29 Haziran 2019 Cumartesi

ölmüşüm

söze, karamazov kardeşler'in en cazip olanı dimitri'nin bir sandığın üzerinde uyuyakaldıktan sonra, uyandığında söylediği cümle ile başlayalım: "bir düş gördüm efendiler..."

*

ölmüşüm. daha doğrusu, sevdiklerimin beni öldü bilmelerine izin vermişim. bu konudaki motivasyonum ne, bilmiyorum ama. nasıl olur da, "babam duyarsa çok üzülür" demediğime, şaşkınım bir yandan da.

belki kaybolmuşum da bulunmuşum, belki beni öldü zannettiklerinin çok sonra farkına varmışım. çünkü bu rüya bir film olsaydı güneşli günlerde başlardı.

ortaya çıkmıyor, ölüm yıl dönümünü bekliyorum. belki birilerinden saklanıyorum diyeceğim ama hiçbir işaret yok buna dair. o vakte kadar bekleyeceğim ve bir şeyleri çözmüş, başarmış olarak ortaya çıkacağım. plânım bu.

ve o gün geliyor. gri bir gün. gökyüzü gri, insanların kıyafetleri gri, hatta insanların beni anmak için önünde toplandığı bina gri. boya ya da kaplama yok. sadece gri sıva. halamların evi. eniştem iki kat yaptırmış, diğer üç katı ve çatıyı emekli ikramiyesi ile tamam etmişti.

çatısız binanın baktığım yere göre sol ön köşesinde bir kamelya var. ortasında ateş yanıyor olmalı. ya da içi köz dolu kocaman bir mangal var. mangalın etrafını saranlar elleri mangalın üzerinde, gövdelerini aşağıda, evin önünde bekleyenlerden yana dönmüşler. babam da orada. gri paltosu var üzerinde. saçlarının arasına karışan beyazlar, sarışınmış gibi gösteriyor onu.

rüyada değil ama şimdi, bu kamelyanın bir tepenin yamacından denizi seyreden doğa sitesi'nden geldiğini fark ediyorum. site, çevreye duyarlı müteahiti yüzünden o civardaki en geniş yeşil alana sahiptir. dört tane santranç karesi düşünün. yakın sağ ve uzak sol köşede iki blok, diğer iki kare yeşil alan. ve ben a-blok'un yanındaki meyve ağaçları ile dolu yeşil alandan b-blok'un önündeki terasa bakıyor gibiyim. orada, b-blok sakinleri otursun diye binanın önündeki terasın sol köşesine yapılan kamelyaya bakıyorum.

organize eden kim bilmiyorum ama her zamanki gibi yük ayhan abi'nin omuzlarında. bu tarz toplanmaların gizli kahramanı. annemin kuzeni. adımı söylüyor. "onu bir yıl önce tam bugün kaybettik," diyor. babam çok üzgün. dayanamıyorum. "ama o geri geldi," diyorum. aşağıda toplananların en arkasında durduğum için herkes geriye dönüyor. ama benim gözlerim babam da. sanki olan bitene inanamıyor. göz göze geliyoruz. "eskisinden daha zengin," diyorum. sadece etrafımdakiler duyuyor bunu. sanki bir seferden dönmüşüm. ya da deniz yolculuğundan. terkimde koca ganimet sandığı.

sonra kalabalıkla hiç ilgilenmeden, kalabalığın sol tarafındaki merdivenlere koşuyorum. evin dışındaki merdiven hemen kamelyanın yanına çıkıyor. babama gideceğim. ama hızlı değil. sanki uzun yol koşusundayım ve başlarda enerjimi idareli kullanıyorum.

niye bilmem, ikinci katın hizasına gelince durmuyorum. on birinci kata çıkmaya ve oradan ikinci kata asansörle inmeye karar vermişim. ama tuhaf bir şey oluyor. çoktan on birinci kata gelmiş olmam gerekirken dördüncü ile beşinci kat arasındaki merdivenleri bile bitiremediğimi fark ediyorum. bir türlü bitmiyorlar.

üstelik basamaklar, yıllarca bir konağa ya da camiye yol olduğu için aşınan taş basamaklara dönüşüyor. ve bir noktadan sonra yağmur sularının taşıdığı kum ve çakıllar yüzünden basamakların neredeyse kaybolduğunu bir dağın yamacına dönüştüğünü endişeyle fark ediyorum.

tam bu sırada geriye dönüp bakıyorum. çünkü babam beni merak etti mi diye merak ediyorum. meğer doğa sitesinin ve kamelyanın hemen yanından geçip tepeye tırmanan yolu basamaklı hale dönüştürmüşler. ve on birinci kat diye o basamakları tırmanıyormuşum.

babamı gördüm. tam kamelyanın hizasındaydı. yola çıkmıştı. pardon basamaklarda duruyordu. benim onu fark ettiğimi görünce, en sevdiğim ve ona çok yakışan küfürlerden birini etti. sonra da mangalın başına döndü.

giderken yüzündeki gülümsemeyi gördüm. sanki, hayatta olsun da hemen yanıma gelmese de olur, der gibiydi.

25 Haziran 2019 Salı

london fields (2018)

sevgilim eylül sonu- ekim başı gibi yurt odasındaki dolabının kapağına bir kağıt yapıştırır, haziran sonuna kadar izlediğimiz filmleri oraya not alırdı. bu listeyi gören arkadaşlarından birisi, hayatı boyunca izlediği filmlerin listesi sanmış, sadece o seneye ait olduğunu öğrenince de oldukça şaşırmıştı. üstelik o liste, yalnızca sinemada izlediklerimizin bir listesiydi.

şimdilerde ise neredeyse hiç film izlemiyorum. hayatı, "sinema- masal- rüya" saç ayakları üzerine kurmaktan bahseden bir adamdan buralara gelmek şaşırtıcı olsa da bir araya gelen sebeplerin kaçınılmaz sonucu bu. mesela, vaktim varsa onu kitap okumaya ayırmaktan keyif alıyorum. moda olduğu için değil ama süresi yüzünden dizi izlemeyi seviyorum. üstelik, bir çok usta yönetmeni hasedinden çatlatacak kadar güzel diziler var.

ne zaman canım film çekse, yeni bir filmle risk almaktansa eski defterleri karıştırıyorum. elbette yeni işlerini merakla beklediğim yönetmenler var. wong kar-wai var. yorgos lanthimos, leos carax var. béla tarr, wim wenders, nuri bilge ceylan, semih kaplanoğlu, paolo sorrentino, hatta wes anderson, tom tykwer ve cameron crowe var.

yine de son beş yılda merak ve ısrarla, en çok beklediğim film, adını daha önce hiç duymadığım bir yönetmenin filmi oldu. mathew cullen'in yönettiği, dört- beş yıl önce vizyona girmesi gereken ama, geciktikçe geciken bu filmi, yeni bir orhan pamuk romanı, yeni bir seda ersavcı çevirisi bekler gibi bekledim dersem yeridir.

nihayet, hafta sonu bu bekleyiş sona erdi. cumartesi akşamı londra'da bir park nihayet film olarak karşımdaydı. kitap, daha hakkında hiçbir şey bilmezken, arka kapak yazısında, "kız ölecek," dediği için dikkatimi çekmiş, oyunbaz konusu, martin amis'in kalemine bulaşan zekası ve elbette dost körpe'nin öve öve bitiremediğim çevirisiyle muhteşem bir tecrübeye dönüşmüştü. "kız" ise bambaşka bir hikâyeye. .

bundan yıllar önce kitabın sinemaya aktarılacağını duyunca heyecan ve endişe karışımı bir duygu hissetmiştim. yönetmeni 'bir' tim burton değildi ama neden big fish (2003) tarzı muhteşem bir sonuç ortaya çıkmasındı ki? oyuncu listesindeki billy bob thornton ve johnny depp göz kamaştırıyor olsa da bu kadar katmanlı bir konudan neler, haçın dört köşesinden hangisi ya da hangileri ihmal edilecekti?

cevabı almak uzun süre mümkün olmadı. vizyona girişi sürekli ertelenen film, iki bin on beş toronto uluslararası film festivali'nde prömiyerini yapamadan, hatta gösteriminden bir gün önce festivalden çekildi. yönetmen yapımcılara bilgisi dışında filme sahne ekledikleri, yapımcılar amber heard'a filmi tamamlamadığı, amber heard da yapımcılara sözleşmesinde öngörüldüğünden daha fazla çıplak sahnede yer almış gibi görünmesi için dublör kullandıkları için dava açtı. johnny depp ve amber heard şiddetli geçimsizlik yüzünden boşandı. bütün bunlar yetmezmiş gibi yirmi altı ekim iki bin on sekizde amerika'da vizyona giren film, gişe tarihinin en kötü ikinci açılışını yaptı.

dörtnoktadört imdb puanıyla şimdiye kadar izlediğim en düşük puanlı film olduğu kesin. filmin iyi olmadığını kabul ediyorum ama o puanı hak edecek kadar da kötü değil. öncelikle derdini anlatamayan, kafası karışık bir film. bir çeşit ön okuma yapmadan, başka bir deyişle kitabı okumadan filmi anlamak çok zor.

martin amis'in seksenlerin sonunda bir milenyum öngörüsü olarak yazdığı roman beyaz perdeye aktarılırken sin city (2005) taklidi, zamansız bir filme dönüşmüş. kitabın aksine karakterler arasındaki denge bozulunca erotik yanı ağır basan, böyle olunca da hem nicola six'in derinliğini göz ardı eden, hem de keith ve guy'ı hiçe sayan bir film ortaya çıkmış.

ben olsam biraz uzamasını göze alarak kitabı birebir ele alırdım. hatta bir kaç bölümlük bir dizi yapardım.

roman göz önüne alındığında hakkı teslim edilen tek karakter, okurken de beni çok eğlendiren ve martin amis'in kendisiyle dalga geçtiği ingiliz yazar mark asprey (ilk harflere baksana) olmuş. ki amerikalı bir yazar olan anlatıcı, new york'taki döküntü evini onun saray yavrusu eviyle bir süreliğine değiştirmiş, bir süreliğine londra'ya taşınmıştır.

her şeye rağmen billy bob thornton ve johnny depp isimlerinin hakkını veriyor. filmin stilize atmosferi, nicola six'in neredeyse her sahnede değişen, maharetli ellerden çıktığı belli kıyafetleri başta olmak üzere kostüm tasarımı neredeyse kusursuz. romanda olduğu gibi anlatıcıya yine hayran kaldım. guy'a şefkatim, keith'e nefretim baki.

kitaptan bana kalan, biri edepsiz diğeri duygusal iki sahnenin filmde de yer almasına sevindim.

yine de, bu film olmasa da olurmuş.

21 Haziran 2019 Cuma

çobanoğlu

şair, derviş ve sinemacı ahmet uluçay'ın küre yayınları'ndan çıkan, "sinema için bunca acıya değer mi?" başlıklı güncesinde rastladım çobanoğlu'na. ve bir nesneye bakınca aynı şeyleri görmenin güzelliğine bir defa daha iman ettim.

tarih, on haziran iki bin. ahmet uluçay, bozkırda deniz kabuğu'nun senaryosu üzerine konuşmak için kanal7'ye, pek de iyi geçmeyecek bir görüşme için cahit koytak'a uğramıştır.

"Çıkarken Süleyman Çobanoğlu'nu gördüm. Dünya bir yana, Çobanoğlu bir yana. Onu gördüğümde nerede olursam olayım, bir yurt özlemi duyuyorum. Çocukluğumun Ağustos güneşleri altındaki, harman yerlerinden toprak sıvalı, toprak tabanlı evlerin artık kaybolmuş serinliğinde dayanılmaz bir arzu duyuyorum. Çobanoğlu, unutulmuş eski bir rüyayı uyandırıyor içimde. Yeni sürülmüş bir tarla, toprak kokusu, iki yanı ulu kavaklar dizili bir köy yolu, tarla dönüşü bir öküz arabasının üstünde yorgun yakılan bir cigara... Bana "Bırak sinemayı, köyüne dön" diyor sanki. Sanki yarın kendisi de dönebilecek. Bu akşam evi toplaması gerekiyor."

18 Haziran 2019 Salı

uzun cümleler için bir savunma denemesi

javier marías ve enrique vila-matas da var ama onlar sayılmaz.

keyifle okuduğum en uzun cümlelerin yazarı orhan pamuk ve kamuran şipal burada olsaydı ne derlerdi bilemem. ama ben, faulkner'ın yaptığı defansı, "kadınlara anlatacak hikâyem olsun diye kitap okuyorum," dediğim ergen günlerimde duymadığım için üzgünüm.

o günlerde duymuş olsaydım, hem uzadıkça uzayan cümlelerim için bir savunmaya hem de anlatacak bir hikâyeye sahip olurdum.

tabiî bunun için berta isla'yı o yaşlarda okumam gerekirdi. çünkü bu anektodu, bir dönem derslerinde yüzeysel de olsa faulkner okutmak zorunda kalan berta isla'dan duydum.

faulkner'a, tümceleri neden öyle upuzun, kilometrelerce sürüyor diye sormuşlar, o da şu yanıtı vermiş: "bir sonraki tümceye başlayana kadar hayatta kalacağından asla emin olamıyorum da ondan."

14 Haziran 2019 Cuma

kaçış grubu

başlamadan önce okumanızı tavsiye ederim: bu yazı froome ve contador hakkında değil ve ender gelişen osasuna atakları...

çünkü, yol bisikleti yarışlarından bahsedeceğiz.

hayır, "baba sen kimi tutuyorsun?" diye soran bir oğul olmayacak bu yazıda. dolayısıyla, en baştan hazır ettiği, "ben nibali'yim" cevabı da... çünkü, nibali köpek balığı. çünkü, nibali dağ etaplarında kan kokusu almış gibi atağa kalkar. o oğul olmayınca bu yazıda, dünya küresinde bulunacak messina boğazı da olmayacak. bisiklet gezintilerinde ne zaman hızlansa, "hadi baba, spikerler gibi nibali'yi söyle" demeyecek.

bunun yerine, mutlaka yaptığınız bir şeyi, arabada giderken elinizi camdan çıkarttığınız o anı hatırlamanızı isteyeceğim. hızlı olmasanız bile elinizi geriye iten rüzgarı hissetmiştiniz değil mi?

bisiklet yarışçıları da o el gibi hava akımıyla mücadele etmek zorundadır. eğer iki bisikletli arka arkaya yol alıyorsa öndeki havayı yararak yol alırken, arkadaki onun sebep olduğu hava boşluğuna sığınır, öndeki bisikletli kadar efor sarf etmek zorunda kalmaz.

yol bisikletinin temel prensibi budur. ve yarışlar bu prensip etrafında şekillenir. söz gelimi, bisiklet bu yüzden takım sporudur. domestik adı verilen yardımcılar takım kaptanını yarış sonunda güçlü kalabilsin diye yarış boyunca taşır. amaç gücünü muhafaza eden kaptanın yarışın sonuna doğru yapacağı atakla birinci olmasıdır.

çoğu zaman da, enerjisini boşuna harcamak istemeyen bisikletçiler bir arada giderek, gelen rüzgardan en az şekilde etkilenmeye gayret ederler. bu büyük gruba peloton adı verilir. grubun en önündeki bisikletçiler, rüzgardan en çok etkilenenlerdir. arkadakiler ise daha az etkilenirler. bu yüzden, sürekli aynı takım ya da kişiler rüzgara maruz kalmasın diye ana grubu rüzgardan koruyan en öndeki grup sürekli değişir, diğerleri dinlenir. bu yazılı olmayan kural olmasa hiç kimse öne geçmez, peloton olduğu yerde kalırdı.

ama her hikâyede olduğu burada da 'küçük kara balık'lar, 'don kişot'lar, 'nemeçek'ler, 'simurg'lar çıkar ve bir ya da bir kaç kişi "pelotonun güvenli limanından çıkarak öne hamle yapar". başka bir deyişle kaçar.

buraya kadar okuyan varsa, "niye?" dediğine eminim. çünkü, rüzgara maruz kalacakları için fazla efor sarf etmek zorunda kalacakları ve çok geçmeden yorulacakları için peloton tarafından yutulmaları, hatta yarışı terk etmeleri kesindir. ama yine de kaçarlar. kazanamayacaklarını bildikleri halde kaçarlar.

kimi david millar gibi hatıralar için, kimi andy warhol'un vadettiği "on beş dakika" için, kimi de sporcusu olduğu, görece daha düşük bütçeli ve şampiyonluk umudu olmayan takımının adını duyurmak, sponsorlarının reklamını yapmak için. çünkü o anlarda kameralar onları gösterecek, spikerler adlarını söyleyecektir.

bisiklet severler için kaçmaktan yorgun düşen grubun arkadan gelen diri ve azgın pelaton tarafından yakalanma sahnesi bisiklet yarışının en dramatik sahnelerinden biridir. tıpkı çizgi filmlerdeki çekirge sürüsünün bir bahçeye girişi gibidir. hani geriye birazdan yere düşecek bitki iskeletleri kalır ya, tam da öyle.

"dramatik," diyorum. çünkü, herkes kaçanların kazanmasını ister. çünkü onların kazanması, küçük kara balık, don kişot, nemeçek ve fakir ama gururlu gencin kazanmasıdır. kızlar arjantine aşık olup arjantinle evlenecek, çerkesler asıl yurtlarında ölecek, kayserili ermeniler erciyes'i amerikalı bir evin duvarına asılı fotoğraftan değil pencereden seyredecek, kafkas dağları'nda dilden gayrı ayrılık kalmayacaktır. en önemlisi, kaçanlar kazanırsa, "ender gelişen osasuna atakları"ndan biri golle sonuçlanacaktır.

"ooo nibali'ye bakın!... sular ısındı, messina köpek balığı kan kokusu aldı."

10 Haziran 2019 Pazartesi

'biz barbarlar'

"Dünya ne ki sevgilim
Benim sana yaptığım kubbe yanında?
Düşsün, olsun, bırak,
içinde yıldızlar patlıyor.
Kolaydır inanmak kadar inanmamak da.
İster sal kendini dünyaya, ister kal yanımda
Her şeyden öte öyle sevdim ki ben seni
Yoluna baş koymak diyoruz
Biz barbarlar buna."*

*: birhan keskin, taş parçaları -vii

6 Haziran 2019 Perşembe

dakika ve skor

"Okuyucu, ey okuyucu, baştan beri anlatıcıyla kahramanları, köşe yazıları ile olayların anlatıldığı sayfaları pek de başarılı olamadan da olsa, titizlikle birbirinden ayırmaya çalıştığım kitabımın bu noktasında, yani senin de belki fark ettiğin onca iyi niyetli çabadan sonra, izin ver de şu satırları dizgiciye yollamadan önce bir kere olsun araya gireyim. Hani kimi kitaplarda sayfalar vardır, yazarın hüneri yüzünden değil de, 'sanki kendiliğinden' kurulmuş hikâyenin 'sanki kendiliğinden' akışı yüzünden içimize öyle bir işlerler ki, bir türlü unutamayız onları. O sayfalar, aklımızda, kalbimizde -ne derseniz deyin işte- meslek erbabı yazarın kalemi ile harikalar yarattığı sayfalar olarak değil, kendi hayatımızdaki kimi Cennet saatleri gibi, kimi Cehennem saatleri gibi, her ikisi gibi ve daha çok her ikisi dışında, yıllarca hatırlayacağımız dokunaklı, içler acısı ve gözyaşartıcı bir anı gibi içimizde kalır. İşte, sonradan görme bir köşe yazarı değil de, meslek erbabı, hüner sahibi bir yazar olsaydım, şimdi 'Rüya ile Galib' adlı eserimin akıllı ve duyarlı okuyucularıma yıllarca eşlik edecek o sayfalarından birinde olduğumuzu güvenle düşünürdüm. Ama yeteneklerim ve yazdıklarım konusunda gerçekçi olduğum için, bu güven yok bende. Bu yüzden, hikâyemin bu sayfalarında okuyucu kendi anılarıyla başbaşa bıraksbilmek isterdim. Bunun için de yapılacak en iyi şey, dizgiciye bu sayfaları kara bir mürekkeple boyamasını önermek olacaktır. Hakkıyla yazamayacağım şeyleri siz hayal gücünüzle kurun diye. Hikâyemin kaldığım yerinde içine girdiğim kara düşün rengini vermek, ondan sonraki günlerde bir uykudagezer gibi olayların içinde gezinirken aklımın içindeki sessizliği size hep hatırlatmak için. Bundan sonraki sayfaları, kara sayfaları, bir uykudagezerin hatırladıkları olarak görün artık."


*: orhan pamuk, kara kitap

4 Haziran 2019 Salı

rol

"askerliğimin ilk gününde silâh 'arkadaşlarım' benim öyle biri olduğuma karar verdiler diye, bütün askerliğimi 'en zor durumda şaka yapmaktan vazgeçmeyen biri' olarak geçirdiğimi hatırladım."

*

okumanın, özellikle de roman okumanın sadece öğreten değil fark ettiren, ad koymamızı sağlayan bir yanı da var. tıpkı kara kitap'ın gölge kahramanı celâl salik'in köşe yazısından aldığım bu tek cümle gibi.

bir ilişkinin başındaki rol dağılımını hatırlatıyor değil mi? ben küseceğim sen barışacaksın, şımarık olan benim, kralım ben, sorumsuz ve romantik rolü benim, tamam sen huysuz ol ama serseri benim, vesaire...

*

ama ben yakari'yi hatırladım. daha doğrusu, ahmet altan'ın "anna karenina'ya aşık olsun isterdim" dediği, lermantov'un ölümsüz kahramanı peçorin'i...

"mutlaka oku," diyerek verdiğim zamanımızın bir kahramanı'nı bitirmeyi beklemeden telefona sarılan yakari, "sen o'sun lan! sen o'sun," demişti. ve peçorin nasıl da yapışıp kalmıştı üzerime.

kabul, yakari haksız sayılmazdı. hâlâ da sayılmaz. ama ne zaman farklı bir şey geçse aklımdan, peçorin olsa bunu yapmazdı, dediğimi saklayacak değilim.

yoksa, yıllar önce kolundan tutar, "gitme!" derdim. hatta, gitmesin diye yoluna yatardım da, "o gemiye beni kendi ellerinle bindirdin," dedirtmezdim.


notgibi: lütfen ama lütfen, peçorin'i sözlük sayfalarından öğrenmeye kalkmayın. kendinize bir iyilik yapıp zamanımızın bir kahramanı'nı okuyun. ya da sonsuza kadar susun.

1 Haziran 2019 Cumartesi

o gittiğinde ne yapacağınızı bilirsiniz

yaklaşık bir yıldır sosyal medyanın twitter sokağında oynadığım bir oyun var: fenerbahçe kadın voleybol takımının eski, italyan takımı savino del bene scandicci'nin yeni oyuncusu, aztek tanrılarının biz ölümlülere bir armağanı olan samantha bricio'yu hedef alan tivitler atmak.

bunu iki sebeple yapıyorum. bu tarz bir serserilikten keyif aldığım ve komikçi olabilmek için.

çünkü, şenlikli bir adam olduğum hâlde ne zaman yazmak söz konusu olsa duygusal akorlara bastığımın farkındayım. apartman toplantısı tutanakları ya da kanun hükmünde kararname yazsam da değişen bir şey olmuyor. ilkokulda duvar gazetesine yazdığım, üçüncü kat batı koridorunun öğrenciler derse girdiğindeki yalnızlığını anlatan ve sevgili ilkokul öğretmenimin kitaplık dediğimiz camlı dolabın anahtarını benden alıp serap'a vermesine neden olan yazıdan başlayarak şu sayfalara kadar hep öyle.

samantha bricio'yu, cev kadınlar ligi iki bin on yedi- on sekiz sezonunda imoco volley conegliano ile yaptığımız ve her defasında iki-sıfır öne geçtikten sonra kaybettiğimiz grup maçlarında keşfettim. kabul, o zaman aztek tanrılarının voleybol sahalarına armağanıydı ve at kuyruğu olsun diye topladığı saçlarının ortaya çıkarttığı alnını henüz fark etmemiştim. çok geçmeden asıl güzelliğinin "güzel olduğunun farkında olmayan kadın güzelliği" olduğunu anlayacaktım. aztek tanrıları... yapıyorlar işte.

bir kaç ay sonra, "yeni bir şehirde başka bir tecrübe ve yeni insanlar tanımak için istanbul'a taşınacağını" duyan arkadaşlar transfer parasını benim ödediğimi iddia ettiler. "hepsini değil," diye cevap verdim ama yalandı.

bir yıl bizi onurlandırdıktan sonra kendini daha özgür ve mutlu hissedeceği italya'ya geri döndü. her fırsatta yanına koştuğu genç, triatloncu, hayvan gibi yakışıklı italyan sevgilisi bunda etkili olmuşsa da bilmemeyi tercih ederim.

tam bu sırada bir arkadaşım devreye girdi. kendisi satrançta türkiye ikincisi, öss sekizincisi (yılını hatırlamıyorum) ve judoda balkan şampiyonudur. ilk roman ödüllerinden birinde kendisine mansiyon getiren, zamanla 'ilahiyatçı kızlar'ın tivit atarken el kitabına dönüşen kısa romanı ve ikea mutfak masası montaj yarışması ikinciliği vardır. evet, ikeadan yüz dolar aldım bu reklam için. farkındayım, bu espriyi daha önce de yaptım.

en son attığım, "şimdi sen gidiyorsun ya herkes sana benzeyecek," mesajından sonra aşk acısı çektiğimi düşünmüş olmalı ki beni daha sık arar olurdu. vakitli vakitsiz, geçiyordum uğradım bahanesiyle eve gelmeye, bana fark ettirmeden aşrı kesicileri saymaya başladı. baktı, ağrı kesicilerin sayısında değişiklik yok, "başka ağrı kesici var mı?" diye ağzımı aradı hatta. kendisi eklem ağrılarından muzdarip ya, beni de kendisi gibi yaşlı sanıyor. bu böyle gitmez diyerek, annesine de çıtlatmış durumu, ki kadıncağız mukabele, yasin, hatim bahanesiyle uzak yakın bütün akrabaları dolaşmış. annesinin keşiflerini benimle paylaşmaya kalkınca, "anneni boşuna yormuşsun," dedim ama pes etmişe benzemiyor.

hani benden yüz bulsa, erkek erkeğe içilecek, "sana kız mı yok oğlum?" muhabbeti çekecek. bir kaç gündür telefonlarına çıkmayınca da mesaj atmış. her zamanki gibi üzülme demeye getiriyor. hayat devam ediyormuş, "yaz geçer"miş "yine gelir"miş falan...

sonuna da eklemiş: bedia ceylan 'daha' güzelce...