dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Haziran 2026 Salı

merak

hafta sonu izlediğim son bölümüyle eşrefrüya (2025 - 2026) bitti.

/özet yerine: iyi başladı, kötü bitti./

oyunculuğunu çok sevdiğim çağatay ulusoy, "ezel'den beri tanıdığım" uluç bayraktar ve -bir rivayete göre- murat menteş etkisindeki konusu diziye bir şans vermeme sebep olmuştu. pişman da değilim. en azından ilk sezon boyunca.

daha ilk on dakikada jeneriği, istanbul yollarında akan 'fıstık' yeşili cadillac deville cupe, senaristi, görüntü yönetmeni, müzik seçimi, hatta dış sesli anlatıcısıyla dizi ona verdiğim şansı çok iyi kullandı.

mesela, kahramanın öleceğini bilmek. başı sonu belli bir hikâye izleyeceğimizi müjdeliyordu.

/çünkü bir çok güzel şey gibi "güzel ve yalnız" ülkemizde senaryoda tutarlılık da nadirattan. sosyal medya etkisiyle değişen senaryolar, seyircinin ilgisine göre sadece dizideki konumu değil karakteri de değişip duran karakterler, yönetmene ya da yapım ekibine yakınlık artıkça çoğalan sahneler, başka bir diziden daha iyi bir teklif alınca aniden gelen ölümler, gelecek projeleri düşünerek iyi biri olarak ölmek isteyen oyuncular vs... 

saymakla bitmez bir bataklık.

biliyorum, "neremiz doğru" ki. ama daha kısa diziler, nerede başlayacağı nerede biteceği konular, atılan imzaya sonuna kadar sadık kalan yapım şirketleri, oyuncular istiyorum./

dış ses kullanımı, camı delip geçen kurşunun camda sebep olduğu 'e' harfi, yeşilçam melodramlarının izinde bir aşk yemini gibi duvarda asılı assolist fotoğrafı, yetimler ocağı fikri, vaadettiği erkek dostluğu "bu dizi izlenir" dedirtmişti.

güzel bir ilk sezondan sonra 'idare eder' bir ikinci sezonla devam eden dizi, üçüncü sezon için sözleşme de yenilemişken birden bire bitiverdi.

açıkçası dünyanın ve dünyamın en önemli meselesi değil. vardır bir sebebi. açıkçası merak etmiyorum.

ama...

diziyi bitirmeye karar verince senaryo değişip olaylar hızlandı ve konu izleyenleri tatmin etmeyen bir biçimde kapandı ya.

çok merak ediyorum. kitabı olsa da okusam istiyorum. hatta proje sahiplerinin izleyiciye bir borcu olduğunu düşünüyorum.

her şey planladıkları gibi olsaydı eşref tek'i dört yıl yedi ay sonraki ölümüne götürecek olaylar nasıl gelişecekti?

2 Mart 2026 Pazartesi

masumiyet müzesi (2026)

romanını, müzesini nasıl sevdimse dizisini de öyle sevdim.

fikrim hâlâ aynı: bu roman bir erkek romanı, böylesi bir tutku erkek işi.

*

romanı okumamış, müzeyi görmemiş olsaydım da diziyi severdim. çünkü her ikisinden de bağımsız, oyuncu seçimlerinden set tasarımına, yönetmenlikten kurguya kadar ortalama üzeri bir iş çıkmış ortaya.

güçlü, siyahi bir karakterin ortaya çıkacak, "üzerine konuşulmasa da sosyetenin gözde bekarları arasında hemcinslerine ilgi duymak batılılaşmanın gereği olarak görülüyor, içten içe bu durumdan keyif alıyorlardı," diyen bir dış ses eşliğinde birbirinin mahremiyetine girmiş iki kadın ya da iki erkeği gözümüze sokacaklar diye endişelensem de müthiş keyif aldım izlerken.

zaten bildiğim bir hikâyeyi sonu nereye varacak merakıyla değil, orada, o zamanlarda, o karakterlerle zaman geçirebilmek için izledim. tıpkı bir zamanlar behzat ç.'yi konudan ziyade ankara'yı özlediğim, ankara'nın orada ve var olduğunu unutmamak için izlediğim gibi. ya da ted lasso'yu izlerken sadece güldüğüm için değil, karakterlerle takılmak hoşuma gittiği için izlediğim gibi.

*

doğru, masumiyet müzesi orhan pamuk'un en iyi romanı değil. yazarın çok sevdiği yeşilçam melodramlarına bildiği, tanıdığı çevrelerde geçen orhan pamuk usulü bir nazire.

biraz hafif hatta. kaldı ki, kemal'in koleksiyonculuğunu ve müze fikrini çıkarırsak geriye sıradan bir yeşilçam filminden başka bir şey kalmaz.

romanın dizi olacağına dair haberleri ilk duyduğumda bir kitabı seven her okur gibi ben de endişelenmiş, bir yandan da merakla beklemiştim. ama beklediğime değdiğini, korkularımın ise yersiz olduğunu söyleyebilirim.

bazı yerler atlanmış, bazı yerler çabucak geçilmiş olsa da senaryo tam da olması gerektiği gibiydi. ne de olsa bütün bir romanı senaryoya dahil etmek mümkün değil.

romanlarında bir karakter olarak yer almayı, 'zeki ve dikkatli' okurlar için oyunlar oynamayı seven orhan pamuk'un dizide rol alması beni şaşırtmadı. dizinin neredeyse romanın sonundan başlaması ve bunun anlatıya sağladığı kolaylık da çok hoşuma gitti. hatta, "romanın sonunu dizide başa almak parlak bir fikirmiş, bilmiyordum." bile dedim.

yine, dönemin pek de az olmayan siyasal gelişmeleriyle oyalanmayıp intependenta tanker kazasına bir hayli zaman ayırmaları, hem romana sadakat hem orhan pamuk melankolisine saygı gösterisiydi. orhan pamuk'un da yaşarken öyle hissettiğine, iktidar değişiklikleri, öğrenci olayları, sokaklardaki çatışmalardansa binlerce insanla beraber boğazda yanan petrol tankerini seyretmeyi tercih ettiğine eminim.

kemal neredeyse yirmi yıl önce okuduğum kitaptan hatırladığım gibiydi. yakışıklı bir adam olmasına rağmen selahattin paşalı'nın onu bir jön gibi oynamayışı, özellikle omuzunu düşürerek oynadığı anlar mükemmeldi.

füsun'u izlerken de füsun'u hatırlamadığımı, hatta romanda sibel kadar bile olmadığını fark ettim. fakir, uzak akraba, artist olmak istiyor, genç, güzel... aklımda bunlar kalmış. ama dizide füsun diye biri var. onu gördüm. öfkesini, hayallerini, neden ölmek istediğini gördüm.

ama benim için asıl sürpriz nesibe hala karakteri oldu. romanı okurken böyle hissetmemiştim ama dizide kemal ve füsun'dan sonraki en güçlü karakter oydu. akrabaları zenginken kendisi fakir olduğu için hayata, ihtimaldir ki allah'a öfkeli, çıkış için kızının yaşını büyütecek kadar hırslı, kocasını varlığı yokluğu belirsiz bir insana dönüştüren ve ipleri elinden asla bırakmayan bir karakter.

kemal'in babası osman beyle sohbetleşip yemek yediği sahneyi herkes gibi ben de sevdim. ama füsun'un babası tarık bey için ercan kesal'ın yanlış bir tercih olduğunu düşünüyorum. tarık bey daha 'silik' bir tip olmalıydı. ercan kesal ise sahnede sadece görülmekle, "ben buradayım," diyen bir oyuncu.

kemal'in füsun'u ararken fatih çevresinde geçirdiği zamanlar, perişan ve yoksul otelde geçirdiği geceler daha uzun olsun isterdim ama bu oyalanmanın diziyi mevcut güzelliğinden uzaklaştıracağına eminim.

kim bilir? belki ilerde tıpkı kara kitap'ın içinden çıkan gizli yüz (1991) gibi o kısımdan da zeki demirkubuz tadında bir sinema filmi çıkar.

*

füsun'un giydiği on kıyafetten sekizini çok beğendim. diğer ikisini ise sadece beğendim. zamaneler gibi diyecek olursam, "kızlar böyle giyinmek çok mu zor?"

bütün zorluklarına, noksanlarına rağmen yetmişler ruhunu da sevdim. itiraf etmek gerekirse o yıllarda genç ve istanbul'da olmak isterdim. 

bir süre sonra babam istabul'a gelir, onunla arkadaş olurduk.

"ben onu bulurdum."

28 Aralık 2025 Pazar

iyilik melekleri

tek tek saymak uzun sürer ama son dönemde dizi piyasasına çok iyi işlerin düştüğünü biliyorum. yine de son dönem dizilerinin şahı hangisidir, diye sorarsanız, hiç düşünmeden the bear derim.

beklentisiz, birden bire ortaya çıkıveren ve fırtınalar estiren the bear...

keşke ankara'yı da böyle, karakterlerden biriymişcesine kullanan bir dizi çekilse dedirten chicago, her türden senaryo matematiğinden uzak ritmi, tadından yenmez konusu, her sahnesinde shameless (2011- 2021) devam ediyor hissi veren jeremy allen white, bir çok sinema filminden bile daha dolu, tek başına film olabilecek bazı bölümleri, bireysel gelişimi ve dönüşümü anlatırken bir yandan geniş aile anlatısına yaslanması, abi fenomeni, dostluk ve hikâye restorandan dışarı taşar taşmaz karşımıza çıkan 'aşk'ıyla.

/baştan sona anlatmaya kalksam uzun sürer. ama böyle böyle kıyısından köşesinden tırtıklayacağız artık./

tekrar ve tekrar izlediğim o kadar çok sahnesi var ki. ama biz en çok izlediğim ikinci sahneyi anacağız: claire dunlap'ın ortaya çıkışı.

/süpermarkette, market buzdolaplarının önünde, buzdolabının soğuk ışığında küçük, sessiz bir tebessümdür kendisini. giderek kocaman bir tebessüme dönüşür. rengine bir türlü karar veremediğimiz, yorgunluk alameti çizgilerle altı çizilmiş kocaman gözlerle bakıyordur.

gözlerin sadece renkten ibaret olmadığını anlarsınız. görmeye muktedir gözleri vardır kızın. uzanıp şakaklarına düşen bir kaç teli saçı kulağının arkasına itmek istersiniz. eliniz orada kalsın. ki yanağını avucunuza yaslasın./

nefis bir sahnedir. mekan, ışık, diyalog, iki karakter arasındaki elektrik ve dahi oyunculuk muhteşemdir.

konuşma ilerledikçe mahalleden, hatta liseden arkadaş olduklarını öğreniriz; carmy aşçı olmak için uzaklara gidince araya mesafe girmiştir. claire ise tıp okumuş, acil doktoru olmak üzeredir.

carmy'nin sorusu üzerine konu hikâyenin başladığı yere gelir: meğer çocukken claire'in arkadaşlarından biri çitten düşüp kolunu kırmış. diğer çocuklar panikle olay yerinden uzaklaşırken ya da olan bitene bakamazken claire kalıp gelişmeleri takip etmiş.

"yardım etmek mi istedin?" diye soran carmy'ye verdiği, "hayır, sadece anlamak istedim," cevabı ise, işte bu, dedirtecek kadar iyiydi.

bu kız anlamaya talipti. iyiliğe, yardıma, kahramanlığa değil muhatabına, aşka, cezbeye talip.

*

evet, oraya geldik.

ben iyileştirme arzusunu hastalıklı buluyorum. ve bir ilişkinin temeline daha ilk anda konulan bir dinamit olarak görüyorum.

bu arzuyu, obsesif kompulsif bozuklukla aynı kefeye koymuyorum elbette. o başka bir kulvar.

/n'oldu? mükemmeliyetçi demedim diye bozuldunuz mu?/

ilişki ne sebeple ve hangi koşullarda başlamış olursa olsun iyileştirme arzusunun iki son-ucu var bence.

birinci son-uç: iyileşmesi hedeflenen hiçbir zaman sevilmemiş, sürecin kendisine talip olunmuştur. kahramanlık peşinde koşan süper kahraman yani. ya da ilk düğmesi yanlış iliklenen bir gömlek hikâyesi.

ikinci son-uç: gerçekten aşk ile olmuşsa olanlar. kişi karşısındakinin iyileşmesi gereken hâline tutulmuş demektir. iyileşme gerçekleşince "o eski hâlinden eser yok"tur şimdi. ya da bir başka "sen çok değiştin" hikâyesi.

*
şüphesiz, bütün ilişkiler insanı dönüştürür. büyütür, iyiye ya da kötüye götürür.

o ayrı.

17 Nisan 2025 Perşembe

dizi dizi diziler

bir arkadaşım instagramdan arakladığı bir videoyu benimle paylaşmış.

/evet, bile isteye 'araklamak' dedim. kendisi çok sever araklamayı. sonra da "ama italik yazdım," der. eminim bunları okusa çok güler./

video, merdivenlerden inen bir adam vasıtasıyla film ve kitap arasındaki farkı anlatıyor. ya da film izlemek ile kitap okumak arasındaki farkı. ya da filmlerin neden kitaptaki tadı vermediğini.

'film izlemek' notuyla yapılan girizgâhta, sallana sallana merdivenlerden inen bir adam görüyoruz. adam merdivenden iniyor ve plandan çıkıyor. peşi sıra, müzik ve 'kitap okumak' notu eşliğinde aynı adamı görüyoruz.

merdiven korkuluğuna tutunduğunu, ellerinin korkuluğun üstünde kayışını, düşünceli bir yüz ifadesiyle uzaklara baktığını, her adımında ahşap basamaklarını sarsıldığını, ayağındaki kirli bez ayakkabıları falan.

"tam da bu," diyerek ünledim. kitabı okumanın yerini filmini izlemenin almasına imkan yok. kendi adıma, filmi kitabından daha iyi tek film biliyorum: big fish (2003).

/belki, esaretin bedeli de [the shawshank redemption (1994)] sayılabilir ama filmin uyarlandığı stephen king'in rita hayworth'u seven adam* öyküsü de muhteşemdi. izledikten sonra kitabını okuma ihtiyacı duymadım ama yüzüklerin efendisi üçlemesinin de kitabından daha iyi olduğunu hissediyorum./

sonra başka bir arkadaşıma silo dizisini tavsiye edişimi hatırladım.

/konuyla ilgisi yok ama ne zaman 'saylo' desem aklıma 'aykeya'cı tayfa geliyor ve elimde olmadan, "acaba, 'ayben' de diyorlar mı" diye bir süre düşünüyorum./

silo konu itibariyle tam onun tarzı çünkü. ilgilerine, iddialarına hitap eden bir konusu var. oyunculuk, set, kurgu vs. zaten iyi. izlemiş ama ilerleyişi ağır bulmuş.

"tam da bu" dedim bir defa daha. ama içimden. son dönemde filmden çok dizi izlemeyi tercih etmem tam da bu yüzden.

adamın merdiven korkuluklarını kavrayan elini, düşünceli yüz ifadesini, kirli bez ayakkabıları altında sarsılan ahşap basamakları görmek için.


*: bakınız: kuşku mevsimi, altın kitap

20 Şubat 2025 Perşembe

the agency (2024)

bir yaz öğleden sonrasında, yatak odasının serinliğine kaçarak yatağına uzanmış, başını karyolanın demirlerine yaslamış vaziyette gazete okuyan babamı taklit ederek başladığım okurluk maceram okumayı öğrenince dönülmez bir güzergâha dönüştü.

/o an o kadar çok anlatıldı ki, yatak odasının kapısından bakan benmişim gibi gazete okurken görürüm çocukluk fotoğrafından çıkmış kendimi.

ilkokul birinci sınıftaki sağlık kolu başkanlığını saymazsak hep kitaplık kolu başkanı oldum. birilerinin kulaklarını çınlatmaktan korkmazsak; dünyanın bütün kitaplıklarının başkanı.

ama hayatım her zaman kitaplarla dolu geçmedi. kaldı ki, hiçbir zaman sessiz sedasız, yalnız, sokak yerine kitap okurken rahat eden biri olmadım. her daim kalabalık, neşeli, ilk an çekingenliğini attıktan sonra konuşkan, hatta şımarık ama kitapların dünyasına dahil olmayı seven, orada zaman geçirmekten keyif alan bir okur./

ergenliğimin ilk döneminde kitaplarla arama o kadar çok şey girer oldu ki ömrümün geri kalanında bırakın kitapları, okumayı bile unutabilirdim.

tam o dönemde polisiyeler dahil oldu hayatıma. onlarla birlikte ajan ve casusluk romanları/ hikâyeleri.

okumaya onlarla tutundum. sıkıcı, çok sıkıcı bir hayatın ortasında nasıl da heyecanlıydı. iyi, yakışıklı, zeki, güçlü, düşse de kalkan insanların, sonunda muhakkak iyilerin(!) kazandığı maceralardı. 

kadınlar konusunda da çok şanslıydılar. bütün kadınları etkiliyor, istedikleri hangisi ise onu sevgili seçiyorlardı.

dedektif olmak güzel olurdu. ama ajan olmak bambaşka bir şeydi. bir şehrin sokaklarında dolaşmak yerine dünyayı dolaşıyordunuz. dünyanın her yerine gidebiliyor, farklı kültürleri, yaşantıları görüyordunuz. üstelik toplumsal bir yanı vardı; ülken, ülkende yaşayan insanlar için iyi şeyler yapıyordunuz.

büyüdüm sonra. kitaplarla başka bahanelerle bağ kurdum. ama ajan olmadım. olmak da istemezdim. yine de kitaplarını okumaya devam ettim, dizilerini, filmlerini bol bol seyrettim.

the agency dizisini izledim nihayet. gizli servislerin, teşkilatların, dolayısıyla çalışanlarının makyajlarını silen, efsaneleri yıkan, çelişkileri, acıları, kötülüğü saklamayan bir hikâye. baştan ayağa iyi oyunculuk ve anladığım gibiyse müthiş bir kurgu.

/amaç bu ise, brandon colby yani paul lewis'in hikâyesini baştan anlatmak ya da paralel yerine iran'a sokulmak istenen danny vasıtasıyla vermek iyi bir tercih bence./

dizi, bir aydınlanma oldu benim için. kaç defa, "asla ajan olmak istemezdim" ya da "bir insan neden ajan olmak ister ki" dediğimi hatırlamıyorum.

/buraya kadar 'ajan' dedim, çünkü 'casus' kelimesinin hissettirdiği ihanet, yalan, ikiyüzlülük, kısaca 'yavşaklık' duygusundan uzak olmak istedim. artık 'casus' diyerek devam edebilirim./

ilk olarak, -öyle olduğunu düşünmüyorum ama- ne kadar kutsal bir amaçla yapılırsa yapılsın casusluk kötülük. ve casuslar kötü insanlar. hikâyenin sonunda kendilerine duyulan güvene, hissedilen aşka ihanet ediyorlar. kendi hislerini yok saymaları, vaz geçmeleri ise bambaşka bir acı.

sırf o topraklarda doğdu diye bir ülkeyi baş tacı yapıp diğer ülkelere iş icabı kötülük yapmak anlamsız. insanları kolayca harcamayı, hedefe giden yoldaki herhangi bir engeli hiç düşünmeden imha etmelerini saymıyorum bile.

sonra kendilerine ihanetleri. sahte bir hayat sürüp, hiç kimseyle yakınlaşmamak. saklamak, yalan konuşmak. aile kurmayı becerebilse dahi sürdürememek. çocukların büyürken yanında olamamak. ve bir emirle her şeye sırtını dönmek.

*

evet, bu yazı şövalyelere, düelloya ve 'deniz kenarı'na inanan biri tarafından yazıldı.

asla ajan olmak istemezdim.

bir insan neden ajan olmak ister ki?

6 Ocak 2025 Pazartesi

gassal (2024)

hayır, gassal övmeye gelmedim. övecek kadar çok sevmedim çünkü. ama yerecek kadar da kötü değil.

iyi bir fikir. sıradan hayatlardan da anlatı çıkabileceğini cümle aleme gösteriyor. dizi yapmak için manken ölçüsünde başrol oyuncularına, her sahnede değişen pahallı ve dekoltesi çok kıyafetlere, parlak ışıklara, geniş salonlara, mafya bağlantılı tiplere, yasak ilişkilere, iki saati aşan sürelere, hatta istanbula gerek yok diyor.

diğer yandan, diyalogların kötülüğü güzelim senaryoyu berbat etmiş. woody allen tarzı gevezelikleri geride bırakmış bir izleyici olarak diziyi çok konuşkan buldum. her cümlede mizah arayışı, taşı gediğe koyma çabası da komik falan değil. mizahın keskin nişancı tüfeğine benzeyeni makbüldür oysa. tek kurşun hakkın vardır, atar vurursun. aksi takdirde, av tüfeğinden çıkan onlarca saçmadan bir kaçının hedefi bulması gibi olur. bu da hiç komik değil.

mizah denemeleri ve yanından eksik olmayan hüznüyle bana after life dizisini hatırlattı bana. absürd diyecekleri de varoluşçuluk ya da başkaldırı felsefesi başlıklı kitaplarla döverim. en iyisi ne siz yorulun ne de ben. gidin "güzel olamayacak kadar gerçek bir web dizisi" öcüler'i izleyin.

övgüyle karşılanan, bölüm sonlarına eklemlenen müzikler ise bu coğrafyanın bir gerçeğine hakkını teslim etmekten başka bir anlam ifade etmiyor benim için. fikir olarak da icra olarak da özel bulmadım.

başrol oyuncusunu hiç ummadığım kadar başarılı bulsam da onu görmeye tahammül edemiyorum. tipinden hoşlanmıyorum, komik de bulmuyorum ama hatırda kalacak bir iş çıkardığı kesin.

ama yan roller... tadından yenmiyor.

/ikinci perde/

ne denli kamplaşmaya teşne bir toplum olduğumuzu bir defa gördüm bu dizi sayesinde. sokak, aile toplantıları, çay ocakları, yeni nesil kahveciler, bekar evleri, kermesler, üniversite kampüsleri ne durumda bilmem ama sosyal medyada bir dizi yüzünden kavga edebilecek insanlar var.

trt dizisi diye çamur atanlar gördü bu gözler. leyla ile mecnun da öyleydi. hatta arşivde gezinirken keşfettiğim parmak damgası da.

blutv dizisi olsa, iran'dan çıksa üzerine makaleler yazacak, izlemeyene küsecek tipler öyle bir burun kıvırıyor ki şaşarsınız.

başrol oyuncusunun bir kadına şiddet vakasının faili olduğundan dem vuranlar, uyuşturucu ve alkol etkisinde araç kullanmakla bir aileyi yok eden, yalan beyanla kolluk kuvvetlerini kandıran ama ne hikmetse korona bahanesiyle 'serbes' kalan bir katilin dizisini bayram havasında izliyorlar ama. çünkü biri mahalleden arkadaş, diğeri öteki çarşıdan.

adım gibi eminim: bu dizi mahalleden arkadaşlarının işi olsaydı albert camus'nun yabancı'sı ile başlayan eleştiriler okuyor, girizgahını ezberliyorduk: bugün annem öldü. belki de dün, bilmiyorum.

ortalık "ay, tıpkı meursault!" nidalarıyla inliyor, "kim daha yabancı?" tartışmaları bitmek bilmiyordu.

iyisi mi ilk aklıma geldiği gibi bitireyim, yoksa söz uzayacak: "diziyi çeken onur ünlü olsaydı övgüden ortalığı yıkardınız. tıpkı, bir ara ishal olmuş gibi peş peşe çektiği filmlere yaptığınız gibi."

oysa hem onur ünlü'yü hem ah muhsin ünlü'yü sever sayarız.

/üçüncü perde/

biliyor musunuz? ben bu ikiyüzlülükten çok sıkıldım. sadece halkımızın kamplaşmaya teşne yapısından değil.

/dördüncü perde/

aslında, kültürel iktidar bahsi için şartlar müsait.

ama canım istemiyor.

23 Ocak 2024 Salı

kübra (2024)

kübra'yı okumadım ama hayal gücüne ve yeteneğine itimat ettiğim afşin kum'un iyi bir iş çıkarttığından şüphem yok.

herhangi bir sanat eserinde gündelik hayatın mantığını aramam. kurgunun kendi içinde mantıklı olması benim için yeterlidir. aksi takdirde bilim-kurgu okuyamazdık, seyredemezdik. hatta polisiye...

bunlar burada dursun.

*

başlayalım.

kübra'yı sevmedim. bir süredir merakla beklediğim hâlde son dönemde izlediğim en vasat seyirlik olduğunu söyleyebilirim.

bu bekleyişte sıcak kafa (2022) tecrübesinin etkisini inkar edemem. sonrasında yaşadığım hayal kırıklığında da.

olumlu cümleler kurabileceğim tek şey çağatay ulusoy'un oyunculuğu. bunun dışında başka da bir şey gelmiyor aklıma.

gökhan şahinoğlu/semavi karakterini kılık kıyafetinden, vücut diline, yüz ifadesinden konuşmasına, yalnızlığından suskunluğuna kadar iyi canlandırmıştı. "tanrım, beni neden terk ettin?" dercesine göklerden işaret bekleyişi nadir iyi anlar olarak belleğimde yerini aldı.

bir de, belki salih karakteri. onun da, oto kaportacıdan yoldaş müride evrilişi ve bu yolculukta tökezlemeyişi iyiydi.

bu tür hikâyelerin en büyük kozu olan yan karakterler ise bırakın anlatıya destek çıkmayı vasata bile yaklaşamıyordu. vakitsiz bir ölümle kaybedilmiş evladın suçunu tanrıya çıkarıp inançtan vazgeçmek ne kadar inandırıcı olsa da organ bağışı, organın yeni sahibinin hayat kadını oluşu klişe kere klişe tadı verdi.

yeni bir şey söylemeyen karanlık tipler, anarşist gençler, yoldan çıkmış akrabalar, "diziler biter sen kuş uçuşu'nu hatırla" dercesine sahne alan televizyoncu abla, karton emniyet müdürü hikâyeye süre doldurmak dışında katkı vermeyen rollerdi. sahi ne oldu da, acılı annenin çakraları açıldı?

bir de olayın siyasi yanı var tabiî... iyi oyunculuğa gerek yok. siyasetin ve siyasetçi tayfasının bayağılığı o kadar aşikar ki bu denli kötü anlatılmış bir hikâyede bile midenizi bulandırmaya yetiyor.

en kötüsü de finaldi. keşke sekizinci bölüm olmasaydı da böylesi 'ucuz' bir sona maruz kalmasaydık. her şeyi yapay zekayla açıklamak sadece kolaycılık değil 'ucuz' da.

keşke hiçbir açıklama yapılmasaydı, karakol baskını sırasında görülmüş bir rüya olsaydı her şey. daha kabul edilebilir olurdu.

hem de klişenin klişesi programcı çocuğa, onun her yerden fırlayan ingilizcesine katlanmak zorunda kalmazdık. bir netflix geleneği olarak "cinsel ve duygusal eğilimlerini hem cinsine yöneltmiş erkek birey" şartı yüzünden hikâyeye girmişse eğer salih bir kaç hülyalı gözlerle hayran hayran semavi'ye bakar sorun çözülürdü.

dilerim bu dizi, içi iyice çürümüş "taylan biraderler" putunun yıkılmasına da vesile olsun. vavien (2009) sıradışı bir başarı, güzel bir rüyaydı. sabah güne başlarken umut verdi ama bitti, gitti.

geriye, hâlâ o filmin ekmeğini yiyen, netflix'e sırtını dayayıp onların beklentilerine cevap vermekten başka bir yapmayan iki sinemacı kaldı.

7 Ocak 2024 Pazar

zeyl ya da iki hırka daha

bir oğlunu daha toprağa veren ciritçi abdullah, evladından uzun yaşamış bir babanın tartıya gelmez acısıyla bozkırı aşmaya, kendini unutmaya çalışırken hatırlamıştım mecnun'un ev içlerinde giydiği hırkayı.

*
ama iki hırka daha var ki, bahsetmeden olmaz.

itiraf ediyorum: ikisi de kendini dayattı. belki de hırka bahsi eksik kalmasın diye zihnimin kapısından, kalbimin pencere önünden ayrılmadılar.

*

ilki, kült ne demekse onun içimdeki karşılığı olan filmden, the big lebowski (1998) filminden.

kendi hâlinde takılmaktan başka bir iş yapmayan, her şeyin başlangıcında, olayların merkezinde olmasına rağmen sanılanın aksine filme adını bile vermeyen 'the dude' jeffrey lebowski'nin hırkası.

bir sürü lebowskifest'ten sonra en son iki bin on yedi martında, john goodman şöhretler kaldırımında yerini alırken görüldü. jeff bridges, the big lebowski'de walter sobchak karakterini de canlandıran john goodman'ı üzerinde ikonik hırkası ile onurlandırdı.

ikincisi ise, babamın montu kadar olmasa da kişisel bir hikâye.

hiçbir zaman saklamadığım bir hayalde adı gibi dergâh yayınevinin cümle kapısından girip mustafa kutlu'nun elini öpmek, çayını içmek isterim. bu hiçbir zaman gerçekleşmedi. ne onun -artık hacı- ellerini öptüm ne çayını içtim. biraz yolum oraya düşmediği biraz da okuru olmak yettiği için hayal olarak kaldı.

başkasının yalancısı olduğum bir hikâyede, eskimeye yüz tutmuş bir hırka sadece onun oturduğu koltuğu değil yayınevini ve bütün bir coğrafyayı koruyup kolluyor.

ben de, o hırkanın hayatımızdan eksilmeyen varlığıyla ve belki de gerçekleşmeyecek bir hayalle avunuyorum.

9 Aralık 2023 Cumartesi

şifa

"ben adım gibi eminim. bu otlar değil beni iyileştiren. çünkü bunlar şu kenarında yetişen alelade otlardır. beni iyileştiren senin şifalı ellerin. sen bunun farkında değil misin?"*


*: çukur dizisi, efsun'un yamaç'a anlattığı masaldan

19 Aralık 2022 Pazartesi

diziler, kitaplar ve ben

bu ara, the peripheral adlı diziyi izliyorum. henüz dördüncü bölümü bitirdim. fikrim sonra değişir mi bilmiyorum ama ayırdığım zamana değer. bir jeneriği var ki, dizi, "jeneriğini atlamadan izlediğim diziler" listesine yukarılardan girdi bile.

dizinin asıl zamanı iki bin yirmi dokuz. ya da ben öyle sanıyorum. karakterler küçük bir amerikan kasabasında yaşıyor. kablolar ve kafalarına taktıkları ve beyin dalgalarını algılayan başlıklar vasıtasıyla sanki gerçekmiş gibi bilgisayar oyunlarına dahil olabiliyorlar.

onlardan biri aslında oyun değilmiş. esas kız oyun oynuyorum sanırken, altmış yıl sonrasının londra'sına gidiyormuş.

o gidişlerin birinde, geriye dönmeden hemen önce polise yakalanmamak için oyundaki -ya da altmış yıl sonrasının londra'sındaki- arkadaşıyla öpüşmek zorunda kaldı. ama ne öpüşmek.

sonra da oyundan çıktı. kabloları ve başlığı çıkarmış yerinden kalkıyordu ki öpüşmenin görüntüleri zihnine doluştu. önce hareketi yavaşladı, sonra kendini geriye attı. gözlerini kapattı...

andan kopamamıştı. eteğine takılan böğürtlen dikenleri gibi onu önce durdurmuş, sonra geriye çekmişti. ya da o, o anı ve hazzı tekrar etmek istemişti.

tam burada yıllar evvel okuduğum bir anlatıyı, milan kundera'nın yavaşlık'ını hatırladım. özetle, hızın düşünmeye düşman olduğunu anlatarak başlayan, peşi sıra politika, haz, seçilmişlik gibi kavramlara temas eden bir metindi.

düşünmek isteyen ya da düşünen bir insanın farkında olmadan hareketlerini yavaşlattığını, düşünmek istemeyen ya da düşüncelerinden kurtulmak isteyen insanların ise hızlandığını söylüyordu.

bunu okuduktan sonra, "sevgilinle vedalaştıktan sonra geriye bak," dedim insanlara.

"eğer orada durmuş çektiği acıya rağmen gidişini izlemiyorsa ilişkinizi gözden geçir. eğer hızla ters istikamete doğru yürüyorsa önce sen terk et. zira, bir an önce senden, üzerinde bıraktığın etkiden kurtulmak istiyordur ya da ikinci bir randevusu daha vardır. belki de eşi ve çocukları..."

30 Mart 2022 Çarşamba

yara izi

dün sabahtan bu yana leyla ile mecnun batağına düştüm.

birazdan 'heidegger sahnesi' ile çıkmaya çalışacağım ama öncesinde aşağıdaki satırları bir defa daha dinleyeceğim.

burak aksak'ın da dediği gibi, "herkesin bir yara izi vardır aslında şiir değil ama köksal abi okuyunca şiir gibi olmuş".

bu oluşa fondaki müziğin katkısını da ben ilave edeyim.

*

"gidenler bizden hep bir parça götürürler. o parçanın yerinde de derin izler kalır.

herkesin bir yara izi vardır. insanlardan gizlemeye çalıştığı saklamak için çok uğraştığı bir yara izi.

herkesin bir yara izi vardır kimseye dokundurtmayacak kadar güzel olan. baktıkça nefes alabiliyor olmanın kıymetini anlamanı sağlayacak bir yara izi.

bu izlerle yaşamaya alışırsın. bir sabah belki gün doğarken baktığında dışarı yaşamayı yeniden sevebilirsin.

ve bir gün elbet birileri o yara izlerine dokunur acın da biraz olsun hafiflemeye başlar..."

19 Kasım 2021 Cuma

kulüp (2021)

alt başlık olarak ise popüler bir dizinin düşündürdükleri...

*

ben bu diziyi çok sevdim. belki beş yıldız vermem ama daha azına da gönlüm razı olmaz.

temas ettiği konular, atmosfer, oyunculuk, hikâye ve karakterler, müzikler tam da beni yakalayan türden. teknik katkı da hakkını veriyor.

geri kalanlar ise eleştirmenlerin, tarihçilerin, cümle uzmanların işi.

yine de, bir başkadır(2020) günlerinde yapıldığı gibi bu dizinin belgesel değil kurmaca olduğunu unutmanın hata olacağını hatırlatmak isterim.

*

bir defasında, şairlerin ilk kitaplarını almaktan hoşlanan birinden bahsetmiştim. o bendim, itiraf ederim.

bunu yaparken iki tane motivasyonum oldu her zaman. ilki, kitaplarının satıldığını gören şairlerin mutlu olacağı ve şiir kitapları sattıkça yayınevlerinin şiir kitabı basmaya devam edeceğine dair safça olduğunu inkar edemeyeceğim romantik inanç. ikincisi de, edebiyata asıl katkının ilk kitapla olduğuna dair düşüncem. yazarının o vakte kadar biriktirdiği ya da özünde ne varsa o ilk kitaptadır bence. daha sonra belki kalem işlerlik kazanır, 'edebiyat'ı iyileşir ama okur ilk kitapta aldığının üstüne pek fazla bir şey koyamaz.

çoğu yazar kendini tekrar eder, alkışla karşılanan ilk hikâyesini ısıtıp ısıtıp okurun önüne koyarak sessiz sedasız unutuluşuna yol alır. ya da okurun, en çok da dahil olduğu edebi kanonun taleplerini karşılamaya yönelir. editör, "puşkin hakkında hafif bir yazı yaz, bitir artık hattat mı rasıt mı nedir o adamın hikâyesini," der mesela.

evet, geldik. varmaya çalıştığım yer tam da burası: netflix yaratıcılığı öldürüyor mu?

tamam, kullanıcıyım. üyesi olmaktan şikayetçi ya da pişman da değilim. ama netflixin bir politikası, amacı ya da felsefesi olduğunu da biliyorum. önayak olduğu bir çok proje pozitif ayrımcılık yapacağım diye ayrımcılığı insanın gözüne soktuğu yerle dolu. oraya iş yapmak için, projenizde iyi, güzel, akıllı, güçlü bir siyahi karakter olmak zorunda sözgelimi. o siyahi karakter kadın ise, üzerine... her neyse sanırım anladınız.

istanbul'da geçen her diziye konunun ne olduğundan bağımsız olarak oryantalist eklemlemeler ya da çıkmalar yapmak zorundasınız. lütfen, bir hikâyede de kahramanlar simit - çay olayına girmesin. bir bölümü iki buçuk saat süren bir dizi değil ki bu zaman doldurmaya ihtiyaç olsun. derdinizi anlatıp gidin.

kulüp'teki karakterlerden yana hiçbir sıkıntı yok benim için. dediğim gibi, sevdim. ama bir sorum var. şarkıcımız kadın, matilda'mız namus cinayeti yüzünden hapse düşmüş, afla hapisten çıkan orta yaşlı bir erkek ya da askerden dönen bir delikanlı olsaydı bu proje hayat bulur muydu?

ya da netflix'e proje hazırlayanlar hiç akıllarında yokken siyahi bir beden eğitimi öğretmenini hikâyelerine katmak zorunda kalıyor mu?

ya da proje dediğimiz şeyler, bazı anahtar kelimeleri kullanmak zorunda oldukları ve karşılığında para kazandıkları dönem ödevleri mi?

*

yine, buranın bir çeşit taşra olduğunu söyler dururum. bu yüzden, geçenlerde şehre giden bir arkadaşıma üç tane kitap ısmarlamak durumunda kaldım. çünkü kitap alışverişimi yapmıştım ve sonradan yayımlanan bu üç kitap yılın süprizi gibi bir şeydi.

bunlara bir dördüncü kitabı eklemediğim için pişmanım ama: karıncaların gün batımı. zaven biberyan'ın bu romanını ölesiye merak ediyorum. bu topraklarda yaşanmış büyük haksızlıklardan birini fon alan, aynı haksızlığın sebep olduğu acıları, yıkımları anlatan bir roman.

okuyanların övgülerine bakınca hem merakım hem okuma arzum artıyor ve biliyorum kendimi, ilk fırsatta okuyacağım.

tam burada beni tedirgin eden noktaya geliyoruz.

anlatmak içinse arkadaşa ısmarladığım kitaplardan birini yardıma çağrmalıyım; köken'i. daha doğrusu köken'in yazarı saša stanišić'i. onu yirmili yaşlarının başında yazdığı asker gramofonun nasıl tamir eder? adındaki romanıyla tanıdım. kitaptan aldığım keyif bir yana, yetenek böyle bir şey olmalı diye düşünmüştüm. daha önce okuduğum kitaplara benzemeyen, özden gelen bir etkiyle yazılmış başarılı bir edebiyat örneğiydi.

sırp baba ve boşnak annenin oğlu olarak mutlu mesut yaşarken balkanları ağulayan savaş yüzünden kendini almanya'da yaşarken bulmuş bir yugo. hamburg'ta yaşıyor ve son romanı köken iki bin on dokuzda almanya'da yılın kitabı seçildi. 

kitabı türkçeye çeviren gülçin wilhelm'in onunla yaptığı röportajda* şöyle bir cevap var:

"iyi edebiyat bir yazarın aidiyeti yüzünden değil, aidiyetine rağmen iyi olan edebiyattır. sonuçta söz konusu olan bir satıra başka bir satır eklemek. kitapta yazılandan daha fazlasını okumak, üstüne bir de yazarın kimliğini "okumak" isteyenler bir dahaki sefere kitap değil, peynir alsınlar, daha iyi olur."

sanırım anladınız. kitabı okuduğumda -ki muhakkak okuyacağım- sadece yok sayıldığı, büyük acılar gördüğü için şefkat duyulan, biraz da bu yüzden yüceltilen bir yazar görmekten korkuyorum.

*

"sadakatsiz'deki cansu dere"ciler bağışlasın ama gökçe bahadır'ın mathilda hâlini on defa tercih ederim. evet, perçemlerine rağmen.

daha önce de dediğim gibi,  sadakatsiz namlı dizide güzellik diye övülen şey ne kadar yapay ve sağlıksız geliyorsa bana, bu dizideki gökçe bahadır o kadar gerçek ve kadın. zayıf ile çelimsiz arasında fark var çünkü. derinin altını doldurup kırışıkları yok edince de güzel değil plastik ördek gibi oluyor kadın yüzü.

ama isteyen istediğini yapsın. bana ne.

*

hazır buraya kadar gelmişken, bir o sahne yapalım mı? hayır, selim'in matilda icrası değil. ama çok güzeldi.

şüphesiz dizinin en sevdiğim sahnesi. sadece oyunculuk ve diyaloglar değil, ülke ve toplum olarak ders çıkarmamız gereken o sahne: 

kulübün sahibi orhan, tam sahneye çıkacakken korkup kaçan, kelimenin tam anlamıyla sırra kadem basan selim'i saklandığı yerde bulur ve onunla bir ikna konuşması yapar. ama suskunluğu bozan, söze başlayan ise selim olur.

"- hayal etmek yapmaktan daha kolaymış.

- aksine... hayal etmek daha zordur. hayal eden insanlar başarısızlık ihtimalinin kapısını açar. fırın yanına fırın yapanlardan olmak isteseydim o gün balkona geldiğinde dönüp bakmazdım sana.

- keşke bakmasaydın... en azından birimizin işleri yolunda giderdi.

- işler yolunda gitsin isteseydim, alırdım hükümetten bir yol ihalesi, devrederdim bir taşerona, londra, paris gezerdim... üç tane mühendis diploması, bir maden imtiyazına bakar milyonluk olmak.

- yapsaydın.

- aynı şarkıları söyleseydin. siyah bir takım elbise giyseydin. evlenseydin. çoluğa çocuğa karışsaydın. hayalleri iğdiş edilmiş, hevesleri terbiye edilmiş sıkıcı bir şarkıcı istemiyorum. ben sendeki aşkı gördüm. inandım sana. bir kumar oynadım.

- seni de hayal kırıklığına uğratırım.

- beni o sahnede, kanınla, terinle, göz yaşınla hayal kırıklığına uğrat o zaman... yenileceksek de öyle bir yenilelim ki herkes gülsün. ama biz hayal kurmaya devam edelim."**


*bu röportaj...

**senaryo: aysin akbulut, rana denizer, necati şahin

8 Haziran 2021 Salı

rövanş

klasik leyla ile mecnun hikâyesinden hareketle kemal sayar'ın leyla'ya bakışını ve yaklaşımını anlatınca, "o benim" demeye getirmiş, "acabasız sahiplendim" demişti.

şimdi burada olsa, onu yeşilçam dizisine götürür, yedinci bölümün başını izletirdim. sonra da, artık bir manasının kalmadığını bile bile, "al, bu da benim!" derdim.

*

çaresizim* eşliğinde akan görüntülerin peşi sıra ofise gelen semih, sigara dumanıyla dolu odasında elindeki fotoğrafa özlemle bakan hakan'ı görür. nihayet kendini dinleyecek birisini bulan hakan da konuşmaya başlar:

"aşıkmışım enişte... aşık olacak gibi olursam gözlerimi kapatıp beşe kadar sayıyordum. sonra oradan kaçıyordum. çok aşık olursam da olurum, diyordum. ders verilmiyormuş, ders alınıyormuş, enişte. aşık olmadım, diyordum. aşıkmışım meğer. meğer it gibi seviyormuşum aysel'i."


*:funda söylüyor.

1 Haziran 2021 Salı

yeni sezon

leyla ile mecnun, in treatment, dexter... hiçbiri en sevdiğim dizi değil belki. ama hepsi de çok sevdiğim ve bitmesini istemediğim, zamansız bitti diye düşündüğüm dizilerdi.

ya da diziler... in treatment'ın yeni sezonu şu an izlenebiliyor. haberlere göre dexter sonbaharla birlikte gelecek, leyla ile mecnun'un çekimlerine ise bu yaz başlanacak.

devam etmelerini çok isterdim ama buna dair umutlarımı rafa kaldırmıştım. kendi zamanlarında kalmaları, her güzel anı gibi zaman zaman kendilerini hatırlatmaları hoşuma gider olmuştu. yine de, haberleri okur okumaz nasıl heyecanlandığımı anlatamam. sinemadan çıkmış da, "kaldırımlardan taşan kalabalıkta" onu görmüş, yılın son öğleden sonrasında meteorolojilerin öngöremediği bir kar yağmaya başlamış gibi.

şimdi heyecanlanıyorum ve mutluluğunu saklamayan bir yazı yazıyorum ama behzat ç. gibi berbat bir "devam" tecrübesi yaşadık aslında. kadrodan eksilenler, söylenmeyeni söyleyeceğim diye zorlayan, bana hiç mi hiç temas etmeyen senaryosu, seyretmekle bir katile prim kazandıracak olmak duygusu olası bir keyfi elimden almıştı.

ya da bana öyle geldi. aslında sorun yeni bölümlerde değil bendeydi. diziyi izlemiş, şimdiki ben olarak yıllar önce hissettiklerimi hissedemeyince hayal kırıklığına uğramıştım. bu durumda bir tuhaflık, şaşırtıcı bir yan yoktu yani. yanlışlık, yeni bir diziyi eskinin devamı sanmaktaydı belki de.

anlayacağınız, hayal kırıklığına uğrayacağımı biliyor yine de heyecanlanıyorum. oysa, çok iyi "geçmişte bırakmak"la övünür dururum hep.

çocukken, "yokluğum ve varlığım arasındaki farkı anlasın" diyen bir mantık ve ahmakça gururla, biraz büyüyünce de, "ben geldiği zamanki hâlini istiyorum ama o gittiği hâliyle dönecek," diyen bir gerçekle.

4 Mayıs 2021 Salı

içimizdeki yangınlar

senaryosunu levent cantek ve volkan sümbül'ün beraber yazdığı, yerinde bir tercihle çağan ırmak'a emanet edilen yeşilçam dizisinin dördüncü bölümü. bölümün başı.

ateş film'in kurucusu, sinema aşığı, yapımcı semih ateş'i kolundan tutup durduran eski eşi, bitimsiz aşkı, sinema oyuncusu mine kocaman gözleriyle ona bakıp, "adam, o tarafa gitme. o taraf yanlış," diyor.

"semih!... semih... ben senden yanayım, ateş'im. tamam, duramadık. savrulduk, biliyorum. ama sen de şunu bil. sen üzülürsen en çok benim içim yanar."

*

hatta bir şarkısı da var. yani, şarkısı olsa bu olurdu: madrigal - seni dert etmeler


25 Mart 2021 Perşembe

ezel, cansu dere ve bir sürü parantez içi

televizyondan uzak durduğum, bilgisayarı da yıllar öncesinde kalmış filmleri izlemek için kullandığım zamanlardı.

(kamu spotu: normal şartlarda film sinemada -oturma odasından bozma küçücük salonlarda değil ama- izlenir. başkası yalan.)

bir akraba ziyaretinde can sıkıntısından elime aldığım, okunup katlandıktan sonra bir kenara kaldırılmış eski bir gazetede ramiz karaeski'nin yani dayı'nın bazı repliklerini okudum. oscar wilde'dan, rûmi'den, ömer hayyam'dan, nazım hikmet'ten alıntılarla konuşan bir adam. kayıtsız kalamadım.

(hatta senaryo ekibi zamanla bu durumu abartacak(!), "dayı'nın vedası" olarak anılan bölümü bütünüyle edip cansever'in ben ruhi bey nasılım şiiri üstüne kuracaktı. kürkçüsünden, otelcisine... dayı'nın şiiri okuduğu kısımlara kadar.)

bulduğum ilk fırsatta da, herkesin çok iyi bildiği o video paylaşım sitesinde onar dakikalık parçalar halinde ilk bölümden itibaren izlemeye başladım. meğer aradığım buymuş.

(dizi sonlanmadan izlemeyi bırakacak ve yıllar sonra en baştan başlayıp tamamlayacak olsam da.)

geçen gün... aslında bu ifade yanlış çünkü sürekli izliyorum. ne diyordum? geçen gün, "lanet olsun bu güne" sahnesini izlerken fark ettim ki, cansu dere o yıllarda ne kadar güzelmiş. masrafsız, sade, saf...

(evet, yeni farkettim. çünkü benim o dizideki güzellik tarifim bahar'dı. evet, perçemlerine rağmen. evet, bahar. o role hayat veren güzellik yarışması eskisi sedef avcı değil.)

sonra aklıma, sosyal medyanın türlü mahallelerinde son dizisi bahanesiyle cansu dere güzelliği övenler geldi.

(bu arada, reklam olsun diye, daha dizi başlamadan görücüye çıkan yemek sahnesi yüzünden dizinin bir kaç bolümü izledim ben. o sıra "bir başkadır benim memleketim" konuşulduğu için bu dizinin yeterince konuşul(a)madığını, ana akım medyada yer aldığı için de dizinin vasat bir aldatma hikâyesine indirgendiğini düşünüyorum.

oysa evlilik bahsinde toplumsal ikiyüzlülüğümüzün ne denli büyük olduğunu suratımıza çarpan bir yanı var. eşlerden biri diğerini aldatıyor ve toplum nasıl kodlamışsa, herkes ve hatta her şey hâlâ bu evliliğin devam etmesi için diğerini kuşatıyor. çocuk gibi bir güzellik bile silaha, yüke, ağırlığa dönüşüyor böyle bir anda.

tam burada, batının sadece teknolojisini değil ahlâkını da alalım diyenlerdenim ben. bir evlilik, sadece aile içi  şiddet ya da ihanet söz konusu olduğunda değil eşlerden biri mutlu değilse de bitmeli sözün gelişi. o adamın/ kadının sana göre olmadığını anladığın o anda.

bana çocuklar, din, aile, bekâr anne vs. bahanelerle gelmeyin sakın. "kaderimize yazılmış" veya "razılık" dediğimiz şey bu değil.)

parantez içi çok uzadığı için, "sonra aklıma, sosyal medyanın türlü mahallelerinde son dizisi bahanesiyle cansu dere güzelliği övenler geldi," diyerek kaldığımız yerden devam edelim.

sadece "cansu dere'nin ezel hâli" daha güzel değil. cansu dere hanımefendi son dizisi sadakatsiz'de bizzat çirkin. hak etmediği kadar çirkin hem de. çizgileri botoks denen illete kurban verildiği ya da makyajla kapatıldığı için ifadeden yoksun kalan yüzü, reklam olsun diye giymek zorunda kaldığı ve ona uymayan kostümlerle övülesi olmadığı gibi beğenilesi bile değil. hele de rolü gereği giyip durduğu kumaş takımlar facia. vatkalı omuzlar, yüksek bel pantolonlar...

düşünüyorum da, bu övgünün asıl kaynağı, kadınlarının her pazartesi diyete başladığı bir coğrafyada formunu koruyor, başka bir deyişle o yaşta hâlâ zayıf oluşudur belki de. ben hiçbir zaman, "bir dirhem et bin ayıp örter"ci tayfadan olmadım ama hanımefendinin zayıflığı da itici. kaldı ki, çelimsiz ile zayıf, formda olmak ile zayıf olmak arasında dağlar kadar fark var.

(bu vesileyle saçlarının arasından tebessüm eden bir kaç tel beyaz saçın, yüzüne yerleşen çizgilerin kendisini ne kadar güzelleştirdiğini bilenlere selam olsun. zayıf olursa eşinin/ sevgilisinin kendisini beğenmeye devam edeceğini sananlara da kolaylıklar.)

1 Ekim 2020 Perşembe

aşka doğru*

farah zeynep abdullah yüzünden başladığım masumlar apartmanı (2020-) dizisini izliyorum bu ara. evet, farah zeynep abdullah. üstelik bu, yörüngesine girdiğim kelebeğin rüyası(2013) filminden bu yana onun yüzünden yaptığım ilk şey de değil.

gülseren budayıcıoğlu'nun madalyonun içi romanından uyarlanan, çağrı lostuvalı'nın yönettiği bu dizi daha ilk bölümde aşk bahsini halletmesi, güçlü yan öyküleriyle de dikkatimi çekti. ama konumuz bu değil. 

dizinin üçüncü bölümü olmasa muhtemelen burada bahsi bile geçmezdi. ama üçüncü bölümdeki radyo programı sahnesi beni alıp geçmişe götürdü. hayatım boyunca bir kez yaptığım bir şeyi hatırlattı. 

odalarında bir radyo olduğunu, ders çalışmıyorsa ya da televizyon odasında değilse radyo dinlediğini biliyordum. özellikle de okuldan tanıdığı, cuma ve cumartesi gecesi, on-on iki arası program yapan o kızın programını. ben de dinliyordum elbette. aynı anda aya bakmak gibi geliyordu bana. aynı anda aynı şeye bakmak gibi...

bir gece, "şimdi değilse ne zaman?" dedim ve radyoyu aradım. "hatta kalın," dedi birileri. kaldım. "sizi yayına alıyoruz," dediler. alındım. adımı vermeyecektim. vermedim. sonra derin bir nefes alıp, "bu çaba," dedim, sunucu kıza. "bir kaç megahertz üzerinden ilan-ı aşk denemesi."

"vaov," deyişi bugün bile kulaklarımda. başka ne konuştuk hatırlamıyorum ama "hangi şarkı," diye sorunca, "grup gündoğarken'den aşka doğru" cevabını verdim. 

hangi şarkı olabilir diye saatlerce düşünmüş, kitap tavsiyesi isteyen birinin karşısında nasıl kendi zevkimizle onun zevki, genel beğeni ile tabu yıkanlar arasında gidip geldikten sonra kararsız kalırsak öylece kalakalmıştım. en sonunda,  o sıralar çok dinlediğim ankara'dan abim geldi albümündeki bu şarkıyı seçmiştim. 

huysuz bir kız çocuğu armağan etmişti. ankara'dan değil de cepheden gelir gibi eve döndüğüm, evde bakılmaya hakkı olan  bir kahraman gibi karşılandığım, çokça şımarık olduğum günlerdi.

bu şarkıyı "çirkin kız" için istiyordum. bir kaç hafta evvel güzelim saçlarını neredeyse omuzlarını dövecek kadar kısa kestirmişti çünkü. ben de, can yücel'in ünlü mısralarını suratına çarpmıştım: aslında çirkin değilsin sen/ çirkin görünmek istiyorsun/ güzelliği tarif için...

"olmamış mı?" diye sorunca da, "olmuş. saçlarının eski güzelliğinin nefis bir anlatımı olmuş," demiştim. 

çok geçmedi zaten. okulun arkasındaki çimenlikte oturuyorduk. ona, kütüphaneden ödünç aldığım bir şiir antolojisinden, sait faik'in o ve ben şiirini okudum. çirkin kız, "çirkin kızım"a dönüştü. 

ve bunlardan önce o şarkıya bir cevap almıştım. "bir kaç megahertz" üzerinden. ama ben başlatmıştım.

*: grup gündoğarken, aşka doğru

20 Mayıs 2020 Çarşamba

his

gördüğüm lüzum üzerine bir dizi, normal people (2020) izlemeye başladım. çünkü bir övgüye denk geldim. çünkü öven sinemaya dair bir cümle kurarsa kayıtsız kalamazsınız. nedir, ne değildir soruşturmadan ekran karşısına geçtim ben de.

dizi başlayınca, "ulan ingiliz usulü aşk101'e denk gelmiş olmayalım" diye endişelenmedim değil. ama bir kaç saniye sonra marianne'i gördüm. ve ona aşık olacağımı hissettim. hayır, olmadım. evet, hissettim. yani bir 'ilk görüşte aşk' vakası değil bu. kaldı ki, perçemleri, bambaşka çağrışımlara sebep okul forması ve "prensip olarak çoluk çocukla muhatap olmuyorum" ilkesi yüzünden bu mümkün değil. 

bir parçası eksilmiş oyuncaklar gibiydi. hiç sevilmemiş bir yarayla yaşamaya çalışıyor gibiydi. yaşamıyor da zaman geçiriyordu sanki. sanki hiçbir yerde istenmemiş de sürgünde yaşamaya razı gelmişti. ve çoktan öğrenmişti; bütün bunların üstesinden ancak görünmez olursa, hatta 'yok' olursa gelebilirdi. eğer yoksanız, yağmurda ıslanmaz, soğukta üşümez, kırılmazsınız.

en baştaki "eksilmiş oyuncaklar" çağrışımı boşuna değil aslında. çünkü aklıma hemen the science of sleep (2006) geldi. perçemlerine rağmen kayıtsız kalamadığım stéphanie ve onun bir eskicide gördüğü, hüzünlü bulduğu için dayanamayıp hemen satın aldığı ve tamir ettikten sonra yaptığı oyuncakların arasına koyduğu oyuncak atı hatırladım. ve o zaman, "bir oyuncağı hüzünlü bulabilen bir kadına aşık olunur," diye düşünmüştüm.

diziye dönersek. birazdan beşinci bölümü izleyeceğim. bu yazıyı da marianne'e aşık bir adam olarak yazıyorum.


26 Ekim 2018 Cuma

goodbye beautiful*

bella ciao ya da bildiğim gibi söylersem ciao bella'yı yeniden fark edişim bu yıl ilkbahara rastlar. yeniden diyorum, ilk defa "zenginin malında fakirin de hakkı vardır," dediğimiz zamanlarda fark etmiştim çünkü. "bu memleket"i "akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan" değil, kaynağını kafkaslardan alıp denizler ve boğazlar atladıktan sonra adriyatik'te denizine kavuşan bir nehir olarak tanımladığım günlerdi. sonra kıymetini değilse de etkisini kaybetti. tıpkı dinledikçe ses kalitesini yitiren plaklar gibi.

bu yıl ilkbahardı. severek izlediğim la casa del papel sona yaklaşıyordu. (bu arada, bir uçak kazası sonrası kendini bir adada bulan insanlar için hâlâ ağıt yakan ama la casa del papel'i mantıklı bulmayan, hatta saçma diyen izleyiciye selam olsun.) ne diyordum? severek izlediğim dizi sona yaklaşıyordu. erkek dostluğuna güzelleme niteliğindeki sahnelerde, profesör ve berlin arasındaki sır ortaya çıkarken fonda bu şarkı çalıyordu. tam yeri ve zamanıydı.

ve ben bu italyan halk şarkısını yeniden hatırladım. hatta, banka müdüründen sonra dizinin en aşağılık karakteri olan berlin'e içimde saygı oluştu. evet, saygı. sevgi değil...

sonra, 'aziz' tom waits geldi. şarkı susmuş ama melodisi hâlâ odadaymış gibi sabahlar, akşamlar, gecelerle geldi. 'aziz' bu. bir alış-veriş listesini de seslendirse fark etmez. o yüzden ingilizceleşmiş sözler umrumda bile değil.

kaldı ki, bir zamanlar tek bir kelimesini anlamadan sevmiştim. benden sözlerini çevirmemi isteseler, "serbest çeviri" der, olmayan italyancamla
ve dostum,
yarın göremezsen beni bu şehirde
anla ki seferdeyim.
eskimez sandığın özlemlerini giderecekse
ödünç sevinçler almalısın yedeğine.
diye çevirirdim. gerçi olsa da çevirim yine aynı olurdu. sizi bilmem ama ben 'aziz" dudaklarını ne zaman mikrofona yaklaştırsa, "one fine morning" değil de "ve dostum," diye anlatmaya başladığı bir hikâye duyuyorum. bir de "hoşçakal güzellik" dediğini.


*: marc ribot - feat. tom waits, goodbye beautiful

6 Şubat 2017 Pazartesi

öcüler

prolog:

bu yazıyı yaklaşık bir yıl önce yazdım. ama kendi kendime koyduğum "dördüncü bölümün peşi sıra" kuralı yüzünden bu günlere kaldı.

*

"öcüleri küçükken bizi korkutmak için uydurduklarını sanıyordum.
yanılmışım."*

bir.

nazar değmesin diye belli etmemeye çalışıyorum ama iki bin on altı benim için fevkalade başladı ve başladığı gibi de gidiyor. sanki ağırlıklarından kurtulmuş rengarenk balonlar gibiyim. hafif, hortumun ucundaki fıskiyenin döne dolaşa ıslattığı çimenler üzerinde çıplak ayaklar, sıcak yaz gecelerinde temiz ve serin nevresimler...

bu günlerin keyfini çoğaltan şeylerden biri de, ezber bozan web dizisi öcüler. ev yapımı elmalı kurabiyeler gibi. belki birinin şekli diğerine uymuyor ama tadı, nefis... sadece üç bölümle gönlümüzün oscarlarını, altın kürelerini şimdiden kazandı. oscar demişken, neydi o leonardo dicaprio çılgınlığı? eğer "oscar goes to leo" olmazsa üçüncü dünya savaşı çıkacak, iklim değişecek, akdeniz olacak falan sandım. akademi üyeleri akl-ı selim çıktı da euro-dolar paritesi yerli yerinde, borsada kâr satışları...

aklıma estikçe tekrar ve tekrar izliyorum. dizi sabit kalsa da ben aynı ben olmadığım için her defasında yeni bir seyrediş oluyor nasıl olsa. evet, bu fikri calvino'dan aldım; "aradan geçen yıllar içinde kitap aynı kalırken okur bambaşka bir insana dönüştüğünden bu ikinci okuma yeni bir okuma anlamına gelir," dediği yerden.

daha en başta, "güzel olamayacak kadar gerçek" diyen mottosuyla dikkat çeken dizi için bir çok sıfatı bir arada kullanmak mümkün: keyifli, ferah, protest, gizemli, ezber bozan, entelektüel vs... en çok hak ettiği sıfat ise "rafine". çünkü her bir sahne, kelime ya da jest belli bir eğitimin, kültürün, birikimin, dünya görüşünün imbiğinden süzüldükten sonra orada ve var.

aynı zamanda "öcüler"i görmezden gelmeyi tercih eden, görse de hafife alan kim varsa onlara yapılan bir nanik, serseri bir tebessüm. çünkü o "öcüler", kendilerini hafife alanların dipnot ve arka kapak yazılarından öğrendiklerini kaynağından öğrenmiş olarak oradalar. kabul, kafaları biraz karışık, gitmekle kalmak arasında araftalar. bana kalırsa doğru yoldalar.

dalgacı tavırlarından, sivri dillerinden nasibini almayan neredeyse yok. verdikleri kalıcı rahatsızlığın farkındalar ama kendilerine yakışanı yapıyor, özür falan dilemiyorlar. onların ki, önlerine çıkan kim varsa -ki buna kendileri de dahil- yanlarından eksik etmedikleri bir aynayı yüzüne tutmak. tam da bu yüzden aldıkları eleştiriler. belki bu yüzden, kendileri anne ve babaları misafirliğe gittiğinde küçük kardeşini hiç pataklamamış, çekmeceleri karıştırmamış, misafiri olduğu evin aynalarında parmak izi, koltuk altlarında toz aramamış, işaret parmağının ucuyla burnunun içini yokladıktan sonra bulduklarıyla küçük dünyalar yapmamış, cuma hutbesini dinlerken borsayı ya da okula yeni gelen genç edebiyat hocasını düşünmemiş, en önemlisi rakip takımın hiçbir zaman var olmamış annesine edep adına ne varsa unutarak, üstelik şizofrence sayılacak ilgilerini koro halinde ya da tek tek söylememişler gibi sözgelimi esma'nın sinkaflı kelimelerine takmaları.

ama onları anlıyorum. buna takılmakla, okuyup evlenip tek bir çizgiye indirgediklerini hayatlarını, bileziklerini, halaylarını, toplumun sırtlarından iterek yüz yüze getirdiği adama ya da kadına elest bezminden bu yana aşıkmış gibi yapmalarını, suskun akşamlarını, sevgisi hiç olmamış şehveti sönmeye yüz tutmuş dokunuşlarını görmezden gelebilirler. ne de olsa büyüsek de çocukluk yerli yerinde ve biz görmezsek o da bizi göremez.

tokiden ev, doktordan araba taksiti, koltuk takımına uygun halı, çocukların özel okulu, ürün yerleştirmeli dizileri, reklam panosu kostümleri, örtüleri, sünnete göre değil modaya göre sakal.

bir buçuk.

bu güzel diziden sadece övmek ve içimdeki öfkeli adamı konuşturmak için bahsettiğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz.

beni takip edin.

iki.

her şey normaldi aslında. emek verilmiş, bana da keyif veren bir işi aklıma geldikçe izliyordum. vakti geldi, üçüncü bölümü de izledim. bir defa daha. sonra bir defa daha.

birden onu gördüm; aslı'nın gözlerinde başından beri var olan ışığı... hemen bir romanın en başına döner gibi hikayenin başına döndüm. sadece altını çizdiğim yerleri değil başka yerleri de yeniden okudum.

bir düğünün orta yerinde elindeki örgüden başkasıyla ilgilenmeyen, hemen yanında çitlenen çekirdekten yiyebilmek için bile çaba göstermeyen bir tip. amerikadan gelmiş, işsiz güçsüz, ölürüm de dönmem dediği doktora yarım, sanatını icra edebileceği mesleki alanlar kısır, döndükten sonra bir umut diye facebooktan arayıp bulduğu sınıfın iyi çocuklarının alayı çoktan evlenmiş, belki bir şey çıkar diye arkadaş düğününe gelmiş.

üstelik yalancı. uçak türbülansa girmiş de oradan örtülü çıkmış. yalan. ben o kadar türbülansa girdim hiç bir şey olmadı. sadece bir defa korkudan ölüyordum o kadar. ölmediysem ve eğer bugün bunları yazıyorsam yanımdaki koltukta oturan sicilyalı katolik teyzenin duaları sayesinde.

"yok! ben küfür etmiyorum," dediği an yok mu. yalan. ona bakarsan "fuck" da küfür. "b.k" diye yazman o kelimenin "bok" diye okunmasına engel değil. ama "hanım hanımcık kız" imajı için küfre mesafeli olduğunu vurgulamak şart. esma'nın 'boğaziç'li bir kuzeni varsa ve üstelik yaşı da yaşına uygunsa kaçmasın. etrafa hazır, "ben atkılar, kazaklar örer sevdiceğimi üşütmem" mesajı da vermişken hiç küfür edilir mi?

sonra seyirciye konuşması yok mu? baş döndüren bir tebessümün eşlik ettiği "arada kaçıyor"la gerçek niyetini saklama çabası falan. bu seyirciye oynamak değilse nedir? bu kameraya bakmalar bitmek bir yana artarak devam edecek, üçüncü bölümle zirve yapacaktır. gelecek bölümlerden birini romeo ve juliette'le tamam etmezse ne olayım: yarayla alay eder yaralanmamış olan... üçüncü bölümde neden esma yok sanıyorsunuz? kayıp eşya bürosundan araklanmış, tozlu, eski bavul konusunda esma'ya cesaret vermek iyi bir yöntemdi. böylece kızda kamera karşısına geçecek yüz kalmadı haliyle. dördüncü bölümün kurgusunu da onun yapacağı söyleniyor.

neymiş, annesi dediği için hediye olarak borcam almış. riyakarlık diz boyu. o kadın amerika'ya gitme diye o kadar yalvardı sana. o zaman dinledin mi ki borcam al deyince alacaksın. babasıyla küs gittiğine de eminim. tıpkı, adamcağızın bir sene boyunca emesen konuşmalarında kameranın önüne geçmediğine, ilk altı ay yemek masasının sandalyesinde hiç konuşmadan sadece konuşanları dinlediğine emin olduğum gibi.

tam bu sırada, kendi kendime sorduğum, "bu kız amerika'dan neden döndü?" sorusunun cevabını buldum: cinayet. lütfen dikkatli bakın, bakışlarında sakladığı katili siz de fark edeceksiniz.

tamam tamam. abartmış olabilirim ama uyumayı tercih edip derslere gitmediği, uyanık olduğu zamanlarda da nutella kaşıklayıp ailemizin seri katili dexter'ı izlediği kesin. hause m.d. izlediği ise üçüncü bölümdeki "kapı kolu sorusu"ndan belli. üçüncü sezon yedinci bölüm. pes... elbette aklımda tutmuyorum. sadece iki asal sayıyı cümle içinde kullandım. bir de, senaryo gereği ağzı iyi laf yapan zeki adamlar ilgimi çekmiyor.

ne diyordum? "bu kız amerika'dan neden döndü?" aşk ile "o zaman kahrolsun mu kapitalizm" deyişine bakan birisi occupy wall street etkinliklerinde polislere turgut uyar'dan kırlardan geliyorlar'ı okuduğu ve böylece amerikan taşrasına mesaj verdiği için sınır dışı edildiğini sanabilir. elbette ingilizce. elbette kendi çevirisi. sümbülteber'i ne olarak çevirdi acaba?

toplam üç bölüm olmuştu. aslı yalancıydı, seyirciye oynuyordu, akıllıydı, anarşistti ve hatta "meşhur"du. ve korkarım seri katil olma ihtimali de vardı. esma son bölümde yoktu.

iki buçuk.

aslı. aslı. aslı.

buraya kadar gelebildinse biraz daha yürüyebilirsin. if you see dead people, beni de görebilirsin.

üç.

evlen benimle aslı! ördüğün tüm çoraplar tam benim başıma göre.