ahkâm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ahkâm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ekim 2026 Perşembe

güzellik versus beğeni

claude levi-straus, tadından yenmeyen kitabı ırk, tarih ve kültür'de aktardığına göre ingiliz filozof hume, "neden bütün kadınlar değil de sadece bir kısmı güzeldir?" sorusuna mantıklı bir cevap vermiş:

"eğer bütün kadınlar en azından en güzelleri kadar güzel olsalardı, onları sıradan bulur, niteleyici yargımızı ortak modelin dışında kalan azınlığa saklardık."

*

kendisine katılmıyorum. hem de hiç.

bu da mantıklı, şık ama tartışmalı cümlelerden.

*

evet, cevap mantıklı. ama ikna edici değil. itiraz etmeden duramayacağım en az bir yeri var.

güzelliğin 'mutlak', burada bahsedilen güzellerin de 'istisnasız güzel' olduğunu düşünüyorum. tıpkı, üstünde bulutlar koşan masmavi bir deniz gibi.

dünyanın bütün şehirleri bu manzaraya sahip olsa belki bu manzara sıradanlaşır, kıymetinden kaybeder ama yine de güzel bir manzara olmaya devam ederdi. olsa olsa her yerde bu manzara olduğu için daha az rağbet görürdü.

tıpkı, gümüş takıların çok daha güzel olmasına rağmen altın takıların daha pahallı olması gibi. çünkü doğada altın madeni gümüşe göre nadirattan.

dolayısıyla burada değişen güzellik ya da güzellik ölçüsü değil beğeni, rağbet ve istek olurdu.


3 Ekim 2026 Cumartesi

biraz da şiir

"É triste explicar um poema./ É inútil também." yani "bir şiiri açıklamak üzücüdür./ aynı zamanda anlamsız." demiş, brezilyalı şair hilda hilst.

çeviriyi biraz kaşıyınca iki son-uç karşıma çıktı. "faydasız" diyenler de var, "anlamsız" diyenler de. üstelik, şairin ne kastettiğini bilmeyen bizler için ikisi de mevzuya uygun, ikisi de doğru.

ben "anlamsız" olmasını tercih ettim, çünkü öyle daha çok sevdim.

bir de çevirmenliğin yazarlığa eş olduğunu düşündüm. ve dua ettim; ohepvarolan bizi iyi çevirmenlerin eline düşürsün.

29 Eylül 2026 Salı

tek cümleyle

belki sonbahar hüznüne müptela, iflah olmaz bir romantik, sıcak havalardan nefret eden bir kışsever, rengarenk yapraklardan haz alan bir estet, yapraklarını yitirmiş yarı ölü ağaçlarda ölümden sonra dirilmeyi görüp öteki dünya tesellisi bulan bir mümin olduğu için değil de balkonda durup sokak boyunca gidişini ya da gelişini rahat rahat seyredebileceği için istiyordur şu günlerin geçip gitmesini, ağaçların yapraklarını soyunup dalların çıplak kalmasını.

4 Eylül 2026 Cuma

dönüş

daha önce de söylediğim gibi -bir. iki. tam iki defa-, romantik komedileri severim.

'klişe'yi hak eden olay örgüsü, çoğu zaman vasat oyunculuk, zamanlaması hesap edilmiş ilk öpücük, araya giren yanlış anlamanın matematiği, ana karakterin zorla geçirdiği dönüşüm tarzı olmazsa olmazlar bile bu sevgiye engel olmaz.

sonunda aşıkların kavuşmasını seviyorum çünkü. masallarla büyümenin doğal sonucu belki de. ne de olsa aşıklar kavuşur, biz de kerevetine çıkardık.

ama o filmlerin bazılarında, erkek ya da kadından biri ayrı dünyaların insanı olduklarını iddia eder ve "bizden olmaz" falan der uzaklara gider ya hani. bazan bir dakika, bazan bir yıl sonra aydınlanmış, gerçeği görmüş, aşka iman etmiş olarak geri döner.

nefret ederim o andan, o dönüşten. hiç mi hiç romantik gelmez, realitenin dibini görmüş gibi hissederim.

bekiroğlugillerden nazan gelir aklıma. türk edebiyatının en kalpli yazarı. ve onun, "sensiz olmuyor, diyen kalbe güvenilmez. sensizliği denemiştir çünkü," dediği.

20 Ağustos 2026 Perşembe

filmler, uzun mesafe koşuları ve cennet

beyazperdede, televizyonda ya da bir telefonun minicik ekranında izlediklerinizin sadece ışık ve renklerden oluştuğunu düşünüyorsanız fena hâlde yanılıyorsunuz demektir.

zira filmlerde ışık kadar karanlık da kullanılır; aydınlık görüntüler arasında verilen o kısacık, karanlık molalar, birçok görüntünün tek bir sinema filmini meydana getirecek şekilde bir bütün oluşturmasını sağlar.

bu da demek oluyor ki, uzun metrajlı bir filmde en az yarım saat süren, saf bir karanlık vardır ve izleyiciler bu karanlığın farkına varmaz bile.

benzer şekilde, bir koşucunun her adımı aslında bir atlayıştır. bir an için de olsa zeminle koşucu arasında hiçbir bağ kalmaz. o kısa an sırasında, gölgesi devrilmiş teneke kutudan yere yayılan boya gibi değildir artık. tam altında sanki ikiziymiş gibi bedene eşlik eden bir eşidir.

yani koşarken bu minik uçuş kırıntıları ve yeryüzüne temas anları bir araya gelerek mesafe olur, yol olur.

bu yüzden atletizmde yürüme diye ayrıca bir olimpik branş vardır. ve kurallar uçmayı yasaklar; öne atılan ayağın topuğu yere dokunana kadar arkadaki ayak yere temas etmelidir, der.

sözün özü insanlar uçar, karanlığa rağmen hayal kurar, cenneti ölçülemeyecek kadar küçük lokmalarla yalayıp da yutar.

ama farkına varmaz.

1 Ağustos 2026 Cumartesi

akıl versus kalp

bana göre "ölümlü olduğunu bilmesi" olsa da, genel temayül insanı diğer canlılardan ayıran en temel özelliğin 'akıllı' oluşu olduğu yönünde.

başka bir deyişle, genel kabullere göre insanoğlunun başat özelliği 'akıl', olaylar karşısında ilk başvurduğu yer ise 'aklı'.

adımın "performatif muhalifler" hanesine yazılma tehlikesine rağmen itiraz edeceğim: ben tam tersini düşünüyorum. bazı özel durumlar dışında insanlar bütün kararlarını o an, orada duygusal olarak verir, sebeplerini ise daha sonra inşa eder.

evet, sadece kalbi konular değil, her konuda kararımız kalbidir. "tamamen duygusal" durumlarda bile duygusal.

o evi manzarası güzel diye satın almayız mesela. duygusal olarak almaya karar verir, sonra da "harika manzarası var" diye kararımızın arkasında dururuz.

aynı eve duygusal olarak "evet," demediğimiz senaryoda ise akıl "manzarası harika ama o eve, o para verilmez," deriz. hem de iyi güneş almıyordur. keşke bahçe katı olsaydı. bu mahalle çocuk yetiştirmek için ideal değil.

bir defa daha tersini düşünelim. ev çok paradır ama düğünden kalma seti bozdurmak gelir aklınıza. nasıl olsa altın sevmiyorsunuzdur. beşinci kat olması daha iyidir. bahçe katı pislik demektir. hem önü de okul bahçesi mübarek.

ya "arjantin'e aşık olup almanya ile evlenenler" diyecekler çıkacaktır "sevgili" osman konuk'tan çalarak. hatırlatırım; kalbi dedim, duygusal dedim, aşki demedim.

20 Temmuz 2026 Pazartesi

yanında

sosyal medya güzergâhında olur olmaz yerde karşımıza çıkan bir saptama var: coğrafya kaderdir.

/kastedilenin ne olduğunu biliyorum.

derdini anlıyorum.

haklılığını kabul ediyorum.

ama her yerde ve durumda kullanımını ise reddediyorum. bir de bu 'kader'in tıpkı çocukluğumuz ya da ebeveynlerimizle ilişkilerimiz gibi her şeye bahane edilmesini...

genel performansı etkilese de bireysel performansa etkisinin iddia, hatta bahane edildiği kadar büyük olduğuna inanmıyorum. 

kimse kimseyi, ve dahi kendini kandırmasın, orada doğsa ressam olacak çocuk burada da ressam oluyor. orada adam olacak burada da.

bizdeki gibi diplomalı meslek merakı zirvede olmasa da oralardaki her çocuğun sporcu, sanatçı olmak istediğini ve başardığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz./

başka bir deyişle coğrafya her şey değil. nerede doğdunuz kader, nerede yaşadığınız önemli değil.

ama bir şey var ki çok önemli bana kalırsa: yanınızdaki kişi.

evlilik güzel bir şey değil ama biri çıkıp onu güzel kılabilir meselâ. iyi bir takımınız vardır ama kötü bir kaleciyle başarılı olamazsınız.

nereye gittiğiniz değil kiminle gittiğiniz önemlidir.

okyanusu ilk defa kiminle gördüğünüz.

tropik rüzgârla dans eden yapraklara dalıp gittiğinde yanında kim var? koku müzesinde asırlık kokularla mest olurken, bedenini zirveye taşıyan teleferikte dizlerin titrerken, vaka-i adiyeden bir depremle sallanırken yanınızdaki kişi önemlidir. 

o yüzden, dünyanın en uzun köprüsünün orta yerinde durmuş, dünyanın en geniş ırmağına gölgesini bırakan bulutları seyrederken, "seçme şansım olsa yine seninle gelirdim," dersiniz.

"biliyorum, yalnız da gelsem severdim. ama bu kadar huzurlu ve mutlu olmazdım."

ve bu kadar anlamlı olmazdı.

12 Temmuz 2026 Pazar

evlilik

her gençkız ruhta birikmiş sözlerin
sürgüsü açılsın diye
hep gezintiye çıkar.*
gençkız değil aslında. bir adam. kırklı yaşlarda. ama görseniz, siz de benim gibi adam demek yerine 'çocuk' demek isterdiniz. her daim kırmızı yanakları, yerinde duramayan, sürekli hareket hâlindeki küçücük mavi gözleriyle çok daha genç duruyor çünkü.

adını bilmiyorum ama sürekli karşılaşıyoruz. sokakta, koşu yolunda, market sırasında vs. ama başlangıçtan da anlaşılacağı üzere daha çok kırda, bayırda, şehrin bitip tarlaların başladığı yollarda karşılaşıyoruz.

ve ne zaman karşılaşsak durmak, onu dinlemek ihtiyacı hissediyorum. bazan bir dakika, bazan bir saat. vaktim yoksa müsade istiyorum, aksi takdirde başımın üzerinde yeri var.

ilk defa havuz dönüşü sohbet etmiştik. düzenli spor yapmak istediğini ama beceremediğini söylemişti galiba. ben de, ezber cevaplarımdan bir kaçını söylemiş, her şeyin kendi zamanına sahip olmakla alakalı olduğunu falan iddia etmiştim hatırladığım kadarıyla.

evet, ezber. çünkü, kendisini tanımıyordum ve "isterseniz olur"cu kolaycılardan değilim. üstelik, her şey gerçekten zaman meselesi. sabah ezanıyla evden çıkıp yatsıya zor dönen bir babaya kitap okumuyor demek ise davarlık.

onun anlattıklarından parça parça birleştirerek çıkarttığım hikâyesi de şöyle: kırklı yaşlarda, çalış(a)mıyor, eşinden ayrılmış, iki kızı annesiyle yaşıyor, kendisi de aile evine geri dönmüş.

bunları soru sormadan, günden güne öğrendim. çünkü kendisi soru sorulmadan, bir kitaptan okur gibi anlatmayı tercih ediyor. yalnız kalmaktan nefret ediyor, tuvalette bile sohbet edecek birilerini istiyor, ailesini yormuş bu durum, konuşacak -pardon, dinleyecek- birilerini bulmak için dışarı çıkıyor, konuşmak ona iyi geliyor, genelde o sabah ilacını almamış oluyor.

bazan sorduğu soruya cevaben kendimden bahsetsem de, anlattıklarına itiraz etmiyor sadece dinliyorum. ama ilaç bahsinde hep aynı şeyi söylüyorum: doktor kullan diyorsa kullanacaksınız.

geçen gün yeni bir bilgi eklendi bu hikâyeye. zaten bu yazıyı yazdıran bu bilgi. annesinde de varmış bu rahatsızlık. hatta dedesinde de. yani genetik miras. yani bu duruma rağmen bu adam evlendirilmiş. ve buna rağmen ebeveyn olmasına kimse itiraz etmemiş.

kötülük bu, dedim içimden. belki de eşinden saklanmıştı bu durum. tanımadığım bir kadın için üzüldüm. hâlâ üzülüyorum. sonra o iki kız çocuğu geldi aklıma. onlar için ömür boyu üzüleceğim.

"alçaklık bu," diye devam ettim, bu adamı değil ailesini ve akrabalarını kastederek. "değil ebeveyn olmasına, bazı insanların evlenmesine dahi izin verilmemeli."


*:ismet özel, bir yusuf masalı - birinci bab: şivekâr'ın çıktığıdır

4 Temmuz 2026 Cumartesi

üç saniye

bakmak bir saniye, gördüğüne inanamamak bir saniye, bir saniye de gördüğün şeyin gördüğüne inanamadığın şey olduğunu fark etme süresi.

alın size özet...

29 Haziran 2026 Pazartesi

bülbülün kanı

"Boyuna gül devşiriyorum eski aşklardan
ve dikenlerde
bülbüllerin kanı var."*

daha önce sormuştum. ama bu defa sormayacağım.

çünkü cevabın evet olduğuna, fırat caner'in bu mısraları yazarken oscar wilde'ın bülbül ile gül öykü/masalından etkilendiğine eminim.


*acının krallığı, heyamola yayınları

21 Haziran 2026 Pazar

brokoli

bir whatsapp konuşmasında, "bu hayatta istediği ilk şey olmayabilir ama en çok istediği şey olduğuna eminim," dedim.

/konuyu hatırlamıyorum ama yüksek ihtimalle selçuk hakkında konuşuyorduk. çünkü, selçuk 'adını vermek istemediğim bir sıralama'da ikinci sıraya düştüğünden bu yana kulakları daha çok çınlar oldu./

bunu der demez, o, küçüklüğünden bu yana ne zaman hapşırsa, "çok yaşa, iyi yaşa, güzel yaşa" diye dua ettiğim, yakışıklı ve huysuz ergeni hatırladım.

çünkü bir gün itiraz etmişti: neden 'iyi yaşa' dedikten sonra 'güzel yaşa' da diyorsun ki? aynı şey değil mi?

dilim döndüğünce iyi olanın güzel, güzel olanın iyi olamayabileceğini anlattıktan sonra bir örnek aradım. buldum da... "mesela brokoli," dedim.

/şimdi olsa, decartes'ın örneğini çalar, "dedikodu" derdim ama o zaman "mesela brokoli," dedim./

"sağlık için iyi ama yemesi o kadar da keyifli değil. iyi ama güzel değil."

ama o itiraz etti. "ben çok seviyorum brokoli yemeyi," dedi.

biraz da harika sandığım örneğimin boşa gitmesinin etkisiyle yılan gibi tıslayarak, "anasının oğlu," dedim, kendim duyabileceğim bir sesle. "n'olucak?"

pişman değilim.

16 Haziran 2026 Salı

merak

hafta sonu izlediğim son bölümüyle eşrefrüya (2025 - 2026) bitti.

/özet yerine: iyi başladı, kötü bitti./

oyunculuğunu çok sevdiğim çağatay ulusoy, "ezel'den beri tanıdığım" uluç bayraktar ve -bir rivayete göre- murat menteş etkisindeki konusu diziye bir şans vermeme sebep olmuştu. pişman da değilim. en azından ilk sezon boyunca.

daha ilk on dakikada jeneriği, istanbul yollarında akan 'fıstık' yeşili cadillac deville cupe, senaristi, görüntü yönetmeni, müzik seçimi, hatta dış sesli anlatıcısıyla dizi ona verdiğim şansı çok iyi kullandı.

mesela, kahramanın öleceğini bilmek. başı sonu belli bir hikâye izleyeceğimizi müjdeliyordu.

/çünkü bir çok güzel şey gibi "güzel ve yalnız" ülkemizde senaryoda tutarlılık da nadirattan. sosyal medya etkisiyle değişen senaryolar, seyircinin ilgisine göre sadece dizideki konumu değil karakteri de değişip duran karakterler, yönetmene ya da yapım ekibine yakınlık artıkça çoğalan sahneler, başka bir diziden daha iyi bir teklif alınca aniden gelen ölümler, gelecek projeleri düşünerek iyi biri olarak ölmek isteyen oyuncular vs... 

saymakla bitmez bir bataklık.

biliyorum, "neremiz doğru" ki. ama daha kısa diziler, nerede başlayacağı nerede biteceği konular, atılan imzaya sonuna kadar sadık kalan yapım şirketleri, oyuncular istiyorum./

dış ses kullanımı, camı delip geçen kurşunun camda sebep olduğu 'e' harfi, yeşilçam melodramlarının izinde bir aşk yemini gibi duvarda asılı assolist fotoğrafı, yetimler ocağı fikri, vaadettiği erkek dostluğu "bu dizi izlenir" dedirtmişti.

güzel bir ilk sezondan sonra 'idare eder' bir ikinci sezonla devam eden dizi, üçüncü sezon için sözleşme de yenilemişken birden bire bitiverdi.

açıkçası dünyanın ve dünyamın en önemli meselesi değil. vardır bir sebebi. açıkçası merak etmiyorum.

ama...

diziyi bitirmeye karar verince senaryo değişip olaylar hızlandı ve konu izleyenleri tatmin etmeyen bir biçimde kapandı ya.

çok merak ediyorum. kitabı olsa da okusam istiyorum. hatta proje sahiplerinin izleyiciye bir borcu olduğunu düşünüyorum.

her şey planladıkları gibi olsaydı eşref tek'i dört yıl yedi ay sonraki ölümüne götürecek olaylar nasıl gelişecekti?

2 Mayıs 2026 Cumartesi

kafesin biri

selçukla kafka'nın on altıncı aforizmasını konuştuk bugün.

/bir şey anlamadı elbette. hep olduğu gibi, "filmin ortasında sinemaya girmiş, boş gözlerle perdeye bakan çocuk gibi"ydi./

ki orada, "kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı," der kafka.

nedir bu? camus'ya galebe çalan bir absürt denemesi? acıya meyleden bir ironi? sembolizm? şiirini arayan bir mısra? sistem eleştirisi?

hepsi de olabilir. o yüzden 'bence' olanı, bana kalırsa ihtimallerin en büyüğünü söyledim ona.

/verdiği tepkiye bakılırsa, hâlâ "az önce buzdolabından çıkarıldığı için üzeri buğuyla kaplanmış mor üzüm tanesi sesim" favorisi./

bu kafesin anlam arayışından başka bir şey değil. içinde kuş olmayan bir kafes tahta ve -eğer kullanılmışsa- tellerin olduğu bir yığından başka nedir ki? bir anlamı var mıdır?

sadece boşlukta yer kaplayan bir nesne.

tıpkı yaşayıp giden, ölüyor mu yaşıyor mu belirsiz, zaman dolduran bir insan.

30 Nisan 2026 Perşembe

ikinci hayat

her insan ne kadar mutlu, işler ne kadar yolunda olursa olsun eşinin, sevgilisinin, yani muhatabının olmadığı bir hayata özlem duyar.

onu aldatma, kandırma arzusu içeren paralel bir hayat isteği de olabilir bu, onun varolmadığı bir dünya tasavvuru da.

yanınızda olması, dalıp gittiği yerlerden geriye dönmesi, yeminler, kocaman tebessümler, elinizi tutan eller bu gerçeği değiştirmez.


28 Nisan 2026 Salı

zengin çocukları

mutlu haberler* sosyal medyada yankılanırken yazıyorum bunları. 

çünkü fikrim aynı.

*

ankara'da hakkını arayan maden işçilerine yapılanlara ne zaman denk gelsem aynı şeyi söylüyorum: emekçisine bunu reva gören devlet/hükümet olmaz olsun.

bu meselede beni en çok öfkelendiren ise bu insanları mağdur edenlerin, hiçbir şey olmamış gibi lüks içindeki yaşantılarına çekinmeden, utanmadan, hız kesmeden devam edebilmeleri.

bu insanların çocukları geliyor aklıma sonra. ne düşünüyorlar acaba, diyorum. yaşadıkları hayatın, yedikleri yemeğin, sürdükleri sefanın başkalarından esirgenen değil düpedüz çalınan paralarla olduğunu görmüyorlar mı? bu benim meselem değil diyerek görmezden geliyor, sırtlarını mı dönüyorlar?

yoksa onların normali bu mu? acımasızlık, haramzedelik, hırsızlık, suça ve suçluya yaslanmak...

buradan anlatıların en büyük klişelerinden birine, zengin fakir aşkına geliyorum elimde olmadan. "belki de," diyorum.

"belki de, sanılanın aksine meraktan, dünyaya dair ne varsa tükettiklerinden meyletmez zenginler fakirlerin dünyasına. niyetleri marakeş çarşısında duvarına asacak kilim arayan avrupalı turist gibi dolaşmak değildir orada. sadece çok malın haramsız olmayacağını anlamış, içinde yaşadığı hayatın pisliğine tahammül edemediği için uzaklaşmak istemiştir."

yanılıyorsam, merakları tükenecek, çok geçmeden geriye dönecek anne babasının hayatını tekrar edecektir.


*: haberlere göre işçilerin bütün hakları on beş gün içinde ödenecekmiş. dilerim yanılıyor olmayalım.

12 Nisan 2026 Pazar

siyaset

güneşin kavurarak işkence ettiği bu dünyaya özlem duyduğu nemi vermek tarifsiz bir histir, derdi yağmur eğer politikacı olsaydı.

4 Nisan 2026 Cumartesi

zalim nisan

/hayır, onu yapmayacağım. çünkü, çok ve çoktan söylendi.

ayrıca, "çok şükür" dediğinizi duydum./

dünyanın en bilindik ve en çok terennüm edilen dizeleridir bunlar. ama söyleyenler güzelliğine takılıp öteye geçemedikleri için yanlış anlaşılagelmiştir.

oysa tariz sanatının en güzel örneklerinden biri vardır burada: "ben zalim diyorum, sen seni seviyorum anla."

sadece tabiatı derin bir uykudan uyandıran nisan'a teşekkür yoktur oysa. kışa da vardır. hakkını da teslim eden bir teşekkür.

bu uyanış kış sayesinde olmuştur. onun koruyup kollaması, sarıp sarmalaması olmasa hayat devam edecek gücü bulamayacaktır.

nisandır en zalimi ayların, doğurtup
leylakları ölü topraktan, yoğurup
anılarla istekleri, can verir
ölgün köklere bahar yağmuruyla.
kıştı ılık tutan bizi, sarıp sarmalayıp
savsak karla toprağı, destekleyip
kuru köklerle kalan son yaşamı.
*

sadece tabiatın değil bizim de kışa ihtiyacımız var bence. kabuğumuza çekilmeye, durulmaya, soluklanmaya, pencere önünde durup akıp giden sokağı seyretmeye. ve dahi bir şeyleri kaçırmaya.

kayıp değil kazançtır, bana kalırsa.

29 Mart 2026 Pazar

kestane kebap

bu akşam kıştan kalma bir görüntü ile karşılaştım; yaşlı bir adam kestane satıyordu.

bu manzara beni eskiye, geçen kıştan da geriye götürdü. nerden aklımıza gelmişse, o yıl satın aldığımız ilk kestanelerin kese kağıdını saklamıştık. galiba bir sonraki yıl da. hangi yıllardan olduğunu hatırlamıyorum ama bir kaç kese kağıdı daha geliyor gözümün önüne.

sonra, "ebevenler aşk şarkılarını alıp çocuklarına ithaf edebilir," minvalinde kestiğim ahkâmlar geldi aklıma.

aşkla çocuk arasındaki tek benzerlik bu olmayabilir ama. saklamak da benziyor sanki.

nasıl bir ilişkinin ya da aşkın başında her şeyin bir manası olur, sinema, konser biletleri, beraber içilen kahvelerin, birlikte yenilen yemeklerin kasa fişleri, alışveriş listesinden hallice, bazan saçma bazan vasat duygularla yüklü notlar biriktirilir hatta özel kutularda saklanırsa ebevenler de çocuklarına dair ne varsa gerek zihinlerinde gerekse fiziksel olarak saklar, biriktirir. kenarına eğri bir çizgi eklediği kağıt parçası ayraç olur kitaplara, yamuk yumuk bir kare ve üçgenden yaptığı ev, sağ üst köşesine sarı rengi boca ederek güneşe ulaştığı ya da alt yarısını vicdansızca yeşile boyadığı a-dört kağıtları kitaplığın raflarını, duvarları süsler. çok daha fazlası ise dosyalara konulmuş, tekrar bakmak hayaliyle özenle saklanmıştır.

ama zaman geçer. aşklar eskir, çocuklar büyür.

yılın ilk kestanesini yediğimizi fark etmeyiz bile. biletler, kasa fişleri "neden burada?" diye sorgulanan çöplere dönüşür. laf aramızda, hayatımıza o kadar şey girmiştir ki onlara yer yoktur.

çocuklara gelince... "resme yeteneği var," denecek kadar iyi resimler yapıyordur ama bilmem kimin resmi daha iyidir, neden ilkbaharı değil de sonbaharı resmetmiştir, maviyi daha çok kullansa daha iyi olur falan. anne ya da baba deyince mutluluktan havalara uçtuğumuz çocuğun konuşmasını düzeltir, biraz da annesine/babasına sormasını ya da susmasını isteriz.

insanın en büyük laneti budur belki de. hayretinin elinden alınması...

ya da üzerinde biriken rutinin tozu yüzünden olayların cazibesini zamanla yitirmesi.

8 Mart 2026 Pazar

endişelenmeler

beklenen kişi zamanında gelmediğinde, onu bekleyen bizler neler yaşanmış olabileceğine ilişkin hikâyeler uydurmaya başlarız ya hani.

nedense iyi ve güzel şeyler değil de kaçtığına, kaçırıldığına, kaybolduğuna ya da kaza geçirdiğine dair olumsuz şeyler düşünürüz. bil(e)memek hâli yerine kötü senaryoları tercih ederiz.

neden?

bilgi ya da kontrol sahibi olmadığımız durumlarda bu hâlin altında ezildiğimiz, bilgiye sahip, kontrol bizdeymiş gibi davrandığımız zaman içimiz rahatladığı için mi?

peki, neden kötü senaryolar?

neden çok iyi müzikler yapan sokak şarkıcısına takılıp kaldığını, zamanın geçtiğini fark etmemiş olabileceğini düşünmeyiz mesela? ya da fırındaki bir arıza yüzünden elmalı kurabiyelerin geç piştiğini, bu nedenle evden geç çıktığını?

bahaneler kötü mü olmak zorundadır?

kötücül yanımız mı iyimserliği elimizden alıp güzel bahaneleri bize yasak eden?

yoksa içten içe tapılası, vazgeçilmez olduğumuzu düşünüyoruz da muhtabımızın o karşımızda olmayan mevcudiyetini kötü olaylara bağlıyoruz?

13 Şubat 2026 Cuma

üniforma

bana yeniden psikoloji sevdiren adam darian leader tadından yenmez kitabı kadınlar neden yazdıkları her mektubu göndermez'de kadınların üniforma merakından bahseder.

cevaba doğru yol alırken pilotlar ve otel kapısında bekleyen kapıcıları bir terazinin iki farklı kefesine koyup, "ikisi de üniforma giyer. ama birisi orada, diğeriyse gitti gidecektir. kadınlar da o gitme ihtimaline meftun olurlar," demeye getirir.

bu bakış açısını sevdiğimi, ihtimallerden biri olarak gördüğümü inkar edemem.

ama sadece bu mudur?

burada bir market var. yakın olduğu için alışverişlerimin yüzde seksenini orada yapıyorum. bunların yüzde sekseninde gördüğüm otuzlu yaşlarda kadın çalışan var.

/başka bir deyişle alışverişlerimin yüzde altmış dördünde gördüğüm birinden bahsediyoruz.

evet, matematik biliyorum./

düşünceli düşünceli kasa sırasında beklerken gittiğim yerden döndüğümde onu fark ettim. ilk düşündüğüm şey, "güzelmiş," oldu. ikincisi de, "kocaman gözlerini siyah bir çembere hapseden gözlükleriyle tam e.'nin tipi".

/e. nereden çıktığını bugün bile anlayamadığım bir evlilik kararıyla yanımıza gelmiş, "neden?" sorusuna çok net bir cevap vermişti: gözlükleri.../

bu iç konuşmanın üzerine biraz daha dikkatli baktım. evet, güzel bir kadındı, bunu tartışmak yersizdi. peki, neden daha önce fark etmemiştim? alıcı gözle bakmakla bir ilgisi yoktu, çünkü şimdi de öyle bakmıyordum.

malesef, kasiyer olmakla ilgiliydi durum. üzerinde yapıştırma duran, adına üniforma deseler de iş elbisesi olan kıyafetti sebep.

ve bu durum ona bakışımızı, hatta bakmayışımızı etkiliyordu.

/pilot olsaydı görürdüm ben sizi./