düşrengi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
düşrengi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Eylül 2026 Pazar

kurtuluş parkı

söze, karamazov kardeşler'in en cazip olanı dimitri'nin bir sandığın üzerinde uyuyakaldıktan sonra, uyandığında söylediği cümle ile başlayalım: "bir düş gördüm efendiler..."

*

yakari ile birlikte uzun bir aradan sonra ankara'dayız. ankara'da en sevdiğim yerlerden biri olan kurtuluş parkındayız ve yürüyerek cebeci'ye gidiyoruz. yönümüze bakılırsa ali abiye ulaşma niyetindeyiz.

şu an ne durumda bilmiyorum ama parkın ortasındaki gazino, kahvehane kırması kapalı yer market olmuş. marketin bir kapısından girip diğerinden çıkmayı, böylece yolu kısaltmayı düşünüyoruz. marketin içi ışıl ışıl, labirent gibi olmasa da daracık. sanki bir kapıdan diğerine uzun bir turnikeden geçiyoruz.

marketin çalışanlarını görünce aslında bu marketin burada sık gittiğim bir marketin şubesi olduğunu fark ediyorum. ve tam parktan çıkarken aslında bütün parkın markete dahil olduğunu anlıyorum. parkın etrafı baklava dilimi delikleri olan teneke duvarlarla çevrili, dört kenarında birer kapı var.

çalışanlar akşam olmuş, mesaileri bitmiş gibi kaldırıma koydukları tezgahı ve tezgahtakileri içeri taşıyordu. hatta birine, minik baharat poşetleri asılmış tekerlekli, ağaç gibi dallı budaklı metal askılığı içeri sokmaya çalışan bir çalışana yol verdik ama peşinden, "acelen ne? az daha bize çarpıyordun," dercesine baktık.

cebeci tarafına açılan kapıdan çıkınca karanlık değil aydınlık, hatta günlük güneşlik, ferah bir hava, masmavi bir gökyüzü karşıladı bizi. cahit zarifoğlu'nu ve ömre değer yaşamak'ı anarak söylersem; roma oradaydı.

bu duyguyla yakari'den yana döndüm. roma'nın orada olduğuna emin olmanın ve sevdiğim bir şehirde, bir dostla olmanın coşkusuyla zar zor bir araya getirdiğim kelimelerden bir cümle yaptım. kurtuluş parkını kastederek, "çok seviyorum," dedim.

yakari bana baktı, sanki doğru kelimeleri arayıp da bulamadığımı, yani kurduğum cümleden memnun olmadığımı fark etmiş gibi beni düzeltti: çok sevdim.

doğru yerde ve doğru zamanda olmanın sevincine doğru kelimeleri bulmanın mutluluğu eklenince, "çok sevdim lan!" diye ünledim. "çok sevdim lan!"

erbabı bilir; parkın o tarafı trafiğin her yöne deli gibi aktığı geniş bir alana açılır. yola devam etmek için ya soldaki celal bayar bulvarını aşıp itfaiyenin ya da sağdaki ziya gökalp caddesini aşıp tevfik ileri ortaokulu'nun önündeki kaldırıma geçmeli yola öyle devam etmelisiniz.

ama biz öyle yapmadık. trafiğe aldırmadan dümdüz yürümeye başladık. hatta ben ali abiyi arayıp az önce yakari'yle aramızda geçen konuşmayı anlattım.

"çok sevdim ali abi," dedim. "çok sevdim lan!"

18 Mayıs 2025 Pazar

flört

söze, karamazov kardeşler'in en cazip olanı dimitri'nin bir sandığın üzerinde uyuyakaldıktan sonra, uyandığında söylediği cümle ile başlayalım: "bir düş gördüm efendiler..."

*

yedi sekiz yaşlarındaydı. belki de beş altı. bilemiyorum. çünkü o yaştaki çocukların yaşlarını tahminde başarılı sayılmam. kocaman bir gülümsemeye eşlik eden bir "merhaba," dedim. biraz utangaç, biraz tedirgin karşılığını aldım ama. kocaman gülümsemenin, merhabanın. her ikisinin de.

sadece rüyada değil gündelik hayatta da yapıyorum ben bunu. o yaşlardaki çocuklarla selamlaşmaya bayılıyorum. yaşlarını, adlarını sormam, kesinlikle temas etmem. göz göze gelirim ve olaylar gelişir.

bu, yalnızca çocukları sevmekle ilgili değil. onları var olduklarına, bir yabancı tarafından görülüyorlarsa herkes tarafından, en çok da ebeveynleri tarafından görüldüklerine ikna etmek gibi bir amacım olabilir: "evet, buradasın. varsın."

tehlikeli, kötü niyetli biri olmadığımı anlasın diye annesiyle de selamlaştıktan sonra olay yerinden ayrıldım. konu onunla alakalı olmadığı için de anneyi çok geçmeden unuttum.

sonra kendimi evde buldum. o günün akşamı ya da bir kaç gün sonra. emin değilim ama açtım ve evde bir şey hazırlamak gelmiyordu içimden. dışarıda yemeye karar verdim.

aşağı inince bizim sokağın mağaza, kafe ve restoran camekanlarından taşan ışıklarla neredeyse aydınlık, zengin ve ışıltılı bir havası olduğunu gördüm. havalı bir caddede oturuyormuşum meğer.

nerede ve ne yiyeceğime karar verememiş hâlde o mekanlardan birinin camından içeri baktım. aslında popüler bir yer olduğunu biliyordum. elinizi kolunuzu sallayarak giremezsiniz, kıyafet zorunluluğu olan bir yer. sadece smokin, papyon değil ingiliz yargıçlar gibi gümüş rengi peruklar da zorunluluk.

ama öyle bir durum yoktu o akşam. mekanı denemek için iyi bir fırsat diye geçti aklımdan. tam bu sırada başta anlattığım küçük kızı gördüm. "tamam," dedim. "bu bir işaret". ve içeri girdim.

ben içeri girince de sanki beni bekliyormuş gibi yanıma geldi. karşımda durdu, hiçbir şey söylemeden bana bakıp kocaman gülümsedi. ardından annesi de geldi. uzun boylu, kısa saçlı, iri bir kadındı. aklımdan, eskiden sporcuymuş ya da ebeveynleri sporcu olmalı gibi bir şeyler geçti. bana bakıp, "biliyor musunuz? bu akşam buraya geleceğinizi hissettim," dedi.

"istediniz mi peki?"

evet, böyle dedim. böyle dedim ve başımdan aşağı kaynar sular döküldü.

tam benim tarzım, iyi bir cevap olabilir ama böyle konuşamazsın diye kendime kızdım. çünkü bu flört sayılır.

ama benim böyle bir niyetim yok. aklımın ucundan bile geçmezken. üstelik, tipim bile değil. aptal, gerizekalı.

9 Mart 2025 Pazar

kayıp çocuk

söze, karamazov kardeşler'in en cazip olanı dimitri'nin bir sandığın üzerinde uyuyakaldıktan sonra, uyandığında söylediği cümle ile başlayalım: "bir düş gördüm efendiler..."

*

kafe tarzı bir mekanda çalışıyormuşum. eskiden çalışmak hayalini kurduğum gibi müdavimleri olan, tül perdeli pencerelerinin iki yanında yana çekilmiş kadife perdeler sarkan bir yer değil de 'yeni nesil kahveci' dedikleri, bol ışıklı, duvarında bisiklet asılı yerlerden.

haliyle, o eski hayaldeki gibi siyah takım elbisesini beyaz gömlek ve papyonla tamam eden orta yaşlı, duruşundan anlamlar taşan, müşterilerin saygı duyduğu adam değil de tezgah arkasında duran, kolları dövmeli, üniversiteyi uzattıkça uzatmış baristalar gibiyim. kulağımda küpe bile olabilir.

müşteriyle ilgilenirken dükkan kapısını açıldığını görüyorum. sırtında kendinden büyük bir çantayla bir çocuk iki eliyle itelediği kapının aralığından içeri giriyor.

merak etmeyin tanıyorum onu. arkadaşlarım diyebileceğim bir çiftin küçük çocuğu. mutlu aileye örnek verebileceğiniz tarzda bir ilişkileri var. zaten onlarınki aşk evliliği. yoksa, ferhat ile aslı nasıl bir araya gelsin ki?

ama bir problem var. o çocuğun bırakın ilkokul birinci sınıfı anaokuluna başlamasına bile yıllar var. sanki ablasıyla yer değiştirmiş.

dükkanın içinde ne yaptığını biliyormuşcasına hareket ediyor. sanki her gün okul çıkışı yaptığı bir şeymiş gibi. yine de, arayıp haber vereyim diye düşünüyorum. ama unutuyorum. ihmal etmem de olası.

çünkü içimden en küçük halam geçiyor. cânım halam, gece yarılarında beni bizimkilerin odasından kaçırıp kendi yanına yatırdığını bugün bile kendinden gurur duyarak anlatır.

anne ve babasının çocuğu merak edecekleri geliyor aklıma. telaşla oraya buraya telefon açtıkları, ona buna sordukları görüntüler gözümün önüne geliyor. buradan bu gelişin mutad bir geliş olmadığını da anlıyorum şimdi. ama yüzümde halamın, cânım halamın yüz ifadesi.

çocuk masalardan birinde tek başına oturuyor. ben tezgah arkasındaki işlerle meşgul oluyorum. hiç mi hiç konuşmuyoruz. belki de ben yanlış anlıyorum her şeyi. sadece, annesi ya da babası okul çıkışı buraya gelmesini ve burada beklemesini tembihlemişler.

bir süre sonra kapı tekrar açılıyor. aslı'nın kan ter içindeki yüzünü ve yorgun bedenini görüyorum. kızgın ve kırgın bir bakışla benden yana bakıyor. hiçbir şey demeden oğlunun yanına gidiyor ve sarılıyor.

"ben şimdi ne yaptım ki," diye düşünüyorum. "neden kızdı ki?"

29 Ağustos 2022 Pazartesi

rüya

o rüyalardan sizin de gördüğünüzü biliyorum. hani, okulu bitirememişsiniz meğer, aslında iki dersten geçememişsiniz ama size diploma vermişler vs...

mezun olduktan sonra beş yıl kadar ben de gördüm o rüyaları. kan ter içinde uyanıp, her şeyin bir rüya olduğunu görmekle kim bilir kaç defa merkebini kaybettikten sonra bulanların yanına yazıldı adım.

mezun olduktan beş yıl sonra bir sabah hüseyin abinin odasında toplanmış anlattıklarını can kulağıyla dinliyorduk. o bana 'bey' diye hitap ederdi ben 'abi'. ne de olsa anarşist bir yanımız var. kahrolsun beyler, masa üstü isimlikleri, kravatlar, her daim ilikli ceket düğmeleri.

konu nasıl açıldı, nasıl oldu da oraya geldi? fark etmedim bile. sadece hüseyin abinin, "bu yaşıma geldim, hâlâ okulu bitiremediğimi görüyorum rüyamda," dediğini duydum.

önce bir aydınlanma. sonra rahatlama. ama nasıl rahatlama? o sabahtan sonra o rüyayı bir daha görmedim. ta ki, bu sabaha kadar.

rüyamda nasıl olmuşsa üniversite yıllarına dönmüştüm. anladığım kadarıyla bazı dersleri geçemediğim hâlde mezun olmuşum. çünkü bugünün bilinciyle koridorda yürüyorum. ama hem yakari hem ben o günlerdeki gibiyiz. yani ne yakari'nin sakallarına doluşan ne de benim saçlarıma bulaşan beyazdan eser var.

bu arada mem., hiç konuşmadık ama bir süredir saçlarını boyadığını biliyorum dostum. söylediğin çekmecede kullanılmamış diş fırçasını ararken gördüm. "adama boşuna süslü demiyoruz," dedikten sonra kapattım konuyu, bugüne kadar da açmadım.

birden durdum. çünkü ze. salağı birazdan bizim de gireceğimiz sınıfa girmek üzereydi. o da bugünlerdeki hâlinden uzak. leopar desenli bikinisini giyse halk plajı darman duman olur yani. evet, sadece giyse. plaja inmese de olur.

omzumla yakari'yi dürttüm. bakınca da, başımla ze.'yi işaret ettim? ki bu, dünyanın her yerinde ve rüyalarda " bu da kim?" demektir.

"ha, o mu?" dedi yakari, ilgisiz. "aslında bölüme hoca olarak gelmiş ama neden bilmem öğrenci sanılarak derslere girmesi söylenmiş. dediklerine göre derdini anlatamamış, çünkü dinlememişler. ama bir kaç ders sonra düzeltirler."

çok geçmedi. ze.'yi kantinin hocalara ayrılan bölümünde yemek yerken gördüm. yakari'nin dedikleri geldi aklıma, "neyse ki," dedim.

"hocalara aşık olma bahsinde liseden antrenmanlıyım."

14 Nisan 2022 Perşembe

serin bir el

söze, karamazov kardeşler'in en cazip olanı dimitri'nin bir sandığın üzerinde uyuyakaldıktan sonra, uyandığında söylediği cümle ile başlayalım: "bir düş gördüm efendiler..."

*

loş, neredeyse karanlık bir odada sertliğini şu an bile hissettiğim rahatsız bir yatakta uykuyla uyanıklık arasında yatıyorum.

hasta mıyım yoksa geceye galip gelen yaz sıcağı mı, bilmiyorum. bildiğim, bir yangının orta yerinde kalmışcasına ateşler içindeyim.

kapının aralandığını, sessiz adımlarla bir kadının odaya girdiğini görüyorum. düş gördüğümü sanıyorum. evet, bir düşün içinde odaya giren o kadının düş olduğunu sanıyorum.

baş ucuma oturup elini alnıma koyuyor. elleri nasıl da serin. yüzümü rüzgâra dönmüş gibi hissediyorum. o serinlik alnımdan az önce alevler içinde kavrulan bedenime yayılıyor.

bu defa üşüdüğümü hissediyorum. sanki uyurken üzerim açılmış gibi. üşürsünüz ama uyanıp ne yorganı üzerinize çekebilir ne de bir battaniye bulabilirsiniz ya tam da öyle.

kadın bunu anlamış gibi baş ucumdan kalkıp nereden bulduğunu anlamadığım battaniyeyi üzerime atıyor.

daha iyi diye düşünüyorum. çok geçmeden uyuyorum.

29 Haziran 2019 Cumartesi

ölmüşüm

söze, karamazov kardeşler'in en cazip olanı dimitri'nin bir sandığın üzerinde uyuyakaldıktan sonra, uyandığında söylediği cümle ile başlayalım: "bir düş gördüm efendiler..."

*

ölmüşüm. daha doğrusu, sevdiklerimin beni öldü bilmelerine izin vermişim. bu konudaki motivasyonum ne, bilmiyorum ama. nasıl olur da, "babam duyarsa çok üzülür" demediğime, şaşkınım bir yandan da.

belki kaybolmuşum da bulunmuşum, belki beni öldü zannettiklerinin çok sonra farkına varmışım. çünkü bu rüya bir film olsaydı güneşli günlerde başlardı.

ortaya çıkmıyor, ölüm yıl dönümünü bekliyorum. belki birilerinden saklanıyorum diyeceğim ama hiçbir işaret yok buna dair. o vakte kadar bekleyeceğim ve bir şeyleri çözmüş, başarmış olarak ortaya çıkacağım. plânım bu.

ve o gün geliyor. gri bir gün. gökyüzü gri, insanların kıyafetleri gri, hatta insanların beni anmak için önünde toplandığı bina gri. boya ya da kaplama yok. sadece gri sıva. halamların evi. eniştem iki kat yaptırmış, diğer üç katı ve çatıyı emekli ikramiyesi ile tamam etmişti.

çatısız binanın baktığım yere göre sol ön köşesinde bir kamelya var. ortasında ateş yanıyor olmalı. ya da içi köz dolu kocaman bir mangal var. mangalın etrafını saranlar elleri mangalın üzerinde, gövdelerini aşağıda, evin önünde bekleyenlerden yana dönmüşler. babam da orada. gri paltosu var üzerinde. saçlarının arasına karışan beyazlar, sarışınmış gibi gösteriyor onu.

rüyada değil ama şimdi, bu kamelyanın bir tepenin yamacından denizi seyreden doğa sitesi'nden geldiğini fark ediyorum. site, çevreye duyarlı müteahiti yüzünden o civardaki en geniş yeşil alana sahiptir. dört tane santranç karesi düşünün. yakın sağ ve uzak sol köşede iki blok, diğer iki kare yeşil alan. ve ben a-blok'un yanındaki meyve ağaçları ile dolu yeşil alandan b-blok'un önündeki terasa bakıyor gibiyim. orada, b-blok sakinleri otursun diye binanın önündeki terasın sol köşesine yapılan kamelyaya bakıyorum.

organize eden kim bilmiyorum ama her zamanki gibi yük ayhan abi'nin omuzlarında. bu tarz toplanmaların gizli kahramanı. annemin kuzeni. adımı söylüyor. "onu bir yıl önce tam bugün kaybettik," diyor. babam çok üzgün. dayanamıyorum. "ama o geri geldi," diyorum. aşağıda toplananların en arkasında durduğum için herkes geriye dönüyor. ama benim gözlerim babam da. sanki olan bitene inanamıyor. göz göze geliyoruz. "eskisinden daha zengin," diyorum. sadece etrafımdakiler duyuyor bunu. sanki bir seferden dönmüşüm. ya da deniz yolculuğundan. terkimde koca ganimet sandığı.

sonra kalabalıkla hiç ilgilenmeden, kalabalığın sol tarafındaki merdivenlere koşuyorum. evin dışındaki merdiven hemen kamelyanın yanına çıkıyor. babama gideceğim. ama hızlı değil. sanki uzun yol koşusundayım ve başlarda enerjimi idareli kullanıyorum.

niye bilmem, ikinci katın hizasına gelince durmuyorum. on birinci kata çıkmaya ve oradan ikinci kata asansörle inmeye karar vermişim. ama tuhaf bir şey oluyor. çoktan on birinci kata gelmiş olmam gerekirken dördüncü ile beşinci kat arasındaki merdivenleri bile bitiremediğimi fark ediyorum. bir türlü bitmiyorlar.

üstelik basamaklar, yıllarca bir konağa ya da camiye yol olduğu için aşınan taş basamaklara dönüşüyor. ve bir noktadan sonra yağmur sularının taşıdığı kum ve çakıllar yüzünden basamakların neredeyse kaybolduğunu bir dağın yamacına dönüştüğünü endişeyle fark ediyorum.

tam bu sırada geriye dönüp bakıyorum. çünkü babam beni merak etti mi diye merak ediyorum. meğer doğa sitesinin ve kamelyanın hemen yanından geçip tepeye tırmanan yolu basamaklı hale dönüştürmüşler. ve on birinci kat diye o basamakları tırmanıyormuşum.

babamı gördüm. tam kamelyanın hizasındaydı. yola çıkmıştı. pardon basamaklarda duruyordu. benim onu fark ettiğimi görünce, en sevdiğim ve ona çok yakışan küfürlerden birini etti. sonra da mangalın başına döndü.

giderken yüzündeki gülümsemeyi gördüm. sanki, hayatta olsun da hemen yanıma gelmese de olur, der gibiydi.

20 Temmuz 2015 Pazartesi

güzel çocuk

söze karamazov kardeşler'in en cazip olanı dimitri'nin bir sandığın üzerinde uyuyakaldıktan sonra, uyandığında söylediği cümle ile başlayalım: "bir düş gördüm efendiler..."

*

kapı. oldukça sıradan. mobilyasız, büyükçe bir odaya açılıyormuş. uzun kenarın kısa kenara birleştiği yerde neredeyse. duvarlar bembeyaz. beyazlık çizgileri siliyor, sınırları ihlal ediyor. kapının soluna düşen uzaktaki kısa kenarın taşıdığı bir duvar yok. bütünüyle pencere.

o pencere neredeyse gökyüzüne uzanıyor. çünkü başımı kaldırıp baktığımda tavanın sonsuz yükseklikte olduğunu görüyorum. "kendi gök kubbesi altında bir oda" diyor, sonra da bu şakamı beğeniyorum.

pencereden dolan ışık duvarların beyazlığında ve odanın yeni cilalanmış tahta zemininde çoğalıyor. fakat oda bütünüyle boş değil. ışıl ışıl yanan zeminin üzerinde kırmızıları çoğalan bir halı var. gri, siyah, koyu ve açık yeşil, sarı dikdörtgenlere bölünmüş. ya da o dikdörtgenlerden meydana gelmiş. ve rüya içinde olmasa da şimdi bu halıyı ikea kataloğundan ödünç aldığımı biliyorum.

halının üzerinde kendi başına oynayan bir çocuk var. kocaman gözleri ve upuzun kirpikleriyle o kadar güzel ki. "annesi çok güzel olmalı," diyorum. "böylesi bir güzellik çocuğa ancak anneden sirayet edebilir."

bu fikri kendimle tartışırken gözlerimi açtım. ağaç dallarının altında sırt üstü uzanıp uyuduğum bir uykunun rüyasını görüyormuşum meğer.

dalların, yaprakların arasından gökyüzünü seyrediyorum. o küçücük gök yüzü parçasındaki mavilik, bulut parçaları başımı döndürüyor. tıpkı ikea kataloğu gibi rüyamın içinde toprağa ya da çimene sırt üstü yatıp o manzarayı yüzlerce defa fotoğrafladığımı da bilmiyorum.

gözlerimi yeniden kapatıp sesleri; kuşların cıvıltısını, yaprakların hışırtısını ve etrafta oyun oynayan çocukların sesini dinliyorum.

sanki birisi emretmiş gibi başımı sağa çeviriyorum birden. ve gözlerimi açıyorum. çocuk. aynı çocuk. çimenlere serilmiş bir örtünün üzerindeyiz. yüzünü benden yana dönmüş, uyuyor. nefes alıp vermesi o kadar sessiz, o kadar hafif ki. hemen arkasında yüzünü çocuğa, dolayısıyla bana da dönmüş bir kadın. upuzun kirpiklerinin gölgelediği yüzünde güzel bir uykunun huzuru var.

"biliyordum," diyorum. "böylesi bir güzellik çocuğa ancak anneden sirayet edebilir."

3 Haziran 2013 Pazartesi

çay bahçesi

söze karamazov kardeşler'in en cazip olanı dimitri'nin bir sandığın üzerinde uyuyakaldıktan sonra, uyandığında söylediği cümle ile başlayalım: "bir düş gördüm efendiler..."

*

burayı tanıyorum. yakarilerde geçirdiğim yaz tatillerinde vakit geçirmeyi çok sevdiğimiz, bazan evin kalabalığında rahat edemeyince sohbet etmek için kaçtığımız çay bahçesi. yeni sahibinin dönüştürdüğü sıradan hali değil ama. eski hali. varlığını ilk öğrendiğim günlerdeki hali gibi.

akasya, ıhlamur ve çınar ağaçlarının altında tahta, plastik, metal masa ve sandalyeler. bizim şansımıza etrafında dört tane kırmızı plastik sandalye olan yuvarlak bir masa düşmüş. üzerine etekleri rüzgarla oynaşan, kırmızı-beyaz ekose desenli bir örtü serili masanın rengi ise bilinmezlik diyarında kalmış.

sanki birilerini arıyormuş, karşılaşmak istediğim birileri varmış gibi etrafa bakıyorum ve orada olmaması gereken bir sürü meyve ağacı görüyorum. yaprak ve çiçekler bir arada. ilkbaharın yaza tutunduğu günler olmalı. mayıs sonu ya da haziran başlangıcı. şimdi olduğumuzdan daha genç görünüyoruz ama yaz tatilinde değiliz demek ki.

sohbetleşmeye gelmişiz. bunu biraz da önümüzde açık duran ama taşları çok az hareket etmiş tavladan anlıyorum. taşlar donup kalmış, biz şevkle sohbet ediyoruz. yakari merak ve şaşkınlık dolu bir ifadeyle anlattıklarımı dinliyor. sağ dirseği masada. eli gökyüzüne doğru; parmakları arasındaki sigaranın kıvrıla kıvrıla yukarı yükselen dumanını yakalamak ister gibi.

yüzündeki şaşkınlık ve merak o kadar büyük ki, anlattıklarımı duyabilsem, sanki bir siyasi partiye kaydolduğumu ya da türkiye'nin ilk seri katili olduğumu veya birine evlenme teklif ettiğimi duyacağım. allah muhafaza aşk acısı bile çekiyor olabilirim. oysa o defteri "o kız"la beraber kapattığım konusunda hem fikiriz.

telefon çalıyor ve neden bilmem ama açmadan yerimden kalkıyorum. bir an kendimi, ikimizi de tanıyan ve bunlara şahit olan üçüncü bir kişi gibi hissediyorum ve yakari'nin yanında konuşmayışıma çok şaşırıyorum.

telefonu çay bahçesinin alçak beton duvarla belirlenmiş sınırına doğru yürürken açıyorum. duvarın ardı uçurum. oysa bahçe içinde bir kaç ev olmalıydı orada. ama çay bahçesinin muhteşem manzarası yerli yerinde. biraz uzağa bakınca, şehrin en kalabalık karayolu masmavi marmara denizini küçükçekmece gölü'nden ayırıyor. deniz sakin, marmara için bu mavilik nadirattan.

tam bu sırada, sanki yerimden hiç kalkmamış gibi başını sağ omuzunun üzerinden geriye çevirmiş halde bana bakan yakari'yi ve 'biraz uzağa' bakan kendimi görüyorum. konuşmuyor da dinliyor gibiyim. derken, derin bir nefes alıyorum; sanki bir ok saplanmış, bir kalp kırılmıştı. sanki bir söz için kuvvet topluyordum. belki bir veda cümlesi için.

telefonu kapattığımı, fırlatıp atmak yerine avucumda tuttuğumu gördüm. yüzümde güçlü görünmeye çalışan bir ifade vardı. ağır adımlarla masaya döndüm.

yakari bana baktı ve galiba, "biteceğini en başında biliyordun. tıpkı her zaman bir bahar daha olduğunu bildiğin gibi..." dedi.

21 Ekim 2011 Cuma

yüzler

söze karamazov kardeşler'in en cazip olanı dimitri'nin bir sandığın üzerinde uyuyakaldıktan sonra, uyandığında söylediği cümle ile başlayalım: "bir düş gördüm efendiler..."

*

yolculuk:

uçak değil, örtüsü mavi otobüs ya da elimde olmadan yakıştırdığım tren koltukları olmalı. cam kenarında oturuyorum ve sağ yanımdaki, yine mavi bir perdenin öndeki yarısını örttüğü pencereden akıp giden manzarayı izliyorum. yolculuk güneşe doğru olmalı ki, dışarıya gözlerimi hafifçe kısarak bakıyorum. sense, yüzünde huzurlu bir uykunun izleriyle başını sol omzuma yaslamışsın. hiç kıpırdamadan başımı kaldırıp sanki kameraya bakıyorum. yorgunum. uykun bölünmesin diye saatlerdir kıpırdamadan durmuş olmalıyım.

asansör:

sadece ikimiz. az önce beşinci katı işaret eden düğmeye dokundum. üzerinde kül rengi bir gece elbisesi var. eteği, hep sevdiğin gibi kısa. ben de sana ve elbisene yakışacak biçimde giyinmişim; siyah takım, beyaz gömlek vesaire. konuşmuyoruz, göz göze gelmiyoruz. ne zaman yüzüne baksam, orada, zorunda olduğu için bir davete katılan birinin ya da sevmediği bir akrabasına misafirliğe giden bir çocuğun yüzü var. asansörün yükselişi -ya da inişi- bir türlü bitmiyor. huzursuzlukla katları gösteren kareye bakıyorum. ama kırmızı, köşeli rakamların değişip durduğu kare kapkaranlık. o sırada bakışlarımız karşılaşıyor. yüzünde ise, lütfen dönelim, yakarışı.

oda ya da salon:

çok geniş ve aydınlık bir oda ya da salon. tavan oldukça yüksek, pencerelerde tüller uçuşuyor. oda ya da salonun ortasında yükselen bir sütun var. o sütunu çepeçevre saran bir kanepede oturuyorsun. duvarlar ve tüller gibi kanepe de beyaz, belki krem. üzerinde kuşağını sıkıca bağladığın, gümüş rengi saten bir sabahlık. sadece sağ dizinden aşağısı açıkta. ama benim bunu görmem olası değil. çünkü ayaklarının dibine diz çökmüş, başımı dizine yaslamışım, daha doğrusu sol yanağımı sol eline koymuşum. sağ elin ise saçlarımın arasında dolanıyor. karşıdaki duvarın ötesini görüyormuş gibi uzaklara bakıyorsun. yüzünde şefkat var. yapma, dediğin bir şeyi yapmışım ama, bu bir şeyi değiştirmiyor, sen busun, diyen bir şefkat. kumara verdiği son paralarının ardından, fedya'nın genç eşi anya da öyle bakmış olmalı.

bir başka oda:

aslında oda ama içi tropikal bitkilerle dolu. bu imgeyi botanik bahçesindeki beni çok etkileyen seralardan aldığımı biliyorum. koyu yeşil, geniş yaprakların altında bir havuz var. tıpkı o seralardaki gibi kenarlarında yosunlar ve suyun yüzeyindeki bir kaç yaprak doğalmış görüntüsü veriyor. su berrak, tertemiz. havuza dalıyor ve bir kaç kulaç atıyorum. havuzun ortasına gelince durup geriye dönüyorum. burası sera değil, belki de bir otelin odası. odanın kapısı aralık ve o aralıkta gözlerin. hem gözlerinde hem de kapının aralığından içeri sızan yüzünde acı dolu bir ifade var ve 'bunu yapma' diyor.

5 Nisan 2011 Salı

kaza

söze karamazov kardeşler'in en cazip olanı dimitri'nin bir sandığın üzerinde uyuyakaldıktan sonra, uyandığında söylediği cümle ile başlayalım: "bir düş gördüm efendiler..."

*

yıldızlı bir gökyüzü. patlayan havai fişekler. suya düşen ışıltılar. belli ki bir kutlama.

kalabalık. tebessümlerden daha fazlası. kahkahalar, herkesin büyük bir mutluluktan nasibini aldığı bir topluluk.

bir köşede durmuş insanları seyrediyorum. topluluğun ortasında sürekli göz göze geldiğim, bakışlarımızın karşılaşmasından memnun ve memnuniyeti yüzünden belli bir kadın. gülümsüyor. onu gerçek hayatta tanımıyorum ama bu rüyanın içinde aramızda bir bağ olduğunu seziyorum. bakışlarımız her karşılaştığında içimde tarifsiz bir sıkıntı, yüzümde bunu saklayan bir ifade var.

sabah. belki de aynı gecenin sabahı. arabayı o kullanıyor. bazan benden yana bakıyor, bazan eli bir bahaneyle elime dokunuyor. içimde tarifsiz bir sıkıntı, yüzümde bunu saklayan bir ifade.

önümüzdeki otomobil aniden, sanki bir el dokunmuşçasına duruyor. o kısacık sürede durmanın ya da yana kaçmanın imkansızlığını anlıyorum. ona bakıyorum; o da anlamış. bakışlarımı öndeki otomobile çevirip, kaçınılmaz olan çarpışma anını bekliyorum.

sadece gürültü. sonrası yok. gözlerimi güneşin altında, yol kenarındaki bir çukurun dibinde açıyorum. kaza geliyor aklıma. zor da olsa çukurdan yola çıkmayı başarıyorum. kimseler yok. ama bir kaza olduğu belli. fren izinin bittiği yerde cam, plastik, metal parçaları.

tam o sırada önümde duran otomobilin şoförüne, neden bilmem, arabamın bozulduğunu ve belki bir benzin istasyonuna rastlarım diye yürüdüğümü söylüyorum.

kibar adam. otomobile biniyorum. kazadan bahsediyor. sabahın erken saatlerinde bir otomobilin önünde aniden duruveren bir başka otomobile çarptığını anlatıyor; insanlar takla atarak yoldan çıkan otomobilin yanına vardıklarında arabada sadece şoför varmış, o da kazada ölmüş.

camdan dışarı bakıyorum. içimde tarifsiz bir huzur.

7 Mart 2010 Pazar

cennet

söze karamazov kardeşler'in en cazip olanı dimitri'nin bir sandığın üzerinde uyuyakaldıktan sonra, uyandığında söylediği cümle ile başlayalım: "bir düş gördüm efendiler..."

*

derin bir uykudan uyanmış gibi..

uzun bir yolculuktan, çok uzaklardan geriye dönmüş gibi..

gözlerim kapalı, yumuşak bir yatakta beyaz çarşaflar üzerinde sırtüstü yatıyorum..

vakit öğleden sonra olmalı. odanın duvarları bembeyaz. dışarıda yaz güneşi ışıl ışıl yanıyor. sudan yansıyan parıltılar tavanda oynaşmakta..

serin bir rüzgar pencereden içeri doluyor. aynı rüzgarla hafifçe sallanan tül perde bir denizin mavisini ele vermekte.

sol yanımdaki bir hareketle yatakta yalnız olmadığımı anlıyorum. sol yanımda bir hareketlilik...

tavanda oynaşan parıltılar yokoluyor. yüzümde belli belirsiz temaslar. gözlerimi açıyorum.

saçların yüzüme dökülmüş. yüzümü seyrediyorsun.

bir tek gözlerini görüyorum; gözlerinin göğünde saklı bulutları.

sadece, "sen benim cennetimsin," diyorum.

sadece, "sen benim cennetimsin..."

16 Aralık 2009 Çarşamba

çimenlik

söze karamazov kardeşler'in en cazip olanı dimitri'nin bir sandığın üzerinde uyuyakaldıktan sonra, uyandığında söylediği cümle ile başlayalım: "bir düş gördüm efendiler..."

*

bir yaz günü.

gökyüzü masmavi. o mavilikte sadece bir kaç parça bulut asılı. ve çok güneş. büyük bir bahçe ya da bir parkın ortasında kalmış geniş bir çimenlik.

şezlong benzeri, bez bir sandalyede oturuyorum. üzerimde açık mavi keten gömlek -kolları kıvrılmış-, krem pantolon, beyaz tabanlı mavi ayakkabılar.

sen, etek uçlarında mavi-sarı çiçekler olan beyaz bir elbise giymişsin. bazan bir esinti oluyor ve o çiçekler uçuşuyor. omuzların çıplak, omuzlarında güneş etkisi. sadece senin duyduğu bir ritme kendini bırakmış, benden biraz uzakta çıplak ayaklarınla hafifçe salınarak dans ediyorsun.

yüzümde bir tebessümle seni seyrediyorum.

derken oturuşumu bozmadan bir elimi aşağıya bırakıyorum. şimdi parmak uçlarım çimenlere dokunuyor.

parmak uçlarımı çimende dolaştırıyorum.

sanki çıplak ayaklarına dokunuyor gibi.

sanki...