20 Nisan 2024 Cumartesi

bir film, çok hayat

perfect days (2023) filmini nihayet izledim ve "her popüler olandan uzak durmak gerekmediğini hatırlatan iyi bir örnek," dedim.

tıpkı nietzche ağladığında, kürk mantolu madonna, küçük prens, ismet özel, saramago, didem madak, eternal sunshine of the spotless mind (2004), breaking bad (2008-2013) gibi.

wim wenders, konusuyla, bu konuya çok yakışan anlatım, mekan, karakter ve görsel tercihleriyle mükemmele yakın, üzerine olumlu konuşmayı hak eden bir iş çıkartmış bence.

çok sevdiğim, günler arasında ayraç izlenimi bırakan rüya sahnelerine rağmen belgesel tadındaki film, yönetmenin yaklaşık kırk yıl önce çektiği tokyo-ga (1985) adlı ozu belgeselinin izinden gidiyor ve kahramanı hirayama'nın dünyayı seyretme şekliyle fena halde der himmel uber berlin (1987) şiirini hatırlatıyor.

/evet, film değil şiir. ilk seyredişimde, "ama bu bir şiir," demiştim ve fikrim hâlâ aynı./

hirayama, bile isteye, eksilte eksilte vardığı sade hayatını umumi tuvaletleri temizleyerek kazanan bir adam. ama bu kadar pis bir işi elinden gelenin en iyisini yaparak, keyif alarak yapıyor. işi bitince de kitap okuyor, altmışlı yetmişli yıllardan kalma rock klasiklerini dinliyor, fotoğraf çekiyor ve dünyayı seyrediyor.

yalnız bir adam değil. sadece insanlarla kısa ve öz muhatap oluyor. tıpkı maddesel eksilmede olduğu gibi yalnızlığı da seçmiş, yalnızlıkla baş edebilen, hatta bundan memnun olan biri. keyif aldığı şeyleri yapıyor. sadece bu 'şeyler' vasata keyif veren 'şeyler'e denk düşmüyor.

münzevi değil sade bir hayat onunki. insanlardan kaçmıyor, sadece az ilişki kuruyor. öğle molalarında denk geldiği uyuz kızı saymazsak ilişki kurmada sorun yaşadığı da yok. günahını almayalım ama. kız belki uyuz değil sağır ve dilsizdir.

belgesel gibi demiştim ya. bu, biraz yönetmenin bir el kamerası ile karakterin peşinde dolaşıyor hissi vermesinden biraz da mimari güzellemesi olan columbus (2017) filmini hatırlatmasından.

/columbus'un belgesel değil film olduğunu inkar etmiyorum elbette. kahramanların sanat galerisi ya da müzede gezercesine hakkında konuştuğu, yanında yöresinde sohbet ettiği ve görüntü yönetmeninin nefis karelerle kadraja dahil mimari eserleri saymazsak film iki farklı karakterin büyümesini anlatıyor aslında. ve bunu birinin giderek, diğerinin kalarak yapmasını. üstelik giden genç kız, kalan orta yaşa yaklaşmakta olan bir erkek. genç kız annesini ardında bırakıp hayallerinin peşi sıra gidiyor, adam ise babasının yanında kalmayı seçiyor./

hirayama'nın işi nedeniyle gördüğümüz -ya da ziyaret ettiğimiz- umumi tuvaletlerin hepsi tarzı olan, mimari ve malzeme seçimiyle bulunduğu çevreyle uyumlu sanat eserleri gibi.

/filmin sonunda tuvaletleri tasarlayan mimar/sanatçıların adı da jenerikte vardı diye hatırlıyorum./

yalnızca bulutlardan ibaret bir instagram hesabına sahip biri olarak ağaçları, rüzgârın yapraklara ettiğini, gölgeleri seyretmekten keyif alan hirayama'dan etkilenmemek elimde değildi. "idolümsün hirayama!" paylaşımları yapmadıysam her aklıma geleni sosyal medyaya malzeme yapmadığım içindir. yoksa ortalık "geri zekalı" ile dolardı.

beni en çok etkileyen, yakalayan yer ise yeğeninin hirayama'yı ziyareti oldu. orada iki şeyi anladım çünkü.

ilki, hirayama bu hâli mecbur olduğu için değil seçtiği için yaşıyordu. konforu ve o konforu devam ettirmek için gerekli sorumlulukları da terk etmişti hirayama. sorumluluğu az bir iş seçmiş, az kazansa da heveslerine yetiyor.

ikincisi de, seçimiyle aile içinde eleştirilen, anlaşılamayan, başarısız ve kendini ziyan ettiği düşünülen bir dayının yeğenine kahraman oluşu.

ben hirayama olsam, sadece bu kahramanlık için bile olsa değdiğini düşünür, yeğenimin de tıpkı benim gibi fotoğraflar -üstelik benim hediye ettiğim fotoğraf makinesiyle- çektiğini öğrenince mutlu olurdum.

*

evet, sosyal medyada çok konuşuluyor bu film. neredeyse hepsi övgü. katılıyorum.

ama saçma sapan yorumlar da yok değil. keşke, "filmi beğenmedim şekerim" tarzı olsa.

adamın biri çıkıp, "tuvalet temizlemek de sınıfsal" demiş. hirayama'yı anlamaktan uzak biri, "sosyal devlet sayesinde geçimini garantiye alınca bu tür artistlikleri yaparsın elbet" demeye getirmiş.

ben de, "yönetmen matematikçi. çünkü asal sayıda tuvalet temizliği söz konusu. erbabı bilir, bütün matematikçiler asal sayı sever," demek isterim. şakaydı...

*

benim düşündüğüm ise bambaşka bir şey oldu. hani, filmi ve film kahramanı olarak hirayama'yı çok sevdik, hirayama'yı övdük, övüp duruyoruz ya...

gündelik hayatta karşılaşsak n'olurdu?

içten içe onu takdir eder, onun yerinde olmak ister ama başkalarıyla konuşurken kendisine yazık ettiğini, hayatını ziyan ettiğini söylerdik.

bir hayatı toplumun öğütlediği, hatta emrettiği şekilde değil kendimizi mutlu edecek şekilde yaşamak ne demek anlar mıydık?

çünkü bizler üniversite okumalı, diplomalı meslekler edinmeli, belli bir yaşa gelmeden evi, arabayı almış olmalı, peşi sıra da ikinci eve ya da sene de bir kaç gün kullanacağımız yazlık için banka kredisine başvurmalıyız. bir de dara düşsek bile elimizi sürmeyip başka şekilde darlıktan çıkmaya çalışacağımız banka hesaplarımız olmalı.

ya da hayranlıkla izlediğimiz, seçimlerini övdüğümüz bu adamla evlenmek ister miydik? yoksa 'banyosu olmayan bir evde olmaz' mı derdik? ya da üç aylığına hindistan'a gitmiş gibi sevgili olup üç ay sonunda bol stresli, bol kazançlı, bol etiketli işimize geri döner gibi sağlam bir işi, aileden gelme parası, arabası olan biriyle mi ciddi düşünürdük?

siz cevabınızı düşünün. benimki belli.

ne de olsa, bu dünyada en çok sevdiğim insanın yaptığı sıralamaya göre en sevdiğim ikinci şey bulutlar...

"ben, bulutlar, deniz fenerleri, kitap okumak, koşmak/yüzmek, film izlemek, yemek yemek."

13 Nisan 2024 Cumartesi

alıntının alıntısı

"durgun bir su kadar
güzel bir yüzle durduruldum
duruldum"

diye bir mısra çok okumuştum
çok uzun zaman önce
kime aittir hala bilmem...

9 Nisan 2024 Salı

yeniden okumalar

"hoşlandığımız eserleri mutlaka tekrar okumak gerekir. ikinci, hatta üçüncü okuyuşumuzda evvelce dikkat etmediğimiz güzellikler bulacağız. çünkü bir kitap da bir şehir gibidir: onu anlamak için, turistler gibi içinden otomobille geçmek, hatta sokaklarından bir defa ağır ağır yürüyerek geçmek elvermez. dikkate lâyık yerlerde tekrar tekrar dolaşmak, şehrin içinde bir müddet yaşamak lâzımdır."*


*:andré maurois

6 Nisan 2024 Cumartesi

adalet

her şey, "korkma yaklaş" notuna eklenmiş, o çok bilinen siteyi işaret eden bir linkle başladı.

şarkının bu hâlini beğendim dersem yalan olmaz. mustafa sandal'ın ispanyolca zırvalamaları olmasa 'çok' bile beğenebilirdim.

bahsi geçen şarkıyı çok dinlemiş olmalıyım ki, eskilerden bir şarkıyı da sıraya koydu o ünlü site: gidenlerden...

bir çeşit özlem ve nostalji duygusuyla dinlemeye koyulmuştum ki, "gidenlerden bir tek seni bana ekledim," dediği yerde ben durdum, şarkı devam etti.

bazan artistlik olsun diye "yorgun ve kirli" dediğim geçmişimde şarkıda bahsi geçen "bir tek"ten yoktu benim. hayır, elbette hüzünle ya da acıyla fark etmedim bunu. aksine kendimle gurur bile duydum.

bitenler bitme zamanı geldiği için bitmiş, gidenler gitmesi gerektiği için gitmişti. sebebi ister ben olayım isterse muhatabım, aklımda, fikrimde en ufak bir şey kalmamıştı gidenlerden. ya da bitenlerden.

her şey olup bittiğinde de bir tekini bile kendime eklemeden yola devam etmişim tabula rasa misali. kaldı ki, "üzmem, çünkü ben yarıştırmam".

"adalet, dediğin budur işte." diyerek kendimi alkışladım. kimseye haksızlık etmemişim. vakti geldiğinde hepsini de unutmuşum. "aferin," dedim, hatta klişe olduğunu bile bile uzandım, kendi yanaklarımdan öptüm.

şimdi, "hadi oradan," deyip, nefes dahi almadan, "senelerdir a mıdır, be midir nedir? anlatıp durduğun neydi?" diyecekler çıkabilir.

verip cevabımızı, ufka doğru yürüyelim peşi sıra.

verdiğim kıymeti inkar edecek değilim. ama bizden olmazdı. olmadı da. o gemiye kendi ellerimle bindirdim sandığım, onu ona hiç de uygun olmayan bir hikâyeye ittim diye kendi yolumda biraz mahçup, biraz üzgün, biraz kızgın, yani kısaca kırık yürümekti benimkisi.

ama gün gelip de, o gemiye onu bindirenin ben olmadığımı, bile isteye içine balıklama daldığı hikâyede tam da hayata bakışına ve kimliğine uygun davrandığını, başka bir deyişle masum olduğumu ve onu aslında hiç mi hiç tanımadığımı, hatta uydurduğumu anlayınca geçti gitti.

3 Nisan 2024 Çarşamba

paralel evrenler: on yedi

iki şarkıcı. ikisi de söz yazarı.

biri türk, diğeri amerikalı.

türk olan "bizim mahalle"den. o kadar çok severim yani. amerikalı olansa "gavur dostlarım"dan, yani "öteki çarşı"dan. ikisinin de emeği çoktur bende. hayatıma temasları 'beni ben yapan' şeylerdendir. tıpkı sinema dergisi ya da atilla atalay gibi.

benzerlikleri benim için 'en' olmalarıyla değil sadece, şarkılarından ilk akla gelenlerin vardıkları noktadan çok uzaktaki kaynaklarıyla da içimdeki dostluklarına dostluk katıyorlar.

*

sene iki bin. ya da iki bin bir... bursa karacabey'deki bir konser sonrası, dinleyiciler arasındaki veteriner çiftin davetiyle karacabey harasına giden feridun düzağac orada bir tayla karşılaşır ve sevmek için şefkatle ona yaklaşırken ağzında o ünlü nakarat dökülür: gel tanışalım önce...

kalp kırıklığı ya da sevgilinin olmaması gereken bir yerdeki mevcudiyeti falan değildir sebep. sadece ve sadece bir market alısverişi sırasında bir annesinin küçük kızına söylediklerini duymuştur chris isaak: baby did a bad bad thing.

30 Mart 2024 Cumartesi

üç roman, bir arka kapak yazısı

şu an dag solstad reisin 17. roman adını verdiği romanı okuyorum. bundan önce de son adım'ı okumuştum.

son adım, günümüz türk edebiyatından bir şeyler okumak niyetiyle listeye aldığım romanlardan biriydi. aynı niyetle okuma listesine dahil ettiğim iki romandan, hem istasyon hem de tehdit mektupları'ndan daha iyi olduğunu düşünüyorum. ayhan geçgin'in kalemi de hem birgül oğuz hem de aslı biçen'den daha güçlü geldi bana.

kitapları, herhangi bir bilgiden yoksun, sadece sosyal medya rastlantıları ve övgüleri yüzünden aldım. bir tek aslı biçen hakkında bir fikrim vardı: fransız teğmenin kadını gibi muhteşem bir çevirinin sahibi.

hem istasyon hem tehdit mektupları olmamışlık hissiyle aklımda. yazarlarının da, daha iyi yazabilirdim, diye düşündüğüne eminim.

bu açıdan bakınca, son adım'ın daha olgun bir roman olduğunu, zaman zaman yüksek edebiyat tadı verdiğini söyleyebilirim. kitabı biraz da ali ihsan'ın yolu nereye çıkacak merakıyla okudum.

cevabını aldım. son satırların altındaki boşluğa tarihi not düştüm. peşi sıra kitabı kapatınca arka kapak yazısıyla burun buruna geldim. okudum haliyle. okudukça da başımdan aşağı kaynar sular döküldü.

/merak eden bulup okuyabilir ama kitabın konusunu açık etmeden bir örnekle açıklamayı isterim: örnek romanımızda kahramanımız liseyi yeni bitirmiş ve ne olacağına karar verememiş amerikalı bir genç olsun. bir yılı dinlenmeye ve düşünmeye ayırmak, peşi sıra karar vermek istiyor.

dinleniyor. düşünüyor da. bir kaç ay sonra ailesine yolculuğa çıkmak istediğini söylüyor. çıkıyor da.

yolu türkiye'ye, ege sahillerine düşüyor. gün batımını seyretmek için sahile indiği bir akşam balık ağlarına dolanmış ölü bir yunus görüyor ve diyor ki, "dünyada en az bizim kadar hakkı olan bu canlıların yaşam alanlarını gasp ettiğimiz yetmezmiş gibi bir de dikkatsiz ve bencil davranışlarla ölümlerine neden oluyoruz."

huzur versin düşüncesiyle, ölmüş de olsa yunusu ağlardan kurtarıyor ve kaldığı pansiyona doğru yürüyor. arka kapak yazısı da, kahramanın arayışı, düşünsel serüveni ve sorgulamaları değil yukarıdaki cümle, editör yorumu da, "çevre bilinci, hayvan hakları ve çevre kirliliğinin doğal yaşama etkileri üzerine derinlikli bir roman."

ne olsa küresel ısınma, çevre bilinci, karbon salınımı, hayvan hakları çağındayız./

ne kadar alçakça değil mi? insan elinde olmadan öfkeleniyor. kişiyi yanlış yönlendiriyor çünkü. alenen arka kapak yazısından dolayı kitabı alacakları da kandırıyor.

son adım, özetle, varoluşun boş ve kasvetli uğultusuna ya da müzmin kayıtsızlığına karşı kendi cevabını arayan otuzlu yaşlardaki bir adamın hikâyesi. sorunun da cevabın da içimizde olduğunu, cehenneme dahi gitse insanın kendinden kurtulamayacağını anlatıyor. 

ve arka kapak yazısının bununla bir ilgisi yok. evet, hiç yok.

/birileri çıkıp, "yanlış anlamışsın şekerim" derse, kendilerine sadece okur- yazar olmadığımı hatırlatmak isterim./

arka kapak yazısının mantığını anlayamadığım için içgüdüsel olarak yayın yılına baktım: iki bin on bir. her şeyi konuşabiliriz diye umutlandığımız tarihler...

metis de bu havadan faydalanmak istemiş anlaşılan. ticari niyetle yapılmış olsa romana haksızlık eden soysuz bir tavır bu. demek ki para söz konusu olunca metis de bir kitapları yalnızca marketlerde, kasaya yakın raflarda satılan yayınevleri de.

en kötüsü de şu. belki de en acısı. kahramanı aylak adam'ın c.'si, anayurt oteli'nin zebercet'i, hatta yabancı'nın meursault'uyla ruhdaş bir roman yazan bir yazar eserini genel geçer bir politik gündeme alet etmeyi göze alabilir?

kahramanına bunu nasıl yapar?

27 Mart 2024 Çarşamba

dakika ve skor

"Hatalarını düşünmeye çalışıyorsun. Belki, diyorsun, içten içe ben istemişimdir böyle olmasını, ya da bendeki bir şey, yaşamım bu biçime bürünsün diye kendimden bile gizli çalışmış, elinden geleni yapıp durmuştur. Küçümseme kılığında elimdekileri geri teptim. Elimde kalanlarlaysa hiçbir şey yapmadım.
Başka bir yaşam olanağını hiçbir zaman düşünmedim, gerçekleşir gibi olduğunda ise gerekli adımı, o son adımı atmadım. Aksine kaçtım bundan. Hiçbir şeye gereksinimim yok dedim. Ama gelmesi gerekenin gelip önüme serileceğine de inandım. Belki talihime anlamsızca, körü körüne inandım."*


*:ayhan geçgin, son adım

25 Mart 2024 Pazartesi

seçim vaatleri

çok sevdiğim bir fıkra var. izin verirseniz konuya onunla girmek isterim. ama biraz edepsiz. "yine mi edepsiz!" diyecekleri ise buraya alayım.

adam. karşısında doktor. konuya nasıl gireceğini bilmiyor. sonunda derin bir nefes alıp, olsun n'olacaksa, diyor.

"arkadaşlarla ne zaman bir araya gelsek konu oraya geliyor, bir gecede beş diyor biri. sonra sayılar uçuşuyor havada. altı, yedi, on, yüz bin beş. böyle olunca susup kalıyorum. çünkü benim sayım bir, hadi olsun iki. nedir bunun çaresi?"

"siz de söyleyin," demiş doktor. "siz de söyleyin." 

seçim vaatlerine bakıyor musunuz? tıpkı doktordan, "siz de söyleyin," tavsiyesi almış ve alır almaz sokağa fırlamış gibi bütün adaylar.

saydıkça sayıyor, upuzun listeler uzatıyorlar okuyalım diye. ne kadar çok madde sunarsak, ne kadar farklı şey söylersem o kadar iyi diye düşünüyorlar.

ya da kimselerin bu vaatleri sorgulamayacağını biliyorlar. hatta yapılacaklar listesine bile bakmadıklarını.

seçmen bütün vaatlerin yalan olduğunu biliyor, siyasetçi de seçmenin bildiğini.

plana ya da programa, yapılacak listesinin mümkünlüğüne, en önemli konuda en doğru çözüme değil isme verilecek oylar çünkü.

en kötüsü, hatta en rezili de oy verenler x'e verdikleri oyu x güzel diye değil, çirkin olduğunu düşündükleri y'ye oy vermemek için verecekler.

19 Mart 2024 Salı

eskiden, çok eskiden

aslı biçen'in tehdit mektupları'nda dedikleri:

"sana sevgilim diyorum ama o muhteşem 'm' ne kadar benim yapıyor seni? nana ait misin gerçekten? bu sevmecilik işleri tapusuz olmuyor. ama sen asla tapu istemez, tapu vermezsin. bütün herkes senin kadar kendine yetse devrim mevrim olmazdı. seninle örgütlenmek dünyanın en zor şeyi. ben ki dünyanın en örgütsüz adamıyım başımı altına sokmak istediğim yegâne çatı sensin."

*

tam burada hayatın cahili, yolun başındaki acemi çocuğu anıyorum. o dost meclisinde nasıl da heyecanlı, nasıl da umutluydu.

"sahip olmayı hayal ettiğim şey ev, araba, aile vesaire değil," demişti.

"sevgili, sevgilim olsun yeter."

17 Mart 2024 Pazar

dakika ve skor

"O gece lilith'le kabil son kez birlikte yattılar. Lilith ağladı, kabil ona sarıldı ve o da ağladı, ama gözyaşları uzun sürmedi; bir süre sonra, onları sarıp sarmalayan aşk tutkusunun hâkimiyeti ve yönetimi altında çabucak zincirlerinden boşanıverdiler; çılgınlığa, mutlağa, varana dek, sanki dünya bundan başka bir şey değilmiş gibi, iki âşık birbirlerini sonsuzca yiyip yuttular ve sonunda lilith kabil'e, Öldür beni, dedi. Evet, belki de kabil'le lilith'in hikâyesinin mantıki sonucu bu olmalıydı ama kabil onu öldürmedi. Dudaklarından uzun uzun öptü, sonra ayağa kalktı, son bir kez baktı ve gidip geceyi kapıcı yatağında geçirdi."*


*: josé saramago, kabil

13 Mart 2024 Çarşamba

günün sorusu: alışveriş

"alışverişe çıkmak mutluluk verir" iddiası gerçek değil de kapitalist sistemin ve onun büyüttüğü tüketim çağının ihtiyaç duyulduğu her yere payanda olan psikoloji sayesinde insanlara dayattığı bir şey olabilir mi?

11 Mart 2024 Pazartesi

kuyruk

kadın erkek, yaşlı genç, çoluk çocuk uzun bir kuyrukta bekliyorduk. upuzun bir kuyruk. uzun kuyrukların doğası gereği de yavaş ilerliyorduk.

amerikayı yeniden keşfetmişçesine, "kuyruk ne kadar uzunsa ilerlemek o kadar yavaş olur," diyeceklere de, bunun aklıma geldiğini ama yazmak istemediğimi söylemek isterim.

neyse... kuyruk o kadar yavaştı ki, bu durumlarda kitap okuyan biri olsam harp ve sulh bahsini kapatabilirdim.

aynı şakayı bir defa yapmıştım biliyorum. rolland garros finallerinden birinde nadal ve 'küstah sırp' djokovic arka çizgide bekleyip topu sadece karşı tarafa atmakla meşgulken. allahım!.. nasıl da sıkılmıştım. gerçi iyi aile çocuğu federer'i de özlemiş olabilirim. en azından şimdi özledim. en iyisi burada ara verip david foster wallece'ın tenis yazılarından mürekkeb sicim teorisi'ni kitaplıktan alayım, inan özdemir'in çevirdiği kutsal bir deneyim olarak federer başlıklı denemeyi okuyayım. hayır, youtube olmaz, oraya dalınca bir daha çıkamıyorum.

derken tanıdık bir melodi duydum. popüler olmayan ama benim sevdiğim, roman yazsam "iki yanıma dizilen sargant fury'nin gençleri safları sıklaştırmıştı" diyeceğim, film yapsam o sahnede çalacağım türden bir parça. yani çok kişisel. tıpkı bir küçük aşk gibi. son bir kaç yıldır doksanlar deyince aklıma gelen, muhtemelen benden ve yakari'nin küçük erkek kardeşinden başka kimsenin bilmediği bir parça bu. kaldı ki ben de onun sayesinde haberdar oldum.

kişisel, kişisel olduğu kadar dinlemeyi de çok sevdiğim bu parçayı duyunca ister istemez meraklandım. tamam, itiraf ediyorum; benimle aynı anda, aynı kitabı okuyan birine denk gelmişim gibi heyecanlandım da.

yanımda yöremde müzik dinleyen birilerini aradı gözlerim. çünkü müzik kulaklıktan taşıyordu muhtemelen. ne de olsa sert müzikler 'son ses' dinlenir.

sesin nereden geldiğini anlayamadığım yetmezmiş gibi bir de kablosuz kulaklarıyla sıranın ilerlemesini bekleyen bir kaç kişi fark ettim. elimde olmadan kuruldum fark ettiklerime.

çünkü, kulaklarım içine tıkaç gibi sokulan o cihazların düşmanıyım. adam benimle konuşuyor sanıyorum ama kulak kabartınca, "çık o hisseden, olduğu gibi işceye gir," dediğini duyuyorum. "efendim," diyorum bana yönelen hanım efendiye, "diyo ki, rejime başladım. ayol sen önce iki kat için asansör kullanmayı bırak" diyo. bu diyo da nerden çıktı diyosanız, başlayınca bırakamıyosunuz, bırakabilmek için paragrafı bitirmeniz gerekiyo.

diyeceğim o ki, günün birinde "vnf. sokak kavgasına karıştı" diye bir haber duyarsanız sebebi budur. kız mevzuu, alacak verecek meselesi diyenlere kesinlikle kulak asmayın.

baktım olmuyor hafifçe eğilip öndeki hanımefendinin sırt çantasına bile kulak kabarttım. iyiki de eğilmişim. böylece sesin benden, sol pantolon cebimden geldiğini fark ediverdim.

meğer tuş kilidi aktifleşmeden telefonu cebime koymuşum. ihtimaller ard arda gerçek olmuş, üzerine müzik dosyam da bana oyun etmiş.

bir süre ne düşüneceğimi, ne hissedeceğimi bilemedim. merakımı gidermiş olmanın rahatlığı, bir ruhdaş olasılığının ortadan kalkmasının verdiği hüzne karıştı. 

sonra da yanıma harp ve sulh'ü almadığıma pişman oldum.

şarkı mı? burada. paha biçilemez olan.

6 Mart 2024 Çarşamba

yaz geçer

kış da...

bütün ilgiler, sonsuza kadar sürecek sandığımız ilişkiler gibi "bu, 'hiçbir zaman tükenmeyecek bir aşk' dualarının cevabı" dediğimiz aşklar da bitiyormuş meğer.

siz de, bırakın o ağacın altında durup pencereden ışık eksilene kadar çok katlı bir binayı seyretmeyi, mutfağın yanan ışığına bakıp, "başka bir hayatta olsa da hayatta" diye sevinmeyi, belki rastlaşırız umuduyla türlü bahanelerle gittiğiniz eski mahalleye uğramaz oluyormuşsunuz.

babalar ölüyor, çocuklar büyüyormuş.

o 'boşluk' nihayetinde doluyormuş. üstelik dolduran da, 'eksilmeniz' falan değilmiş.

4 Mart 2024 Pazartesi

cioran sokakta

cioran’ın sokakta tanınmaktan çekindiği için televizyona çıkmak istemediği bir şehir efsanesi değildi. onun istediği, rahatsız edilmeden sokakta dolaşmak, kafelerde oturmak, parklarda gezebilmekti.

bir keresinde, g. matzneff'in figaro magazine'e cioran hakkında yazdığı bir yazı fotoğrafla yayınlanır ve cioran birkaç gün sonra sokağa çıktığında okurlardan biri onu tanır ve durdurur.

soru bellidir: "siz cioran mısınız?"

cevap da: "hayır."

*

biraz hüzünlüdür ama cevabının dünyanın en iyi yalancısı borges'i, daha doğrusu sokaktaki borges'i hatırlattığı zamanlar da vardır. 

hastalığı yüzünden artık pek iyi değilken, yani hafızasında boşluklar olmaya başladığında, sokakta biri onu durdurup "siz cioran mısınız?” diye sorar. o da, "idim" diye cevap verir.

1 Mart 2024 Cuma

tehlikeli şiirler - altmış sekiz

bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla
cemal süreya'dan özür* mesela

Sen akışkan ayna dertli böcek
Çamaşırımda besleyici leke

Alınyazımın tek okunaklı yeri
Bıçkın sevinç kunt öfke

Küçük dilini yutmuş kırmızı soğan
Yüce gönüllü akasya

Havı çıkmış eteklik
Hafifçe karnı olan

Sen elisürencil
Öyle bir laf varsa işte o

Dün için özür dilerim
Şimdi çıktın işten Beşiktaş’tasın

Kim istemez mutlu olmayı
Mutsuzluğa da var mısın?

*:yusufçuk, sayı:15- mart 1980

27 Şubat 2024 Salı

değil

"illa her buhranlı dönememizden bir verim mi almamız gerekecek? bir kere de karakter acılar içinde süründüğü, hiçbir şeyin onu teselli edemediği yıllar yaşasın.

sürekli umut yeşertmeye çabalama, insanları yaşadıklarından olumlu sonuçlar çıkarmaya teşvik etme... mal yerine koyuyorlar bizi.

bizim toplumun illeti bu. ajda pekkan sendromu...

yaşlandığın halde hayatın zevklerinden vaz geçmemek. çalışmaya devam etmek. her derdimizin üstesinden pozitif düşünme yöntemleriyle mi geleceğiz?

hayatta sorun diye bir şey var, her şeyin çözümü olmak zorunda değil."

*

bornova bornova (2009) filmiyle tanıştığımız, 'çukur selim' namlı öner erkan'ın ama (2022) filmindeki nefis tiradı bu.

x'de denk geldim.

ve, altına imzamı atarım. dedim.

*

bu da seyretmeyi sevenler için: link

25 Şubat 2024 Pazar

mutluluk budalalığı

budalalık. çünkü, sürekli bir mutluluk hâli tek notadan ibaret senfoni gibi geliyor bana.

/alın size bir 'oxymoron' örneği daha. ya da benzetmenin garabeti: dümdüz bir korna sesi nasıl senfoni olabilirse artık./

bu konuda nefis bir fıkra var. "dünyanın en güzel kadınının" diye başlıyor. ama biraz edepsiz. o yüzden örnek olsun diye ingiltereye gidelim.

andrew park adındaki bir ingiliz, bin dokuz doksan üç yılının her gününü noel olarak kutlamaya karar verir. ne yaz ne kış, bir gün bile bu kuralı çiğnemez. her akşam noel süsleriyle donattığı bir çamın altına kendisi için üç hediye koyar ve ertesi sabah bu hediyeleri büyük bir heyecanla açar. her gün noel sonunda sıkıntı yaratır. her akşam yediği noel yemeği, zengin ama monoton bir menüye dönüşür. her gün hediye aldıkça heyecan duymaz olur. sonuçta her günü mutlu bir gün olarak yaşamak arzusu kabusa dönüşür.

bu sebeple, istediğimiz şeyler olmuyor diye üzülmek yerine olanlara sevinmek en doğrusu belki.

ne de olsa, "onsuz bir gün daha geçirmek istemiyorum" motivasyonuyla evlendiğiniz adam eve biraz geç gelsin diye dua etmiyor musunuz? ya da o kadını daha az görmek için dışarıda sudan bahanelerle oyalanmıyor musunuz?

21 Şubat 2024 Çarşamba

dakika ve skor

"Hüngür hüngür ağlayan, ölüme tapan kız kıpkırmızı olmuş gözlerini Genji'den saklayıp burnunu mendile silerken, ne olmuş yani, diye geçirdi içinden. Her şeyi başka türlü yazarım günlüğüme. Aptal gibi görünmemek için. Örneğin şöyle; "Colombina'nın gözlerinde kristal gözyaşları parıldadı, ancak uçarı kız başını salladı ve gözyaşları uçup gitti. Hayatta bir dakikadan daha fazla üzülmeye değecek hiçbir şey yoktur. Ophelia, doğru olduğuna inandığı şeyi yaptı. Kristal gözyaşları da ona değil, zavallı ihtiyar kadına adanmıştı." Bir şiir de yazabilirdi sonuna. İlk mısra kendi kendine oluşmuştu bile:

Kristal gözyaşını kirpiklerinden silerek"*


*: boris akunin, ölümün gözdesi

18 Şubat 2024 Pazar

hatıralar

hatıraların bir daha yaşanamayacak olduğunu biliriz de nasıl ve ne zaman çıkagelip yaşamımızdan arda kalan bir geçmişle bizi kuşatacağını bilemeyiz.

ama hatıralar öyledir işte. belleğin alacakaranlığından çıkagelirler: sessiz ve uysal...

şimdi, bu pazar sabahında o alacakaranlığı yokluyorum.

ya da o beni yokluyor.

13 Şubat 2024 Salı

ölüm ve başarı

insanoğlu söz konusu olunca "eşref-i mahlukat" ile "human beings are a disease, a cancer of this planet"* arasındaki bin bir ihtimal arasında salınıp duruyorum.

karar veremem. ne söylesem diğerleri eksik kalmış hissederim.

ama insanoğlunun en büyük başarısı kesindir: bir gün öleceğini bilen tek canlı olan insanın bu durumu bildiği hâlde yaşamaya devam edebilmesi.

ben bundan daha büyük bir başarı bilmiyorum.



*: matrix (1999), the wachowskis

11 Şubat 2024 Pazar

sahil yolu

sahil yolu boyunca sıralanan sokak lambalarından dökülen ışık, kar da getiren fırtınayı akşam üzerine bıraktıktan sonra usul usul uysallaşıp törpülenen ve gecenin karanlığında siyah bir yağ gibi salınan dalgaların üzerinde altın sarısı yılanlar gibi kıvrılıyordu.

8 Şubat 2024 Perşembe

gelecekler

bazan geleceğin iki türlü olduğunu düşünüyorum. schrödinger'in kedisi misali değil ama.

davranışlarımıza göre şekil alıyor, karşımıza çıkıyor ya da bizi kuşatıyor. başka bir deyişle, ya biz ona doğru gidiyoruz ya da o bize doğru geliyor.

eğer iradesiz, kararsız ve şaşkın davranırsak gelecek bize doğru gelir ve kontrol bizde olmadığı için de ezip geçer mi, duvara çarpmış gibi durdurur mu belli olmaz. belki de elimizden tutup gül kokan bahçelere götürür. artık ne çıkarsa bahtımıza.

ama hayatımızın iplerini elimizde tutar, başka bir deyişle geleceğe doğru kendimiz yürürsek seçmiş, hatta yaratmış oluruz.

bir ihtimal...

6 Şubat 2024 Salı

son mektup

alev alatlı hanımefendi,

adınıza yazıyorum. çünkü, inancınızın cennetinde, etrafı seyretmekten ve keşfetmekten fırsat buldukça bizden yana baktığınıza eminim.

sizi ilk duyduğumda 'doksanlar'dı. övülüyordunuz. bir büyüğümüzün kitaplığında kitaplarınızı görmüş, nedense henüz vaktin gelmediğini -hadi cesur olayım: anlayamayacağımı- hissetmiştim. elime aldığım kitapları da bir kaç sayfanın peşi sıra yerine koymuştum.

dergilerde adınıza denk geldikçe yazılarınızı okudumsa da işaret ettiğiniz dünyaya ilk adımı schrödinger'in kedisi/kabus ile attım. aldığım keyfi hiç unutmadım. bir de 'bir duygu'yu.

o yaşlarımda dahi bir kadının ilk olarak ellerine bakan, beğenmediği ellerin ötesine dahi geçmeyen ben, zekaya aşık olmanın mümkün olduğunu hissetmiştim. zekanın cazibesini, baş döndürebildiğini.

sonra iktidar değişti, dünya değişti ve söylediklerinizin teması evrenselden yerele döndü. bu, ihmal ya da çerçevenin daralması değil, herkes kendi kapısının önünü temiz tutarsa sokak kendiliğinden temiz olur hamlesiydi.

bu sırada iki şey daha öğrendim sizden. ilki, devlet ile iktidar aynı şey değildi; ülkemizi sevmek iktidarı/muhalefeti sevmek manasına gelmiyordu. ikincisi de, asla ve asla "kestane çıkmış da tabağını beğenmemiş tayfası"ndan olmayacaktım. sayenizde bunun ne büyük bir ayıp olduğunu öğrendim. elbette bu, hataları görmezden gelmek, yanlışlıklara çanak tutmak değildi. sadece, günahıyla sevabıyla doğduğumuz evi unutmamak, sırtımıza yük olmasına müsade etmeden bir şükran duygusunu içimizde taşımaktı.

anarşist olmayı beceremese de hayatı boyunca muhalif olmayı seçmiş biri olarak, sizin gibi başının üzerinde düşünen bir kafa taşıyan bir entelektüelin iktidara yakın olmayı seçmesini başta yadırgadığımı saklayamam. sonradan bu durumun benim için ne kadar öğretici olduğunu da.

iktidar tarafını seçen bir şeyleri satıyordu da diğer tarafta olanlar ne yapıyordu? bilmem ne gazetesi satılmış gazete, kabul. peki berlin'de yaşayıp ülkenin gidişatı üzerine internet üzerinden yayın yapanlar ne?

kaldı ki, siz "her yasal hak helal değildir" derken, muhalif kalmakta ısrar eden muhalefetin bunca yıldır yapamadığı muhalefeti, eleştiriyi yaptınız. günahı anlamayanların boynuna.

sizden geriye hiçbir şey kalmasa bile bu kalırdı: her yasal hak helal değildir... ingiltere oturum için yasal zemin araştıran, oğlanı tenise, kızı ingilizce kursuna gönderen, devlet okulları yerine özel okulları dolduran 'modern müslümanlar'a duyurulur.

ama bana bir şey daha kalacak sizden. yaşamınızın son demlerinde dilinize persenk olan "yavrum" hitabı.

onu ne zaman duysam/okusam her defasında bana da deyin istedim: "vnf. yavrum, sen zamanda ve mekanda kaybolmayacaksın."

sözler düğüm. başladığımız yere dönelim.

çünkü orada da meraklı olacağınızı, öğrenmek ve keşfetmek için etrafa dikkatle bakacağınızı biliyorum. ve gözünüz üzerimizde olacak, tıpkı müdahale edebilecek uzaklıkta olmasa bile çocuğundan gözünü ayırmayan anneler gibi.

selam ile

vnf.

1 Şubat 2024 Perşembe

top-ten

bu yaşa geldim hâlâ öğreniyorum. hâlâ şaşırtıyor beni insanoğlu.

mesela, listeleri olduğunu görüyorum etrafımdaki insanların. ama alışveriş, alacak- verecek listesi gibi değil bu liste. daha çok top-ten listesi gibi bir şey.

öyle ki, biri ya da bir şey (çiçek, kitap, dizi, yazar vesaire...) gün geliyor ve 'bir numara' oluyor. bir süre ilk sırayı işgal ettikten sonra aşağıya ivmeleniyor. bir gün bir de bakmışsınız liste dışı kalmış. 'bir numara'da ise o vakte kadar ismi geçmeyen, adı duyulmadık biri, çiçek, kitap, dizi, yazar vesaire...

nitelik olarak bir öncekine benzemiyor bile. bir gün nergis ise, öteki gün sardunya. başka bir gün aslanağzı.

işte o zaman sormak istiyorum. o bir numara tam da kendi boyutlarında bir boşluğu doldurmuyor muydu?

şimdi ise bambaşka biri kankanız, ahretliğiniz, sevgiliniz, dostunuz...

en büyük aşkınız. favori meyveniz, olmazsa olmazınız.

aynı sözcüklerle seviyor, aynı şakaları yapıyor, aynı şarkılardan, aynı filmlerden benzer performans bekliyorsunuz.

tıpkı, bir mısra için tek bir şey feda etmeyen şairler, uyanışını sürdürmek yerine diğer tarafa dönüp uyumaya devam edenler gibi.

hayır, tüketim çağı ile açıklamayın bunu. bir defa da aynaya bakın.

29 Ocak 2024 Pazartesi

yürüyüş

zaman zaman nehrin üstünde yansıyan görüntüleri kavuşup birleşse de nehri nehir yapan güçlü akıntının farkında, her biri farklı kıyıda, denize yürüdüler.

tıpkı nehir gibi. bir nehir denize ölmeye gider gibi.


26 Ocak 2024 Cuma

günün sorusu: kutlama

otuz bir aralık akşam üzeri başlayan, saatler dört tane sıfırı işaret ederken doruğa ulaşan kutlamalarda insanlar neyi kutlar? eski yılın bitişini mi, yeni yılın gelişini mi?

23 Ocak 2024 Salı

kübra (2024)

kübra'yı okumadım ama hayal gücüne ve yeteneğine itimat ettiğim afşin kum'un iyi bir iş çıkarttığından şüphem yok.

herhangi bir sanat eserinde gündelik hayatın mantığını aramam. kurgunun kendi içinde mantıklı olması benim için yeterlidir. aksi takdirde bilim-kurgu okuyamazdık, seyredemezdik. hatta polisiye...

bunlar burada dursun.

*

başlayalım.

kübra'yı sevmedim. bir süredir merakla beklediğim hâlde son dönemde izlediğim en vasat seyirlik olduğunu söyleyebilirim.

bu bekleyişte sıcak kafa (2022) tecrübesinin etkisini inkar edemem. sonrasında yaşadığım hayal kırıklığında da.

olumlu cümleler kurabileceğim tek şey çağatay ulusoy'un oyunculuğu. bunun dışında başka da bir şey gelmiyor aklıma.

gökhan şahinoğlu/semavi karakterini kılık kıyafetinden, vücut diline, yüz ifadesinden konuşmasına, yalnızlığından suskunluğuna kadar iyi canlandırmıştı. "tanrım, beni neden terk ettin?" dercesine göklerden işaret bekleyişi nadir iyi anlar olarak belleğimde yerini aldı.

bir de, belki salih karakteri. onun da, oto kaportacıdan yoldaş müride evrilişi ve bu yolculukta tökezlemeyişi iyiydi.

bu tür hikâyelerin en büyük kozu olan yan karakterler ise bırakın anlatıya destek çıkmayı vasata bile yaklaşamıyordu. vakitsiz bir ölümle kaybedilmiş evladın suçunu tanrıya çıkarıp inançtan vazgeçmek ne kadar inandırıcı olsa da organ bağışı, organın yeni sahibinin hayat kadını oluşu klişe kere klişe tadı verdi.

yeni bir şey söylemeyen karanlık tipler, anarşist gençler, yoldan çıkmış akrabalar, "diziler biter sen kuş uçuşu'nu hatırla" dercesine sahne alan televizyoncu abla, karton emniyet müdürü hikâyeye süre doldurmak dışında katkı vermeyen rollerdi. sahi ne oldu da, acılı annenin çakraları açıldı?

bir de olayın siyasi yanı var tabiî... iyi oyunculuğa gerek yok. siyasetin ve siyasetçi tayfasının bayağılığı o kadar aşikar ki bu denli kötü anlatılmış bir hikâyede bile midenizi bulandırmaya yetiyor.

en kötüsü de finaldi. keşke sekizinci bölüm olmasaydı da böylesi 'ucuz' bir sona maruz kalmasaydık. her şeyi yapay zekayla açıklamak sadece kolaycılık değil 'ucuz' da.

keşke hiçbir açıklama yapılmasaydı, karakol baskını sırasında görülmüş bir rüya olsaydı her şey. daha kabul edilebilir olurdu.

hem de klişenin klişesi programcı çocuğa, onun her yerden fırlayan ingilizcesine katlanmak zorunda kalmazdık. bir netflix geleneği olarak "cinsel ve duygusal eğilimlerini hem cinsine yöneltmiş erkek birey" şartı yüzünden hikâyeye girmişse eğer salih bir kaç hülyalı gözlerle hayran hayran semavi'ye bakar sorun çözülürdü.

dilerim bu dizi, içi iyice çürümüş "taylan biraderler" putunun yıkılmasına da vesile olsun. vavien (2009) sıradışı bir başarı, güzel bir rüyaydı. sabah güne başlarken umut verdi ama bitti, gitti.

geriye, hâlâ o filmin ekmeğini yiyen, netflix'e sırtını dayayıp onların beklentilerine cevap vermekten başka bir yapmayan iki sinemacı kaldı.

21 Ocak 2024 Pazar

zamanımızın zenon paradoksu

erbabı zenon'u da, onun zenon paradoksu nam tagannilerini de bilir.

bazan "hedefe atılan bir ok hedefe ulaşamaz," der, bazan da "bir tavşan önündeki kaplumbağayı geçemez".

matematikten anlayan bir kızın bu tarz şeylerden habersiz bir şapşala, "beni asla dansa kaldıramazsın," dediğini de yazar gayriresmi tarih kitapları.

"çünkü, ilk önce aramızdaki mesafenin yarısını katedersin. sonra kalan yolun yarısını. sonra da kalanın yarısını... yani, bu 'yarı'lar hiç bitmez."

ama o dansın gerçekleşeceğini herkes bilir. paradoks olması da bundandır. ya da fiziğin geometriye galebesi...

geçen gün, "elealı zenon," dedim kendi kendime. "günümüzde yaşasa, şarj hâlindeki cep telefonlarını da katardı paradoks sepetine."

telefonlar şarj olurken bazı programlar çalışmaya ve enerji harcamaya devam etmiyor mu? şarj cihazı yüzde yüze tamam edecek enerjiyi cep telefonun bünyesine zerk edene kadar cep telefonu istese de istemese de bir miktar enerjiyi harcar. o miktarı halledinceye kadar biraz daha enerji harcanır. o azıcık miktar dolana kadar bir miktar daha harcanır ve hikâye uzar gider.

yine de, önünde sonunda ekranda 'yüzde yüz' belirir.

alın size paradoks.

13 Ocak 2024 Cumartesi

iyilik güzellik

"Beni sorarsan,
Kış işte
Kalbin elem günleri geldi
Dünya evlere çekildi, içlere
Sarı yaseminle gül arasında
Dağların mor baharıyla
Sis arasında
Denizle gül arasında
Yanımda kediler, kuşlar
Fikrinden dolaşıyor"*


*:gülten akın, kitap-lık, mart-nisan: 2003

11 Ocak 2024 Perşembe

teşekkürler, geç de olsa

"ilginize teşekkür ederim."

(bu geç 'teşekkür'ü sonra konuşacağız. ya da aradakileri atlayıp sona gidebilirsiniz.)

*

alper canıgüz'ün çok sevdiğim ve zaman zaman tekrar ettiğim cümlesini bozarak söylersem; tutkularım da güçlü benim, iradem de.

babamdan bana tevarüs eden özelliklerden biri de irade bence. babam bir konuda karar alır, sonuna kadar arkasında dururdu. galiba ben de öyleyim.

hayır, bu değil. aynı şeyi başka söylemek istiyorum: ben babamın oğluyum.

belki de bunun güveniyle doğal sınırlarım dışında kendime kural koymam. çünkü, üstesinden gelirim. "hayat ne getirirse getirsin üstesinden gelirim" diyecek kadar hem de.

iki şey müstesna: bilgisayar oyunları ve plak koleksiyonu.

çünkü ikisinin de sınırı olmadığını, olur da bu iki kuyudan birine düşersem kişilik özelliklerimden dolayı ikisinden de çıkamayacağımı biliyorum. bu nedenle başlayıp da bırakmaya çabalamak yerine elimi bile sürmedim. yani en başta sahip olmakla övündüğüm iradeyi bırakmak yerine başlamamakta gösterdim.

evet, anladınız. neşet ertaş'ın öldürme beni 45liğine duyduğum ilgi koleksiyonu genişletme ya da tamamlama arzusu değildi. o plağa sahip bir kadının vaadettiği manzarada başım dönsün istedim.

kaldı ki, sadece düğmeler ve kopçalar bahsinde değil uçuruma düşmekte de mahirim ben.

gördünüz: bir baş dönmesi için ne yiğitler diz çöküyor ya rab!

*

'teşekkür'e gelince.

zaman zaman burada bazı şeylerin reklamını yapıp karşılığında yüz dolar aldığımı biliyorsunuz. sabit fiyat bu. ürünün ne olduğuna bakmıyorum.

karbon salınımı, doğal ürün kullanılması, çevre kirliliği, az gelişmiş bir ülkedeki çocuk işçinin aylık ücreti, o ürünü alacak banka hesabı kabarık az gelişmişin kimliği ya da parasını helal yoldan kazanıp kazanmadığı, o haram paranın hangi aşağılık insan grubuna fayda sağlayacağı umrumda bile değil.

önemli olan yüz dolar. ne eksik ne fazla. yüz.

sahaf bir arkadaşım... ki, kendisi bir eşi öykücüde olan (evet, ben hediye etmiştim) korsan yayından çıkma bir yağmur köpeği- tom waits'i kişisel kütüphanesinden çıkarıp bana hediye etmiştir. şikayet olmasın da'yı bana ilk o dinletmiştir. nurullah abiyi tanımama vesile olmuştur.

ne diyordum? sahaf bir arkadaşım nereden bulduysa eline bir tır dolusu öldürme beni 45liği geçmiş. b yüzünde, sen benimsin ben senin ile komple.

"duruma bi' el atar mısın?" dedi. sonra da olaylar gelişti. yirmi dört saat içinde bütün plaklar satın alınmış ve imha edilmiş.

dükkanı açar açmaz iyi giyimli, zarafetini doğduğu günden bu yana kendisiyleymiş gibi yanında taşıyan bir kadın gelmiş ve imha edilmek koşuluyla bütün plakları satın almış. üstelik bunu kendisi için yapmıyormuş.

"hiç mi kalmadı?" diye sordum.

hiç kalmamış...

9 Ocak 2024 Salı

sağ sol belirsizliği

"sağı solu belli olmaz insan"lardan konuşalım istiyorum. adamın dengesini bozan, endişeye boğan insanlardan...

/elbette ruhu hastalar, bir satranç oyuncusu gibi ölçüp biçerek oradan oraya savruluyormuş gibi yapanlar konu dışı. allah ilk gruba ferahlık, ikinci gruba ise beterini versin./

"sağı solu belli olmaz"ların yanlış anlaşıldığını düşünüyorum çünkü. onların bu hâllerinin anlaşılmadığını, çoğu zaman da "dengesiz" sıfatıyla aşağılayan, ayıplayan nazarlara maruz kaldıklarını görüyorum.

oysa görüp görebileceğiniz en samimi insanlardır onlar. çünkü içlerinden geldiği, o an hissettikleri gibi davranıyorlardır sadece. onlara güvenebilir, bluzunuzun kilolarınızı saklayıp saklamadığını sorabilir, "o yavşak tıraşı"nın size gidip gitmediğini öğrenebilirsiniz.

doğrudur, bu halleriyle bir anı diğerine uymayan, nerde nasıl davranacağını bilmeyen küçük çocukları hatırlatabilirler. doğrudur, toplumun ahlâksız saygı kurallarını, birlikte yaşamanın temel kaidelerini bilmiyor görünebilirler. ama en azından dürüsttürler.

davranışlarını çıkarları, kâr zarar hesapları belirlemez. hisleri harita, kalpleri pusuladır.

7 Ocak 2024 Pazar

zeyl ya da iki hırka daha

bir oğlunu daha toprağa veren ciritçi abdullah, evladından uzun yaşamış bir babanın tartıya gelmez acısıyla bozkırı aşmaya, kendini unutmaya çalışırken hatırlamıştım mecnun'un ev içlerinde giydiği hırkayı.

*
ama iki hırka daha var ki, bahsetmeden olmaz.

itiraf ediyorum: ikisi de kendini dayattı. belki de hırka bahsi eksik kalmasın diye zihnimin kapısından, kalbimin pencere önünden ayrılmadılar.

*

ilki, kült ne demekse onun içimdeki karşılığı olan filmden, the big lebowski (1998) filminden.

kendi hâlinde takılmaktan başka bir iş yapmayan, her şeyin başlangıcında, olayların merkezinde olmasına rağmen sanılanın aksine filme adını bile vermeyen 'the dude' jeffrey lebowski'nin hırkası.

bir sürü lebowskifest'ten sonra en son iki bin on yedi martında, john goodman şöhretler kaldırımında yerini alırken görüldü. jeff bridges, the big lebowski'de walter sobchak karakterini de canlandıran john goodman'ı üzerinde ikonik hırkası ile onurlandırdı.

ikincisi ise, babamın montu kadar olmasa da kişisel bir hikâye.

hiçbir zaman saklamadığım bir hayalde adı gibi dergâh yayınevinin cümle kapısından girip mustafa kutlu'nun elini öpmek, çayını içmek isterim. bu hiçbir zaman gerçekleşmedi. ne onun -artık hacı- ellerini öptüm ne çayını içtim. biraz yolum oraya düşmediği biraz da okuru olmak yettiği için hayal olarak kaldı.

başkasının yalancısı olduğum bir hikâyede, eskimeye yüz tutmuş bir hırka sadece onun oturduğu koltuğu değil yayınevini ve bütün bir coğrafyayı koruyup kolluyor.

ben de, o hırkanın hayatımızdan eksilmeyen varlığıyla ve belki de gerçekleşmeyecek bir hayalle avunuyorum.

3 Ocak 2024 Çarşamba

konum - on bir

mecnun'un hırkası* ile ciritçi abdullah'ın hırkası** arasında bir yerlerde.

*:leyla ile mecnun (2011-2023)
**:gönül dağı (2020- )