3 Haziran 2025 Salı
serçe parmaklar
4 Şubat 2025 Salı
etimoloji
8 Aralık 2024 Pazar
sinek kızı ve sinek valesi
20 Temmuz 2024 Cumartesi
boomerasking
14 Haziran 2024 Cuma
kolomb'un yumurtası
23 Mayıs 2023 Salı
l'esprit de l'escalier
14 Nisan 2023 Cuma
jamais vu
1 Ekim 2022 Cumartesi
iki artı iki
28 Eylül 2021 Salı
schopenhauer'in kirpileri
1 Temmuz 2021 Perşembe
kurbağalar
27 Haziran 2021 Pazar
péninsule
11 Haziran 2021 Cuma
mcguffin
ya da macguffin...
enrique vila-matas'ın aradığımı bulamadığım ama zaman zaman beni çok güldüren "anlatı"sı... (iyi ki var bu kelime. yoksa, "roman" demeye dilimin varmadığı ama "deneme" de diyemediğim metinleri n'apar, nereye koyardım?)
ne diyordum? enrique vila-matas'ın aradığımı bulamadığım ama zaman zaman beni çok güldüren anlatısı kassel'de mantık aramak bir mcguffin denemesi* ve mcguffin'in ne olduğuna dair bir tartışma ile başlar. açıkcası ne olduğunu anlayamamış, anlayamayınca da, boşver, diyerek yoluma devam etmiştim. çok geçmeden bambaşka bir yer ve metinde, hem de "yalancı bahane" açıklamasıyla bir defa daha rastlayınca üzerine düşünmeden edemedim.
ne olduğunu ise ne olmadığından yola çıkarak anladım. umarım...
çehov'un "duvara asılı" ünlü "silah"ını duymuşsunuzdur: ilk bölümde, duvarda bir tüfek asılı, diyorsanız, ikinci veya üçüncü bölümde o silah patlamalıdır.
herkes bilir. edebi eserlerde yalınlıktan yana duran ve öyküyle doğrudan ilgisi olmayan ne varsa metinden atmayı tavsiye eden bu cümle zamanla kural olmuş, "eğer başta bir silah görünürse o silah daha sonra patlar" biçimine dönüşmüştür.
mcguffin ise tam tersi. duvarda asılı duran, belki görünce patlayacak ihtimalini zihnimize kaydettiğimiz ama patlamayan, hikâyenin sonunda varlığını zaten unutmuş olduğumuz için patlamadığını bile fark etmediğimiz silah. başka bir deyişle hikâye için önemliymiş gibi yapan ama öyle olmayan ayrıntı demek.
tıpkı, 'genellemeler' gibi. her insanın tek ve biricik olduğu bir gerçeklikte, sadece konuya girmeye yarar. evet, bunu daha önce demiştim.
ya da berlin'de başlayıp new york'ta nihayetlenen bir romanın berlin duvarı ile başlaması gibi.
oysa konunun duvarla ilgisi yoktur. her şey aşkla ve hayatı boyunca babasını özlemiş bir adamla ilgilidir.
*: "bir yazar ne denli avangardsa bu sıfatla anılmaya o denli itiraz edecektir," cümlesi bahsettiğim deneme. bir de, tam burada fark ettim ki, mcguffin bahsi bizzat mcguffin olabilir.
19 Mayıs 2021 Çarşamba
ağlamak
"ağlamak bir muammadır."
twitter, facebook, instagram ve hatta whatsappin durum mesajı hanesi... sosyal medyanın her türü için ne kadar işlevsel bir cümle değil mi? görüntü olarak güzel, kısa ve vurucu olduğu kadar romantik ve vaatkâr üstelik.
belki biz ölümlüler paylaşsa bir şey olmaz ama sarışın, renkli gözlü yazar müsveddesi e.ş(49), gönül adamı ve ailemizin terapisti kemal sayar, takip edememe hastalığından mustarip büyük türk düşünürü dücane beyfendi, aylık çıkan "mizah-edebiyat: ikisi bir arada" dergilerinden birinde iki satır yazısı çıktı diye yazar sıfatıyla gelin güvey olan tiplerden bir tanesi ya da ilahiyatçı kızlara kıyafet ve makyaj malzemesi satan çok takipçili hesaplardan biri paylaşsa binlerce beğeni alır, kitaplara epigraf olurdu.
"tırnak içi" olması boşuna değil bu arada. çünkü başkasından aldım. sandığınız gibi bir şiirden, nihayete erdiğinde boş gözlerle ekrana ya da perdeye bakakalacağınız bir filmden ya da yaz günleri için kitaplığımızda hazır ettiğimiz aşk romanlarından değil ama.
bilimsel bir kitaptan. daha doğrusu charles darwin'in notlar'ından. en doğrusu ise günlük niyetine tuttuğu bin sekiz yüz otuz sekiz tarihli not defterinden bir alıntı bu. darwin henüz otuz yaşında. beagle seyahatinin üzerinden iki yıl geçmiş. yüzmüş yüzmüş evrim fikrinin kuyruğuna gelmiş. insanoğlunun maymundan geldiğini ikna olmuş ama henüz bunu halka ilan etmemiş.
gülme mevzuunu düşünürken, insanların gülünce tıpkı babunlar gibi köpek dişlerini sergilemelerine bakarak gülmemizin ve gülümsememizin izlerinin maymunların yiyecek bulduklarında diğerlerini haber verme yönteminden kaynaklanabileceğini fark etmiş:"konuya bu şekilde yaklaşmak önemli, gülmek, ulur gibi sesler çıkarmayı değiştirdi, gülümsemek gülmeyi değiştirdi. diğer hayvanlara çeşitli türlerde müjdeli haber vermek için ulumak, avın varlığının bildirilmesi keşfi. belli ki tüm bunlar yardımlaşma arzusundan doğmuştu."
sonra bu düşüncenin devamı gelir, ama darwin, ağlamanın neyin değişmiş hali olduğunu bulamaz. ve bunu üç kelimeyle itiraf eder: "ağlamak bir muammadır."
yoksa, "ağlamak, bozkırı ikiye bölen tren yoluna arkadaş telgraf tellerine asılı kalmış eski bir uçurtma kalıntısıdır," mı demeliydi?
15 Kasım 2020 Pazar
brezilya bayrağı
26 Ağustos 2020 Çarşamba
dönüşüm
pek ünlü shakespeare'in ünlü dizesi "to be, or not to be: that is the question", nasıl bir şairin elinde "bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin"e* dönüşmüşse, flaubert'in ünlü duygusal eğitim (l'education sentimentale, 1869) kitabı da vaktiyle cemal süreya tarafından "gönül ki yetişmekte" diye çevrilmişti.
tam burada gönül-çelen de anılabilir. ama bir farkla. bu tercihe, adnan benk'in şairliği değil çoğunluğun çavdar tarlasında çocuklar diye bildiği salinger romanını orijinali yerine attrape-coeurs adlı fransızca tercümesi üzerinden türkçeye kazandırması** sebep olmuştu.
*: can yücel
**: cem yayınevi- yirminci yüzyıl klasikleri serisi, 1967
5 Ağustos 2020 Çarşamba
yort savul
2 Nisan 2020 Perşembe
güvercin gerdanlığı
bu halka klâsik islâm edebiyatı'na da konu olmuş, boyna geçen ve ölünceye kadar çıkmayan, sonsuz aşkı simgeleyen 'aşk zinciri' anlamında kullanılmıştır.
çünkü, o zinciri boynuna bir kez takan güvercinin gözü bir başkasını görmez, bir daha sevemezmiş.
bir çok şair ve yazara konu olan bu sembol asıl anlamını on birinci yüz yılda yaşamış endülüslü şair ibn hazm'ın yazdığı kitapta bulacaktır.
dokuz yüz doksan dört yılında kurtuba sarayı'nda doğan ibn hazm, yetmiş yıllık hayatına hukuktan siyasete, tarihten ilahiyata yaklaşık dört yüz eser sığdırmıştır.
en ünlü eseri olan güvercin gerdanlığı ise, aşkı, doğasını, insan üzerindeki etkilerini, bizzat yazarın ifadesiyle "arazlarını" anlatır.
10 Şubat 2020 Pazartesi
flâneur
benjamin bu çalışmasında, poe’nun kalabalıkların adamı adlı öyküsü ile baudelaire’in 'flâneur'lüğü arasında paralellikler kurar. pasajlar'ın merkezine de bu kavramı koyan walter benjamin, baudelaire üzerine yaptığı çözümlemelerde 'flâneur'ü sık sık kullanılır. şehirde ve kalabalıklar arasında gezen 'flâneur'ler, herhangi bir iş yapmaz, büyük mekânlarda, cadde ve sokaklarda amaçsızca bulunur, yaya gezerken düşünce üretir. başka bir deyişle kent, 'flâneur'lar için gezilecek fiziksel bir uzamdır.
benjamin’in eserlerini türkçeye çeviren ahmet cemal de bu kavram hakkında şöyle der: "fransızcada avare gezen anlamını taşıyan bu sözcük, walter benjamin için temel kavram niteliğindedir ve yaya dolaşırken, aynı zamanda çevre izlenimleriyle düşünce üreten kişi anlamında kullanmıştır."
tıpkı sait faik öykülerinde, istanbul’u aylak aylak dolaşan ve aynı zamanda hayaller kuran, düşünce üreten kahramanlar gibi.
14 Haziran 2019 Cuma
kaçış grubu
çünkü, yol bisikleti yarışlarından bahsedeceğiz.
hayır, "baba sen kimi tutuyorsun?" diye soran bir oğul olmayacak bu yazıda. dolayısıyla, en baştan hazır ettiği, "ben nibali'yim" cevabı da... çünkü, nibali köpek balığı. çünkü, nibali dağ etaplarında kan kokusu almış gibi atağa kalkar. o oğul olmayınca bu yazıda, dünya küresinde bulunacak messina boğazı da olmayacak. bisiklet gezintilerinde ne zaman hızlansa, "hadi baba, spikerler gibi nibali'yi söyle" demeyecek.
bunun yerine, mutlaka yaptığınız bir şeyi, arabada giderken elinizi camdan çıkarttığınız o anı hatırlamanızı isteyeceğim. hızlı olmasanız bile elinizi geriye iten rüzgarı hissetmiştiniz değil mi?
bisiklet yarışçıları da o el gibi hava akımıyla mücadele etmek zorundadır. eğer iki bisikletli arka arkaya yol alıyorsa öndeki havayı yararak yol alırken, arkadaki onun sebep olduğu hava boşluğuna sığınır, öndeki bisikletli kadar efor sarf etmek zorunda kalmaz.
yol bisikletinin temel prensibi budur. ve yarışlar bu prensip etrafında şekillenir. söz gelimi, bisiklet bu yüzden takım sporudur. domestik adı verilen yardımcılar takım kaptanını yarış sonunda güçlü kalabilsin diye yarış boyunca taşır. amaç gücünü muhafaza eden kaptanın yarışın sonuna doğru yapacağı atakla birinci olmasıdır.
çoğu zaman da, enerjisini boşuna harcamak istemeyen bisikletçiler bir arada giderek, gelen rüzgardan en az şekilde etkilenmeye gayret ederler. bu büyük gruba peloton adı verilir. grubun en önündeki bisikletçiler, rüzgardan en çok etkilenenlerdir. arkadakiler ise daha az etkilenirler. bu yüzden, sürekli aynı takım ya da kişiler rüzgara maruz kalmasın diye ana grubu rüzgardan koruyan en öndeki grup sürekli değişir, diğerleri dinlenir. bu yazılı olmayan kural olmasa hiç kimse öne geçmez, peloton olduğu yerde kalırdı.
ama her hikâyede olduğu burada da 'küçük kara balık'lar, 'don kişot'lar, 'nemeçek'ler, 'simurg'lar çıkar ve bir ya da bir kaç kişi "pelotonun güvenli limanından çıkarak öne hamle yapar". başka bir deyişle kaçar.
buraya kadar okuyan varsa, "niye?" dediğine eminim. çünkü, rüzgara maruz kalacakları için fazla efor sarf etmek zorunda kalacakları ve çok geçmeden yorulacakları için peloton tarafından yutulmaları, hatta yarışı terk etmeleri kesindir. ama yine de kaçarlar. kazanamayacaklarını bildikleri halde kaçarlar.
kimi david millar gibi hatıralar için, kimi andy warhol'un vadettiği "on beş dakika" için, kimi de sporcusu olduğu, görece daha düşük bütçeli ve şampiyonluk umudu olmayan takımının adını duyurmak, sponsorlarının reklamını yapmak için. çünkü o anlarda kameralar onları gösterecek, spikerler adlarını söyleyecektir.
bisiklet severler için kaçmaktan yorgun düşen grubun arkadan gelen diri ve azgın pelaton tarafından yakalanma sahnesi bisiklet yarışının en dramatik sahnelerinden biridir. tıpkı çizgi filmlerdeki çekirge sürüsünün bir bahçeye girişi gibidir. hani geriye birazdan yere düşecek bitki iskeletleri kalır ya, tam da öyle.
"dramatik," diyorum. çünkü, herkes kaçanların kazanmasını ister. çünkü onların kazanması, küçük kara balık, don kişot, nemeçek ve fakir ama gururlu gencin kazanmasıdır. kızlar arjantine aşık olup arjantinle evlenecek, çerkesler asıl yurtlarında ölecek, kayserili ermeniler erciyes'i amerikalı bir evin duvarına asılı fotoğraftan değil pencereden seyredecek, kafkas dağları'nda dilden gayrı ayrılık kalmayacaktır. en önemlisi, kaçanlar kazanırsa, "ender gelişen osasuna atakları"ndan biri golle sonuçlanacaktır.
"ooo nibali'ye bakın!... sular ısındı, messina köpek balığı kan kokusu aldı."
8 Kasım 2018 Perşembe
ikemeso
bu 'öngörü'ye daha geniş bir açıdan yaklaşalım. eleştiri hakkımızı saklı tutmak koşuluyla, ama anlamaya da çalışan bir yaklaşımla.
her şey gibi meslekler de evriliyor, kayboluyor, yenileri ortaya çıkıyor. artık televizyon tamircileri yok mesela. onların yerini bilgisayarcı çocuklar almış durumda. saat tamircileri sadece saat pili satıyor artık. tamiriyle uğraşmak yerine yenisini almak daha kolay. yanındaki adama, "sen tanksın," dediği için para alan, kendine yaşam koçu diyenler var.
tıpkı bilimler gibi meslekler de alt kollara ayrılıyor. geçmişte hekimler bütün bir bedenle ilgilenirken bugün her organa bir doktor düşüyor. yoğurt, süt satan, kış akşamlarını "booza" nidalarıyla renklendiren insanlar yok oldu ama her köşede telefonlarımızı hızlıca şarj eden aletler var.
evet, yeni meslekler ortaya çıkıyor. bunlardan biri de ikemeso.
modern zamanların dayattığı bir meslek. japoncada "çekici erkek" anlamına gelen "ikeme" ile "ağlamak" demek olan "mesomeso" sözcüklerinin birleşmesinden meydana geliyor. karşılığı da, "gözyaşını silen yakışıklı erkek". yaptıkları iş de, ağlayan kadınların gözyaşlarını silmek. hepsi bu.
müşteri şirketi arıyor ve belli bir ücret karşılığında bu hizmeti talep ediyor. ikemeso geldiğinde ağlıyorsa, "yakışıklı erkek" yumuşak bir mendille gözyaşlarını siliyor ve nazik kelimelerle onu rahatlatıyor. müşterinin içinde bulunduğu hâl henüz ağlamaya neden olmamışsa "gözyaşı silici" ona duygusal bir film izlettiriyor ve film bittikten sonra da gözyaşlarını siliyor.
"çünkü," diyor bu mesleğin fikir babası terai: "günümüzde, profesyonel işlerde çalışan kadınların sayısı her geçen gün artıyor. ancak erkeklerin dominant ve işkolik olmaları bu kadınların işlerini zorlaştırıyor. biz de ezilen kadınların rahatlamasını ve kendilerini daha iyi hissetmelerini sağlamak için onlara güzel şeyler söylüyor ve gözyaşlarını siliyoruz."
bunları okuyunca, cameron crowe'un yönettiği elizabethtown(2005)u hatırladım. daha doğrusu claire'in, "ikimiz de yedek insanlarız... insanların ihtiyaç duydukları zaman aradıkları... onları mutlu eder, onlara iyi geliriz. isteklerini yerine getirir, sorunlarını çözeriz. sonra da yeniden çağrılmayı beklemek için kenara çekiliriz," dediği yeri.
sonra "ufak tefek montréalli yahudi delikanlısı"nı. yani "ladies man" leonard cohen'i. "kadın olsam onu arardım," dedim. "parasıyla değil mi?"