4 Nisan 2026 Cumartesi

zalim nisan

/hayır, onu yapmayacağım. çünkü, çok ve çoktan söylendi.

ayrıca, "çok şükür" dediğinizi duydum./

dünyanın en bilindik ve en çok terennüm edilen dizeleridir bunlar. ama söyleyenler güzelliğine takılıp öteye geçemedikleri için yanlış anlaşılagelmiştir.

oysa tariz sanatının en güzel örneklerinden biri vardır burada: "ben zalim diyorum, sen seni seviyorum anla."

sadece tabiatı derin bir uykudan uyandıran nisan'a teşekkür yoktur oysa. kışa da vardır. hakkını da teslim eden bir teşekkür.

bu uyanış kış sayesinde olmuştur. onun koruyup kollaması, sarıp sarmalaması olmasa hayat devam edecek gücü bulamayacaktır.

nisandır en zalimi ayların, doğurtup
leylakları ölü topraktan, yoğurup
anılarla istekleri, can verir
ölgün köklere bahar yağmuruyla.
kıştı ılık tutan bizi, sarıp sarmalayıp
savsak karla toprağı, destekleyip
kuru köklerle kalan son yaşamı.
*

sadece tabiatın değil bizim de kışa ihtiyacımız var bence. kabuğumuza çekilmeye, durulmaya, soluklanmaya, pencere önünde durup akıp giden sokağı seyretmeye. ve dahi bir şeyleri kaçırmaya.

kayıp değil kazançtır, bana kalırsa.

1 Nisan 2026 Çarşamba

yenilgi değil

"yenilgi yenilgi büyüyen zaferler" umudu, "yenil, daha iyi yenil" tavsiyesiyle büyüyen her çocuk gibi benim kelimelerim de, "yenilgiyi bir zafer halesi gibi taşıyan bir adam" izlenimi bırakıyor, biliyorum.

oysa sadece şimdi değil, kendimi bildim bileli yenilmeyi sevmedim. yenilmeyi sevmedim ama kazanınca da onunla ne yapacağımı bilemedim.

"bir ideolojisi olmayanların ideoloji"ne inancım belki bu yüzden. bu yüzden belki, "iktidar" yüzü görmeyişim.

yenilgim bu yüzden. bu yüzden her defasında "onlar"ın kazanması.

evet, hep muhalif oldum. bozan, yıkan bir "muhalefet"ten çok, bedeli ne olursa olsun her türden "iktidar"ın yanlışını, eksiğini söylemekten imtina etmeyen bir "muhalefet".

*

bir an düşündüm de, bütün bunlar zafer değil ama yenilgi hiç değil.

29 Mart 2026 Pazar

kestane kebap

bu akşam kıştan kalma bir görüntü ile karşılaştım; yaşlı bir adam kestane satıyordu.

bu manzara beni eskiye, geçen kıştan da geriye götürdü. nerden aklımıza gelmişse, o yıl satın aldığımız ilk kestanelerin kese kağıdını saklamıştık. galiba bir sonraki yıl da. hangi yıllardan olduğunu hatırlamıyorum ama bir kaç kese kağıdı daha geliyor gözümün önüne.

sonra, "ebevenler aşk şarkılarını alıp çocuklarına ithaf edebilir," minvalinde kestiğim ahkâmlar geldi aklıma.

aşkla çocuk arasındaki tek benzerlik bu olmayabilir ama. saklamak da benziyor sanki.

nasıl bir ilişkinin ya da aşkın başında her şeyin bir manası olur, sinema, konser biletleri, beraber içilen kahvelerin, birlikte yenilen yemeklerin kasa fişleri, alışveriş listesinden hallice, bazan saçma bazan vasat duygularla yüklü notlar biriktirilir hatta özel kutularda saklanırsa ebevenler de çocuklarına dair ne varsa gerek zihinlerinde gerekse fiziksel olarak saklar, biriktirir. kenarına eğri bir çizgi eklediği kağıt parçası ayraç olur kitaplara, yamuk yumuk bir kare ve üçgenden yaptığı ev, sağ üst köşesine sarı rengi boca ederek güneşe ulaştığı ya da alt yarısını vicdansızca yeşile boyadığı a-dört kağıtları kitaplığın raflarını, duvarları süsler. çok daha fazlası ise dosyalara konulmuş, tekrar bakmak hayaliyle özenle saklanmıştır.

ama zaman geçer. aşklar eskir, çocuklar büyür.

yılın ilk kestanesini yediğimizi fark etmeyiz bile. biletler, kasa fişleri "neden burada?" diye sorgulanan çöplere dönüşür. laf aramızda, hayatımıza o kadar şey girmiştir ki onlara yer yoktur.

çocuklara gelince... "resme yeteneği var," denecek kadar iyi resimler yapıyordur ama bilmem kimin resmi daha iyidir, neden ilkbaharı değil de sonbaharı resmetmiştir, maviyi daha çok kullansa daha iyi olur falan. anne ya da baba deyince mutluluktan havalara uçtuğumuz çocuğun konuşmasını düzeltir, biraz da annesine/babasına sormasını ya da susmasını isteriz.

insanın en büyük laneti budur belki de. hayretinin elinden alınması...

ya da üzerinde biriken rutinin tozu yüzünden olayların cazibesini zamanla yitirmesi.

27 Mart 2026 Cuma

defter

yıllar sonra bir defterim daha oldu.

adı da, "I. tokyo seferi".

25 Mart 2026 Çarşamba

paralel evrenler: on dokuz

eksilte eksilte yazan biri ya da ihtimallerin sonsuzluğuna yaslanarak kalem oynatan bir başkası...

fark etmez. okurum. yeter ki beni ikna etsin.

en sevdiklerim listesinde hem genazino hem javier marías'ın aynı anda olması tam da bu yüzden. oysa biri nakavtla, diğeri sayıyla biten boks maçlarının anlatıcısı.

aynı mantıkla, pornografiye dönüşmediği, yazanı o anlardan prim yapmaya niyetlenmediği sürece mahrem anların kelimeleşmesine de varım. raziye, bir oyun bir eğlence, decameron, hatta dede korkut masallarında olduğu gibi. üstelik keyifle okuduğumu saklamayacağım.

ama ben sadece kelimelere muhtaç olanlardan değilim. imaya da varım. problemin çözümünün okuyucuya bırakılmasına. bakışları sayfadan kaldırıp uzaklara bakmaya. gözlerin dünyaya kapanıp hayallere açılmasına.

tıpkı alper canıgüz ve afşin kum'un yaptığı gibi: 

gizliajans... musa sanem'e küçükken banyo yapmaktan nefret ettiğini anlattıktan sonra, biraz da damarlarında dolaşan alkolün etkisiyle "sen bana banyo yapmayı yeniden sevdirebilirsin diye düşünüyordum," der ve "deneyelim bakalım" cevabını alır.

ama son sözü alper canıgüz söyleyecektir: sonra... sonrası mahrem.

sıcak kafa... murat siyavuş ve şule, salgının orta yerinde, şule'nin babası fazıl beyden kalma bebek'teki bir dairede yanyana oturmuş yeni türkü'nün günebakan albümünü dinlerken, olmasa mektubun başladığında şule başını murat'ın omzuna yaslar.

ve mikrofona afşin kum gelir: ve... gerisini biliyorsunuz zaten.

20 Mart 2026 Cuma

kartvizit

yanlış anlamadığından emin olmak için elindeki kartvizite baktı, hatırası hâlâ parmak uçlarında gezinen kabartma dört yapraklı yoncanın altındaki ismi okudu.

17 Mart 2026 Salı

dakika ve skor

"Sevgisizlik de sevgi kadar içtendir. Bir zamanlar sevdiğiniz birinin artık zayıf olduğunu hissettiğinizde, duygularınız sizi ondan uzak tutmak üzere harekete geçer. Hayatta kalma savaşınızda fazladan bir ayak bağına hiç ihtiyacınız yoktur. İçinizde bir burukluk kalır belki, ona karşı sorumluluğunuz olduğunu düşünürsünüz. Ama fazla üzerinde durmazsınız. Hayat, takım dışı edilen zayıf oyuncular için üzülmeye vakit bırakmaz.

Bu ilişkinin diğer tarafında olmak ise hayatta en çok acı veren şeylerden biridir. Sizi bırakanlardan anlarsınız ki, artık tekrar çıkamayacak kadar batışa geçmişsinizdir, batışınızı durduracak hiçbir şey yoktur. Güvendiğiniz, sarılmak, tutunmak istediğiniz "sevdikleriniz" sizin batışınızın durdurulamaz olduğunu hissettikleri anda, yanınızdan uzaklaşmak için saniyeleri saymaya başlarlar. Bu arada beyinleri, vicdan azabı çekmelerini engelleyecek küçük oyunlar oynayabilir. Mesela yaptığınız ya da söylediğiniz bir şeye çok kızarlar. O kadar kızarlar ki, sizi bir daha görmek istemiyorlardır. O kadar kızılacak bir şey midir söylediğiniz? Pek önemi yoktur, onlar bunun gerekli doğrulamasını yapmışlardır. Zaten içgüdüleri sizden uzak durmayı söylemektedir, akıl ona gerekli kılıfı bulur. Bu içgüdü, sizin yaptığınız ya da söylediğiniz şey karşısında onarılamayacak şekilde kırılmayı haklı çıkaracak mantık zincirini kurmaya da kadirdir."*


*: afşin kum, sıcak kafa

15 Mart 2026 Pazar

yarım kalan huzur

selim ileri, hatırlıyorum'da anlatıyor:

evindeki meşhur buluşmalardan birinde kemal tahir, aslında okumadığı ahmet hamdi tanpınar hakkında biraz da kulaktan dolma bilgilerle olumsuz şeyler söyleyince bu durumdan rahatsız olan selim ileri kemal tahir'e huzur'u okuyup okumadığını sorar, o da okumadığını itiraf eder. orada bulunan ayşe şasa da, "kemal ağbi, huzur çok güzel bir roman" diyerek duruma müdahil olur.

üç gün sonra kemal tahir'in vefat haberini alırlar. masasının üstünde yarısına kadar okunmuş bir kitap varmış: huzur.

eşi semiha hanım da, selim ileri'ye okuduğu son kitabın huzur olduğunu söylemiş.

10 Mart 2026 Salı

tıpkı ben

160.Kilometre en başından bu yana takip ettiğim, 'benim yayınevim' diyebildiğim bir kaç yayınevinden biri. sadece kitap tercihleri değil, blog tarzına yakın bulduğum internet siteleri de çok iyi. kimlikli, zevkli, klas...

bir çok iyi şiir okudum o sitede. ama en çok çene. yazıları için ziyaret ettim. okumak için ya da yeni bir çene. yazısı var mı diye merakla.

ahmet güntan'ın yazdığı/ icat ettiği, şiirle düzyazı arasına sıkışmış, bazan mektup bazan günlük hissi veren metinleri her defasında keyifle okudum.

uzun zamandır kitaplaşmasını bekliyor, daha keyifli okumak için yazıların çıktısını alıp öyle okuyorum. evet, altını da çiziyor, derkenarlara bazan yürek çiziyor bazan da birbirini tek noktada kesen dört minik çizgiyle çentik atıyorum.

son yazısını da aynı hevesle okumaya başladım. daha ilk cümle de çarpıldım. kadim dostumuz paranoyak pérez'i andım hatta. çünkü yaş bahsini saymazsak -zira ben, yirmili yaşlardaki kızlarla takılma yaşlarındayım- benden bahsetmiş. her gün gençlikten biraz daha uzaklaştığım şu günlerde bir süredir zihnime yerleşen, dilime dolanan bir şeyi söylemiş.

"70 yaşındayım, önümden geçen her şeyi seyrettim, gördüm— gördüklerim hakkında fikir sahibi olmanın doğru olduğunu düşünerek birçok fikre sahip oldum, şimdi dünyaya bir fikir sahibi olmadan bakabilmenin esas üstün varoluş niteliği olduğunu anladım."


merkez üs: https://160incikilometre.com/2026/03/07/her-seye-ragmen-kapi-onu-sembiyozu-benim-icin-asklarin-en-guzelidir-ahmet-guntanin-yeni-cene-yazisi/

notgibi: belki yazı hoşunuza gitmez ya da sizi içine kabul etmez. en azından son paragrafa gidin ve "tam da bir mektubun bitmesi gerektiği gibi" deyin.

8 Mart 2026 Pazar

endişelenmeler

beklenen kişi zamanında gelmediğinde, onu bekleyen bizler neler yaşanmış olabileceğine ilişkin hikâyeler uydurmaya başlarız ya hani.

nedense iyi ve güzel şeyler değil de kaçtığına, kaçırıldığına, kaybolduğuna ya da kaza geçirdiğine dair olumsuz şeyler düşünürüz. bil(e)memek hâli yerine kötü senaryoları tercih ederiz.

neden?

bilgi ya da kontrol sahibi olmadığımız durumlarda bu hâlin altında ezildiğimiz, bilgiye sahip, kontrol bizdeymiş gibi davrandığımız zaman içimiz rahatladığı için mi?

peki, neden kötü senaryolar?

neden çok iyi müzikler yapan sokak şarkıcısına takılıp kaldığını, zamanın geçtiğini fark etmemiş olabileceğini düşünmeyiz mesela? ya da fırındaki bir arıza yüzünden elmalı kurabiyelerin geç piştiğini, bu nedenle evden geç çıktığını?

bahaneler kötü mü olmak zorundadır?

kötücül yanımız mı iyimserliği elimizden alıp güzel bahaneleri bize yasak eden?

yoksa içten içe tapılası, vazgeçilmez olduğumuzu düşünüyoruz da muhtabımızın o karşımızda olmayan mevcudiyetini kötü olaylara bağlıyoruz?

4 Mart 2026 Çarşamba

vefa t

bunları sosyal medya yayınlanan, tıpkı romain gary'ninki gibi, "çok eğlendim. hepinize teşekkür ederim." diyerek biten bir intihar mektubundan öğrendim.

meğer genç şair vefa t, şair ve yazar onur caymaz'mış. oyunbaz yanı bütün oyunlar gibi ilgimi çekse de bu eylemin asıl önemi eleştirel yanında.

*

yazdıklarıyla bir çok edebiyat ödülü kazanan onur saymaz yaklaşık otuz yıldır edebiyat dünyasında. ilk şiir kitabı ise iki bin yılında yayımlanmış. tam yirmi beş yıl. ama son dönemde kitaplık, varlık gibi dergiler, e-postalarıma cevap vermez, yolladığı şiirleri nezaketen bile olsa reddetmez olmuş.

/ türkiye'de bir kültür mafyası olduğunu iddia ediyor onur caymaz.

(bu konuda ona katılıyorum. türkiye'de yayımlanan kitapların yüzde sekseninin dosyasını başka bir isimle yayınevine yollarsanız yayınlanmayacağına eminim.)

"onlar gibi ol, öyle düşün isteniyor. farklı düşünen yalnız bırakılıyor, eser önemli değil," dedikten sonra noktayı koyuyor: sorun onur'daydı./

bunu üzerine kendisinden ikinci bir şair yaratmış onur saymaz. adını da sait vefa koymuş. sözümona memurdur, vefa t mahlasını kullanıyordur. ve özdeki caymaz'ı koruyarak biçime 'boya cila attığı' şiirler yazar.

vefa'nın şiirlerinde, caymaz'ın önceden yolladığı şiirlerdeki dizeler de vardır ama fark etmezler bile. caymaz'dan esirgenen cevaplar vefa'ya verilir, şiirleri yayımlanır, hatta muteber bir yayıncı vefa t'nin kitabını basacak olur. sözleşme günü vefa'nın onur, t'nin caymaz olduğu anlaşılınca vazgeçer.

/anlayacağınız hâlimiz yaman, edebiyatımız eser kalitesiyle değil, yazarın adıyla ayakta. vefa't etmiş editörlüğün, dergiciliğin ve eleştirinin sorgulanma zamanı gelmiştir./

bundan sonrası onur caymaz'ın kaleminden: 

sonra yayınevim kırmızı kedi'ye durumu aktardım. değerli enis batur'a teşekkürler, editörüm anıl mert özsoy'un emeğine de... kitabı hazırladık. onur, intihar süsü'nü vefa ile okura bırakıyor artık. vefa, kitabın sonunda ölecek. bu, ilk ve son oyun. öğrenmem gerekeni öğrendim, hayat ve edebiyat öğretti: kültür ortamımızın ederi buymuş.

kitabın başında, tüm şiir kitaplarımda olduğu gibi bir önsöz var. burada hem muhatap olduğum dergilerle, kültür mafyamızla, edebiyata bakış açımızla karınca kararınca hesaplaşıyor hem de kitabın macerasını detaylarıyla anlatıyorum.

borcum dile ve okuradır, gerisi boştur. üç yıl boyunca vefa t olarak kandırdığım kim varsa özür dilerim. ikiyüzlülüğümüzü, bitmişliğimizi, artık işe yaramadığımızı göstermek için bunlar gerekliydi. edebiyatımız böylesi kokuşmuş kadrolardan kurtulmadıkça işimiz çok zor!

romain gary'nin, intihar mektubunun sonunda yazdığı gibi: "çok eğlendim. hepinize teşekkür ederim."