4 Ekim 2022 Salı

sebep

"hani," dedi, adam. deprem olup bittikten sonra kandilli rasathanesi verilerine göre depremin şiddetini söyler ya bültenler; her defasında aynı soru dökülür dudaklarımdan: ben öldükten sonra kaç şiddetinde öldüğümün ne önemi var?

aynı sebepten ayrılık sebebini de merak etmem mesela. ben öldükten sonra kaç şiddetinde öldüğümün ne önemi var?

elbette, "nerede hata yaptığını öğrenmek istemez misin?" diye soracak akıllı insanlar vardır. hayır, istemem bunu.

çünkü, ilişkileri antreman, deneme tahtası ya da derslik olarak görenlerden değilim. geçmiş tecrübelerinin tekrarını arayanlardan hiç değilim. ya unutmuş ya takılıp kalmışımdır.

her ilişkiyi biricik gören bir yanım var üstelik. birinde hata olan diğerinde olmayabilir ve muhtemelen birinde işe yarayanlar diğerinde mükemmel bir çuvallama sebebi olabilir.

kalbimden geçtiği, içimden geldiği gibi yaşarım ne yaşanacaksa.

sonra da, olsun ne olacaksa.

1 Ekim 2022 Cumartesi

iki artı iki

hatırlayan çıkacaktır: yıllar önce "bir artı bir"in "iki" etmeyebileceği üzerine konuşmuştuk.

hatta daha ileri gitmiş, aristotales'nun sözünden çıkamadığımız için ufkumuz dar, alımız al, morumuz mor, demeye getirmiştim.

konuyu köpürtelim: "iki artı iki" kaç yapar peki? dört mü?

kendisini ve medeniyetini üst model sanan bir antropolog, avustralya'da yeni keşfedilen bir yerli kabilesinin zeka ve medeniyet durumunu anlamak için gençlerden birine sormuş. "iki, iki daha kaç yapar?"

"beş," demiş, bizim oğlan.

"nasıl olur," demiş öbürü, biraz da küçümseyerek. kurallarını biz ölümlülerin koyduğu matematiğe göre cevap "dört" ne de olsa. (o da onluk sisteme göre. ikilik sisteme göre "bir-sıfır-sıfır" çünkü.)

"üzerinde ikişer düğüm olan iki ip parçası alalım. ve bunları düğüm atıp birleştirelim. şimdi de düğümleri sayalım: bir, iki, üç, dört, beş düğüm."

28 Eylül 2022 Çarşamba

dakika ve skor

"Kimisi vardır yemin etmeden kesin kararlar veremez, kimisi de vardır ağzından sadece evet hayır kelimeleri çıkması kâfidir. Gezginin iki uç arasında olduğunu söyleyelim. Sırf bu yüzden, gökyüzünün görünmez olduğu, yaprakların döküldüğü puslu ve yağmurlu bir mevsimde gezmemeye yemin etmiyor. Elbette güneşiyle, plajıyla, gölge yapan asmasıyla, serin içecekleriyle yazın güzelliği başka ama sisin kâh dağılıp uçsuz bucaksız vadiyi ortalıkta bıraktığı, kâh iyice yoğunlaşıp ufku flulaştırdığı ormanların arasından geçen şu yola da diyecek yok... Ağaçlar binbir renge bürünmüş. Noksan olan ya da gizlenmiş bir renkten söz edilecekse yeşil olmalı bu, hâlâ yeşil kalanlar da önce parlak sarıyla başlayıp toprak tonlarına, soluk kestane rengine, koyu kahverengiye ve bazen kan rengi ya da bordoya doğru giden değişimin ilk aşamalarını geçirerek sarının ilk tonlarıyla bozulmuş bile. Bu renkler hem ağaçların üstünü hem de zemini kaplıyor; gezginin yürüyerek katetmeyi isteyeceği harikulade mesafeler bunlar,(...)"* 


*: josé saramago, portekiz'e yolculuk

25 Eylül 2022 Pazar

federer'in vedası

bir arkadaşım anlatmıştı. hayır, satrançta balkan şampiyonluğu olan değil, akdeniz oyunları eskrim üçüncüsü olan.

bir seyahatte yolları hamburg'a düşünce, merakla liman yakınlarındaki o malum sokağa da uğramışlar. ve meraklarına yenik düşüp yetişkinler kendi aralarında eğlenirken kullansın diye yapılan nesnelerden satan bir dükkana girmişler.

alışkın olmadıkları o nesneler komik gelmiş, hatta eğlenceyi acıda bulanlara ayrılan kısımda kelimenin tam anlamıyla makarayı koyvermişler.

ama çok geçmeden bir görevli gelip, müşterileri rahatsız ettiklerini söyleyerek dışarı çıkmalarını rica etmiş. kulaklarına takmaları için bir çift küpe vermeyi de ihmal etmemiş.

"insanların acı çekmek isteğine ve bunun için seçtikleri yollara saygı gösterin lütfen!"

*

biliyorum, dünyada bir sürü acı var.

savaşlar, zulümler.

doğu türkistan, filistin, yemen, afrika'da açlık.

adaletsizlik, fakirlik, annesiz babasız büyümek zorunda kalan çocuklar, gerekli sağlık hizmetini alamayan hastalar, saçları rüzgârda çırpınsın istediği için öldürülen, şiddet gören kadınlar, çaresiz ebeveynler, zamansız ölümler.

ama izin verirseniz bu ara yalnızca federer'in profesyonel tenise vedası için üzülmek istiyorum.

*

belki bu vedanın gölgesine sığınmak kendi büyük acımdan kaçmak içindir.

belki de federer'e veda yazısı için hazırlık.

*

bir gün anlatırım.

21 Eylül 2022 Çarşamba

üç cümle, üç hâl

"galiba, sana aşık oluyorum!" türkçenin en yanlış görünümlü cümlesi olabilir. şimdiki zaman gibi görünse de "-di'li" ya da "-miş'li" zamanı söyler aslında. olmakta olan bir şey değil çoktan olmuş, bitmiş bir şeydir söylediği her zaman.

gerçek manada aşık olmayan hiç kimse böyle bir cümle kurmaz çünkü.

"beni korkutuyorsunuz!" cümlesini de aynı kefeye koymaya kalkanlar olabilir. ama yanlıştır, yanılıyorlar. orada mecaz vardır çünkü.

söz aramızda, bir ilişkide bundan daha iyi bir motivasyon cümlesi duyulmamıştır.

konuyla pek alakası yok ama bir de "sence de hızlı gitmiyor muyuz?" cümlesi vardır ki, siz de kursanız muhatabınız da o ilişkiden çıkıp gitme ya da çekilme zamanı gelmiş demektir.

ne de olsa aşk, kesintisiz bir akıştır. bu soru ise bir çeşit bent. ya da şüphe. ya da hevessizlik.

gerçekten istediğiniz bu mu? bent. ya da şüphe. ya da hevessizlik.

18 Eylül 2022 Pazar

konum - sekiz

al beni bas beni yaralarına* ile al beni ne yaparsan yap** arasında bir yerlerde.


*  : ikiye on kala, al beni bas yaralarına
**: feridun düzağaç, alev alev

16 Eylül 2022 Cuma

dakika ve skor

"Asla kimseye mesleğine dair bir tek kelime etme. Kendisine açılabileceğin yakın bir dostun olduğunu düşünsen de, onun da bu kadar tatlı bir dedikoduyu anlatmadan edemeyeceği bir ya da iki güvenilir yakın dost bulunacaktır, bu dostlar da kendi dostlarıyla paylaşacaktır ve bu böyle sonsuza kadar gidecektir. Madrid boyutlarındaki bir yerde, şehrin tüm sakinlerinin senin iş üzerinde bir kiralık katil olduğunu öğrenmeleri için 1769,87 gün yetecektir, haberin yayılma sürecine bir güvenlik gücü mensubunun veya ortalamadan biraz daha geveze birinin ve hatta bir kitle iletişim aracına erişimi olan birinin dahil olduğunu hesaba katmıyorum bile. Uyulması gereken kural yakın dostlara hiçbir sır vermemektir. Ya da, işi daha da emniyete almak için, yakın dostlara sahip olmamaktır."*


*:juan jacinto muñoz rengel, hastalık hastası kiralık katil

13 Eylül 2022 Salı

batı cephesi

on üç eylül'iki bin dokuz...

yani bundan tam on üç yıl önce.

"söylenmemiş söz"lere, "bu yolun nereye gittiğini bilmiyorum. tıpkı gece karanlığında yol alan bir vasıtanın yolcusu gibi ancak farların aydınlattığı kadarını görebiliyorum. varmak ya da ulaşmanın boşluğu, aslolanın yolculuğun bizzat kendisi olduğu inancıyla tek bildiğim; gideceğim..." diyerek başlamıştım.

arada bir sürü şey oldu. güzellikler, iyilikler, acılar, çok korktuğum anlar, mutluluktan uçtuğum günler... ağladığım da oldu güldüğüm de. hem çoğaldım hem azaldım.

şimdi: on üç yıl sonra. sorsanız, yine aynı.

11 Eylül 2022 Pazar

javier marías öldü

on bir eylül' yirmi iki...

biraz daha yalnızım. çünkü javier marías öldü.

babam öldüğünde, "o öldüyse herkes ölebilir," demiştim. "demek ki, kolaymış."

ama bunu öğrenmek ölüm acısını hafifletmeye, hissettiğim boşluğu, eksilme duygusunu ortadan kaldırmaya hiçbir zaman yetmedi.

altı yıl önce keşfettiğimde, hakkında bildiğim tek şey vardı. (sonradan, yani javier maríasla iyiden iyiye hemhâl olduktan sonra, bir gece durup dururken yarınki yüzün hakkında* bir şeyler okuduğumu hatırlayacaktım.) onu da yapı kredi yayınları'nın internet sitesindeki alçak gönüllü yazar biyografisinden öğrenmiştim: marías'ın bin dokuz yüz seksen altıdan itibaren yazdığı romanların kahramanlarının hepsi çevirmendir.

sadece bunun için bir şans vermeye karar verdim. çünkü bu bana oyunbaz görünmüştü. oyunlara zaafımı ise hiçbir zaman saklamadım.

mevzuya beyaz kalp'le girdim. daha ilk cümlede, "bilmek istemezdim ama artık biliyorum ki kızlardan biri artık kız değilken ve balayından döneli çok olmamışken, banyoya girdi, aynanın karşısına geçti, bluzunun düğmelerini çözdü, sutyenini çıkardı ve o sırada ailenin diğer fertleri ve üç davetliyle beraber yemek odasında olan babasına ait silahın namlusuyla kalbini yokladı," cümlesiyle yeni bir yazarım olduğunu anlamıştım.

upuzun cümleleri, her ihtimali değerlendirmeye dahil eden tarzıyla okumayı ve kitapları tüketmeyi seçenlerin değil okumanın bizzat kendisini sevenlerin beğeneceği türden bir yazar olduğunu anladığımda ilk bölüm henüz bitmemişti.

ingiliz edebiyatına hakimiyetini, shakespeare'e düşkünlüğünü daha ilk kitapta, kitapları arasındaki, bir üst öyküye çalışırcasına hep aynı şeyleri dert ediyor duygusu veren bağı da okuduğum ikinci kitabı olan karasevdalılar'da fark ettim. ayrıca, bu adamın insan ruhunu gösteren bir mikroskobu vardı.

shakespeare uzmanı ve çevirmeni olarak sadece beyaz kalp ve yarın savaşta beni düşün gibi kitaplarına isim seçerken değil bulduğu her fırsatta ona selam duruyordu. orta yerine doğup büyüdüğü franco dönemi, ingiltere'de oxford üniversitesi'nde geçirdiği yıllar, muhtemelen sözlü kültürle de beslenen ispanya iç savaşı ve sebep olduğu acılar en sevdiği malzemelerdi.

en önemlisi de bir yazarda aradığım bütün özelliklere sahipti: kalem gücü yani yetenek, zeka, humour, en önemlisi de muhatabını yargılamadan dinleme yeteneği. öyle ki, bir azizeyi de bir fahişeyi de aynı mesafeyle anlatabiliyordu.

yine de beyaz kalp ile başlamak benim şansımdı. karasevdalılar ile başlamak daha ileriye gitmek hevesimi elimden alabilirdi. ben de son beş yıldaki en iyi arkadaşımdan mahrum kalabilirdim. üstelik o kadar çok yazıya konu oldu ki bu sürede, kendi kendime blogun adını "javier marías üzerine bir blog denemesi" olarak değiştirmeyi teklif ettim. ama oy birliği ile reddettim.

evet, javier marías yok artık. yeni kelimeleri, yeni cümleleri, yeni kitapları olmayacak. bunu bilmek acı verici. nobel kazanamayacağını bilmek ise mutluluk.

ama tam da onun isteyeceği gibi bitirmek isterim:

/ben kitaplarını renklerine göre dizenlerden olmadım hiç. en sol, en üst rafı saymazsak kitaplar konusuna göre tasnif edilmiştir. yazarlar yan yana durmak zorunda değil yani.

son bir kaç yıldır ise okuma sırasına göre raflara koyar oldum. ama javier marías'ın türkçeye çevrilen bütün kitaplarını okumayı tamam edince hepsini bir araya koydum. karşısında durup şöyle bir baktım. hatta o topluluğun bir fotoğrafını çektim.

içimden o fotoğrafı sosyal medyada paylaşmak ve altına salt -n- pepa klasiği let's talk about sex'ten ilhamla "let's talk about javier marías, baby" yazmak geçti.

beni bu yola itenin ise liverpool'un altıncı şampiyonlar ligi şampiyonluğundan sonra jürgen klopp'un verdiği şenlikli röportaj olduğunu itiraf ederim./


*: esra yalazan, kelimeler ve kader - kendi ıstırabına dönüşenlerin anlatıcısı: javier marías

8 Eylül 2022 Perşembe

önemsiz - dört

eğer bir şiir*, "anneler güzelliğini hatırlar/ babalar düştükleri yeri çocukların" diyerek başlıyor ve "anneler düştüğünü hatırlar babaların/ çocuklar güzelliğini…" diyerek nihayetleniyorsa arada ne dediğinin bir önemi yoktur.


*:onur caymaz, geçip giden yaza övgü

6 Eylül 2022 Salı

portekizli bir yazar

portekizli olduğunu öğrenince aklımdan ilk geçen, konu edebiyata gelirse saramago'dan başlayıp pessoa'ya doğru yürürüz, olmuştu. ama yıllar önce öğrenmemiş olsam, ilk olarak 'ricardo reis'daki 'reis'ın nasıl okunduğunu sorardım. tıpkı karşıma çıkan bütün arjantinlilere ilk olarak "messi mi? maradona mı? diye sorduğum gibi.

en başta o 'reis'ı türkçedeki 'reis' sanıyordum. ki bunda saramago'nun pessoa'ya saygı duruşunda bulunduğü harika kitabın adının türkçeye ricardo reis'in öldüğü yıl diye çevrilmesinin de payı var. bir gün şüpheye düşüp araştırınca, pessoa'nın yarattığı alt kimliklerinden biri olan 'ricardo reis'ın ad olduğunu öğrendim. ve bulduğum ilk fırsatta anadili portekizce olan birine sorunca da 'rays' diye okunduğunu...

üstelik, en sevdiği yazar saramago'ydu: sevindim. lisede sarmago'yu ders olarak işlemişlerdi: kıskandım.

saramago'yu görece geç keşfettiğimi, ilk okuduğum romanının körlük olmasına rağmen beni asıl ricardo reis'ın öldüğü yıl ile yakaladığını, hatta yirminci yüzyılın en iyi üç romanı listemi alt üst ettiğini anlattım.

birazdan pessoa'ya geçeceğim. türkiye'deki ününün yarısını iki bin dört yılının sonuna doğru istanbul'da açılan fernando pessoa ve şürekâsı adlı sergiye, diğer yarısını da huzursuzluğun kitabı'na borçlu olduğunu söyledikten sonra pessoa'nın alt kimlikleri arasında neden bahse değer bir kadın olmadığını tartışmaya açabilirim. "annesine düşkünlüğüyle bilinen, cinsel tercihlerini de hemcinslerine yöneltmiş izlenimi bırakan pessoa yoksa bir cinsiyetçi miydi?" diye de sorabilirim gülücüklerden, belki de kahkahalardan yapılma bir cevap almak için.

sağ olsun, beni sakince, yüzünde yaramaz çocuklara yakışan bir tebessümle dinledi. söz sırası kendisine geçince de "siz, asıl antónio lobo antunes okumalısınız!" dedi.

ilk defa duyuyordum. bir kağıda yazıp verirse ne güzel olurdu. eve dönünce kağıda yazdığı adı internetlere sordum. türkçeye çevrilmiş iki kitabı vardı yalnızca. ve hakkında bir kaç sosyal medya paylaşımı, türkçedeki arka kapak yazılarının dışında başka hiçbir şey yoktu. hiç olmazsa birini okumak arzusuyla lanetlilerin oyunu'nu ısmarladım şehre giden bir arkadaşa.

bunları da o kitabı okuduktan, "siz, asıl antónio lobo antunes okumalısınız!" cümlesini -sanıyorum- anladıktan sonra yazıyorum. bu anlamak aynı zamanda antunes'in neden portekiz dışında popüler olmadığını da açıklıyor.

portekizli biri size orhan pamuk ve peşi sıra ahmet hamdi tanpınar övüyor, siz de "asıl ihsan oktay anar okumalısınız!" ya da "siz asıl hasan ali toptaş okumalısınız!" diyorsunuz. çünkü anar'ın kelimelerle kurduğu masalsı dünyası, toptaş'ın da kelimelerinin üzerine basa basa dolaştığımız bir evreni çevrilemez ve ne yazık ki çevrilse dahi aynı etkiyi veremez.

tıp eğitimi alan antunes'in de benzer bir dünyası var. bu yüzden çevirmen duru örs'ün bütün becerisine ve iyi niyetine rağmen bir sürü güzelliğin portekizcede kaldığına eminim. yine de keyifle okudum. okurken bir çok yazarı ve kitabı andım.

benzetmelerinin güzelliği, benzetme yaparkenki cüreti bana murat menteş'i ve her şeyi başlatan kült romanı dublörün dilemması'nı hatırlattı. anlatının giderek büyük aile romanına dönüşmesi ve olaylar da yüzyıllık yalnızlık'ı. ama onun gibi değil de bizzat marquez'in "en çetin, en cüretli çalışmam" dediği başkan babamızın sonbaharı gibi yazılmıştı. özellikle ilk bölümde hissettiğim ulysses havası sonraki bölümlerde dağılsa da, dublin-joyce ve lizbon-antunes bağı kuran ve "antunes'e nobel verin ulan!" diyen bir kaç yazı okudum sonradan.

ama beni asıl etkileyen ise yazarın birinci tekil şahısla anlatırken aniden tanrı-yazara geçmesi ve kahramanı üçüncü tekil şahısa dönüştürmesiydi.  ya da tersi...

"yağmur başladı. sabah evden çıkarken iyi ki şemsiyemi yanıma almışım, diye düşündüm. şemsiyesini açmaya çalışırken karşı kaldırımda eski sevgilisini gördü, ona söylemesi gerekenler olduğunu hatırlayarak şemsiyeyi açmadan yanına gitti." tarzı, herhangi bir yazı atölyesinde asla kabul görmeyecek, eleştiri konusu olacak bu yerler adeta yazarlık gösterisi gibiydi.

ipin ucunu kaçırdığım, karakterleri karıştırdığım, zaman zaman geriye döndüğüm anlar olsa da severek okudum. pişman değilim. bu kitabı yeniden okumak değilse de dünyanın sonundaki yer'i okumayı iple çekiyorum.

peki, siz ne dersiniz? sizce pessoa cinsiyetçi mi?