16 Haziran 2026 Salı
merak
2 Mart 2026 Pazartesi
masumiyet müzesi (2026)
28 Aralık 2025 Pazar
iyilik melekleri
17 Nisan 2025 Perşembe
dizi dizi diziler
20 Şubat 2025 Perşembe
the agency (2024)
6 Ocak 2025 Pazartesi
gassal (2024)
23 Ocak 2024 Salı
kübra (2024)
7 Ocak 2024 Pazar
zeyl ya da iki hırka daha
9 Aralık 2023 Cumartesi
şifa
19 Aralık 2022 Pazartesi
diziler, kitaplar ve ben
30 Mart 2022 Çarşamba
yara izi
19 Kasım 2021 Cuma
kulüp (2021)
alt başlık olarak ise popüler bir dizinin düşündürdükleri...
*
ben bu diziyi çok sevdim. belki beş yıldız vermem ama daha azına da gönlüm razı olmaz.
temas ettiği konular, atmosfer, oyunculuk, hikâye ve karakterler, müzikler tam da beni yakalayan türden. teknik katkı da hakkını veriyor.
geri kalanlar ise eleştirmenlerin, tarihçilerin, cümle uzmanların işi.
yine de, bir başkadır(2020) günlerinde yapıldığı gibi bu dizinin belgesel değil kurmaca olduğunu unutmanın hata olacağını hatırlatmak isterim.
*
bir defasında, şairlerin ilk kitaplarını almaktan hoşlanan birinden bahsetmiştim. o bendim, itiraf ederim.
bunu yaparken iki tane motivasyonum oldu her zaman. ilki, kitaplarının satıldığını gören şairlerin mutlu olacağı ve şiir kitapları sattıkça yayınevlerinin şiir kitabı basmaya devam edeceğine dair safça olduğunu inkar edemeyeceğim romantik inanç. ikincisi de, edebiyata asıl katkının ilk kitapla olduğuna dair düşüncem. yazarının o vakte kadar biriktirdiği ya da özünde ne varsa o ilk kitaptadır bence. daha sonra belki kalem işlerlik kazanır, 'edebiyat'ı iyileşir ama okur ilk kitapta aldığının üstüne pek fazla bir şey koyamaz.
çoğu yazar kendini tekrar eder, alkışla karşılanan ilk hikâyesini ısıtıp ısıtıp okurun önüne koyarak sessiz sedasız unutuluşuna yol alır. ya da okurun, en çok da dahil olduğu edebi kanonun taleplerini karşılamaya yönelir. editör, "puşkin hakkında hafif bir yazı yaz, bitir artık hattat mı rasıt mı nedir o adamın hikâyesini," der mesela.
evet, geldik. varmaya çalıştığım yer tam da burası: netflix yaratıcılığı öldürüyor mu?
tamam, kullanıcıyım. üyesi olmaktan şikayetçi ya da pişman da değilim. ama netflixin bir politikası, amacı ya da felsefesi olduğunu da biliyorum. önayak olduğu bir çok proje pozitif ayrımcılık yapacağım diye ayrımcılığı insanın gözüne soktuğu yerle dolu. oraya iş yapmak için, projenizde iyi, güzel, akıllı, güçlü bir siyahi karakter olmak zorunda sözgelimi. o siyahi karakter kadın ise, üzerine... her neyse sanırım anladınız.
istanbul'da geçen her diziye konunun ne olduğundan bağımsız olarak oryantalist eklemlemeler ya da çıkmalar yapmak zorundasınız. lütfen, bir hikâyede de kahramanlar simit - çay olayına girmesin. bir bölümü iki buçuk saat süren bir dizi değil ki bu zaman doldurmaya ihtiyaç olsun. derdinizi anlatıp gidin.
kulüp'teki karakterlerden yana hiçbir sıkıntı yok benim için. dediğim gibi, sevdim. ama bir sorum var. şarkıcımız kadın, matilda'mız namus cinayeti yüzünden hapse düşmüş, afla hapisten çıkan orta yaşlı bir erkek ya da askerden dönen bir delikanlı olsaydı bu proje hayat bulur muydu?
ya da netflix'e proje hazırlayanlar hiç akıllarında yokken siyahi bir beden eğitimi öğretmenini hikâyelerine katmak zorunda kalıyor mu?
ya da proje dediğimiz şeyler, bazı anahtar kelimeleri kullanmak zorunda oldukları ve karşılığında para kazandıkları dönem ödevleri mi?
*
yine, buranın bir çeşit taşra olduğunu söyler dururum. bu yüzden, geçenlerde şehre giden bir arkadaşıma üç tane kitap ısmarlamak durumunda kaldım. çünkü kitap alışverişimi yapmıştım ve sonradan yayımlanan bu üç kitap yılın süprizi gibi bir şeydi.
bunlara bir dördüncü kitabı eklemediğim için pişmanım ama: karıncaların gün batımı. zaven biberyan'ın bu romanını ölesiye merak ediyorum. bu topraklarda yaşanmış büyük haksızlıklardan birini fon alan, aynı haksızlığın sebep olduğu acıları, yıkımları anlatan bir roman.
okuyanların övgülerine bakınca hem merakım hem okuma arzum artıyor ve biliyorum kendimi, ilk fırsatta okuyacağım.
tam burada beni tedirgin eden noktaya geliyoruz.
anlatmak içinse arkadaşa ısmarladığım kitaplardan birini yardıma çağrmalıyım; köken'i. daha doğrusu köken'in yazarı saša stanišić'i. onu yirmili yaşlarının başında yazdığı asker gramofonun nasıl tamir eder? adındaki romanıyla tanıdım. kitaptan aldığım keyif bir yana, yetenek böyle bir şey olmalı diye düşünmüştüm. daha önce okuduğum kitaplara benzemeyen, özden gelen bir etkiyle yazılmış başarılı bir edebiyat örneğiydi.
sırp baba ve boşnak annenin oğlu olarak mutlu mesut yaşarken balkanları ağulayan savaş yüzünden kendini almanya'da yaşarken bulmuş bir yugo. hamburg'ta yaşıyor ve son romanı köken iki bin on dokuzda almanya'da yılın kitabı seçildi.
kitabı türkçeye çeviren gülçin wilhelm'in onunla yaptığı röportajda* şöyle bir cevap var:
"iyi edebiyat bir yazarın aidiyeti yüzünden değil, aidiyetine rağmen iyi olan edebiyattır. sonuçta söz konusu olan bir satıra başka bir satır eklemek. kitapta yazılandan daha fazlasını okumak, üstüne bir de yazarın kimliğini "okumak" isteyenler bir dahaki sefere kitap değil, peynir alsınlar, daha iyi olur."
sanırım anladınız. kitabı okuduğumda -ki muhakkak okuyacağım- sadece yok sayıldığı, büyük acılar gördüğü için şefkat duyulan, biraz da bu yüzden yüceltilen bir yazar görmekten korkuyorum.
*
"sadakatsiz'deki cansu dere"ciler bağışlasın ama gökçe bahadır'ın mathilda hâlini on defa tercih ederim. evet, perçemlerine rağmen.
daha önce de dediğim gibi, sadakatsiz namlı dizide güzellik diye övülen şey ne kadar yapay ve sağlıksız geliyorsa bana, bu dizideki gökçe bahadır o kadar gerçek ve kadın. zayıf ile çelimsiz arasında fark var çünkü. derinin altını doldurup kırışıkları yok edince de güzel değil plastik ördek gibi oluyor kadın yüzü.
ama isteyen istediğini yapsın. bana ne.
*
hazır buraya kadar gelmişken, bir o sahne yapalım mı? hayır, selim'in matilda icrası değil. ama çok güzeldi.
şüphesiz dizinin en sevdiğim sahnesi. sadece oyunculuk ve diyaloglar değil, ülke ve toplum olarak ders çıkarmamız gereken o sahne:
kulübün sahibi orhan, tam sahneye çıkacakken korkup kaçan, kelimenin tam anlamıyla sırra kadem basan selim'i saklandığı yerde bulur ve onunla bir ikna konuşması yapar. ama suskunluğu bozan, söze başlayan ise selim olur.
"- hayal etmek yapmaktan daha kolaymış.
- aksine... hayal etmek daha zordur. hayal eden insanlar başarısızlık ihtimalinin kapısını açar. fırın yanına fırın yapanlardan olmak isteseydim o gün balkona geldiğinde dönüp bakmazdım sana.
- keşke bakmasaydın... en azından birimizin işleri yolunda giderdi.
- işler yolunda gitsin isteseydim, alırdım hükümetten bir yol ihalesi, devrederdim bir taşerona, londra, paris gezerdim... üç tane mühendis diploması, bir maden imtiyazına bakar milyonluk olmak.
- yapsaydın.
- aynı şarkıları söyleseydin. siyah bir takım elbise giyseydin. evlenseydin. çoluğa çocuğa karışsaydın. hayalleri iğdiş edilmiş, hevesleri terbiye edilmiş sıkıcı bir şarkıcı istemiyorum. ben sendeki aşkı gördüm. inandım sana. bir kumar oynadım.
- seni de hayal kırıklığına uğratırım.
- beni o sahnede, kanınla, terinle, göz yaşınla hayal kırıklığına uğrat o zaman... yenileceksek de öyle bir yenilelim ki herkes gülsün. ama biz hayal kurmaya devam edelim."**
*bu röportaj...
**senaryo: aysin akbulut, rana denizer, necati şahin
8 Haziran 2021 Salı
rövanş
klasik leyla ile mecnun hikâyesinden hareketle kemal sayar'ın leyla'ya bakışını ve yaklaşımını anlatınca, "o benim" demeye getirmiş, "acabasız sahiplendim" demişti.
şimdi burada olsa, onu yeşilçam dizisine götürür, yedinci bölümün başını izletirdim. sonra da, artık bir manasının kalmadığını bile bile, "al, bu da benim!" derdim.
*
çaresizim* eşliğinde akan görüntülerin peşi sıra ofise gelen semih, sigara dumanıyla dolu odasında elindeki fotoğrafa özlemle bakan hakan'ı görür. nihayet kendini dinleyecek birisini bulan hakan da konuşmaya başlar:
"aşıkmışım enişte... aşık olacak gibi olursam gözlerimi kapatıp beşe kadar sayıyordum. sonra oradan kaçıyordum. çok aşık olursam da olurum, diyordum. ders verilmiyormuş, ders alınıyormuş, enişte. aşık olmadım, diyordum. aşıkmışım meğer. meğer it gibi seviyormuşum aysel'i."
*:funda söylüyor.
1 Haziran 2021 Salı
yeni sezon
4 Mayıs 2021 Salı
içimizdeki yangınlar
senaryosunu levent cantek ve volkan sümbül'ün beraber yazdığı, yerinde bir tercihle çağan ırmak'a emanet edilen yeşilçam dizisinin dördüncü bölümü. bölümün başı.
ateş film'in kurucusu, sinema aşığı, yapımcı semih ateş'i kolundan tutup durduran eski eşi, bitimsiz aşkı, sinema oyuncusu mine kocaman gözleriyle ona bakıp, "adam, o tarafa gitme. o taraf yanlış," diyor.
"semih!... semih... ben senden yanayım, ateş'im. tamam, duramadık. savrulduk, biliyorum. ama sen de şunu bil. sen üzülürsen en çok benim içim yanar."
*
hatta bir şarkısı da var. yani, şarkısı olsa bu olurdu: madrigal - seni dert etmeler
25 Mart 2021 Perşembe
ezel, cansu dere ve bir sürü parantez içi
televizyondan uzak durduğum, bilgisayarı da yıllar öncesinde kalmış filmleri izlemek için kullandığım zamanlardı.
(kamu spotu: normal şartlarda film sinemada -oturma odasından bozma küçücük salonlarda değil ama- izlenir. başkası yalan.)bir akraba ziyaretinde can sıkıntısından elime aldığım, okunup katlandıktan sonra bir kenara kaldırılmış eski bir gazetede ramiz karaeski'nin yani dayı'nın bazı repliklerini okudum. oscar wilde'dan, rûmi'den, ömer hayyam'dan, nazım hikmet'ten alıntılarla konuşan bir adam. kayıtsız kalamadım.
(hatta senaryo ekibi zamanla bu durumu abartacak(!), "dayı'nın vedası" olarak anılan bölümü bütünüyle edip cansever'in ben ruhi bey nasılım şiiri üstüne kuracaktı. kürkçüsünden, otelcisine... dayı'nın şiiri okuduğu kısımlara kadar.)
bulduğum ilk fırsatta da, herkesin çok iyi bildiği o video paylaşım sitesinde onar dakikalık parçalar halinde ilk bölümden itibaren izlemeye başladım. meğer aradığım buymuş.
(dizi sonlanmadan izlemeyi bırakacak ve yıllar sonra en baştan başlayıp tamamlayacak olsam da.)
geçen gün... aslında bu ifade yanlış çünkü sürekli izliyorum. ne diyordum? geçen gün, "lanet olsun bu güne" sahnesini izlerken fark ettim ki, cansu dere o yıllarda ne kadar güzelmiş. masrafsız, sade, saf...
(evet, yeni farkettim. çünkü benim o dizideki güzellik tarifim bahar'dı. evet, perçemlerine rağmen. evet, bahar. o role hayat veren güzellik yarışması eskisi sedef avcı değil.)
sonra aklıma, sosyal medyanın türlü mahallelerinde son dizisi bahanesiyle cansu dere güzelliği övenler geldi.
(bu arada, reklam olsun diye, daha dizi başlamadan görücüye çıkan yemek sahnesi yüzünden dizinin bir kaç bolümü izledim ben. o sıra "bir başkadır benim memleketim" konuşulduğu için bu dizinin yeterince konuşul(a)madığını, ana akım medyada yer aldığı için de dizinin vasat bir aldatma hikâyesine indirgendiğini düşünüyorum.
oysa evlilik bahsinde toplumsal ikiyüzlülüğümüzün ne denli büyük olduğunu suratımıza çarpan bir yanı var. eşlerden biri diğerini aldatıyor ve toplum nasıl kodlamışsa, herkes ve hatta her şey hâlâ bu evliliğin devam etmesi için diğerini kuşatıyor. çocuk gibi bir güzellik bile silaha, yüke, ağırlığa dönüşüyor böyle bir anda.
tam burada, batının sadece teknolojisini değil ahlâkını da alalım diyenlerdenim ben. bir evlilik, sadece aile içi şiddet ya da ihanet söz konusu olduğunda değil eşlerden biri mutlu değilse de bitmeli sözün gelişi. o adamın/ kadının sana göre olmadığını anladığın o anda.
parantez içi çok uzadığı için, "sonra aklıma, sosyal medyanın türlü mahallelerinde son dizisi bahanesiyle cansu dere güzelliği övenler geldi," diyerek kaldığımız yerden devam edelim.
sadece "cansu dere'nin ezel hâli" daha güzel değil. cansu dere hanımefendi son dizisi sadakatsiz'de bizzat çirkin. hak etmediği kadar çirkin hem de. çizgileri botoks denen illete kurban verildiği ya da makyajla kapatıldığı için ifadeden yoksun kalan yüzü, reklam olsun diye giymek zorunda kaldığı ve ona uymayan kostümlerle övülesi olmadığı gibi beğenilesi bile değil. hele de rolü gereği giyip durduğu kumaş takımlar facia. vatkalı omuzlar, yüksek bel pantolonlar...
düşünüyorum da, bu övgünün asıl kaynağı, kadınlarının her pazartesi diyete başladığı bir coğrafyada formunu koruyor, başka bir deyişle o yaşta hâlâ zayıf oluşudur belki de. ben hiçbir zaman, "bir dirhem et bin ayıp örter"ci tayfadan olmadım ama hanımefendinin zayıflığı da itici. kaldı ki, çelimsiz ile zayıf, formda olmak ile zayıf olmak arasında dağlar kadar fark var.
(bu vesileyle saçlarının arasından tebessüm eden bir kaç tel beyaz saçın, yüzüne yerleşen çizgilerin kendisini ne kadar güzelleştirdiğini bilenlere selam olsun. zayıf olursa eşinin/ sevgilisinin kendisini beğenmeye devam edeceğini sananlara da kolaylıklar.)
1 Ekim 2020 Perşembe
aşka doğru*
farah zeynep abdullah yüzünden başladığım masumlar apartmanı (2020-) dizisini izliyorum bu ara. evet, farah zeynep abdullah. üstelik bu, yörüngesine girdiğim kelebeğin rüyası(2013) filminden bu yana onun yüzünden yaptığım ilk şey de değil.
gülseren budayıcıoğlu'nun madalyonun içi romanından uyarlanan, çağrı lostuvalı'nın yönettiği bu dizi daha ilk bölümde aşk bahsini halletmesi, güçlü yan öyküleriyle de dikkatimi çekti. ama konumuz bu değil.
dizinin üçüncü bölümü olmasa muhtemelen burada bahsi bile geçmezdi. ama üçüncü bölümdeki radyo programı sahnesi beni alıp geçmişe götürdü. hayatım boyunca bir kez yaptığım bir şeyi hatırlattı.
odalarında bir radyo olduğunu, ders çalışmıyorsa ya da televizyon odasında değilse radyo dinlediğini biliyordum. özellikle de okuldan tanıdığı, cuma ve cumartesi gecesi, on-on iki arası program yapan o kızın programını. ben de dinliyordum elbette. aynı anda aya bakmak gibi geliyordu bana. aynı anda aynı şeye bakmak gibi...
bir gece, "şimdi değilse ne zaman?" dedim ve radyoyu aradım. "hatta kalın," dedi birileri. kaldım. "sizi yayına alıyoruz," dediler. alındım. adımı vermeyecektim. vermedim. sonra derin bir nefes alıp, "bu çaba," dedim, sunucu kıza. "bir kaç megahertz üzerinden ilan-ı aşk denemesi."
"vaov," deyişi bugün bile kulaklarımda. başka ne konuştuk hatırlamıyorum ama "hangi şarkı," diye sorunca, "grup gündoğarken'den aşka doğru" cevabını verdim.
hangi şarkı olabilir diye saatlerce düşünmüş, kitap tavsiyesi isteyen birinin karşısında nasıl kendi zevkimizle onun zevki, genel beğeni ile tabu yıkanlar arasında gidip geldikten sonra kararsız kalırsak öylece kalakalmıştım. en sonunda, o sıralar çok dinlediğim ankara'dan abim geldi albümündeki bu şarkıyı seçmiştim.
huysuz bir kız çocuğu armağan etmişti. ankara'dan değil de cepheden gelir gibi eve döndüğüm, evde bakılmaya hakkı olan bir kahraman gibi karşılandığım, çokça şımarık olduğum günlerdi.
bu şarkıyı "çirkin kız" için istiyordum. bir kaç hafta evvel güzelim saçlarını neredeyse omuzlarını dövecek kadar kısa kestirmişti çünkü. ben de, can yücel'in ünlü mısralarını suratına çarpmıştım: aslında çirkin değilsin sen/ çirkin görünmek istiyorsun/ güzelliği tarif için...
"olmamış mı?" diye sorunca da, "olmuş. saçlarının eski güzelliğinin nefis bir anlatımı olmuş," demiştim.
çok geçmedi zaten. okulun arkasındaki çimenlikte oturuyorduk. ona, kütüphaneden ödünç aldığım bir şiir antolojisinden, sait faik'in o ve ben şiirini okudum. çirkin kız, "çirkin kızım"a dönüştü.
ve bunlardan önce o şarkıya bir cevap almıştım. "bir kaç megahertz" üzerinden. ama ben başlatmıştım.
20 Mayıs 2020 Çarşamba
his
26 Ekim 2018 Cuma
goodbye beautiful*
bu yıl ilkbahardı. severek izlediğim la casa del papel sona yaklaşıyordu. (bu arada, bir uçak kazası sonrası kendini bir adada bulan insanlar için hâlâ ağıt yakan ama la casa del papel'i mantıklı bulmayan, hatta saçma diyen izleyiciye selam olsun.) ne diyordum? severek izlediğim dizi sona yaklaşıyordu. erkek dostluğuna güzelleme niteliğindeki sahnelerde, profesör ve berlin arasındaki sır ortaya çıkarken fonda bu şarkı çalıyordu. tam yeri ve zamanıydı.
ve ben bu italyan halk şarkısını yeniden hatırladım. hatta, banka müdüründen sonra dizinin en aşağılık karakteri olan berlin'e içimde saygı oluştu. evet, saygı. sevgi değil...
sonra, 'aziz' tom waits geldi. şarkı susmuş ama melodisi hâlâ odadaymış gibi sabahlar, akşamlar, gecelerle geldi. 'aziz' bu. bir alış-veriş listesini de seslendirse fark etmez. o yüzden ingilizceleşmiş sözler umrumda bile değil.
kaldı ki, bir zamanlar tek bir kelimesini anlamadan sevmiştim. benden sözlerini çevirmemi isteseler, "serbest çeviri" der, olmayan italyancamla
ve dostum,diye çevirirdim. gerçi olsa da çevirim yine aynı olurdu. sizi bilmem ama ben 'aziz" dudaklarını ne zaman mikrofona yaklaştırsa, "one fine morning" değil de "ve dostum," diye anlatmaya başladığı bir hikâye duyuyorum. bir de "hoşçakal güzellik" dediğini.
yarın göremezsen beni bu şehirde
anla ki seferdeyim.
eskimez sandığın özlemlerini giderecekse
ödünç sevinçler almalısın yedeğine.
*: marc ribot - feat. tom waits, goodbye beautiful
6 Şubat 2017 Pazartesi
öcüler
bu yazıyı yaklaşık bir yıl önce yazdım. ama kendi kendime koyduğum "dördüncü bölümün peşi sıra" kuralı yüzünden bu günlere kaldı.
*
bir.
nazar değmesin diye belli etmemeye çalışıyorum ama iki bin on altı benim için fevkalade başladı ve başladığı gibi de gidiyor. sanki ağırlıklarından kurtulmuş rengarenk balonlar gibiyim. hafif, hortumun ucundaki fıskiyenin döne dolaşa ıslattığı çimenler üzerinde çıplak ayaklar, sıcak yaz gecelerinde temiz ve serin nevresimler...
bu günlerin keyfini çoğaltan şeylerden biri de, ezber bozan web dizisi öcüler. ev yapımı elmalı kurabiyeler gibi. belki birinin şekli diğerine uymuyor ama tadı, nefis... sadece üç bölümle gönlümüzün oscarlarını, altın kürelerini şimdiden kazandı. oscar demişken, neydi o leonardo dicaprio çılgınlığı? eğer "oscar goes to leo" olmazsa üçüncü dünya savaşı çıkacak, iklim değişecek, akdeniz olacak falan sandım. akademi üyeleri akl-ı selim çıktı da euro-dolar paritesi yerli yerinde, borsada kâr satışları...
aklıma estikçe tekrar ve tekrar izliyorum. dizi sabit kalsa da ben aynı ben olmadığım için her defasında yeni bir seyrediş oluyor nasıl olsa. evet, bu fikri calvino'dan aldım; "aradan geçen yıllar içinde kitap aynı kalırken okur bambaşka bir insana dönüştüğünden bu ikinci okuma yeni bir okuma anlamına gelir," dediği yerden.
daha en başta, "güzel olamayacak kadar gerçek" diyen mottosuyla dikkat çeken dizi için bir çok sıfatı bir arada kullanmak mümkün: keyifli, ferah, protest, gizemli, ezber bozan, entelektüel vs... en çok hak ettiği sıfat ise "rafine". çünkü her bir sahne, kelime ya da jest belli bir eğitimin, kültürün, birikimin, dünya görüşünün imbiğinden süzüldükten sonra orada ve var.
aynı zamanda "öcüler"i görmezden gelmeyi tercih eden, görse de hafife alan kim varsa onlara yapılan bir nanik, serseri bir tebessüm. çünkü o "öcüler", kendilerini hafife alanların dipnot ve arka kapak yazılarından öğrendiklerini kaynağından öğrenmiş olarak oradalar. kabul, kafaları biraz karışık, gitmekle kalmak arasında araftalar. bana kalırsa doğru yoldalar.
dalgacı tavırlarından, sivri dillerinden nasibini almayan neredeyse yok. verdikleri kalıcı rahatsızlığın farkındalar ama kendilerine yakışanı yapıyor, özür falan dilemiyorlar. onların ki, önlerine çıkan kim varsa -ki buna kendileri de dahil- yanlarından eksik etmedikleri bir aynayı yüzüne tutmak. tam da bu yüzden aldıkları eleştiriler. belki bu yüzden, kendileri anne ve babaları misafirliğe gittiğinde küçük kardeşini hiç pataklamamış, çekmeceleri karıştırmamış, misafiri olduğu evin aynalarında parmak izi, koltuk altlarında toz aramamış, işaret parmağının ucuyla burnunun içini yokladıktan sonra bulduklarıyla küçük dünyalar yapmamış, cuma hutbesini dinlerken borsayı ya da okula yeni gelen genç edebiyat hocasını düşünmemiş, en önemlisi rakip takımın hiçbir zaman var olmamış annesine edep adına ne varsa unutarak, üstelik şizofrence sayılacak ilgilerini koro halinde ya da tek tek söylememişler gibi sözgelimi esma'nın sinkaflı kelimelerine takmaları.
ama onları anlıyorum. buna takılmakla, okuyup evlenip tek bir çizgiye indirgediklerini hayatlarını, bileziklerini, halaylarını, toplumun sırtlarından iterek yüz yüze getirdiği adama ya da kadına elest bezminden bu yana aşıkmış gibi yapmalarını, suskun akşamlarını, sevgisi hiç olmamış şehveti sönmeye yüz tutmuş dokunuşlarını görmezden gelebilirler. ne de olsa büyüsek de çocukluk yerli yerinde ve biz görmezsek o da bizi göremez.
tokiden ev, doktordan araba taksiti, koltuk takımına uygun halı, çocukların özel okulu, ürün yerleştirmeli dizileri, reklam panosu kostümleri, örtüleri, sünnete göre değil modaya göre sakal.
bir buçuk.
bu güzel diziden sadece övmek ve içimdeki öfkeli adamı konuşturmak için bahsettiğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz.
beni takip edin.
iki.
her şey normaldi aslında. emek verilmiş, bana da keyif veren bir işi aklıma geldikçe izliyordum. vakti geldi, üçüncü bölümü de izledim. bir defa daha. sonra bir defa daha.
birden onu gördüm; aslı'nın gözlerinde başından beri var olan ışığı... hemen bir romanın en başına döner gibi hikayenin başına döndüm. sadece altını çizdiğim yerleri değil başka yerleri de yeniden okudum.
bir düğünün orta yerinde elindeki örgüden başkasıyla ilgilenmeyen, hemen yanında çitlenen çekirdekten yiyebilmek için bile çaba göstermeyen bir tip. amerikadan gelmiş, işsiz güçsüz, ölürüm de dönmem dediği doktora yarım, sanatını icra edebileceği mesleki alanlar kısır, döndükten sonra bir umut diye facebooktan arayıp bulduğu sınıfın iyi çocuklarının alayı çoktan evlenmiş, belki bir şey çıkar diye arkadaş düğününe gelmiş.
üstelik yalancı. uçak türbülansa girmiş de oradan örtülü çıkmış. yalan. ben o kadar türbülansa girdim hiç bir şey olmadı. sadece bir defa korkudan ölüyordum o kadar. ölmediysem ve eğer bugün bunları yazıyorsam yanımdaki koltukta oturan sicilyalı katolik teyzenin duaları sayesinde.
"yok! ben küfür etmiyorum," dediği an yok mu. yalan. ona bakarsan "fuck" da küfür. "b.k" diye yazman o kelimenin "bok" diye okunmasına engel değil. ama "hanım hanımcık kız" imajı için küfre mesafeli olduğunu vurgulamak şart. esma'nın 'boğaziç'li bir kuzeni varsa ve üstelik yaşı da yaşına uygunsa kaçmasın. etrafa hazır, "ben atkılar, kazaklar örer sevdiceğimi üşütmem" mesajı da vermişken hiç küfür edilir mi?
sonra seyirciye konuşması yok mu? baş döndüren bir tebessümün eşlik ettiği "arada kaçıyor"la gerçek niyetini saklama çabası falan. bu seyirciye oynamak değilse nedir? bu kameraya bakmalar bitmek bir yana artarak devam edecek, üçüncü bölümle zirve yapacaktır. gelecek bölümlerden birini romeo ve juliette'le tamam etmezse ne olayım: yarayla alay eder yaralanmamış olan... üçüncü bölümde neden esma yok sanıyorsunuz? kayıp eşya bürosundan araklanmış, tozlu, eski bavul konusunda esma'ya cesaret vermek iyi bir yöntemdi. böylece kızda kamera karşısına geçecek yüz kalmadı haliyle. dördüncü bölümün kurgusunu da onun yapacağı söyleniyor.
neymiş, annesi dediği için hediye olarak borcam almış. riyakarlık diz boyu. o kadın amerika'ya gitme diye o kadar yalvardı sana. o zaman dinledin mi ki borcam al deyince alacaksın. babasıyla küs gittiğine de eminim. tıpkı, adamcağızın bir sene boyunca emesen konuşmalarında kameranın önüne geçmediğine, ilk altı ay yemek masasının sandalyesinde hiç konuşmadan sadece konuşanları dinlediğine emin olduğum gibi.
tam bu sırada, kendi kendime sorduğum, "bu kız amerika'dan neden döndü?" sorusunun cevabını buldum: cinayet. lütfen dikkatli bakın, bakışlarında sakladığı katili siz de fark edeceksiniz.
tamam tamam. abartmış olabilirim ama uyumayı tercih edip derslere gitmediği, uyanık olduğu zamanlarda da nutella kaşıklayıp ailemizin seri katili dexter'ı izlediği kesin. hause m.d. izlediği ise üçüncü bölümdeki "kapı kolu sorusu"ndan belli. üçüncü sezon yedinci bölüm. pes... elbette aklımda tutmuyorum. sadece iki asal sayıyı cümle içinde kullandım. bir de, senaryo gereği ağzı iyi laf yapan zeki adamlar ilgimi çekmiyor.
ne diyordum? "bu kız amerika'dan neden döndü?" aşk ile "o zaman kahrolsun mu kapitalizm" deyişine bakan birisi occupy wall street etkinliklerinde polislere turgut uyar'dan kırlardan geliyorlar'ı okuduğu ve böylece amerikan taşrasına mesaj verdiği için sınır dışı edildiğini sanabilir. elbette ingilizce. elbette kendi çevirisi. sümbülteber'i ne olarak çevirdi acaba?
toplam üç bölüm olmuştu. aslı yalancıydı, seyirciye oynuyordu, akıllıydı, anarşistti ve hatta "meşhur"du. ve korkarım seri katil olma ihtimali de vardı. esma son bölümde yoktu.
iki buçuk.
aslı. aslı. aslı.
buraya kadar gelebildinse biraz daha yürüyebilirsin. if you see dead people, beni de görebilirsin.
üç.
evlen benimle aslı! ördüğün tüm çoraplar tam benim başıma göre.