zira filmlerde ışık kadar karanlık da kullanılır; aydınlık görüntüler arasında verilen o kısacık, karanlık molalar, birçok görüntünün tek bir sinema filmini meydana getirecek şekilde bir bütün oluşturmasını sağlar.
bu da demek oluyor ki, uzun metrajlı bir filmde en az yarım saat süren, saf bir karanlık vardır ve izleyiciler bu karanlığın farkına varmaz bile.
benzer şekilde, bir koşucunun her adımı aslında bir atlayıştır. bir an için de olsa zeminle koşucu arasında hiçbir bağ kalmaz. o kısa an sırasında, gölgesi devrilmiş teneke kutudan yere yayılan boya gibi değildir artık. tam altında sanki ikiziymiş gibi bedene eşlik eden bir eşidir.
yani koşarken bu minik uçuş kırıntıları ve yeryüzüne temas anları bir araya gelerek mesafe olur, yol olur.
bu yüzden atletizmde yürüme diye ayrıca bir olimpik branş vardır. ve kurallar uçmayı yasaklar; öne atılan ayağın topuğu yere dokunana kadar arkadaki ayak yere temas etmelidir, der.
sözün özü insanlar uçar, karanlığa rağmen hayal kurar, cenneti ölçülemeyecek kadar küçük lokmalarla yalayıp da yutar.
ama farkına varmaz.