konuk sanatçı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
konuk sanatçı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Aralık 2025 Pazartesi

aralık ayında burçlar

buğu çise hacısüleymanoğlu: iki bin, ankara. anne baba içişlerinde memur. aşk çocuğu. kadın dayanışmasına ve yıldızlara inanıyor. adrasan'da barmen, ankara'da dövmeci. küçük prens'in tamamını, kurtlarla koşan kadınlar'ın ise ilk on yedi sayfasını ezbere biliyor. tiyatro okudu.

*

koç: yine alev alevler. hem yanacak hem yakacaklar, yılın son ayında da sönmeyecekler.

boğa: bu aya hızlı başlayacaklar. ama sadece başlayacaklar.

ikizler: hem onu hem bunu isteyecekler yine. ama olmayacak yine.

yengeç: ya aşkta ya kumarda kazanacak, neden ikisinde de kazanamadım diye kahrolacaklar.

aslan: aslanlar yine aslan. çok aslan.

başak: batı cephesinde değişen bir şey yok. hiç yok.

terazi: dünyayı kaldıracak, yine de "bana mısın?" demeyecekler.

akrep: çözmek yerine düğüm üstüne düğüm atacaklar.

yay: yaylana yaylana yürüyecek bir yere varmayacaklar.

oğlak: bir ay daha yaşlanarak yeni yıla girecekler. hepsi bu.

kova: bir işe yaramak istiyorlarsa ters dönmeleri şart.

balık: bütün yıl olduğu gibi bu ay da bir kaşık suda boğulacaklar.

25 Ekim 2015 Pazar

kavga

s. melek yıldız, "nihayet bitti!" dediği dosyasında yer alan bu öyküsünde aşkın uğradığı duraklar ve "son-uç"tan bahsediyor.

*

raymond carver'a...

o gün büyük bir kavga ettik. mutfaktaydık.

ben gittiğimde bir yandan söyleniyor bir yandan bulaşık makinesini boşaltıyordu. üst rafı. alt rafı sabah boşaltmıştım. makine üst rafı iyi kurutmuyordu. belki bozuktu, belki bardakların, fincanların tabanında biriken suyu buhar etmek kolay değildi. alt rafı boşaltır, sonra üst rafı ileri geri hareket ettirip salladıktan sonra kurumaya bırakırdık. ya da duvara asılı bezle kurulardık. soldaki.

ortak arkadaşımız olan bir çift armağan etmişti. şehir dışında, yüksek güvenlikli bir siteye taşındılar. yeşil çimenler, barbekü, bahçe sandalyeleri ve masa. ahşap. yeni eve yeni eşya istiyorlardı. bulaşık makinesi ister misiniz, diye sordular. ben ses çıkartmadım. bulaşık yıkamayı severim. bulaşık yıkarken hayal kurmayı.

daha doğrusu kendi kendime konuşmayı. en doğrusu, veremediğim ya da verdiğim halde düşündükçe pişman olduğum cevapların yerine güzel bir tane bulmayı.

arka koltuğu yatırınca arabaya kolayca sığdı, her evde en az bir tane bulunan "nakliye işleri yapan o arkadaşı" aramaya gerek kalmadı. "elinden her iş gelen arkadaş" da bir akşam geçerken uğrayıp bağlantıları yaptı.

ben mi, "onun olmadığı yerlerde, onu anlayamıyorum dediğiniz arkadaş"ım. baba parasıyla kolejlerde okuduğum yetmezmiş gibi üniversiteyi de bir vakıf üniversitesinde okudum. sonra master ve doktora için londra. evet, o da baba parasıyla.

bir sabah uyandım. canım değil yataktan çıkmak var olmak bile istemiyordu. yattığım yerden gri gökyüzüne asılmış yağmur bulutlarına baktım. o gün istanbul'a geri döndüm.

fotoğraf işine girdim. londra'da tanıştığım bir çocuk vardı. oraya buraya gidiyor reklamdan başka bir işe yaramayan dergiler için fotoğraf çekiyordum. mesela, sırtını alçak bir tepeye yaslayıp denizi seyre dalmış bir rum köyünün restorasyon fotoğraflarını çekiyordum. editörün yazdığı bir kaç paragraf ve bir sonraki sayfada "bilmem kim oğlu inşaat ve turizm şirketi"nin o köyden ev kapmanızı tavsiye eden tam sayfa ilanı. yani ekip işi.

ışıl'ı da öyle tanıdım. "sınıfın manken olacak kızı"ydı. çok güzeldi. daha o günün akşamında kendimi karşıma alıp, "işte bu yüzden seni değil, onu manken yapıyorlar," demiştim. öyle güzeldi yani. keşke bu kadar çok sigara içmeseydi. bütün bir yazı sevgilisiyle hindistan'da geçirmişti. dönüşte ayrılmaya karar vermişler. o, ben ve amerikalı bir manken beraber çalışacaktık. adam istanbul'un çeşitli yerlerinde moda olması istenen ya da beklenen sonbahar kostümleri içinde ışıl'ın fotoğraflarını çekiyor gibi yapacaktı. ben de o anı fotoğraflayacaktım.

yorgunduk. mola vermiştik. üsküdar'da bir çay bahçesinde. hava çok soğuktu. ışıl'ın üzerinde kül rengi kürk yakalı turuncu bir palto vardı. ellerini fark ettim. güzeldi. parmaksız eldivenleri işe yaramıyordu. çay bardağını iki eliyle sıkıca kavramıştı. elimi uzattım. sanki balo salonundaydık, karşısında durmuş bu dansı lütfetmesini istiyordum. önce biri, sonra bardağı tahta masaya bırakan diğeri bir kuş gibi havalandı ve avuçlarıma kondu.

elleri elimdeydi. ne güzeldi. onların yanında benim ellerim dağ adamı yetinin ellerine benziyordu. olsun, yine de elleri elimdeydi. sanırım ben de karşılığında kalbimi verdim. ve ödemeyi peşin yaptım. elini, hayır elimi, dudaklarıma yaklaştırdım. ve ellerine hohladım. nefesim kesilene kadar. son darbeyi parmak uçlarını öperek indirdim. ama ona değil kendime. kalbime.

çok geçmeden intikamını aldı. suriçi'nde bizans'tan kalma bir duvara sırtımızı vermiştik. susuyorduk. o sigara içiyordu. ben de yazdan arda kalmış bir güneşin tadını çıkartıyordum. sigarasını bitirince, gelip önümde durdu. gözleri gözlerimde. neredeyse aynı boydaydık. montumun yakasından tutup beni kendine çekti. yüzyıldan daha uzun bu öpücüğün ardından geriye çekilince, bu da neydi, diye sordum. şok olmuştum.

"teşekkür," dedi. "ellerimi ısıttığın için". bu defa ben yakasına yapıştım. bittiğinde, bu da neydi, diye sordu. "teşekkür," dedim. "az önceki öpücük için."

nasıl durabildik bilmiyorum ama bizi durduran korkularımız değildi. "hazzın başında beklemek" diye bir şey vardı. ikimiz de beklemeyi biliyorduk.

sadece bir kaç saat. çok güzel yemek yapıyormuş. yemek ve şarap. yemek odasından başka, oturma, yatak ve çalışma odası olarak kullandığı odadan masayı olduğu gibi bırakıp elimizde kadehlerle kırmızı renkli kanepesine, pardon, kırmızı odasına geçmiştik. sırtımızı kanepenin kenarlarına verdik, ayaklarımızı kendimize çektik, yüz yüze oturduk. "hindistan yolculuğu nasıldı?" diye sordum ve aldığım cevabı hiç unutmadım. "hayat gibiydi. güzel olacak sanmıştım."

kadehinden büyük bir yudum aldı. sigara paketine uzandı. "çok yoruldum," dedi. "o insanlar, ne yaparsa yapsınlar daha fazlasına sahip olamayacak". "belki de bu yüzden dindarlar," dedim. "yeniden dünyaya gelmekle ya da öteki dünyada başka bir şansları daha olacağını düşünüyorlar."

gözlerinde bir ışık yanıp söndü. kadehini kanepenin hemen yanındaki sehpaya koydu. elleri ve dizleri üzerinde yürüyüp bana uzandı. bir kaç beden büyük olduğu yetmezmiş gibi bir kaç düğmesini iliklemeden bıraktığı gömlek sol omzunu ve o omuzdan kaymamakta direnen siyah askıyı saklamaktan vaz geçmişti. kadehimi elimden alıp yere bıraktı. tüm ağırlığıyla üzerime uzandı ve yüzümü ellerinin arasında aldı.

ve bir defa daha öpüşüyorduk. elimi yüzüne götürmek istedim ama "orası değil salak," dercesine elimi tuttu ve beline götürdü. sonra ellerim omuriliği boyunca yukarı çıktı. gömleğini ve başka ne varsa peşinde sürüklemişti..

sabah uyandığımda şövalesinin başındaydı. bir tabureye oturmuş, eğer aynısından bir tane daha yoksa dün gece üzerinden çıkarıp uzaklara fırlattığımız gömleği bulmuştu. giydiği uzun etek neredeyse beline kadar sıyrılmış, yukarıda toplanmıştı. dizlerinde sonbahar sabahlarının solgun ışığı çoğalıyordu. fırçasının ucunda ise kırmızı boya.

o resim şu an yatak odasında. yatağın başında asılı. muhtemelen bir park kanepesine oturmuş, bacak bacak üstüne atmış bir kadın. kucağında park kanepesinin geri kalanına sırt üstü uzanmış bir adamın başı var. adamın elleri yanda. kadın başını adamın yüzüne eğmiş, şefkatle adamın alnına düşen saçlarını eliyle geriye tarıyor. kanepenin arkası, resmin manzara ya da gökyüzü yeri simsiyah. kanepenin üzerinde durduğu zemin ise bembeyaz. kadının uzun kırmızı eteği dalgalanarak ayak bileğine kadar iniyor. ayağında yüksek topuklu ucu açık siyah bir ayakkabı. açık uçtan görünen tırnaklar da etek gibi; kan kırmızı. geriye kalan her şey, kadın ve erkeğin bedenlerinin formu ve yüzleri tamamlanmamışlık hissi veren eskiz çalışması halinde. ama tamam olduğundan hiçbir şüpheniz olmasın.

aşıktık. evet, istiyorduk. bir hafta dolmadan bana taşındı. sigarayı, saçının rengini açmayı bıraktı. çekimler dışında lens takmıyor artık. arkadaşlarımız ortak, olamayanlar tarih oldu. evin havası, dünyaya bakışım değişti. ne gam. ne de olsa çok aşıktık.

tam üç yıl oldu. ve bir ay. ve bir kaç gün daha.

o gün büyük bir kavga ettik. o bilgisayar başındaydı. teziyle ilgili bir şeyler yapıyordu. ben kanepeye uzanmış, borges'ten bir kaç öykünün tadını çıkartıyordum. masadan kalktı. mutfağa gitti.

yanına gittim. kendi kendine söyleniyordu. çünkü benimle konuşmak istemiyormuş. çünkü bir faydası olmuyormuş. artık yorulmuş. benimle konuşmaktan vaz geçmiş.

oysa bütün bunlar çok saçmaydı.

bana sus demiş.

dolap kapaklarını çarpmaya başladı. su ısıtıcısını tezgaha vurdu. sonradan baktım kırılmış. yeni bir tane aldım.

elinde ekmek bıçağını tutuyordu. eğer rahatlayacaksa bana saplasın diye geçti aklımdan. hatta bunun için dua ettim. yeter ki mutlu olsun.

sabahlığının eteklerini uçurarak yanımdan geçti. bilgisayarın ekranında kayboldu. ben de kanepeye döndüm. bir kaç öykü daha okuyayım istedim. başaramadım. cep telefonuyla oynadım. tuvalete gittim.

salona döndüğümde masada yoktu. mutfaktaydı. yoğurt çorbasına başlamıştı. çok severim. domates çorbası da güzeldi ama birinciliği yoğurt çorbasına verdiler. bir şey demeden kaşığı elinden alıp kaldığı yerden karıştırmaya devam ettim.

bir kaç dakika sonra geri döndü. ocağın hemen yanındaki rafa uzanıp nane kabını aldı. naneler parmak uçlarından çorbanın üzerine yağarken saçını öpmek istedim. ama ben karar verene kadar işini bitirip çekilmişti.

o gün büyük bir kavga ettik. mutfaktaydık. ama ne olduysa ben karar verene kadar geçen o kısacık sürede oldu.

5 Mayıs 2015 Salı

boynunuzu öpebilir miyim?

s.melek yıldız kısa bir metinle "konuk"luğuna devam ediyor. alıştığımız karanlık yanı yok belki ama şehvet yerli yerinde.

*

dilini değil ama ruhunu sevdiğim şehirde. o şehrin daima çok sevdiğim övülesi toplu taşıma sistemi ve bu sistemin en önemli parçası olan metro trenlerden birinde. güneyden kuzeye yol alıyoruz.

şaşırtıcı bir biçimde kalabalık.

tam önümde, yüksek topuklarının üzerinde salınıp duruyor. bir süredir dengesini korumaya çalışmaktan vaz geçti. herkes gibi artık o da etrafındaki omuzlara, gövdelere çarpıyor. ve buna aldırmıyor. denge. hem hayat hem toplu taşıma aracı; ikisi birden fazla gelmiş olmalı.

neredeyse aynı boydayız. saçlarını topuz yapmış. beyaz gömleğinin dik yakasına rağmen boynu upuzun. "tam burada bir kırlangıç dövmesi uçuşmalıydı" diyor içimden bir ses. "çamur atma," diye karşı çıkıyor diğer ses. topuza dahil edemediği altın sarısı tüyler ve topuz kaçkını kısa saç telleri. kulaklarında zümrüt yeşili bir küpe. su damlası biçiminde sallanıyor; damladı damlayacak.

gölün yüzünü okşadıktan sonra usul usul yükselen bir sis gibi beni bulan bir kokusu var. parfüm olamaz. eriyen karlarla beslenen bir dağ gölü ne diye parfüm kullansın?

dayanamayıp, aklıma ilk gelen dilde soruyorum: boynunuzu öpebilir miyim?

başı hafifçe sola dönüyor. sabah aynanın karşısında giyindiği nar rengini hâlâ üzerinde taşıyan dudakları bir çukurda son buluyor. sanki bütün nar taneleri o çukura doluyor.

şehre ait bir ses şehre ait olmayan bir dilde, "olabilir," diyor.

ilk durakta kabalıktan sıyrılıp iniyorum.

dudaklarımda bir sıcaklık.

14 Şubat 2015 Cumartesi

sevgililer günü mektubu

mehmet murat. hatırlarsanız, "on sekiz yirmi beş yaş arası herkesin şair olduğu bir coğrafyada şiiri bir süreliğine terk etsem bu durum kimseler için bir kayıp olmaz," diyerek "terkedilmiş şiirler"ini terk ettiğini beyan etmişti. ve en son "sahibini arayan mektuplar" yazarken görülmüştü.

yine bir mektup.

ama bu defa bir başka.

*

"sevgilim,

çünkü, en son bıraktığım yerden başlıyorum.

ve sen benim kim olduğumu bilmiyorsun.

çünkü ben şu soğuk şubat gününde bir dersten kaçıp bir başka derse koşan, soğuğa ve hastalık ihtimaline aldırmadan bu rüzgarlı çay bahçesinin denize en yakın masasına oturan üniversiteli çocuk değilim.

çünkü ben ne zaman seni düşünsem, bir orta çağ kasabasında han işleten babasının kilise meydanındaki büyük boşluğu geçtikten sonra kilisenin duvarlarına çarparak geri dönen ve adını ünleyen gür sesinin uyandırdığı, tepedeki manastırın kütüphanesinden ödünç alınmış meşin ciltli bir kitabı okurken uyuyakalmış çocuk oluyorum.

ama sen benim kim olduğumu bilmiyorsun.

çünkü ben sağ yanımdaki demir direğin ucundaki büyük bayrağın her şakırdayışında biraz daha üşüyen ellerini parmaklarını açıkta bırakan bir eldivenle ısıtmaya çalışan üniversiteli çocuk değilim.

çünkü ben ne zaman seni düşünsem, belki kütüphanesinde daha çok kitap okuyabilirim diye tepedeki manastırda rahip olmak isteyen ama çok geçmeden manastırdaki rahiplerin halkı daha çok korkutmak ve böylece daha fazla yardım alabilmek için yalan söylediğini fark eden, biraz bu yüzden biraz da handa konaklayan şövalyelerin güneş altında ışıl ışıl yanan zırhları yüzünden şövalye olmak isteyen bir çocuk oluyorum.

ama sen benim kim olduğumu bilmiyorsun.

çünkü ben ikiye katladığı dosya kağıdını anlamını sonradan bulacak kargacık burgacık sembollerle en ufak bir boşluk kalmayasıya dolduran üniversiteli çocuk değilim.

çünkü ben ne zaman seni düşünsem, hiçkimseye haber vermeden yaşlı bir atın sırtında handa bir gece konakladıktan sonra gün ışımadan yola koyulan şövalyelerin peşine takılan, evden yeterince uzaklaşmadan varlığımı ve fazlalılığımı fark etmesinler diye inandığı bütün tanrılara dua eden, geçen her dakika içi mutluluk ve korku dolan bir delikanlı oluyorum.

ama sen benim kim olduğumu bilmiyorsun.

çünkü ben başını yazdıklarından kaldırıp boştaki eliyle çay bardağının belini kavrayan ve denizi yırtan bir vapurun köpüklü izine bakarak, "vapur" ile "kelebek" ne güzel kafiye olur, "iki iskele arasına hapsolunmuş büyük şehirli vapur/ kalbinde uçurumlara sevdalı uslanmaz bir kelebek" mesela, diyen üniversiteli çocuk değilim.

çünkü ben seni ne zaman düşünsem, sabaha karşı yorgun, yara bere içindeki ruhu ve bedeniyle bir savaş sonrasının meydanında dolaşan, karanlığa alışkın gözleriyle etrafındaki acıyı, yıkımı, ölümü gördükten sonra eline bağladığı kanlı ve kirli bez parçasına bakarak bir defa daha "ben ne yapıyorum" sorusunu kendine soran bir adam oluyorum.

ama sen benim kim olduğumu bilmiyorsun.

çünkü ben hemen yanımdaki masada oturan ve mutluluk dolu bir geleceğe baktıkları yanılgısıyla hayaller kuran, yanılgıları sözcüklerine bulaşan çiftin cümlelerini daha onlar söylemeden tahmin ettiğini şaşkınlıkla fark eden üniversiteli çocuk değilim.

çünkü ben seni ne zaman düşünsem, yenik değilse de yorgun ve yalnız bir şövalye olarak hikayesinin başladığı yerin yolunu bulmaya çalışan, çamur ve çukur dolu yolda pek işe yaramayan asalet belirtisi flamalarıyla tekerlekleri çamura bata çıka yola alan perdeleri sıkı sıkıya örtülü atlı arabaya yol vermek için korku ve saygıyla durakladığında pencerenin kenarını sıkıca tutunmuş bir eli, daha doğrusu parmakları gören bir adam oluyorum.

ama sen benim kim olduğumu bilmiyorsun.

çünkü ben denize yakın masalardan birinde tek başına oturan o kadının deri eldivenlerini çıkartıp çantasından az önce çıkarttığı kalemle defterine bir şeylerin kaydını düşerken gördüğü güzel ellerini ömür boyu unutamayacağını daha o an anlayan üniversiteli çocuk değilim.

çünkü ben ne zaman seni düşünsem, ömrünün geriye kalanında eklem yerleri beyaza kaçmış parmakları ve o parmakların uçlarını öpmeyi hayal eden, belki rastlarım diye karşılaştığı her kadında ilk olarak ellere bakan adam oluyorum.

ama sen benim kim olduğumu bilmiyorsun.

çünkü ben birazdan çay bahçesinin şehre karıştığı kapıda durup bir sağa bir sola baktıktan sonra ne tarafa gideceğini bilemeyen, bir kaç saniyelik duraklamanın ardından sağ tarafa yürüyen üniversiteli çocuk değilim.

ve başladığım gibi bitiriyorum.

sevgilim..."

7 Ocak 2015 Çarşamba

hayat bilgisi

sene olmuş iki bin on beş. ama orhan k. hâlâ öfkeli. iyi ki öfkeli. yine de, ohepvarolan bizleri onun huysuz ihtiyar günlerinden korusun.

kısa bir metin bu. ama hep olduğu gibi sert. suretimize tuttuğu bir ayna daha.

*

hepimiz dünya ve hayata dair en doğru bilgilere sahibiz. bu yüzden siyaseten en doğru yerde duruyor, kavun-karpuzun en iyisini seçiyor, dünyanın en büyük takımını tutuyor, kim biraz para ister tarzı yarışmalara katılacak olsak en yüksek ödülü kazanacağımızı sanıyoruz.

eğer fırsat bulur da o romanı yazarsak edebiyat yeni bir yetenek kazanacak. mükemmel evlatlar olmasak da iyi bir eş, muhteşem bir anneyiz (ya da baba). allah herkese bizim gibi dostlar nasip etsin; kimseyi yarı yolda bırakmayan, kıymet bilen, fedakâr. 

kendimizle nasıl da barışığız. kendimizle en çok kendimiz dalga geçeriz. çok az makyaj yapıyor, formumuzu korumak için hiçbir şey yapmıyoruz. ne saçımız ne boyumuz, hiçbir önemi yok. mesai arkadaşımızın yeni ayakkabılarını fark etmiyoruz bile. herkesin arabası kendine. terfi meselesine gelince, herkes hak ettiği yerde.

sizi üzmek istemem ama bunun böyle olmadığını bilen biri var.

hatta çok yakınızda.

o kişi, sahip olduğunuz, edinilmiş ya da öğrenilmiş her türden bilginin kusurunu, siyaseten duruşunuzun esen rüzgara göre şekil aldığını, kavunu ya da karpuzu manavın seçtiğini eğer manav seçmezse başınıza nelerin geldiğini, o en büyük takımı ancak galip geldiğinde sevdiğinizi, televizyon karşısına kurulup izlediğiniz o yarışmalarda beşinci sorudan ileriye geçemediğinizi çok iyi biliyor.

eğer narsizim ya da şizofreniden muzdarip değilseniz, o kişi sizden başkası değil.

kişi bir tek kendini kandıramıyor. bu nedenledir ki, hiçbirimiz çevre ve bildiklerimiz hakkında yalnızca kendi duygularımıza inanmayız.

başkalarına itiraf edemesek de, birilerinin bize seçtiğimiz kavunun harika, zekamızın doruklarda olduğunu söylemesi gerekir. hep bir yabancının gelerek bize bir takım ek bilgiler vermesini bekleriz. yani kendi algılamamız dışında kalan şeyleri. ancak bu şekilde kandırılmadığımıza emin oluruz.

sizi bilmem ama ben bu yüzden yabancıların samimiyetine inanıyorum galiba. sadece onlar en çok öğrenmek istediğim şeyleri söylüyor bana.

orhan k. değil...

8 Ekim 2014 Çarşamba

sahibini arayan mektuplar - bir

anlatmak için yaşamak'tan alıntıladığım hikâyenin peşi sıra yaptığım çağrıya ilk ciddi cevap, "on sekiz yirmi beş yaş arası herkesin şair olduğu bir coğrafyada şiiri bir süreliğine terk etsem bu durum kimseler için bir kayıp olmaz," diyerek "terkedilmiş şiirler"ini terk eden mehmet murat'tan geldi.

kaldı ki, kendini bir süredir mektuplara vermişti. yaptığım çağrının sonuçları ise aşağıda...

*

"soğuk bir ankara akşamında gördüğüm kız,

takvimlerin şubat ayını işaret ettiği günlerdi. kocatepe'den sıhhıye'ye akan mithatpaşa caddesindeydik. seni daha fazla görmek için postanenin önünde durmuştum. üzerimde gri palto. nefesim havaya asılı. sense karşı kaldırımda, tıpkı cadde gibi sıhhıye yönüne yürüyordun. yakası kürklü bir palto vardı üzerinde. elinde çantan. cadde boyunca topuk sesleri.

o anın, dahası o akşamın seni dünya gözüyle son görüşüm olduğunu bilseydim kolundan tutar, "gitme," derdim.

dünya gözüyle diyorum, çünkü seni sonradan çok gördüm: yeşile dönmüş bir trafik lambasının emniyetinde karşıdan karşıya geçerken sol yanımda bekleşen otomobillerden birinin ön koltuğunda, "bu koku en çok ona yakışır," dediğim kokunun durduğum yerden giderek uzaklaşan sahibinde, bir bebek arabasına eğilmiş yüzü görünmeyen bir kadın bedeninin uzamında, yalnızlığı daha da çoğaltan havaalanı kalabalığında sevdikleriyle vedalaşan yolcuda...

o anın, dahası o akşamın seni dünya gözüyle son görüşüm olduğunu bilseydim istanbul'dan günü birlik geldiğim kış grisi şehirden geriye dönmez, bir otel odasından başlayarak o akşam ankara'ya yerleşirdim.

dünya gözüyle diyorum, çünkü seni sonradan çok gördüm: resmi tatile denk gelmiş bir gün avrupalı bir şehrin geç uyanan sokaklarında, şehir haberlerinde, sosyal medya fotoğraflarının fonunda, uykuya varmadan öncesinin yalnız hayallerinde, sanki bir el dokunmuş gibi uyandığım gece yarılarında uykuyu beklerken yanı başımda, okuduğum kitapların sayfalarında, filmlerin kahramanında, başımı kaldırıp bakmadığım onlarca topuk sesinde, en çok da rüyalarımda...

zaten bu mektubu da öylesi bir gecenin, rüyalarla geçtiğim bir gecenin sabahında yazıyorum.

çiçekli çarşaflar içinde uyanmışsın. yüzünde mahmur bir tebessüm. kedi halleri. saçlarında bir kaç tel beyaz. yanağının iki yanında gamze adlı çiçeklerden açıyor. eğilip dudaklarından içiyorum. bugün doğum gününmüş."

23 Eylül 2014 Salı

bir intihar hatırası

s. melek yıldız, neredeyse üç yıllık bir aradan sonra "karanlık"ın elle tutulur hale dönüştüğü bir metinle burada.

*

sigarayı yaklaşık yirmi gün önce bıraktım.

o halde mektupları yirmi gün önce yazmaya başlamışım.

hocama, "benden adam olacağına inandığı, üstelik beni de inandırdığı için teşekkürler," aileme, "tek başına yürüdüğüm yollarda ne zaman ayağım bir şeylere takılsa hemen arkamda oldukları ve bu illüzyonu bozmadıkları için teşekkürler," kendime...

mektup cebimde. iç cebimde. daha okumadım. az önce bir defa daha yokladım. mektupta yazanların parmak uçlarımdan birer birer yüreğime akmasını umut ediyorum. gözlerimi, beynimi bu işe karıştıracak gücüm yok. ama gerekirse mektubu açacağım ve önüme sereceğim.

ve bunu her an yapabilirim.

soğuk metali hem avuçlarımda hem üzerimdeki kalın paltoya rağmen belimin hemen yukarısında, yere paralel bir hat boyunca sırtımda hissediyorum. bu üşüme, rüzgarın uzaklardan getirip bedenime terk ettiği titremeyle birleşiyor. aşağıda sonsuz ve korkunç bir hızla, bembeyaz giysiler içinde dans ederek akan su parçası.

üzerinde durduğum köprü üst geçide, su parçası da şehrin insanlarını işe, eve, okula götüren araçlara dönüştüğünde yalnız olmadığımı fark ettim.

sağ yanımda duruyor, soğuk metali hem avuçlarında hem yere paralel bir hat boyunca sırtında hissederek, aşağıda sonsuz ve korkunç bir hızla bembeyaz giysiler içinde dans ederek akan nehre bakıyor. sanki bir tiyatro oyunundan kaçmış gibi. rüzgar ve soğukla gelen yağmurun vücuduna yapıştırdığı uzun kollu, kırmızı bir elbise giyiyor. makyajı bozulmuş, rimeli akmış, takma kirpiklerinden biri düştü düşecek. "doktordum ben," diyor.

"gözlerimi kapatıp kendimi şarkıcı kadının söylediği şarkıya bırakmıştım. belki sözleri anlamıyordum ama hayal ediyordum... gözlerimi açtığımda onu gördüm; daha doğrusu buz mavisi gözlerini.

beni gördü. "görmek" gerçek ve mecaz tüm anlamlarını yanına almış, "o"nu gizli özne yaparak "beni" bulmuştu. daha sonra defalarca hissedeceğim bir duyguyu ilk defa o an hissettim; donmak ve yanmak hissi, nasıl da benziyor...

ben bununla savaşırken, o da diplerinden başka hiçbir yerde bulamayacağınız bir kokuyu, kokusunu saklayan dalgalı saçlarını bir el hareketiyle geriye attı. bir kaç tel saç yer çekimine uyarak yana, kulaklarının üzerine düşerken gözlerim ellerinin peşine düşmüştü bile. uzun parmaklar ve bitimindeki dikdörtgen tırnaklar... şarap kadehi tuttular, gömlek düğmeleri açtılar, arabadan inen bir kadına uzandılar.

başım döndü.

konser çıkışı taksi beklerken yanımdaydı. bekleyişin sonunda taksi geldiğinde hakkında üç şey biliyordum: ressam, adı ve damarlarındaki slav kan. aslında dört; dudağının kenarındaki minik ben. ama görmek için yakından bakmalısınız. yol boyunca konuşmadık. bazan birbirimize, en çok da içinde olduğumuz aracın izin verdiği boşluklardan dışarıya baktık.

evime giden merdivenleri birlikte çıktık. kapıdan birlikte girdik. ah, o ev...

yatağın iki kenarında durup, birbirimize bakarak, tebessüm ederek, gözlerimizde hazzın pırıltısı, tıpkı şark masallarında anlatıldığı gibi 'kırk kat' giysiyi tek tek soyunduk. hız çağında yaşadığımız için olsa gerek, bazan bir kaçını birden.

birbirimizi sonunda bulmuş olmanın heyecanıyla akan, herhangi bir engele çarpmadan hızla geçen günlerden kendimi kurtardığımda, ayaklarım yere bastığında yani, evin her tarafını irili ufaklı, türlü türlü çerçeveleri olan aynalarla doldurmuştum bile. çünkü onu çoğaltmak, her baktığım yerde görmek istiyordum. eğer bakışlarımız bir aynanın derinliğinde bile karşılacaksa karşılaşsın, yeterdi.

o güzel yüzünü seyretmek, nefesini dinlemek, yanımda ve gerçek olduğuna, onu uydurmadığıma bir defa daha emin olmak için gecelerce uyumadığım oldu. onu seyredebileyim diye önümdeki yemeği yemez, ondan tarafa bakmaktan filmleri izlemezdim.

aşk bitimli. güzel günleri de... pencereden giren rüzgarın karnına dolarak odanın orta yerine sürüklediği perdeler, dağınık yataklar ve kırışık örtüleri, sarmaş dolaş filmler, seyahatler, mutfakta beraber yemek yapmalar, sözü birbirinin ağzından almalar, gece yarılarında çıplak girilen denizler, kumsalda şarap kadehleri, tutulan ve aynı anda bırakılan nefesler, çığlıklar...

bir sabah uyandığımda yanımda yoktu. salonun ortasında, aynalarda çoğaldıkça çoğalan bavulların yanında ayakta duruyordu. ülkesinde, tanışmamızdan önce başvurduğu bir kolejden olumlu cevap almış. sadece resim değil, sanat tarihi ve ingilizce derslerine de girecekmiş. havaalanına gelmeme gerek yokmuş. hem böylesi daha kolay olurmuş. yazarmış. yazarmışım. her şey çok güzeldiymiş. kendine iyi bakmış.

salondaki kanepede, üzerinde seviştiğimiz, sarmaş dolaş film izlediğimiz, konuştuğumuz, sustuğumuz, yemek yediğimiz, yine seviştiğimiz, kimin üste kimin altta olduğuna aldırmadığımız, bir defa daha seviştiğimiz kanepede ne kadar oturduğumu, bakışlarımı hangi noktaya sabitlediğimi hatırlamıyorum. belki günlerce. belki gözlerinin buz mavisine.

kalktım. banyoya gittim. yüzümü yıkadım. banyonun musluğundan akan su kapkaraydı. aynaya baktım, sanki yüzüm bana ait değildi, yerinden çıkarılabilirdi. kulaklarımın arkasında mandallar vardı. mandalları açmak yeterliydi.

banyodan çıktım. bulduğum bir makasla evin bordo renkli kadife perdelerini karelere, dikdörtgenlere bölmeye başladım. ne kadar ayna varsa evde, üzerini örttüm.

eski yalnızlığıma döndüm."

28 Haziran 2013 Cuma

ters istikamet

rüyamda yakari'nin, "biteceğini en başında biliyordun. tıpkı her zaman bir bahar daha olduğunu bildiğin gibi..." deyişini okuyan mehmet murat, açılan parantez kapansın diye bir kaç ay önce yazdım dediği kısa ama oldukça yoğun bir metni bana yollamış.

ne yalan söylemeli, "terkedilmiş şiirler"i terkettikten sonra bir süre kalemi eline almaz sanıyordum.

*

bir gün gitti.

"baharda kuşlar gibi" gelmişti. ama "nisan güneşi gibi geldi geçti".

bir süre her şey yolundaymış gibi yaptım.

oysa mutsuzdum. "mutsuz olduğumu söyleyebileceğim kimsem olmadığı için" değil, gerçekleşmeyen bir arzunun yarattığı hayal kırıklığı da değil. onsuz hayatım bir eksik roman, terkedilmiş şiirler, tamamlanamamış bir eser gibi kalacağını daha ilk günlerde farkettiğim için.

en kötüsü de gecenin ve yatağın ortasında uyanmaktı. tıpkı nöbet geçiren hastalar gibi. her yan karanlık sadece bedeniniz aydınlık gibi. ya da tam tersi.

bir gün gitti.

o gitti ve biz arkadaşlarla bu duruma şaşırmış gibi yaptık.

o gidince ben daha çok gittim. hatta arkadaşlara, "ben çoktan gitmiştim," bile dedim. sonra o biraz daha, ben biraz daha...

ters istikametlere giden gemiler gibi. "aldım, verdim, ben seni yendim." oynar gibi değil yani. galiba, birbirimizi duyamayacak kadar uzaklaştık şu iletişim çağında.

bir gün gitti.

ben de gittim.

bunları yazarken farkettim ki, hâlâ gidiyorum. o da gidiyor olmalı. birimizden biri duracak olsa farkına varmaz mıydık?

ne de olsa fena yakıp yıktık birbirimizi. eminim duysa, "benden sonra yalan konuşmaya başlamışsın, yanan bir tek bendim, şu an olduğum gemiye beni kendi ellerinle bindirdin," der.

ne diyordum? yakıp yıktık birbirimizi. yangın söndürme uçakları, kandilli rasathanesi...

kuzey yarım küre bir zaman arıza yaptı. göçmen kuşlar güney yarım kürede mahsur kaldı. bütün bunlara aldırmadım ama o gemiden sonra aylarca yarı ölü dolaştım.

hâlâ öyle...

9 Mayıs 2013 Perşembe

yaşamak ya da ölmek

orhan ka. kaldığı yerden devam ediyor...





bu yazı yaşamınızda kalıcı 
hasarlara neden olabilir

ne diyordu bardamu, gecenin sonuna yolculuk'un 'sonu'na doğru: "gerçek, bitmek bilmeyen bir can çekişmedir. bu dünyanın gerçeği ölümdür. seçim yapmak gerek, ya ölmek ya da yalan söylemek. bense asla kendimi öldüremedim."

*

doğduk. birileri "ilk günah" dedi, "en büyük günah" diyenlerle kanon yaparak.

başımızda birilerinin refakatinde toplu halde günün çoğunu geçirdiğimiz binalara servislerle ya da kendi ayaklarımızla gittik hep birlikte.

önümüze konulan kitapları, başımızda bekleyenlerin söylediklerini tekrar eder ve adına öğrenmek derdik. cevabı bilinen sorulara o cevapları vermeyi öğrendik sadece. ne zaman 'farklı' sorularımız olsa, ya müfredat dışıydık ya da o konulara henüz gelmemiştik. ne olur ne olmaz diye çoktan seçmeli sınavlarla cevaplarımızı kontrol altına aldılar.

hangimiz "yalnızca kendisinin hoşlandığı" şeyler yaptı? çünkü, "yalnızca kendisinin hoşlandığı" şeyleri yapmak bencillik. bencillik ise çok ayıp. "yalnızca kendisinin hoşlandığı" şeyleri yapmayan çocuk, sadece sisteme ve otoriteye boyun eğmekle kalmayıp, zamanla "yalnızca kendisinin hoşlandığı" şeylerin önemsiz, akıl dışı duygulardan oluşmuş olduğuna da ikna olmadı mı?

kendimiz olmak istesek, "yaramaz"dık. yoksa "işe yaramaz" mı demeliyim?

"çizgi dışı"nı iltifat saydık büyük bir yanılgıyla, oysa "fault" da deniyor bazı yerlerde. mesela teniste. aynı "fault", içinde depremler taşıyan "fay" da olabilir pekâlâ. toplumun ve tarihin deterministik emirlerinin dışına çıkmak isteyenlerin adı, "serseri", "anarşist", "deli" oldu.

çocuklarının geleceğinden endişe eden bazı ebeveynler onları bekleme salonunun duvarında "dünyayı değiştirmeye çalışacağına kendini değiştir," yazan doktor muayenehanelerine götürdü. öyle ya, böylesi kusursuz bir nizamın dışına çıkanlar, çıkmayı isteyenler muhakkak "arıza" olmalı.

kabul etmeliyim, hepimiz de henüz gençken bir defalık da olsa özgür ve kendimiz olmaya sevdalandık. ya da niyetlendik; tıpkı ebeveynlerimiz, abi ve ablalarımız ve bilumum kahramanlarımız gibi. oysa yoldan çıktığımızı sanmakla 'asıl' yola giriyorduk; şimdiye kadar yaşanmış hayatları tekrar ediyorduk...

kredi kartına kazanacağı puanların hayaliyle şehrin diğer ucundaki benzin istasyonuna giden adam da okumuştur tutunamayanlar'ı vaktinde. eğer sorarsanız, galiba kahramanı tutunamıyordu, diyecektir, yeni bağladığı işi kutladıkları yemekten kalan maydonozu diliyle dişlerinden kurtarmaya çalışırken.

toplumun koyduğu kurallara uyduk, ders çalışıp evlendik, askerlik, iş güç, çoluk çocuk, araba, ev kredisi ve saire...

*

tıpkı, güney hindistan'a özgü eski bir maymun tuzağı gibi. ki bu tuzak, bir kazığa zincirle bağlı, içi boşaltılmış bir hindistan cevizinden ibarettir. hindistan cevizinin içinde, eli küçük bir delikten sokarak avuçlanabilen pirinç vardır. delik, maymunun elinin girebileceği kadar geniş, ama o elin pirinci kavramış olarak çıkabilmesi için dardır. maymun, içine elini sokar ve tuzağa düşer. tuzağı kuran köylüler gelip, elindeki pirinci özgürlüğünden daha kıymetli sanan maymunu kolayca yakalar.

yaşadığımız hayatlar -yoksa tercih ettiğimiz hayatlar mı demeliyim- bu tuzağın modern versiyonundan başka bir şey değil. hayat içi boşaltılmış bir hindistan cevizi, içinde ise pirinç yerine evlerimiz, arabalarımız, ailelerimiz, memuriyetlerimiz var. banka hesapları, tatil planları, evliliği garantiye almak için çocuklar...

elimiz hindistan cevizinin içinde sıkışmış bekler ve öylece zamanı tüketmeye çalışırken oyunlar oynuyoruz bu gerçeği unutmak için. oyunlar oynuyor, bir şey anlamadığımız halde 'hikmet' devşirebilmek için, tehlikeli oyunlar okuyoruz 'albayım'.

bize hayat denileni yaşıyor, bir zamanlar, asla onlar gibi olmayacağım, dediklerimizin hayatını yaşıyoruz.

ders çalış, evlen, çocukların olsun...

*

bütün bunlar olup biterken, hayat dediğimiz hindistan cevizinin içindeki pirinci değerlendiremez oluyoruz.

pirinçsiz özgürlüğün pirinçle yakalanmaktan daha değerli olduğunu göremiyoruz.

"yanlış hayat doğru içermez," diyen adorno, mahallemizden senelerce önce taşınan, yüzünü zar zor hatırladığımız, bir yerden çıkartacağımız eski bir tanıdıktır artık.

mümkün, alternatifi hazır hayatlarımız var. altenatif hayatlar yedeğimizde.

hayatımız vaz geçilmez değil.

bu yüzden cezbesinin zirvesindeki brad pitt'in hayat verdiği dedektif mills, baştan ayağa karizma dedektif somerset dururken john doe'yu, clarice starling yerine dr. hannibal lecter'ı, collateral'de acımasız kiralık katil vincent'ı, heat'te 'kanun'un adamı vincent hanna yerine arkada bırakamayacağı herhangi bir şeye sahip olmayı reddeden azılı hırsız neil mccauley'i, john dillinger'ı, dexter morgan'ı seçiyoruz. onların tarafını tutuyoruz.

çünkü, kötüler, çılgınlar ve deliler kahramanlarımız... çünkü bildikleri tek bir hayat var ve doğru ya da yanlış onun peşindeler. çünkü, hayatını feda etmeye değer bir hayatları var.

yanlış ya da doğru olması farketmiyor, önemli olan yaşadıkları hayata herhangi bir bedele değişmeyecek kadar inanmış olmaları.

ya siz?

biliyorum, piza'dan floransa'ya işçi taşıyan bir kamyon şoförü* söylemese de farkındayız gerçeğin: "hayatımız hayat değil."

*

biliyorum, "görenler üstünde iyi duruyor derdi her bakışta"** kendimize ait sandığımız bu "ısmarlama" hayata... ve yine biliyorum, "bir hayatı, ısmarlama bir hayatı bırakıyorum" demek cesaret ister, ya da şairlik.

gerçeği gören ya da kabul eden değilse de söylemeye cesaret eden yalnızca revolutionary road'da olduğu gibi hafta sonu için özel izinle tımarhaneden çıkabilmiş shep campbell gibiler oluyor.

köylüler bizi yakalayıp götürmek üzere geliyorlar. yaklaşıyorlar... yaklaşıyor yaklaşmakta olan.

hangimiz, "senin hayatın hayat değil, biri sana bunu desin diye bekliyorsun yıllardır," diyecek bir muhataba yanıldığını söyleyebilir?

kimin cevabı "evet," olası bir "hayatın, hayatını feda etmeye değer mi," sorusuna?

sustum. sustun. sustu. sustuk. sustunuz. sustular...

*

her sabah daha da yaşlı bir dünyaya uyanıyor, güne taze umutlarla başlıyoruz.

ve her akşam, bir defa daha yaşayamayacağımızı bildiğimiz bir günü daha tüketmiş olarak eve dönüyoruz.

döndüğümüz evler ya da vardığımız yerler, hiçbiri hatırladıklarımıza benzemiyor. çokça ve çabucak tüketiyoruz, unutuyoruz.

oysa avucumuzu açarsak özgür olacağız. bunu yapabilmek için önümüzdeki tek engel pirinci özgürlükten daha değerli gören değerler sistemi.

size dayatılan bu duvarı ne zaman yıkacaksınız? "damlaların sürekliliği" diyecek kadar uzun bir yaşama sahip olduğunuzu mu sanıyorsunuz? 

bir avuç pirinç için değer mi?

değdi mi?

*

sizi bilmem ama ben de "kendimi öldüremedim..."



* m.duras, cebelitarık denizcisi
**i.özel, mataramda tuzlu su

2 Kasım 2012 Cuma

manifesto

orhan ka.: orhan gencebay hayranı bir baba ve üç kızdan sonra doğan ilk erkek çocuk olunca bu isim kaçınılmazdı. yetmiş birli. bu yüzden hayat karşısında biraz kırık ve fenerbahçeli. sadece ikinci el kitap okuyor.

*



come rain or come shine ya da  
                                            kendisi olmaya lanetlenmişler manifestosu.

bu şairane yaşamımı -esirgeyen ve bağışlayan direnmenin adıyla- saframızla kesemizi birleştiren anatomi bilimine, aşkı farmakolojik vaka addedebileceğini sanan bütün doktorlara, kaypaklığa, ihanetlere, insan kalpazanı paralara, sivilcelere, pahalı zevklere, ucuz cesaretlere ve bunların metropol, şehir, kent, kasaba, köy ve mezra insanlarına, varsıllıkla yoksulluk meseli olan bu hayatta -aslında bilim olmayan başka türlü sosyal bilim spekülasyonlarıyla süslemeyin n’olur- illaki yoksulluğa; yani ablamı okul birincisiyken okuldan alıp zurnacının oğluna veren, teras katta çatısı cam olan evi aldırmayıp yağan yağmuru ve karı görerek uyumamı engelleyen yoksulluğa, gelince mertliği kapıdan aşkı da bacadan kovan yoksulluğa...

köşelerinde kurdukları devrimci nostaljilerin, kürtajların ve tatil yanığı tenlerinin karşısına dikilmeyecek olan beridekilere...

açıp sözlüklere, kitap sırtlarına ve önsözlerine bakabilirsiniz. oğuz atay hüznünüze malzemedir nasıl olsa. nazım’ın görkemli bir dizesi aklınızda, necip fazıl bir ahlak adamı: taşrada bir anayurt oteli...

sarhoşken hepiniz birer gregor samsa, ayıkken yeşil kart alabilirsiniz yoksulluk belgesini muhtarınızdan iki türk lirası karşılığında. cimrinin parasına gıpta eder, asıl hazinesi olan tavrına hayranlık duyarsınız. aşırı düşkünlüklerinizin, ahlak gevşekliklerinin ve saçmalamalarınızın pratik değerini kanıtlamak için doğduğunuz toprağı ne de çabuk tevekkül ve demokrasinin batıl inançları da dâhil tüm rejimlere tahammül etme melekeniz var; bir taraftan yücelmek için öbür taraftan bozulmayı aynı anda kontrol altında tutabilirsiniz.

biliyorum siz burayı çalışarak kazandınız. biliyorum çoluk çocuk okutur, tatil yaparsınız işten vakit bulunca. gözünüz fakire uzanan eldedir, paranızı bankaya devlet ödemektedir ve hak etmektesinizdir toplu konuttan ev alma garantisini. kiracınız hazırdır ve malınızı faşist dedikleriniz korumaktadır. saçınız arkadan bağlı, visconti filminden uyarlama hüznünüz, iftar çadırında sıranız...

sizlere adıyorum; ama lütfen fakirin hüznüne yamanmayınız! bir de burjuva sınıfına adıyorum adanması gereken ne varsa! hani zengin olmayıp zengin gibi yaşayan, fakir olmayıp fakirlik edebiyatı yapan, idealleriyle yüksek yaşamaklarıyla sıradan olup gülüşleriyle dişlerimi kamaştıranlara...

hayatı olumsuzlayan ya da erteleyen 'umut'u ethik diye sunup yapıcı fanteziyi bir sınıf atlama düşüne indirgeyen umut ideologlarına, adına ethik dediğimiz bu evrensel doğruya iyi gelen davranışlar bekleyen tatlı su frengisi tabakalara, toplumsallaşmaya psikolojik bir tasmayla bağlı olup nasıl yiyeceğini, nasıl spor yapacağını, nasıl sevişeceğini, çocuklarını nasıl yetiştireceğini bile uzmanlardan öğrenip aşağılık duygusunu ırklar arası eşitlik, cinslerin eşitliği, fakirlere yardım, savaşa hayır, genel olarak şiddet karşıtlığı, ifade özgürlüğü, hayvanlara iyi davranma kategorileriyle mutlaklaştıran, emeği kitaplardan, acıları gazetelerden öğrenen çağdaş solcu aydınlarımıza...

hayal gücü yoksunluğu abartılı bir görev ve itaat duygusuyla telafi edilmiş ve bir mezbahaya girse midesi bulanacak et paketleme şirketi yöneticisine benzerken, kendini amacının yüceliğine ikna ettiği için politik, ekonomik, sosyal ya da dini fikirler bütünlüğünden mutlaklaştırdığınız ideolojilere amaç olarak bakan gaz odası odacısı kalpsiz insan kasabı moronlara adıyorum. resmi inançlarının her zaman organizatörler ve canilerle bir ittifakı söz konusuyken, zulümlere olanak veren en önemli özellik, vicdanları devlet ideolojisine olan itaatkârlığıyla insanlığı sloganlar, yaftalar ve inançlarla manipüle edilen, yakınında patlayan bombaya, yakmaya yıkmaya karşı görünüp de yozlaşmaya, adaletsizliğin pençesinde çürümeye ses çıkarmayan; okulu var eğitimi, mahkemesi var adaleti, camisi var dini, kalbi var vicdanı yalan tüm afazi hastası topluma adıyorum.

biyolojik gereksinmeleri zaten karşılanınca yapay amaçlar edinip bu amaçlarının yapaylığıyla arkadaş çevresini belirleyen gereksiz yere aşırı toplumsallaşmış insanlara...

çağdaş toplumlarında önemli önemsiz bir beceri edinmek üzere bir eğitimden geçmek için asgari çabaları yeterliyken, sonra da işlerine zamanında gelip işin gerektirdiği mütevazı çabayı göstermesi yeterli olan sizlere; bütün gerekeni makul oranda akıl ve çokça itaat olan kişilere...

ebeveynlerinin hak bellediği tanrısal çemberin içine doğmuş olmanın kazandırdığı korunaklı olanaklarıyla okuyan, dershaneye giden, üniversiteye giden kurslara giden, arabası hazır evi hazır aynı mezhepten karısı- kocası hazır mide bulandırıcı beşiklerinden mide bulandırıcı mezarlarına kadar toplumlarının gözbebeği gibi baktığı, biyolojik ihtiyaç giderme çabasında yaşamın yoksulluk bahçelerinde haysiyetleri için eşelenen insancıkların çabaları saçma sunulduğu için kendi yapay etkinliklerini amaç edinmiş paragöz servet adamlarına…

kafalarını kendileri taşıyıp başkalarına kullandıran, bedenlerini kansızlığın disiplinine ve zihinlerini unutuşunkine tabi kılarak çeviri yaşamlarını dipnotların ve italiklerin huzurlu gölgelerinde sürdüren bilim insanlarına, doğuştan iyi gelmiş ellerini satranç zihniyetiyle oynadıkları oyuncak sevdalarında bile zar tutanlara, kötü gelmiş ellerini iyi oynamaya çalışan insanlara, çocukken sorulduğunda öğretmen, avukat, mühendis doktor olabilme hayallerinin ederi birkaç küçük bilye tanesiyken çaresizliği öğreterek her şeylerine belirsizliği egemen kılanlara, çocuk ölümlerinden cevaplar arayanlara, devrimi reformdan zor gösterenlere, herkes sustuğu için susanlara, konuşmak için başkalarının konuşmasını bekleyenlere, konuşurken bağırmayanlara, sessiz kalışlarıyla vicdanlarda kapanmaz yaralar açanlara, tarihin apış aralarına sokulup her katmanda açılan kanatlarıyla beyinleri ve yürekleri akrep üretirken, düşüşleri ne hitler’in düşüşüne ne yarışan atların tökezleyişine benzemeyen ve her devirde her savaşta her kavgada güçlüden yana olanlara, her devirde her savaşta her kavgada hep kazananlardan yana saf tutanlara, kendileri sağ kalarak ölülere devrim şehidi, vatan şehidi, din şehidi sıfatları takan ölü sevicilerine, mezar taşlarından sosyoloji üreten tamahkâr toplumbilim tüccarlarına, hayatları kurmaca filmler gibi bir yanılsamayı duyarlılık yanılsamasıyla kâğıt mendillerini ıslatanlara, ıslattıkları mendillerinin eczası uçmasın diye özenle çantalarında saklayanlara, işyerlerinde sağduyulu ve ölçülü; alışverişte vahşi ve saldırgan, şahsiyet zaafına uğrayıp kapitalizmle vicdanı körebe, akılları köşe kapmaca oyunları oynayan, kalp diye göğüslerinin sol yanında korkak birer tavşan taşıyanlara, içte ve dışta, kesin ve keskin muğlâk ve muallâk görüntülerinin gövdesinden kendi içlerine düşen gözleriyle bakan; çiçek, gölge, taş, kar, dağ derinlik renk ve dumanla kendi çekirdeğine ufalmayı göze alamayıp güvende olmak adına çoğunluğa benzemeye çalışanlara, hep bir şeylerin kıyısından yansırken, hep bir yerlerden, hep başka biçimde, her zaman farksız, hep yansıtana göre, hep diğerinden, aslını bile bilmek zahmetine katlanamadıkları şeylerde kendilerini ararken alkış nerede yükselirse oraya koşarak, çekilince etraflarındaki altın yaldızlı çerçeve ve nerede oldukları belli olmayınca uğradıkları gerçeklik kaybıyla, her şeye ve hepsine rağmen kendisi olmaya devam edemeyenlere...

salınınca iki kol olanın sarılınca bir kucak olduğunun ayırtına varamayan, sonbahar yaprakları sıva gibi dökülürken ilk yağmurda ıslanmayan ürkek şemsiye insanlarına, özü olmayan kabuklar haline gelen sosyal unvanlarına kulluk ederken zamanla yarışıp da zamanı geçemeyen, geçse bile arta kalan zamanda ne yapacağını bilemeyen, hızlarının amacı kendileriyle sınırlı kullarına!..

ihtiyatınızın ebediyet deliliğinde dünyanıza yeni sayıklamalar lazım geldiğinde yaşamayıp yaşamın bir benzerini sürdürürken ölümden nasıl sakınacağınızı düşünerek ölüme tapabilirsiniz. takma başlarınızın üzerindeki takma perçemlerinizin, ödenmeyen borçlarınızın, tutulmayan sözlerinizin, yollara düşmeyi ve kaderlerinizle güreşmeyi göze alamamanızın bir mazereti var; yer gibi sağlam, gök gibi her yerde diyerek şanını yücelttiğiniz ama kanını emdiğiniz, kökünü kemirdiğiniz köhne bir devletiniz, allak bullak edici piyasalar, dinler, sanatlar, ülküler; boyalı pudra maskaralıklarınızla suratlarınıza sürdüğünüz (ıyyy) dilleriniz, üsluplarınız, retorikleriniz...

ve siz ey, süslü seremonilerin, sadakat gösterilerinin, ödüllerin, nişanların altında yamalı ciğerlerini, tahta cambaz bacaklarını gizlemeye çalıştığı fahişelerin gardıroplarından konuşanlar!!! meziyetlerinizden daha büyük bir varoluş kontenjanını elinde tutan zaaflarınız fiilin hükümranlığının önüne geçti. biliyorum zordur kabil’in çocukları olup habil’i tutmak, katilin soyundan gelip maktulden yana olmak…

spartaküs'e değil, atticus'a değil; haşmet ibriktaroğlu'na, martin luther king'e, marx'a, bob marley'e, peter green'e, otis rush'a, steve ray vaughan'a, andy kauffman'a, bach'a, mr. jones'a, cyrano de bergerac'a, muhammed ali'ye, şeyh bedrettin'e, imam şafi'ye, şakacı şirin'e, değil. turgut uyar'a, cahit zarifoğlu'na, cioran'a, romain gary'ye (emile ajar), mahir çayan'a, soljenitsin'e, miles davis'e, t.d.lemon 1900'e, cool hand luke'a, cat stevens'a, hannah arendt'e, ali şeriati'ye, charlie chaplin'e, ofsayt osman'a, zapata'ya, marcos'a, castro'ya, gözlüklü şirin'e, goofy'ye, kunta kinte'ye, ebuzer gıffari'ye, birdy'ye, dostoyevski'ye, marlon brando'ya, geronimo'ya, rory gallagher'a, maradona'ya, malcolm x'e, sacco ile vanzetti'ye, b.b.king'e, paul kossoff'a, robby fowler'a, mumia abu-jamal'a, sadri alışık'a, bruce springsteen'e, neil young'a, jomo kenyatta'ya, rosa luxemburg'a, martin eden'e, henry thoreau'ya, buffalo 66'e, bono'ya, victor jara'ya, kazım koyuncu'ya, al pacino'ya;

hayatımda artık bir boğazlı kazak imgesi olarak hep varolan, alkolden titreyen elleriyle uzun gri saçlarını alnından geriye doğru savururken hayat'ın yaşam'a çevrilmesi gerekirliğiyle ilgili yol haritasını kepek döker gibi kucağıma düşürmüş bulunan, iki ile ikinin eşit olmadığını matematikle ispat ederek çocukça hayranlığımı kazanmış, karşılaşmamızı artık tesadüflere bıraktığım odtü'de on iki eylül cuntasının tanklarına omuz atarak ilerletmedikleri bir adımdan bir dünya kazanan zafer abi'ye değil.

hayata karşı bir dağ gibi 'i got the blues' duruşuyla 'hayat kendisiyle pazarlık yapmaya değmez' fikrini yaşamımda somut olarak kendi üzerinde bedenlendiren, hiçbir kitaptan hiçbir filmden öğrenemediğim şeyleri bir mimiğinden, bir cümlesinden süzebildiğim, benimle dost olduğu için kendimi kendimle gurur duyduran nurullah abi’ye.

benden biraz yakışıklı cevo'ya. güzel gülüşlü ismail'e, içimdeki okyanus'a, sokrat'ın aklını isa'nın kalbini taşıyan gerçek insanlara, sabah ezanlarında yağan yağmura, 'gece yarısına bir saat var'lara, öğleyi bulan kahvaltılara adamıyorum!!!

ben allah’a inanırım -benim yüzümden birçok kişi allah’a inandı ama ben şimdi ateistleri ölesiye kıskanıyorum orası ayrı- belki de bu yüzden gözümden ırak olan gönlümden ırak olmaz. nefsimden ırak olur sadece. haa, bir de o şiirden o anlaşılmaz. tartışmayalım. eyvallah.

sevilmekle imtihan olan bir masumdu yusuf. yakup sevdi kuyuya düştü, züleyha sevdi zindana... hepsi bu.



27 Haziran 2012 Çarşamba

sen, sevgilim

mehmet murat: sözleştiğimiz gibi, üniversite sınavından sonra istediği kitapları almak için geldi. giderken bir tane daha 'terkedilmiş şiir' bıraktı: "savaş soğuk, bazı kızlar güzel, allah büyük..." terkedilmeseymiş bana ithaf edilecekmiş.

bu sabah, "bir tek 'terkedilmiş şiir'in yetmeyeceğini biliyorum," diyen bir e-posta aldım.  ayrıca biyografisinin değişme zamanı gelmemiş mi? üstelik, artık düzyazı da yazıyormuş.

*

seni seviyorum.

senin sesini, hani şu kulaklarımdan geçerken rüzgarı kadın saçına çeviren, hava molekülerini hınçlarından tepindiren, adımı -ya da başka türlü adımı- söyleyişinde hani tam da şu sağ böbreğimin orayı titreten sesini seviyorum.

ellerini... dudaklarıma değdiğinde içlerini dumana boğan, dumanı içime çektiğimde ateşi kavuran ellerini... beni bitiren, ağulayan, seven ellerini seviyorum. kırılganlığını, hafifliğini.

sonra saçını seviyorum saçını. komik biliyorum, ama seviyorum... saçların güzel kokuyor. sen kokuyor. saçlarına sarındığım için kıskanan yorganım da, tenim de sen kokuyor sonra. kokunu burnumda değil, dişlerimde, gözlerimde, parmak uçlarımda duyuyorum. tekrar duyuyorum seni daha çok seviyorum. aklıma seni getiriyor kokun.

gözlerin. en karanlığın karanlığa bırakılınca duyduğu karanlık kadar sakin, vakur. sessiz gözlerin. bir şeyler demeye çalışıyorlar ya hani. ölüyorum. ayağa kalkıyorum. ölüyorum yine. gözlerinle dediklerin göğüs kafesime dokunuyor. boğazıma kadar çıkıyor. öksürtüyor. içimden kırmızı çıkıyor.

kirpiklerin sonra... su içmeye eğilir gibi öpmeye eğildiğimde titreşen kirpiklerin. bir pusulanın kuzeyi arayan iğnesi gibi titreşen kirpiklerini seviyorum.

dudakların. hani şu öpenlerden. adımı -ya da başka türlü adımı- söyleyenlerden. ben seni seveyim diye nefes alan, sonra göğsünü indirip kaldıran dudakların. içinde yeni damlamış mumlar olan, sonra da duman doldurduğun. benimkilere bastırıp mumu içime damlattığın dudakların. onlar olmasa ne yaparım?

belin sevgilim...belin neden bu kadar ince? "seni daha da öldürmek için sevgilim".

ayak bileklerinden ise, özellikle bahsetmiyorum.

sevgilim. neden yoksun?

neden sana hiç aşık olmadım? neden sana hep aşık olduğumda başka bir yerden gittin? sana her aşık oluşumda neden başkaydı adın?

neden her seferinde kendinden nefret ettirdin? neden hayal kırıklığı yaşattın?

senden nefret ediyorum.

seni seviyorum.

gelme sakın. bıktım artık.

13 Ocak 2012 Cuma

terkedilmiş şiirler

mehmet murat: lisede okuyor. sonda. şiiri, kağıttan gemileri ve bulutları çok seviyor. türkan şoray'ın estetik görmemiş haline ise aşık. bu aralar, kendisine terkedemeyeceği bir şiir versin diye, ohepvarolan'a dua ediyor.

*

I.

önce dalgınlığıma geldi,
şimdi göz göre göre seviyorum seni.*


*terkedilmeseydi didem madak'a ithaf edilecekti.

II.

kızlar için fincan içlerine gelecek inşa eden
allahım beni bilirsin, ben aylak ve günahkar
kulunun her duasına cevap, kar tanesine melek
o kızlara uzun elbise, ki etekleri rüzgarda uçuşur*


*terkedilmeseydi cahit zarifoğlu'na ithaf edilecekti.

III.

sen istedin diye açıldı bu parantez rüyaya
sen esas kızı gün batımlarında yazılmış
düş dökümü günlüklerimin ve dahi
onlarla yüklü kağıt gemilerin kenar süsü

sen istedin diye açıldı bu parantez rüyaya
sen ile başlayan düş rengi bir şiir olsun diye.*


*terkedilmeseydi turgut uyar'a ithaf edilecekti.

9 Eylül 2011 Cuma

rekabet

s. melek yıldız (batı almanya-bonn,1985): federal almanya büyükelçiliğinde görevli türk baba ile aynı yerde memur olarak çalışan alman annenin tek çocuğu. on yaşından bu yana istanbul'da yaşıyor. sıradan olduğunu düşündüğü hayatında gurur duyduğu tek şey, istanbul erkek lisesi mezunu olmak. eğer ölmezse, iki bin on beş yılından sonra yayınlansın istediği, vazgeçmek ve unutmak üzerine yazılmış, şehvetin de bulaştığı karanlık öykülerden oluşan bir dosyası var.
almanca ve ingilizce bilen s. melek yıldız, çevirmenlik de yapıyor.

*

günümüz yönetmenlerinin dijital kamerayla çektiği filmler, üzeri tozla kaplanmış eski fotoğraflar gibi puslu, seyredene bir tülün ardından bakıyormuş hissi veren, titreşen siyah beyaz görüntüler gibi.

loş, neredeyse karanlık, yağmur ormanlarının geniş yapraklı yüksek ağaçlar yüzünden ışığın zar zor ulaşan alt kısımları gibi başka odalara açılan kapılardan gelen ışıkla biraz olsun aydınlanarak dış kapıya ulaşan, sanki sonsuz uzunlukta bir koridor.

gece karası kapıda gözetleme deliğini işaret eden bir ışık. kapının ardında sabırsız fısıltılar. ve yere düşen anahtarlığın merdivenlerde yankılanan, kapıyı aşıp içeriye kadar gelen sesi.

nihayet açılan kapı, koridordan tünelin ucunda yoğun bir ışık. bir de omuzları ve sırtı açık askılı elbisesiyle bir kadın. ve yeniden ışık; saçların omuzda örtemediği yerlerden aşağıya, kollara ve nasılsa belde unutulmuş gamzeye doğru bir nehir gibi usul usul akan bir ışık.

peşi sıra, kapıyı kapatıp içeriye giren, ayakkabı ve giysiler için oraya konulmuş mobilyanın aynasında kendini seyre dalan kadının arkasında duran bir adam. artık o da, aynanın derinliğindeki saklı yerde, kadının yanında.

yüzü kadının saçlarına gömülmüş, sanki su altındaki uzun bir bekleyişin ardından yüzeye çıkmış ve suyun altında geçen süre boyunca yalnızca bunu hayal etmiş gibi alınan derin bir nefes. her nefesi son nefes olmasından korkarak alan adam, beldeki gamzede başlayan ve sırt boyunca devam eden bir yolculuğa çıkan sağ el.

sağ el yolculuğun sonundaki saç örtüyü kaldırınca kokunun asıl kaynağına konulan öpücük. ki bu, sağ ele, yolculuğun boşuna değil, demektir. bir daha, bir daha... sonra da, sırtını aynanın derinliklerine yollayan, yüzünü ona dönen kadının dudaklarını.

sonrası bir mücadele...

giysilerin her adımda azaldığı bir yürüme...

bir erotik rekabet...

yenilenin de galip geleceği, zafer ve mağlubiyet arasındaki sınırların ortadan kalktığı bir savaş...

ve içimizde, aynadaki saklı yerden ayrılıp, kelimenin tam anlamıyla birbirini duvardan duvara çarparak koridor boyunca yol alan ve önümüzden geçip giden iki beden adına bir mutluluk...

(o ikisi bu yaz öğleden sonrasının gölgede kalmış arka odasına yol alırken, biz de ağır ağır dış kapıya doğru ilerleyelim. yavaşça açtığımız kapıyı peşimiz sıra yavaşça kapatıp, sessizce dışarı çıkalım. merdivenlerden başka şeyler düşünmeye çalışarak inerken -söz gelimi, üzerinde yaz güneşinin parıltılarıyla usul usul akan nehirle apartman arasındaki sokağı-, her şey bir defa daha, hikayenin başında bahsi geçen yönetmenlerden birinin filmine dönüşüyor olsun: yaşantıya eklenen an parçaları gibi şimşek çakımını hatırlatan görüntü bombardımanı. tıpkı gecenin karanlığında yanıp sönen fener ışıkları gibi. beyaz çarşaflar üzerinde iki beden. ama yüzleri göremiyoruz, bedenler de görüntüye parça parça giriyor: kadının boynuna ter yüzünden yapışmış bir kaç tel saç, ayak bileklerini okşayan bir erkek eli, erkeğin sırtına iz bırakan tırnaklar, kendi ışığını yayan aydınlık gibi çok güzel iki el, kadının sırtından beldeki gamzeye doğru yola çıkan bir kaç damla ter...)

orada, bu yaz öğleden sonrasının gölgede kalmış arka odasında ise, kırışık beyaz çarşaflar üzerine devrilmiş iki beden. uzun yoldan gelmiş atlar gibi terli ve yorgun.

kim galip kim mağlup belirsiz.

bir tek, yatağın kenarına neredeyse düşecekmiş gibi yüz üstü uzanmış kadının yerdeki halının desenlerinden de uzakları gören gözlerinde bir parıltı...

19 Mayıs 2011 Perşembe

eva, petra ve ben*

dietrich ackerbaum: 1965 yılında demokratik almanya'nın kültür-sanat kenti rostock'da doğdu. liman çocuğu olmaktan kendine gurur payı çıkarmayı ihmal ettiği anlarda edebiyatla ilgilenmektedir. 1980'li yıllarda bir süre moskova'da enformatik eğitimi alan, 1988'den bu yana berlin'de yaşıyan ackerbaum, hem duvarın yıkılışını hem de berlin'in yeniden başkent oluşunu yerinde gözlemledi. roman ve öykülerinin yanısıra, gezi yazıları da bulunan yazar, 'alman edebiyatının çağdaş ve yenilikçi seslerinden biri' olarak görülmesini ise alaycı bir kayıtsızlıkla karşılıyor.

aşağıdaki pasajın alındığı "eva, petra und ich/ eva, petra ve ben" adlı öykü, yazarın "der stammgast/ müdavim" adlı öykü kitabında yayımlanmıştır.

*

eva o gün bal rengi saçlarını bağlamamış. max’ın doğumgünü partisindeyiz. alelâde bir taç var başında ve üstünde de alelâde giysiler. ben salonun dışarıya bakan penceresinin önünde durmuş belirgin bir can sıkıntısıyla dışarıya bakarken, gelip yanıbaşımda duruyor. hiçbir şey söylemiyor, ben de söylemiyorum.

mannheim’da henüz on beş yaşında bir gençken ben, yine bir arkadaşımın doğumgünü partisinde aynı sahne yaşanmış, ben yine pencerenin önünde durmuş dışarıya bakarken yanıma yaklaşan bal rengi saçlı bir kız hiçbir şey söylemeden yanıbaşımda durmuştu. o gece sessizliği bozan ben oldum ve gece, bal rengi saçlı kızın “stefan sen bir domuzsun!” heyheylenmesiyle sona erdi. stefan’ın bir domuz olduğuna dair yaygın inanışın bal rengi saçlı kız tarafından da tasdiklenmesi o an etrafımda bulunan samimi arkadaşlarımın bir kısmını şaşırtıp, bir kısmını da neşeye boğmuş olsa da, bu hakaret benim hayata bakışımı herhangi bir biçimde sekteye uğratmadı. sonraki yıllarda domuzluktan vazgeçmeyi değil ama yerine ve zamanına göre domuzluğumu törpülemeyi öğrendim. bir domuz olduğum gerçeğinin yüzüme vurulduğu anlarda, bundan belli belirsiz bir gurur payı çıkarmayı bile başardım. ama bu gerçeği kimi zaman farklı kelimelerle de olsa yüzüme vurmaktan hiç vazgeçmeyen karşı cins mensuplarının içinde, o ânı en dolu dolu yaşayan, domuzluğuma yönelik hıncını en kanırtıcı biçimde dışa vuran kişi hiç değişmedi. mannheim’daki doğumgünü partisinin sonunda ilk cinsel deneyimimi yaşamak için hedef seçtiğim petra, hakaretin hakkını vermeyi biliyordu.

eva’yı yan gözle süzerken bal rengi saçlarından çok bakışları dikkatimi çekiyor. zaten kadınların saçlarına yönelik özel bir ilgim de yoktur. saç rengi ve şeklinden karakter tahlili konusunda uzmanlaştığını sanan eski bir arkadaşım koyu kızıl düz saçlı kızlara asla güvenilmeyeceğine dair teziyle yıllarca başımızı ağrıttıktan sonra tam da böyle bir kızla evlenerek, umut vaât eden parlak bir kariyeri çöp tenekesine göndermiş, bekârlığa veda gecesinde konuyu açma cüreti gösteren bir başka arkadaşımızı ise konuyu açtığına pişman etmişti. evdeki onca insan dururken, bu bal rengi saçlı kızın yanıbaşıma gelmesini de kendimden çok evin manzarasına yoruyorum zaten ve bütün domuzluğumla aşağıya bakmayı sürdürüyorum. eva da hiç ses çıkarmadan aynısını yapıyor. hiç tanışmayan iki insanın sessizce yan yana durmasında erotik bir yan olduğunu bilmeyecek denli saf bir kıza benzemiyor eva. hattâ böylesi gerilimlere özellikle davet çıkaracak türden biri bile olabilir. yalnızca yan gözle birkaç kez kestiğim bir kız hakkında böylesi cüretkâr çıkarımlarda bulunmam ise benim peşin hükümlülüğümle açıklanabilir muhtemelen. ben tam da söz konusu peşin hükümlülüğün de üzerime yapışan domuzluğun bir parçası olup olmadığına kafa yorarken eva bana dönüyor ve “ne kadar güzel bir manzara,” diyor.

cevap veriyorum:

“on dakikadır burada dikiliyorsun, bunu mu söyleyebildin?”

normal koşullar altında, eva’nın bu cümleye karşılık olarak bir domuz, su katılmamış bir göt ya da gün yüzü görmemiş bir yavşak olduğuma dair acı gerçeği bir kez daha yüzüme vurduktan sonra olay yerini hışımla terk etmesi gerekiyor. ama öyle olmuyor.

“senin daha iyi bir cümlen var mı?”

on beş yaşımdayken, mannheim’da daha iyi bir cümle bulamadığım için petra’nın dudaklarına asıldığım günden beri, iç ceplerimde her duruma uyacak “daha iyi cümleler” taşıyorum, ama o akşam güzel berlin manzarasının karşısında dilim tutuluveriyor. gerçekten de daha iyi bir cümlem yok ve dışarıdan gelen ışıkta bal rengi saçlarını belli belirsiz fark ettiğim eva en hassas yerimden vuruyor beni. daha iyi bir cümlem yok.

“daha iyi bir cümlem yok,” diyorum.

eva bunun üzerine çaçaron bir sokak kızı edasıyla yaka silkerek, “o zaman kapa çeneni de manzarayı seyret,” diyor ve istifini bozmadan dışarıya bakmaya devam ediyor. tehlikeli bir dönemecin başında olduğumu o anda anlıyorum aslında. arkamı pencereye dönüp, kalabalık salonda petra’yı arıyorum gözlerimle. göremeyince yeniden önüme dönüp, adını soruyorum bal rengi saçlı kıza. “eva,” diyor. Hiç sektirmeden, “eva,” diyorum, “sen tam bir domuzsun!”




*çeviren: s. melek yıldız

30 Mart 2010 Salı

o tarz bir şiir

mevlüt ömer: altmış beş maraş doğumlu. bir iç-ege kasabasında coğrafya öğretmeni. leylaklar, kısa kemıl, bir de okula gitmek için sabah serinliğinde yaptığı tren yolculuklarını çok seviyor. ilk şiirini, türkçe öğretmeninin "perdeleri kapatarak dünyamızı karartıyorsunuz" demesi üzerine orta üçte yazdı. büyük bir utançla yırtıp atacağı bu şiiri bilen hiçbir arkadaşıyla şu an görüşmüyor. bir sabah, trenden iner inmez yaktığı kısa kemıl daha okulun bahçe kapısına gelmeden bitince kendisine bir hâller olduğunu anladı. ardından oturup bu şiiri yazdı. o tarz bir şiir ikinci ve son şiiridir.


neo-epik tarzda bir şiir ve paha biçilemez ilk mısra
"sevgilimin çıplak omuzlarını öpmek istiyorum"
elbette biliyorum matematik birinci nedir ikinci
pe noktasındaki eğim için türev ihtimaller hesabı

farkındayım tarz dedim az önce beyaz gömlek
üzerine sevgilim istiyor diye de hırka
favorilerim bugün de aynı kalamaz mı doktor
xanax yoksa doğmadan aylar önce mi alınıyor

kalpte sızı vicdan kara yanan bellek kontratak
sevgilim öksüz karşınızda anneler yarışıyor
içinden konuşan için süremiz az önce doldu
cevap ver kontrol kulesi bugün saat kaç oldu

perde insin güneşsiz gök nasıl olsa karanlık
sevgilim oda oturdukça değil yürüdükçe çoğalıyor
yağmur ayna kırıklarına düşerken uykularda
hep aynı şarkının nakarat kısmı yankılanır sularda