13 Temmuz 2024 Cumartesi

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: yirmi beş

gassan kenefânî, "kıymetlim!" hitabıyla başladığı mektup-öyküde hasta, adım adım ölüme giden bir adamın duygularına ses olur. 

adamın arada "azizem" deyip nefeslendiği bu mektupta, taşıyamaz olduğu duyguları, muhatabına vaktinde söyleyemediklerini ölüp gelip onu bulmadan önce söylemenin telaşı vardır.

doktorunun 'ruhsuz' kelimelerinden kendisi için bir gelecek olamayacağını anlayan adam, tam da kadına "benden sana yar olmaz" demeye karar vermişken kadın ondan hızlı davranmış, istikrarlı bir hayat isteyenlere özgü cesaretle bir başkasının hayatındaki varlığını haber vermiştir. adama ise kala kala suskunluk, bu tercihe saygı duymak ve kelimelere sığınmak kalmıştır çünkü.

adam anlattıkça anlarız ki sonu istediği bitmese de hiç de fena başlamamıştır hikâye. zor geçen çocukluğunun peşi sıra büyümenin zorlu yollarında yürürken birden bire "güzel bir şey olmuş, uzaktaki pırıltının üzerinde üst üste yığılmış bulutlar aralanmıştır".

"Hatırlıyor musun? Küçük bir tören ikimizi bir araya getirmişti. Gözlerim gözlerinle buluştuğunda bir kazmanın göğsümün içinde harekete geçtiğini ve küçüklüğümden bu yana içimde çöreklenen bütün acıları devirdiğini hissettim. Saçların harikaydı. Gözlerin büyüleyici bir siyaha bürünmüştü. Bilinçsizce sana bakarken buldum kendimi. Daha sonra okuduğum hatıralarında yazmıştın bu ânı, bir limana demir atacakmışçasına bakan bu denizciden hoşlandığını."*


*: on iki numaralı yatağın ölümü - cenazemde, s:53, loras yayınları

10 Temmuz 2024 Çarşamba

yaz

"ya baharın ardından yaz gelmezse, diye korkuya kapılmaz ağaç; yaz gelir hep çünkü. ama önlerinde bir sonsuzluk varmış gibi tasasız bir suskunluk ve enginlik içinde bekleyen sabırlıları gelip bulur ancak."*


*: rainer maria rilke

7 Temmuz 2024 Pazar

huy

kendimi severim. hayır, beğenmek değil bu. olana razı gelerek, olandan memnun olmak. ya da olana şükretmek.

elbette kusurlarım var. sayfalar tutmasa da bir sürü satır işgal eder.

ama bir huyum var ki elimde olsa değiştirmek isterdim. belki psikolojik bir rahatsızlıktır, belki almancada tek kelimelik karşılığı vardır ama ben bilmiyorum.

her zaman değil ama bazan güzel bir anın içinde, aklıma nereden geliyorsa o anın biricik ve bitimli olduğu geliyor. o keyifli anın/günün/gezinin/ziyaretin/muhabbetin tadını çıkartmak yerine olan bitenin geçip gittiğini duyumsuyorun. ve o keyif gidiyor, yerini karşı konulamaz bir hüzün alıyor.

bu insanlar belki de bir daha hiçbir zaman bir araya gelmeyecek diyorum. nakş-ı cihan meydanı'nın rüzgârı bir daha alnımı serinletmeyecek, önümüzdeki yaz başımı dalgalara vura vura ufka yüzemeyeceğim belki, seneye buraya geldiğim bu ev, bu masa, bu manzara aynı ev, aynı masa, aynı manzara olacak da ben aynı ben olacak mıyım vesaire... 

elbette anı yaşamayı, anın tadını çıkartmayı biliyorum. o büyük keyfi.

ama bazan...

4 Temmuz 2024 Perşembe

günün sorusu: bakiye

her şey unutulduğunda geriye ne kalır?

2 Temmuz 2024 Salı

federer: twelve final days (2024)

ya da 'iyi aile çocuğu federer'in son on iki günü.

asif kapadia ve joe sabia ikilisinin yönettiği, gelmiş geçmiş en iyi tenisçinin profesyonel kariyerindeki son on iki gününe odaklanan belgesel film bence 'olmuş'.

kurgu, anlatım/senaryo, arşiv görüntülerinin kullanımı vesaire... kısaca sinema adına ne varsa yerli yerinde.

belki oyunculuk biraz soru işareti. hâl ve hareketler, kameranın ve o anların belgesel olacağının farkındaki insanlara ait gibiydi. nasıl desem? hiç kimsenin okumayacağı bir günlük ile yayınlansın diye tutulan günlük arasındaki bariz fark gibi.

yine de yanılgı ihtimalini, roger federer ve ailesinin bizler gibi örtülü gelenekten gelmediğini de akılda tutmalı.

/ama derdim bunlar değil. hem de hiç değil. asıl söylemek istediğimi sona bırakarak devam etmek istiyorum./

* mirka'nın hem belgeseldeki, hem aile içindeki yerine bayıldım. -eğer varsa- ideal evlilik böyle olmalıdır, dedim. erkeğin ön planda olduğu geleneksel bir aile tablosu ama son söz kadının. onun onayını almayan hiçbir eylemin olabilirliği yok.

* evet, federer'in vedasını bekliyorduk. yine de o süreci sanki hazırlıksız yakalanmış gibi yaşadık. enerjisinin tekler maçına yetmeyeceğini tahmin etmek zor değildi. o yüzden partnerinin nadal olacağı bir çiftler maçı hem filmde hem hayatta veda için makul ve uygundu.

son bir kaç dakikaya kadar kurgu, hollywood tarzı bir filmin sonuna yakışacak bir maç vardı kortta. son bir şarkı için korta çıkan federer, yanında adının her zaman birlikte anıldığı nadal, yüze gelip yerleşen acı ifadesi, izleyene hüzün veren, eski günlerin geride kaldığını hatırlatan hatalar, hatta mucize (top fileyi direklere bağlayan düğümün içinden geçti) bir sayı ve nihayet maç sayısı için servis noktasına gelen federer. 

ama amerikalı tenisçi tiafoe çıktı ve partiyi tam anlamıyla bozdu. oyunu bildiği gibi oynadı. hatta direnç koydu. maç federer'in servisleriyle bitmediği gibi maçı da kaybetti federer - nadal ikilisi. başka bir deyişle tarihin en büyük tenisçisi son maçını kaybederek veda etti kortlara.

tiafoe'ya çok kızdığımı hatırlıyorum. ve herkesin benimle aynı fikirde olduğuna emindim. ama maç sonrası soyunma odasında nadal'ın tiafoe için "göt!" diyeceğini, federer'in de "bırak şu götü" mealinde yanıt vereceği, hele de bunun yarı belgesel bir filmde yer alacağını tahmin etmezdim. 

/filmin en keyifli yeri olduğunu itiraf ederim./

* "nadal'dan bahsetmeden federer belgeseli olmaz," cümlesini önceden başka kurardım şimdi ise daha başka. son yıllara kadar "her şey zıddıyla kaimdir" hikâyesi olarak gördüğüm bu ilişkinin, yarışmacı kültürün ihtiyacı olan rekabet için bize öyle gösterildiğini bir defa daha anladım.

oysa kamera önünde hep dosttular. meğer kameraların olmadığı yerlerde de dostlarmış. adeta yirmi yıl boyunca her yere beraber giden, beraber seyahat eden iki yakın arkadaş. ve federer veda ederken ne güzel ağladılar. hem de el ele.

* ama bir kişi var ki her ikisinden de rol çalmış: 'küstah sırp' djokovic...

ama bu yeni bir hikâye değil. daha o günlerde, federer'in veda mektubu ve laver cup'ın son profesyonel turnuvası olacağı kesinleştiği günlerden itibaren.

kaldı ki federer de hem djokovic'e hakkını teslim ediyor, hem hak ettiği sevgiyi neden görmediğini açıklıyor, hem de ona yeterince saygı göstermediği günler için af diliyor belgeselde.

/yeteneği başından beri herkesçe bilinen djokovic'in atp tour'daki ilk yılları pek de takdir edilesi değil. yenileceğini anlayınca kaçan, pardon, "sakatlandım, güneş çarptı, anneme küstüm" diyerek maçtan çekilen bir oyuncuydu. federer de kameralar karşısında buna ayar olduğunu saklamıyordu./

* evet, asıl söylemek istediğim yere geldim...

ne zaman başladı bilmiyorum ama kendimi bildim bileli tenisi seviyorum. ama gerçek bir tenis izleyicisine dönüşmem iki bin sekiz australian open finalleriyle oldu. cumartesi kadınlar finali, pazar da erkekler. arkadaşım o hafta sonu yalnızdı. davet etti. ben de, "hayır" demedim.

finalde tabiî ki tsonga'yı tutuyordum. çünkü siyahiydi ve fena halde muhammed ali'ye benziyordu. ama ilk seti kaybetmesine rağmen maçı djokovic kazandı. ve bu grand slam şampiyonluğuydu. sonra da herkes gibi benim de radarıma girdi. ve işin tuhafı sevdim de. hatta nadal'dan bile çok sevdim.

oyunu sıkıcıydı ama rakibinin iyi sayısını alkışlaması beni mest etmişti. hele de kort dışında çok daha şenlikli biriydi. tam da üniversitede arkadaş olmak isteyeceğiniz türden. "küstah sırp" da onu çok sevdiğimden. yoksa milliyetinden dolayı birinden nefret edecek kadar ruh hastası değilim. faşistler müstesna. sadece nefret değil küfür de ediyorum.

ama korona sürecinde "küstah sırp" gitti, yerine tanımakta ve anlamakta güçlük çektiğim birisi geldi.

/aşı yaptırmamayı anladım ama aşı karşıtlığını bir türlü anlamadım. kaldı ki mecbur olmasam aşı yaptırmazdım. yaptırdığım için de pişman falan değilim.

biyoloji ya da tıpla en ufak ilişkisi olmadığı hâlde "aşı faydalı" diyenlere inanmayıp "aşı zararlı" diyenlere inanan, büyük oyunu çözmüş kitleyi hiç mi hiç anlamadım. anlatmaya çalışanı da dinlemedim.

bizler maymuna dönüşünce ya da kalp krizinden ölünce mutlu mesut yaşarlar artık./

dediğim gibi, sorun aşı karşıtlığı değildi. ama hastalık kapması muhtemel bir kalabalıkta basketbol maçı izledikten sonra çocuklarla etkinliğe katılması, röportaj vermesi ve nihayet kurallar gereği avustralya'ya giremeyeceği kesinleşince de, "testim pozitif çıkmıştı, iyileştim" demesi.

sevenlerinin eline tutuşturduğu iki ucu pis değnek. ya hasta hasta çocuklarla sarmaş dolaş fotoğraflar çektirip röportaj verdi ya da sırf doğal favorisi olduğu turnuvaya katılabilmek sahte belge düzenledi. ben kızmayı, hatta nefret etmeyi seçtim.

ta ki, federer'in son profesyonel turnuvası olacak laver cup'a katılacağını açıklayana kadar. tarihin en başarılı erkek tenisçisi olmasına rağmen takdir görmeyen, federer ve nadal kadar sevilmeyen, hatta oyun bozanlık yaptığı için bir çok tenisseverin nefret ettiği bu adam başrolde nadal ve federer olacağını bile bile, kendisinin de üçüncü adam olacağını bilerek, gölgede, arka planda kalmaya razı gelerek veda partisine katıldı.

olan bitene hiç aldırmadan federer'i onurlandırdı. erdemli bir insan, "küstah sırp" gibi.

29 Haziran 2024 Cumartesi

dakika ve skor

"Okul durmadan -miş gibi yapmaktı, komikmiş, ilginçmiş, iyiymiş gibi yapmak. Öğretmen de kendi radyo programını sunuyordu, gözlerini kocaman açıp hain kurt taklidi yaparak dudaklarını büze büze hikâyeler okuyordu. Herkes gülerken ben de kendimi zorlayıp gülüyordum. Konuşan hayvanlar hiçbir zaman o kadar ilgimi çekmedi. Bu saçmalıkları anlatırken bizi pek umursadığını da düşünmüyordum. Sandalyesinde öyle bir hoplayıp zıplıyordu ki gözüme kaçık ya da alık gibi görünüyordu; bu kuzu köpek hikâyelerini anlatmaktan yüksünmüyordu. Sağımda solumda oturan kızlar onu merakla dinliyor gibi görünüyordu. Biri, benim yanımda oturan, beş dakikada bir arkasına dönüp dalga geçiyor, sonra hop, ciddi ciddi öğretmeni dinlemeye koyuluyor, sonra tekrar aynı şeyi yapıyordu. Ben de onun gibi yaparak oyalanıyordum, başkaları nasıl davranırsa öyle davranmaya çalıştım hep."*


*: annie ernaux, boş dolaplar

26 Haziran 2024 Çarşamba

dut fidanı, yaban mersini ve gül

bir defa daha analım âyine-i mücellâda nihanız namlı öyküyü.

/o öyküde, öykü kahramanı yazara, "puşkin hakkında hafif bir yazı yaz, bitir artık hattat mı rasıt mıdır nedir o adamın hikâyesini," diyen bir editör vardır. onu analım./

sonra da, "blogun bir editörü olsaydı," diyelim bir defa daha.

"blogun bir editörü olsaydı, yaprağına su dokununca kokusunu salan sardunya hakkında hafif bir yazı yaz, bitir artık jet lag mı olmuş, kafası mı karışmış nedir o dut ağacının hikâyesini," derdi."

farkındayım bu bahis uzadı. ama geçenlerde dut fidanının yanına uğradım.

biliyorum; bir başkasının bahçesi, bahce sahibi diğer meyve fidanlarının bakımını en iyi sekilde yaparken onu bilerek ihmal etmiş ama dayanamadım. etrafında büyüyen otları ve dikenleri temizleyip ortaya çıkardım.

böylece ona yapılanları daha iyi gördüm. kırılan dallarını, soyulan kabuğunu, soyulan kabuğunu kendi başına iyileştirme çabasını, kırılan dallarına inat o kırıklarda filizlenen sürgünleri...

sonra aklıma tanıdığım 'en kötücül kadın' geldi. ankara, sokakları numaralarla belirlenmiş ünlü mahalle, oradaki bir teras, terasa açılan kapıya asılı deniz kabukları ve dağlardan sökülüp o terasa getirilmiş yaban mersini...

/"bir kaç yıl mutluydu. ben de mutluydum. ki o biraz da bendi. umudum ölünce başladı o da ölmeye. umutla yaşıyordu sanki. yeniden yeşertmek için uzun uzun nereden başlamamam gerektiğini düşündüm. ama umut yeşertmek zor. kurumaya yüz tutmuş bir yaban mersinini canlandırmak kadar zor. ama hala bir kaç yeşil yaprağım vardı; benim ya da yaban mersininin...(...)şimdi soruna gelelim, yani hafta sonuna; terasta dolandım, çiçeklere su verdim, birkaç yeni tohum ektim, toprağa bulandım. ve sonra yaban mersinin kurumaya yüz tutmuş dallarında bir kaç yaprak başlangıcı gördüm."/

neyse ki, aklıma iki bin on yedi ağustosundan bu yana elime almadığım küçük prens ve gülü geldi de o terastan atlamaktan kurtuldum.

/"insanlar bunu unuttu ama sen unutmamalısın." dedi tilki.

"evcilleştirdiğimiz şeylerden sorumlu oluruz. sen de gülünden sorumlusun..."

"ben gülümden sorumluyum." diye tekrar etti küçük prens./

dutlara zaafım, duta dair bir hikâyem olmayabilirdi. o dut fidanına rastlamayabilirdim. jet lag olduğunu fark etmeyebilirdim. bahçe sahibi onu diğer meyve fidanlarından ayırmayabilirdi. 

ama bunlar oldu. olurken omzuma sorumluluk yüklendi. tıpkı küçük prens gibi.

24 Haziran 2024 Pazartesi

minder

bahçeye girenleri gördüğünde üstünden kalktığı kilim desenli, kocaman minderde en ufak bir kırışıklık ya da çukur görünmüyordu; adeta az evvel orada oturmakta olan genç kadının bedeninin bir ağırlığı ya da maddesi yokmuş gibi.

19 Haziran 2024 Çarşamba

sosyal medyada bir ölüm*

önce noam chomsky'nin ölüm haberi düştü sosyal medyaya. sonra taziyeler, üzüntüler, övgüler, hatta anılar.

yaşı kemale ermiş, biraz bonkör davranırsak entelektüel sıfatından nasiplenebilecek okur yazar tayfa ahlar vahlar eşliğinde 'ışıklar içinde uyu'maya gönderdi ünlü düşünürü.

/bazan bu insanların 'taslaklar'da olası ölümler için taslak mesajlar bulundurduğunu, işaret gelince de 'gönder' deyip sosyal medyaya saldıklarını düşünüyorum. (ama konumuz bu değil.)

bir de, "her ölüm erken," kabul. ama doksan beş yaşındaki birinin ölmesi kimseyi şaşırtmamalı. birinin ölümü insanları üzebilir, onlara yaşlandığını hissettirebilir ama üretkenliği nihayete ermiş, herhangi bir verimden uzak birinin yokluğu yüzünden dünya niçin eskisi gibi olmasın ki? (şükürler olsun ki konumuz bu da değil.)/

hemen ardından eşi valeria wasserman'ın, gazetelere yolladığı "yok öyle bir şey. o iyi." diyen e-postası duyuldu.

meğer, geçen yıl kısmi felç geçiren ve hastaneye yatırılan noam chomsky'nin tedavisi evde devam edecekmiş.

bunu duyunca elimde olmadan güldüm ve refik halit karay'ı andım.

/kurtuluş savaşı aleyhine yazdığı yazılar nedeniyle vatan hainliğiyle suçlanıp, "yüzellilikler" adı verilen muhaliflerden biri olarak beyrut ve halep'te sürgün hayatı yaşamaya mecbur kalan refik halit karay, halep'te yaşadığı o sürgün yıllarında, istanbul gazetelerine "refik halit karay'ın vefat ve başsağlığı ilanı" diye kendisi için taziye ve ölüm ilanları verirmiş.

bu sözde "ölümünden sonra" kendisi hakkında yazılanları okur, evine başsağlığı için gelenleri takip edermiş.

kendi ifadesiyle, hâllerine "kıs kıs gülüyor", sonra da hiçbir şey olmamış gibi, "bir yanlışlık olmuş" deyip hayatına devam ediyormuş.

başka bir deyişle, ölerek hatırlatıyormuş kendini./

belki noam chomsky de öyle yapmıştır. kendini hatırlatmak ya da ölmeden önce öldüğünde peşi sıra denilecekleri duymak istemiştir.


*başlık, james agee romanı ailede bir ölüm'den ilhamla

18 Haziran 2024 Salı

dördüncü

ikste bir paylaşım önüme düştü. "sana özel" başlığı altında bir tavsiye. o şiir filmi sevdiğimi onlar da biliyor demek ki.

yenal bilgici'nin gazete yazısıydı. baştan sona severek okudum. bir şeye bakınca aynı şeyleri gören insanların ruhdaşlığını hissettim.

dahası aynı şeyleri hissetmenin güzelliğini.

*

seyredenler bilir; insanlar arasında dolaşan, yüksek yerlerden dünyayı seyreden, kütüphanelerde ikamet eden meleklerin, özelde ise insan olmak, rüzgârı yüzünde hissetmek isteyen bir meleğin şiiridir bu film.

bruno ganz'ın canlandırdığı, insan olmak isteyen bu melek isteği gerçekleştiği takdirde ilk gün yapmak istediklerini şöyle listeler: kahve içmek, bir türk berberine gitmek ve parmakları mürekkepten kararıncaya kadar gazete okumak…

yenal bilgici buradan yola çıkarak yazmış yazısını. ve başlarken de dediğim gibi baştan sona keyifli bir metin olmuş.

dayanamayıp, "işte bu!" dediğim son kısmı ise büyük bir keyifle (ç)alıyorum:

"bir sofrada olmak isterim. dostların arasında. hikâyeler anlatılsın, hikâyeler anlatayım isterim. yenilsin içilsin, zaman aksın, aramıza başka insanlar, başka hikâyeler katılsın isterim. çoğalalım isterim. çoğalalım ki günlük yenilgilerimizi hükümsüz kılalım. muhabbete değmeyen ne varsa dostluğun büyük zamanında kaybolup gitsin.

gece bittiğinde, sofradan kalktığımızda, yürüyerek, içimde yeni hikâyelerle ve bir şeyler anlatmış olmanın, insanlarla, insanlarımla yan yana durmuş olmanın silinmez hatırasıyla evime dönmek isterim.

evime vardığımda da, listeye eklediğim bu yeni maddeyi uzun uzun yazmak isterim."


merkez üs: https://www.gazeteduvar.com.tr/melegin-uc-dilegi-makale-1698948

14 Haziran 2024 Cuma

kolomb'un yumurtası

kristof kolomb bir ziyafette eline bir yumurta alır ve keşiflerini küçümseyen davetlilere, "bu yumurtanın masada dik durmasını kim sağlayabilir?" diye sorar.

kimse başaramaz. soran bakışlar ona çevrilince de yumurtayı alır, ucunu hafifçe masaya vurarak kabuğu parçalanmayacak şekilde kırar. yumurtanın yassılaşan ucunu tabağına koyar, yumurta dik durur.

"bunu herkes yapabilir," diye itiraz sesleri yükselir. kolomb istifini hiç bozmaz. "doğru," der.

"zor değil. zor olan, bunu düşünebilmektir."