kırk ambar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kırk ambar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Haziran 2025 Salı

serçe parmaklar

okuduğum makalede, "bir iddiaya göre" diyor. o yüzden araştırma gereği duymadım. ne yapay zekaya sordum ne gugıla...

ne de olsa, söze başlamak için bir bahane sadece. 'söylenmemiş söz'e...

iddiaya göre, çatal bıçak takımı kullanımının başlaması ısırığın biçimini değiştirmiş. sofra bıçağı sayesinde yiyecekleri yeni şekillerde kesmek mümkün olunca, iki yüz elli yıl önceye kadar yaptığımız gibi üstçene dişleri ile altçene dişleri üst üste gelecek şekilde yemeyi bırakmışız. sonuç olarak da üstçene dişleri altçene dişlerinin önüne gelmiş.

bilimciler bununla uğraşa dursun. ben cep telefonlarının etkisini merak ettim. 

boyunlarımız yeni bir normallik kazanacak mi acaba? ekran ışığının uyumaya olumsuz etkisi ortadan kalkacak mı?

ama ben en çok elleri merak ediyorum. spor salonunda onlarca ton ağırlığın altından kalkmışcasına gelişen, telefonu kolayca dengede tutan serçe parmakları mesela.

4 Şubat 2025 Salı

etimoloji

etimoloji, yani kelimelerin kökenleri özel olarak dikkatimi çekmiyorsa da -ya da kelimelerin kökenleriyle özel olarak ilgilenmiyor olsam da- kelimelerin kökenleri ve bazı kelimeler arasındaki mevcut bağlantılar bana daima büyüleyici geldi.

/güller kitabı'nı okuyordum. nergis ve narkisos'un hikâyesinden sonra beşir ayvazoğlu'nun konuyu hafifçe köpürtmesiyle narkoz ve narkotik kelimelerinin narkisos'tan geldiğini öğrenmek başımı döndürmüştü.

galiba bu ilkti. ve kelimelere bir defa daha iman etmiştim./

aynı şey yine oldu.

bu defa ecinniler'i okurken. elif batuman sayesinde özbekçe'de erik ve kalp kelimelerinin ses ve yazılış olarak birbirine ne kadar yakın olduğunu fark ettim: orik ve yurek...

çünkü kalbin şekli ile eriğin şekli benzermiş. (haksız da sayılmazlar bence)

üstelik tek sebep bu değilmiş. erik, kalp için yararlı mineraller de içerirmiş.

orik 'altın' demek olan sarikle de benzermiş. zira erik, bütün meyveler arasında en yüksek altın öğesi ihtiva edenmiş.

*

bunları gugıla sorunca, eski türkçede erük kelimesinin "çekirdekli meyvelerin genel adı" olduğunu öğrendim.

kelimenin kökeninde yer alan ve "olmak", "önce olan" anlamına gelen "er"in ise kıştan sonra ilk çiçek açan meyve ağacının erik olması ile ilişkili olduğunu da.

*

yine de tuzağa düşmeyecek işi bu tarz rastlantılara bırakacağım. tıpkı bilgisayar oyunlarından uzak durduğum, plak koleksiyonu işine hiç bulaşmadığım gibi.

8 Aralık 2024 Pazar

sinek kızı ve sinek valesi

ilk iş olarak kupa kızı ve sinekler valesi'ni açtım. fonda teoman'ın sesi. masanın üzerinde ise bir iskambil destesinin resimli kağıtları. kızlar, valeler, papazlar...

/muhataplarım iyi bilir. çünkü ben metod oyuncusuyum. rol gereği, bir damacana suyu sırtımda on sekizinci kata çıkardıktan sonra kapıyı açan güzel kıza "sahi sizin gözleriniz ne renk?" diye soracaksam bir damacana suyu sırtımda on sekizinci kata çıkarır kapıyı açan güzel kıza "sahi sizin gözleriniz ne renk?" diye sorarım.

ve içimden dua ederim: lütfen claire dunlap yeşili olsun allahım./

kağıt oyunlarını sever misiniz bilmem. ben çok severim. geçmişe dair en çok özlediğim şeylerden biri önünü ardını düşünmeden ders asıp sabahtan akşama, uykuyu boş verip akşamdan sabaha king oynadığımız zamanlardır mesela.

şimdi de oynuyorum elbet. ama o günlerdeki karelerin, oyunun tadı bir başkaydı.

ne diyordum? kağıt oyunlarını severim. ama kağıt oyunlarının sadece kağıt oyunu olmadığını yeni öğrendim. hatta, o şarkıdaki kupa kızı ve sinek valesi tercihinin benim düşündüğüm gibi olmadığını da.

/ben kağıt falı bakarken, -elbette inanmıyorum ve gülmece unsuru olarak-, daima 'maça kızı ve kupa valesi' ikilisinin tercih ederim. falda muhatap olduğum kişi değişir ama 'maça kızı' değişmez. zengin çocukları gibi sarışın olmasam da ben 'kupa valesi'.

tanışalım.../

oysa o şarkı 'zengin kız - fakir oğlan' hikâyesiymiş. ve bu durum açıkça belirtilmiş.

dört valeden sadece 'sinek valesi'nin elinde kılıç var. (evet, hepsinde yok.) ve bu durum onun köylü ya da fakir olduğu için askere alındığına işaret.

dahası kızlar içinde bir tek 'sinek kızı'nın elinde çiçek yok. (evet, sadece onun.) çünkü sevgilisi ya da kocası savaşta olduğu için ona kimse çiçek vermemiş.

20 Temmuz 2024 Cumartesi

boomerasking

internet ekipler amiri m. serdar kuzuloğlu'na itimat edersek; muhatabına kendini derdini anlatmak için soru sormaya verilen isimmiş.

başka bir deyişle, muhatabınız geri yuvarlasın diye masanın altından topu ona yuvarlamak ya da söz sırası çabucak bize geçsin diye yalandan(!) soru sormak.

şimdi de bir örnekle açıklayalım:

- beni özledin mi?

- çok.

- ama benim seni özlediğim kadar çok özlemiş olamazsın. bazı sabahlar, ya onsuz bir dünyaya uyandıysam, korkusuyla açıyorum gözlerimi. hayatta olduğunu anlayana kadar da büyüdükçe büyüyor korkum. sonra yerini özlemek alıyor. senden yana uzanmak istesem de kendimi tutuyorum. orada koşan, yüzen, kaktüslerin toprağını değiştiren, bulutları seyreden bir adam olduğunu bilmek yetiyor.



zeyl: insan merak etmiyor değil; aynı şeyi, dünya fenerbahçeliler günü bahanesiyle kutlama mesajı atarak yapmanın da bir adı var mı?

14 Haziran 2024 Cuma

kolomb'un yumurtası

kristof kolomb bir ziyafette eline bir yumurta alır ve keşiflerini küçümseyen davetlilere, "bu yumurtanın masada dik durmasını kim sağlayabilir?" diye sorar.

kimse başaramaz. soran bakışlar ona çevrilince de yumurtayı alır, ucunu hafifçe masaya vurarak kabuğu parçalanmayacak şekilde kırar. yumurtanın yassılaşan ucunu tabağına koyar, yumurta dik durur.

"bunu herkes yapabilir," diye itiraz sesleri yükselir. kolomb istifini hiç bozmaz. "doğru," der.

"zor değil. zor olan, bunu düşünebilmektir."

23 Mayıs 2023 Salı

l'esprit de l'escalier

öğrenir öğrenmez ilk aklıma gelen, sosyal medyada sık rastladığım "bu hissi/hâli/durumu anlatan almanca bir kelime olmalı" kalıbı oldu. gerçi fransızca ama olsun. daha az ünlü olan almanca karşılığı ise treppenwitz.

enrique vila-matas beye itimat edersek, (ki bu blogun temelinde kendisinin ve mucize kitabı bartleby ve şürekâsı'nın taşıdığı suyun, dizdiği taşların katkısı çoktur. başka bir deyişle, "javier marías üzerine bir blog" havasından çok önce o vardı buralarda. uzatmayayım; ömrüm yeter, iyi sorular sormayı bilen bir gazeteci eskisi beni konuşturmayı başarırsa anlatırım belki. ama o gazeteci eskisi ilk olarak nazan bekiroğlu'nu konuştursun, fil dişi kulesinden çıkartsın da görelim. üstelik bir kaç soruluk katkı bile veririm kendisine.)

ne diyordum? enrique vila-matas beye itimat edersek...

"size söylenmiş olanlara uygun cevabı bulduğunuzda o ânı tekrar yaşamaya gittiğiniz durum." keşke böyle deseydim hâli. üstelik çok ünlü bir karikatürü de var.

diderot'nun bir hikâyesinden sonra kavramlaşmıştır. aktörlük üzerine aykırı düşünceler adıyla türkçeye çevrilen kitabında yer alan bu hikâye, kendisine evde söylenmiş kötü bir lafa o sırada karşılık veremeyip de, hoş, zekice bir cevap aklına ancak merdivenlerde gelen adam hakkındadır.

her 'söylenmiş olan'a verdiğimiz cevap bu kategoriye dahil değil ama. içimize oturup, içimizde kalan anlarda verdiğimiz ya da veremediğimiz cevapların yerine kendi kendimize sonradan ikame ettiklerimiz.

yoksa, bugün olsa o güvenlikçilere yine "hiç mi yok?" diye sorarım. ama bir telefon kulübesi bulabilmek için şehrin batısını turlamazdım.

ama bu, bulduğunuz 'iyi' cevaplar gibi bir işe yaramaz. çünkü merdivenleri iniyorsunuzdur ve bulduğunuz sizin daha önceden, üst kattayken vermiş olmanız gereken iyi cevaptır.

14 Nisan 2023 Cuma

jamais vu

ya da okunduğu gibi yazarsak: jamevu...

dejavu hissini biliyorsunuz. işte jamevu tam onun zıddı.

yani tanıdığımız birine, bildiğimiz bir yere karşı sanki onu ilk kez görüyormuş gibi yabancılık hissetmek.

sizi bilmem ama, bu his, en çok yazarken oluşuyor bende. yazdığım kelime birden gözüme yanlış ya da farklı görünüyor.

belki de sürekli tekrarlanan kelime anlamını yitiriyor ve sadece bir ses yığınına dönüşüp yabancı, bilmediğim bir harf topluluğu oluyor. 
 
*

bir de onu yıllar sonra bir fotoğrafta, herkesin sosyal medya, eş, dost, akraba için fotoğraf çektirdiği o ünlü 'balkon'da orta doğulu antik bir kente yaslanmış olarak görmek ve tanıyamamak var.

yabancı, o kadar yabancıdır ki, geçmişin geçmişte kaldığını, -eğer böyle bir şey mümkünse- ona yeniden aşık olmanız gerektiğini hissedersiniz.

ne dersiniz? bu hissin de bir adı var mıdır?

1 Ekim 2022 Cumartesi

iki artı iki

hatırlayan çıkacaktır: yıllar önce "bir artı bir"in "iki" etmeyebileceği üzerine konuşmuştuk.

hatta daha ileri gitmiş, aristotales'nun sözünden çıkamadığımız için ufkumuz dar, alımız al, morumuz mor, demeye getirmiştim.

konuyu köpürtelim: "iki artı iki" kaç yapar peki? dört mü?

kendisini ve medeniyetini üst model sanan bir antropolog, avustralya'da yeni keşfedilen bir yerli kabilesinin zeka ve medeniyet durumunu anlamak için gençlerden birine sormuş. "iki, iki daha kaç yapar?"

"beş," demiş, bizim oğlan.

"nasıl olur," demiş öbürü, biraz da küçümseyerek. kurallarını biz ölümlülerin koyduğu matematiğe göre cevap "dört" ne de olsa. (o da onluk sisteme göre. ikilik sisteme göre "bir-sıfır-sıfır" çünkü.)

"üzerinde ikişer düğüm olan iki ip parçası alalım. ve bunları düğüm atıp birleştirelim. şimdi de düğümleri sayalım: bir, iki, üç, dört, beş düğüm."

28 Eylül 2021 Salı

schopenhauer'in kirpileri

ya da kirpilerin dilemması.

"soğuk bir kış sabahı çok sayıda oklu kirpi, donmamak için birbirine bir hayli yaklaştı. az sonra, oklarının farkına vardılar ve ayrıldılar. üşüyünce, birbirlerine tekrar yaklaştılar. oklar rahatsız edince yine uzaklaştılar. soğuktan donmakla, batan okların acısı arasında gidip gelerek yaşadıkları ikilemi, aralarındaki uzaklık, her iki acıya da tahammül edebilecekleri bir noktaya ulaşıncaya kadar sürdü. insanları bir araya getiren, iç dünyalarının boşluk ve tekdüzeliğidir. ters gelen özellikler ve tahammül edemedikleri hatalar onları birbirinden uzaklaştırır. sonunda, bir arada var olabilecekleri, nezaket ve görgünün belirlediği ortak noktada buluşurlar..."*

notgibi.bir: sanılanın aksine bu durumun aşkla ilgisi yoktur. bir kaç milimetreyle kalbinizi ıskalayan ok, sağ omzunuzdaki acı, paramparça olmuş elinizden yere damlayan kan umrunuzda bile değildir. hissetmezsiniz bile. hissetseniz de aldımverdimbenseniyendim-sonu kucaklaşması (ya da çarpışması) her şeye değer.

notgibi.iki: belki de 'hilal taktiği" dediğimiz şeydir bu. taktik değil insan oluşun en doğal sonucu. "ne senle ne sensiz"in türkçesi. bu yüzden yaralarımızı gösteriyoruz muhatabımıza yolun başında. "yaralandım" ya da "bakma  sen benim tank oluşuma, ben de yaralanabiliyorum" demek için değil "beni yaralama" diyebilmek için. gidişler gelişler, kararsızlıklar, korkmaklar dengesizlikten değil tam da bundan.


*: arthur schopenhauer, parerga ve paralipomena: kısa felsefi denemeler(1851)
     ayrıca bakınız... bedia ceylan 'daha' güzelce, 1473

1 Temmuz 2021 Perşembe

kurbağalar

"kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi yakup/ bunu kendine üç kere söyledi"*

ama önce geçmişe gidelim.

geldiniz mi? o halde başlayalım...

ingilizce çalıp söyleyen gruplar içinde en sevdiğim grup tartışmasız dire straits. evet, onlar. beatles ya da pink floyd sizin olsun. ama ikinci en sevdiğim grup söz konusu olunca karar veremem, led zeppelin ile metallica arasında gidip gelirim.

bu iki gruptan led zeppelin'in adı geçtiğimiz günlerde güney amerika keşfedilen kara kurbağası türüne verildi. and dağları'nın doğusunda, ekvador ile peru arasındaki sınırda uzanan cordillera del cóndor isimli silsilede yeni bir kara kurbağası keşfeden bilim insanları david brito-zapata ile carolina reyes-puig, keşfettikleri kurbağaya "led zeppelin yağmur kurbağası" anlamına gelen "pristimantis ledzeppelin" adını verdi.

robert plant, jimmy page, john paul jones ve john bonham tarafından kurulup, tarihe ve rock müziğe damga vurduktan sonra bonham'ın ölümüyle dağılan britanyalı gruptan adını alan yeni türün tüm üyeleri, orman içindeki akarsuların kenarında büyüyen çalılarda, sudan yaklaşık üç metre yükseklikteki yapraklara tünemiş halde yaşıyor.

bu yeni türü keşfeden ikilinin isimlendirme sebepleri ise oldukça basit: led zeppelin ile sıradışı müziklerini onurlandırmak...

vesselam.


*: edip cansever, çağrılmayan yakup

27 Haziran 2021 Pazar

péninsule

fransansızca bir kelime. fransa bisiklet turu, yani tour de france izlerken öğrendim.

/eğer seçme şansım varsa sarper günsal, berkem ceylan ve caner eler anlatımıyla dinlemeyi tercih ederim bisiklet yarışlarını. o kutlu zamanlarda televizyon evde ses olsun diye rağbet ettiğim bir eşya olmaktan çıkar, bir kaç arkadaşım ziyarete gelmiş de ben başka işlerin hakkından gelirken zaman zaman benim de katıldığım bir sohbetin fitili ateşlenmiş gibi hissederim./

anlamadığım bir kelime duydum ilk önce. caner eler, hemen peşi sıra, "fransızcanın en sevilen kelimesi olabilir," deyince dikkat kesildim. "yarımada" demekmiş. ama birebir türkçeye çevrilince "neredeyse ada" anlamına geliyormuş.

üç tarafı su ile çevrili, çoğu zaman dar bir kıstakla anakaraya bağlı kara parçaları için şiir gibi bir isim: neredeyse ada...

*

türkiye'nin en ünlü sözlüğüne itimat edersek: latince "paeninsula" kelimesinden gelmektedir. "paene" neredeyse, "insula" ada anlamındadır. bir anakaraya bağlı üç tarafı su ile çevrili kara parçaları için kullanılır.

11 Haziran 2021 Cuma

mcguffin

ya da macguffin...

enrique vila-matas'ın aradığımı bulamadığım ama zaman zaman beni çok güldüren "anlatı"sı... (iyi ki var bu kelime. yoksa, "roman" demeye dilimin varmadığı ama "deneme" de diyemediğim metinleri n'apar, nereye koyardım?)

ne diyordum? enrique vila-matas'ın aradığımı bulamadığım ama zaman zaman beni çok güldüren anlatısı kassel'de mantık aramak bir mcguffin denemesi* ve mcguffin'in ne olduğuna dair bir tartışma ile başlar. açıkcası ne olduğunu anlayamamış, anlayamayınca da, boşver, diyerek yoluma devam etmiştim. çok geçmeden bambaşka bir yer ve metinde, hem de "yalancı bahane" açıklamasıyla bir defa daha rastlayınca üzerine düşünmeden edemedim.

ne olduğunu ise ne olmadığından yola çıkarak anladım. umarım...

çehov'un "duvara asılı" ünlü "silah"ını duymuşsunuzdur: ilk bölümde, duvarda bir tüfek asılı, diyorsanız, ikinci veya üçüncü bölümde o silah patlamalıdır.

herkes bilir. edebi eserlerde yalınlıktan yana duran ve öyküyle doğrudan ilgisi olmayan ne varsa metinden atmayı tavsiye eden bu cümle zamanla kural olmuş, "eğer başta bir silah görünürse o silah daha sonra patlar" biçimine dönüşmüştür.

mcguffin ise tam tersi. duvarda asılı duran, belki görünce patlayacak ihtimalini zihnimize kaydettiğimiz ama patlamayan, hikâyenin sonunda varlığını zaten unutmuş olduğumuz için patlamadığını bile fark etmediğimiz silah. başka bir deyişle hikâye için önemliymiş gibi yapan ama öyle olmayan ayrıntı demek.

tıpkı, 'genellemeler' gibi. her insanın tek ve biricik olduğu bir gerçeklikte, sadece konuya girmeye yarar. evet, bunu daha önce demiştim.

ya da berlin'de başlayıp new york'ta nihayetlenen bir romanın berlin duvarı ile başlaması gibi.

oysa konunun duvarla ilgisi yoktur. her şey aşkla ve hayatı boyunca babasını özlemiş bir adamla ilgilidir.


*: "bir yazar ne denli avangardsa bu sıfatla anılmaya o denli itiraz edecektir," cümlesi bahsettiğim deneme. bir de, tam burada fark ettim ki, mcguffin bahsi bizzat mcguffin olabilir.

19 Mayıs 2021 Çarşamba

ağlamak

"ağlamak bir muammadır."

twitter, facebook, instagram ve hatta whatsappin durum mesajı hanesi... sosyal medyanın her türü için ne kadar işlevsel bir cümle değil mi? görüntü olarak güzel, kısa ve vurucu olduğu kadar romantik ve vaatkâr üstelik.

belki biz ölümlüler paylaşsa bir şey olmaz ama sarışın, renkli gözlü yazar müsveddesi e.ş(49), gönül adamı ve ailemizin terapisti kemal sayar, takip edememe hastalığından mustarip büyük türk düşünürü dücane beyfendi, aylık çıkan "mizah-edebiyat: ikisi bir arada" dergilerinden birinde iki satır yazısı çıktı diye yazar sıfatıyla gelin güvey olan tiplerden bir tanesi ya da ilahiyatçı kızlara kıyafet ve makyaj malzemesi satan çok takipçili hesaplardan biri paylaşsa binlerce beğeni alır, kitaplara epigraf olurdu.

"tırnak içi" olması boşuna değil bu arada. çünkü başkasından aldım. sandığınız gibi bir şiirden, nihayete erdiğinde boş gözlerle ekrana ya da perdeye bakakalacağınız bir filmden ya da yaz günleri için kitaplığımızda hazır ettiğimiz aşk romanlarından değil ama.

bilimsel bir kitaptan. daha doğrusu charles darwin'in notlar'ından. en doğrusu ise günlük niyetine tuttuğu bin sekiz yüz otuz sekiz tarihli not defterinden bir alıntı bu. darwin henüz otuz yaşında. beagle seyahatinin üzerinden iki yıl geçmiş. yüzmüş yüzmüş evrim fikrinin kuyruğuna gelmiş. insanoğlunun maymundan geldiğini ikna olmuş ama henüz bunu halka ilan etmemiş. 

gülme mevzuunu düşünürken, insanların gülünce tıpkı babunlar gibi köpek dişlerini sergilemelerine bakarak gülmemizin ve gülümsememizin izlerinin maymunların yiyecek bulduklarında diğerlerini haber verme yönteminden kaynaklanabileceğini fark etmiş:"konuya bu şekilde yaklaşmak önemli, gülmek, ulur gibi sesler çıkarmayı değiştirdi, gülümsemek gülmeyi değiştirdi. diğer hayvanlara çeşitli türlerde müjdeli haber vermek için ulumak, avın varlığının bildirilmesi keşfi. belli ki tüm bunlar yardımlaşma arzusundan doğmuştu."

sonra bu düşüncenin devamı gelir, ama darwin, ağlamanın neyin değişmiş hali olduğunu bulamaz. ve bunu üç kelimeyle itiraf eder: "ağlamak bir muammadır."

yoksa, "ağlamak, bozkırı ikiye bölen tren yoluna arkadaş telgraf tellerine asılı kalmış eski bir uçurtma kalıntısıdır," mı demeliydi?

15 Kasım 2020 Pazar

brezilya bayrağı

rüzgârda çırpınan flama ve bayrakları çok severim. sadece flama ve bayrakları mı? karnına dolan rüzgârla odanın ortasına yürüyen tül perdeyi, eteği pencereden dışarı savrulan perdeleri, vapurda denizi seyre dalmış bir kadının üzerindeki trençkotun eteğinin önünü ardını düşünmeden kendini rüzgâra emanet eden hâlini...

bıraksalar sabahtan akşama kadar seyredebilirim. hem görsel olarak hoşuma gider hem uzamı sabit bir kumaş parçasının şekilden şekile girmesi, dönüşüp durması bir mucize hissi verir bana. matematiksel bir formülle ifade edilemeyen, istatistiksel tahminlerin işe yaramadığı bu durum öngörülemez oluşuyla bambaşka kapılar açar içimde.

ay-yıldızlı bayrağın dalgalanması ise ayrı bir şeydir. bunu vatanseverlikten ayrı bir duygu ile söylüyorum ama. çünkü çok yakışır "kırmızı zemin üzerine ay- yıldız"a rüzgârla arkadaşlık etmek.

brezilya bayrağını da çok severim. dünya kupası'nı izleyen bir çocuğun zihnine kazınan sarılı yeşilli mavili haliyle değil yalnızca. çünkü onu dünyanın en güzel ikinci bayrağı yapan bambaşka bir şeydir.

bin dokuz yüz doksan ikiden bu yana kullanılan bayrağın ortasına konumlandırılmış mavi daire ve üzerindeki yıldızlardır ilk sebep. çünkü bu fikir beni büyüler. zira tesadüfî değildir. brezilya'nın bağımsızlığını ilan ettiği on beş kasım bin sekiz yüz seksen dokuz günü saat sekiz otuz yedide rio de janeiro'nun üzerindeki gökyüzü haritasıdır. 

[bir de, "der himmel uber berlin" var. ama o bambaşka bir hikâyedir.]

ikincisi ise, mavi dairenin üzerindeki kuşakta yazan ve bana "ittihat ve terakki"yi hatırlatan "ordem e progresso" yani "düzen ve ilerleme" ifadesi. comte ve savunucusu olduğu pozitivizm ekolüne işaret eden bir saygı duruşu. gerçi ifadenin orijinalinden* "aşk"ı atmışlar ama olsun. o kadar kusur kadı kızında da bulunur. 

*: "o amor por princípio e a ordem por base; o progresso por fim." ya da "ilkeler aşkla bağlı kal, düzenden şaşma, sonuç ilerleme." gibi bir şey.

26 Ağustos 2020 Çarşamba

dönüşüm

pek ünlü shakespeare'in ünlü dizesi "to be, or not to be: that is the question", nasıl bir şairin elinde "bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin"e* dönüşmüşse, flaubert'in ünlü duygusal eğitim (l'education sentimentale, 1869) kitabı da vaktiyle cemal süreya tarafından "gönül ki yetişmekte" diye çevrilmişti.

tam burada gönül-çelen de anılabilir. ama bir farkla. bu tercihe, adnan benk'in şairliği değil çoğunluğun çavdar tarlasında çocuklar diye bildiği salinger romanını orijinali yerine attrape-coeurs adlı fransızca tercümesi üzerinden türkçeye kazandırması** sebep olmuştu.


*: can yücel

**: cem yayınevi- yirminci yüzyıl klasikleri serisi, 1967

5 Ağustos 2020 Çarşamba

yort savul

türk şiirini şiir yapanlardan ece ayhan [çağlar] ın, muhakkak gece yarılarında ve sesli okunması icap eden şiiri değil sadece. "ececil ayhan'ın bin dokuz yüz yetmiş yedi çıkışlı şiir kitabı yort savul ve doksan dörtlü bütün yort savul'lar! da değil.

"yort" için sözlükler "atın kısa adımlarla hızlı yürüyüşü, tırıs" der. ece ayhan ise yunus emre'yi anarak inşa eder şiirini. bizzat temelini ondan alır hatta. 

"padişahı kim bileydi, kul itmese yort savul" [kul eğer 'yort savul', yani 'sultan geliyor, yoldan çekilin, şöyle kenara açılın!' demeseydi, sultanı kim bilebilirdi?] 

yunus emre daha geniş manada insanın kemmiyetinin neredeyse sıfıra eşit olduğunu işaret edip biz günahkarları dostça uyarırken, ece ayhan daha siyasi bir yorumla, "şeyh uçmaz, mürit uçurur" demeye getiriyor.

haksız da sayılmazlar.

2 Nisan 2020 Perşembe

güvercin gerdanlığı

güvercinlerin boynundaki halka biçimindeki kırmızımtırak tüylerdir.

bu halka klâsik islâm edebiyatı'na da konu olmuş, boyna geçen ve ölünceye kadar çıkmayan, sonsuz aşkı simgeleyen 'aşk zinciri' anlamında kullanılmıştır.

çünkü, o zinciri boynuna bir kez takan güvercinin gözü bir başkasını görmez, bir daha sevemezmiş.

bir çok şair ve yazara konu olan bu sembol asıl anlamını on birinci yüz yılda yaşamış endülüslü şair ibn hazm'ın yazdığı kitapta bulacaktır.

dokuz yüz doksan dört yılında kurtuba sarayı'nda doğan ibn hazm, yetmiş yıllık hayatına hukuktan siyasete, tarihten ilahiyata yaklaşık dört yüz eser sığdırmıştır.

en ünlü eseri olan güvercin gerdanlığı ise, aşkı, doğasını, insan üzerindeki etkilerini, bizzat yazarın ifadesiyle "arazlarını" anlatır.

10 Şubat 2020 Pazartesi

flâneur

fransızca bir sözcük olan flâneur, 'aylak', 'avare', 'boş gezen' veya 'işsiz' anlamında kullanılmaktadır. bu kavram, walter benjamin’in kapitalizmin yükseliş çağında lirik bir şair adlı çalışmasında charles baudelaire için 'flâneur' yakıştırmasını yapmasından bu yana "kentlerde aylak aylak gezen hüzünlü aydın tipi için kullanılan bir adlandırma" olagelmiştir.

benjamin bu çalışmasında, poe’nun kalabalıkların adamı adlı öyküsü ile baudelaire’in 'flâneur'lüğü arasında paralellikler kurar. pasajlar'ın merkezine de bu kavramı koyan walter benjamin, baudelaire üzerine yaptığı çözümlemelerde 'flâneur'ü sık sık kullanılır. şehirde ve kalabalıklar arasında gezen 'flâneur'ler, herhangi bir iş yapmaz, büyük mekânlarda, cadde ve sokaklarda amaçsızca bulunur, yaya gezerken düşünce üretir. başka bir deyişle kent, 'flâneur'lar için gezilecek fiziksel bir uzamdır.

benjamin’in eserlerini türkçeye çeviren ahmet cemal de bu kavram hakkında şöyle der: "fransızcada avare gezen anlamını taşıyan bu sözcük, walter benjamin için temel kavram niteliğindedir ve yaya dolaşırken, aynı zamanda çevre izlenimleriyle düşünce üreten kişi anlamında kullanmıştır."

tıpkı sait faik öykülerinde, istanbul’u aylak aylak dolaşan ve aynı zamanda hayaller kuran, düşünce üreten kahramanlar gibi.

14 Haziran 2019 Cuma

kaçış grubu

başlamadan önce okumanızı tavsiye ederim: bu yazı froome ve contador hakkında değil ve ender gelişen osasuna atakları...

çünkü, yol bisikleti yarışlarından bahsedeceğiz.

hayır, "baba sen kimi tutuyorsun?" diye soran bir oğul olmayacak bu yazıda. dolayısıyla, en baştan hazır ettiği, "ben nibali'yim" cevabı da... çünkü, nibali köpek balığı. çünkü, nibali dağ etaplarında kan kokusu almış gibi atağa kalkar. o oğul olmayınca bu yazıda, dünya küresinde bulunacak messina boğazı da olmayacak. bisiklet gezintilerinde ne zaman hızlansa, "hadi baba, spikerler gibi nibali'yi söyle" demeyecek.

bunun yerine, mutlaka yaptığınız bir şeyi, arabada giderken elinizi camdan çıkarttığınız o anı hatırlamanızı isteyeceğim. hızlı olmasanız bile elinizi geriye iten rüzgarı hissetmiştiniz değil mi?

bisiklet yarışçıları da o el gibi hava akımıyla mücadele etmek zorundadır. eğer iki bisikletli arka arkaya yol alıyorsa öndeki havayı yararak yol alırken, arkadaki onun sebep olduğu hava boşluğuna sığınır, öndeki bisikletli kadar efor sarf etmek zorunda kalmaz.

yol bisikletinin temel prensibi budur. ve yarışlar bu prensip etrafında şekillenir. söz gelimi, bisiklet bu yüzden takım sporudur. domestik adı verilen yardımcılar takım kaptanını yarış sonunda güçlü kalabilsin diye yarış boyunca taşır. amaç gücünü muhafaza eden kaptanın yarışın sonuna doğru yapacağı atakla birinci olmasıdır.

çoğu zaman da, enerjisini boşuna harcamak istemeyen bisikletçiler bir arada giderek, gelen rüzgardan en az şekilde etkilenmeye gayret ederler. bu büyük gruba peloton adı verilir. grubun en önündeki bisikletçiler, rüzgardan en çok etkilenenlerdir. arkadakiler ise daha az etkilenirler. bu yüzden, sürekli aynı takım ya da kişiler rüzgara maruz kalmasın diye ana grubu rüzgardan koruyan en öndeki grup sürekli değişir, diğerleri dinlenir. bu yazılı olmayan kural olmasa hiç kimse öne geçmez, peloton olduğu yerde kalırdı.

ama her hikâyede olduğu burada da 'küçük kara balık'lar, 'don kişot'lar, 'nemeçek'ler, 'simurg'lar çıkar ve bir ya da bir kaç kişi "pelotonun güvenli limanından çıkarak öne hamle yapar". başka bir deyişle kaçar.

buraya kadar okuyan varsa, "niye?" dediğine eminim. çünkü, rüzgara maruz kalacakları için fazla efor sarf etmek zorunda kalacakları ve çok geçmeden yorulacakları için peloton tarafından yutulmaları, hatta yarışı terk etmeleri kesindir. ama yine de kaçarlar. kazanamayacaklarını bildikleri halde kaçarlar.

kimi david millar gibi hatıralar için, kimi andy warhol'un vadettiği "on beş dakika" için, kimi de sporcusu olduğu, görece daha düşük bütçeli ve şampiyonluk umudu olmayan takımının adını duyurmak, sponsorlarının reklamını yapmak için. çünkü o anlarda kameralar onları gösterecek, spikerler adlarını söyleyecektir.

bisiklet severler için kaçmaktan yorgun düşen grubun arkadan gelen diri ve azgın pelaton tarafından yakalanma sahnesi bisiklet yarışının en dramatik sahnelerinden biridir. tıpkı çizgi filmlerdeki çekirge sürüsünün bir bahçeye girişi gibidir. hani geriye birazdan yere düşecek bitki iskeletleri kalır ya, tam da öyle.

"dramatik," diyorum. çünkü, herkes kaçanların kazanmasını ister. çünkü onların kazanması, küçük kara balık, don kişot, nemeçek ve fakir ama gururlu gencin kazanmasıdır. kızlar arjantine aşık olup arjantinle evlenecek, çerkesler asıl yurtlarında ölecek, kayserili ermeniler erciyes'i amerikalı bir evin duvarına asılı fotoğraftan değil pencereden seyredecek, kafkas dağları'nda dilden gayrı ayrılık kalmayacaktır. en önemlisi, kaçanlar kazanırsa, "ender gelişen osasuna atakları"ndan biri golle sonuçlanacaktır.

"ooo nibali'ye bakın!... sular ısındı, messina köpek balığı kan kokusu aldı."

8 Kasım 2018 Perşembe

ikemeso

bundan bir kaç yıl önce "el yazısı"ndan bahsetmiş, "el yazısı çirkin bir kızla asla olmaz" demeden önce pastane camekanlarında "pasta üzerine kremayla yazı yazabilecek eleman aranıyor" tarzı ilanların olduğu bir gelecek öngörüsünde bulunmuştum.

bu 'öngörü'ye daha geniş bir açıdan yaklaşalım. eleştiri hakkımızı saklı tutmak koşuluyla, ama anlamaya da çalışan bir yaklaşımla.

her şey gibi meslekler de evriliyor, kayboluyor, yenileri ortaya çıkıyor. artık televizyon tamircileri yok mesela. onların yerini bilgisayarcı çocuklar almış durumda. saat tamircileri sadece saat pili satıyor artık. tamiriyle uğraşmak yerine yenisini almak daha kolay. yanındaki adama, "sen tanksın," dediği için para alan, kendine yaşam koçu diyenler var.

tıpkı bilimler gibi meslekler de alt kollara ayrılıyor. geçmişte hekimler bütün bir bedenle ilgilenirken bugün her organa bir doktor düşüyor. yoğurt, süt satan, kış akşamlarını "booza" nidalarıyla renklendiren insanlar yok oldu ama her köşede telefonlarımızı hızlıca şarj eden aletler var.

evet, yeni meslekler ortaya çıkıyor. bunlardan biri de ikemeso.

modern zamanların dayattığı bir meslek. japoncada "çekici erkek" anlamına gelen "ikeme" ile "ağlamak" demek olan "mesomeso" sözcüklerinin birleşmesinden meydana geliyor. karşılığı da, "gözyaşını silen yakışıklı erkek". yaptıkları iş de, ağlayan kadınların gözyaşlarını silmek. hepsi bu.

müşteri şirketi arıyor ve belli bir ücret karşılığında bu hizmeti talep ediyor. ikemeso geldiğinde ağlıyorsa, "yakışıklı erkek" yumuşak bir mendille gözyaşlarını siliyor ve nazik kelimelerle onu rahatlatıyor. müşterinin içinde bulunduğu hâl henüz ağlamaya neden olmamışsa "gözyaşı silici" ona duygusal bir film izlettiriyor ve film bittikten sonra da gözyaşlarını siliyor.

"çünkü," diyor bu mesleğin fikir babası terai: "günümüzde, profesyonel işlerde çalışan kadınların sayısı her geçen gün artıyor. ancak erkeklerin dominant ve işkolik olmaları bu kadınların işlerini zorlaştırıyor. biz de ezilen kadınların rahatlamasını ve kendilerini daha iyi hissetmelerini sağlamak için onlara güzel şeyler söylüyor ve gözyaşlarını siliyoruz."

bunları okuyunca, cameron crowe'un yönettiği elizabethtown(2005)u hatırladım. daha doğrusu claire'in, "ikimiz de yedek insanlarız... insanların ihtiyaç duydukları zaman aradıkları... onları mutlu eder, onlara iyi geliriz. isteklerini yerine getirir, sorunlarını çözeriz. sonra da yeniden çağrılmayı beklemek için kenara çekiliriz," dediği yeri.

sonra "ufak tefek montréalli yahudi delikanlısı"nı. yani "ladies man" leonard cohen'i. "kadın olsam onu arardım," dedim. "parasıyla değil mi?"