karın yağışını bir süre pencereden, perde ve tülü kenara çektiğim için kar aydınlığıyla dolan sıcak odada izledikten sonra "karın çağrısı"na karşı koyamadım ve kendimi dışarı attım.
çocuklar gibi şen, mahalleyi dolaştım kar yağarken. ohepvarolan'a kar gibi bir güzelliği bize armağan ettiği için şükrettim. ve beni bu güzellikten keyif alan biri olarak var kıldığı için de bir defa daha.
mevsimin ilk karı olmadığı için yakari'yi aramadım. ne karlı günlerde roman dersleri ne karlı bir gece vakti dostu uyandırmak geldi aklıma. neden bilmem, uzak (2002) düştü aklıma. daha doğrusu filmin yusuf'u, rahmetli mehmet emin toprak'ın kar altında yürüyüşü gözümün önüne gelip durdu.
o erken ölüm aklıma gelince, ölmeden kaç defa daha kar altında yürüyebilirim, diye düşündüm. insan ömrü yıllarla değil bunun gibi şeylerle ölçülür, dedim.
kaç defa suya daldırılmış bir sap leylağın kokuyla kuşatılmış bir masada kahvaltı yaptığınla, babanla kaç defa balık tutmaya gittiğinle, oğlunla kaç defa denize gittiğinle, kaç defa mahremiyetine girmiş bir kadının sutyenin kopçasını açtığınla, okyanusu kaç defa gördüğünle...
söylesenize, kaç kiraz mevsimidir ömür? kaç tane kalmıştır geriye?
sonra kendime bunu yapabileceğim bir hayat seçtiğim için kendimi tebrik ettim. kendime, ilgilerime zaman ayırabildiğim, olmasa da olur paralarla zamanını takas edenlerden olmadığım sevindim.
uzanıp yanaklarımdan öptüm elbette. üşümüştü.