin içine bakmadım, Eğer kalırsam, nerede uyuyacağım, Benimle birlikte."

*
notgibi: 'zeyl'lerin birincisinde blimunda'nın gözlerinden bahsederken "ak kömür" ifadesi kullanılıyor. "akkor"dur o, dedim. ve düzelttim. hata yapmışsam vebali boynuma. ikincisinde ise, baltasar "bir karım var," diyor ama romanda ne öncesinde ne sonrasında öyle biri yok. vebali mutfaktakilerin boynuna.


*:josé saramago, baltasar ile blimunda - kırmızı kedi yayınevi, s:52

6 Nisan 2021 Salı

geride kalan

bazan, gidenin ardından bakarken dalıp gidersiniz ama birisi kolunuza dokunur ya da bir şey söyler de gittiğiniz yerden döner ve tek kelime etmeden içeri girersiniz ya...

geçenlerde sosyal medyada, giden misafirin ardından eve çöken sessizlik ve o kısacık sessizliğin peşi sıra bir yerden "hadi!" komutu gelmişcesine hane halkının temizliğe başlayışını konu eden bir paylaşım okumuştum.

bu duygu ya da bu an insanlara tanıdık gelmiş olmalı ki bir sürü beğeneni vardı.

sadece temizlik budalası insanlar ya da misafirin ve misafirliğin kirinden bir an önce kurtulmak isteyen ev sahipleri yapmıyor bunu. temizlik ve düzenine herkes kadar dikkat eden, ev robotunu o hafta çarşamba yerine perşembe çalıştırsa da dert etmeyen, çamaşır gününün cumartesiden pazara kaymasına aldırmayan veya çamaşır asmaktan değil de katlamaktan nefret eden insanlar da yapıyor.

bence o durumun evi temizlemek ya da evi eski hâline getirmekle ilgisi yok. sadece bir hâlden diğerine geçişi kolaylaştırıyor. daha misafirler gitmeden başlayan bir özlemi etrafı kırıp dökmeden içimizde bir yere usulca yerleştirmeyi sağlıyor.

yoksa, fırsatı olanlar koşmaya çıkabilir, hiç gereği yokken önümüzdeki ayın işlerini yapmaya veya bir ay sonraki vizelere çalışmaya şimdiden başlayabilir, yenilip duracağı bir bilgisayar oyununu oynayabilir ya da ikinci bölümünden öteye geçmeyeceği bir diziyi izleyebilir.

1 Nisan 2021 Perşembe

gelecek planlaması

alper canıgüz'ün "psiko-absürd romantik komedi" alt başlığıyla yayınlanan ilk romanı tatlı rüyalar'da bir profesör karakteri vardır: olcayto fişek...

romana dahil olduğunda yirmi beş yıllık öğretim üyesidir ve ilk günkü inancı yerli yerindedir: "öğrencilerinin hepsi geri zekalıydı..."

rahat, tekdüze, renksiz hayatlarının konfor alanında gezinip duran ve şanslı olduğunu sanan insanların başına hep geldiği gibi istemediği bir hikâyeye dahil olur o da. ve olaylar gelişir.

olanlar olurken, otuz yıl önceki sevgilisine, "sana ihtiyacım var," diyen bir e-posta yollayacak, bir öğrencisinin boğazına sarılacak, nihayet kovulmakla istifa arasında işinden ayrılarak emekli olacaktır.

ama onun hikâyesi burada bitmez. çünkü sona doğru, kendisini hikâyeye çeken oyun arkadaşı şevket hakan tunçel, hisar üstündeki boğazı seyreden salaş lokantalardan birinde yemek yerlerken, bundan sonrasını kastederek "ne yapacaksınız peki?" diye soruverir.

*

"Profesör beş gün önce bilgisayarını açıp elektronik posta kutusunda Chicago Üniversitesi'nden gelen bir mesaj olduğunu fark ettiğini; hemen mesajı açıp okumak yerine manasız bir şekilde vahşi bir bilgisayar oyununa başlayıp, yedi saat içinde üç bin yaratık öldürerek sırasıyla Mars'ı Ay'ı ve Dünya'yı uzaylıların işgalinden kurtardığını; o gece hiç uyuyamadığını; ilk gençlik aşkının, yardım çağrısına verdiği karşılığı okuyacak cesareti ancak ertesi akşam eve gelip yarım şişe viski içtikten sonra toplayabildiğini; Türkçe yazı karakteri özürlü bilgisayar ortamında o bir tek satırı, "Ah askim ah..." sözcüklerini belki belki bin kez okuduğunu ve o gece hiç uyumadığını; sonraki akşam kalan viskiyi de bitirip sarhoşluğun ve ümitsizliğin verdiği cesaretle ona bir mektup daha attığını; o gece hiç uyumadığını; daha sonraki gün içinde eski sevgilisiyle birbirlerine karşılıklı beş mektup daha gönderdiklerini; Mine Hanım'ın yirmi yaşında bir oğlu olduğunu, üçüncü kocasından yedi sene önce boşandığını, kendisini çok özlediğini ve yanında olmayı her şeyden çok istediğini öğrendiğini; bunun üzerine o anda pijamaları ile Amerika'ya doğru yola çıkmamak için kendini zor zaptettiğini; o gece hiç uyumadığını; iki gün sonrasına Zürih aktarmalı bir Chicago uçağına bilet aldığını; en büyük korkusunun, sevgilisinin kuşkusuz eskisinden de güzel yüzünü bir kez daha göremeden ölmek olduğunu anlatmak için yanıp tutuşuyordu. Ama belki de, durmadan aşkından söz etmek isteyen liseli bir genç gibi görünmek istemediği için bunların hiçbirini söylemedi. "Bir süreliğine Türkiye'den ayrılmayı düşünüyorum," demekle yetindi sadece."

*

evet, boldlar benim tasarrufum. evet, herkes gibi ben de kıskandım onu ve yerinde olmak istedim.