fotoğraf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fotoğraf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Aralık 2018 Cumartesi

görülmek - iki

bir şey bir defa oldu diye ikinci defa olması gerekmez.

ama oldu.

gece yarısını geçmişti. arjantin'in en büyük iki futbol kulübü river plate ve boca juniors arasında oynanacak ve güney amerika'nın şampiyonlar ligi olarak kabul edilen libertadores kupası'da şampiyonu belirleyecek finalin ikinci maçını bekliyordum. fakat maçtan önce çıkan olaylar yüzünden karşılaşma ertelenip duruyordu. bir saat, iki saat... sonra da başka bir tarihe, hatta başka bir kıtaya ertelendi zaten.

ben de bekleyişin o belirsiz zamanını doldurmak için internetin derinliklerine daldım. bir ara yolum bildiğim sokaklara düştü. ve onu gördüm. daha doğrusu o beni gördü. bakışlarını hafifçe kaldırmış, şair küstahlığıyla fotoğrafı çekene bakıyordu. ama ben onun bana baktığını hissettim. içime, daha da öteye.

bir bahçe ya da parkı yoldan ayıran tahta çite oturmuş, sağ eliyle tuttuğu kocaman, koyu mavi, neredeyse lacivert bir şemsiyenin altına sığınmıştı. sığınmış değil de şair ceketiyle şemsiyenin emniyetine yaslanmış gibi daha çok. işaret parmağında bir yüzük. sol eli ise çiti tutmuş. denge herkese gerek. o işaret parmağında da bir yüzük seçiliyor hayal meyal. galiba eş. dedim ya, denge şart.

bakışları gibi montu, montu gibi bordo renkli örtüsü de şairce. eteğinin grisinde yağmur izleri. daha doğrusu elbisesinin eteğinde.

belki de iki kişilik yağmurlu bir gün yürüyüşünün ardından varmış oraya. eğer öyleyse ani bir kararla oraya oturup, "hadi fotoğrafımı çek demiş," olmalı. emir de olabilir bu, şımarıklık da. ama yakışmadığını hiç kimse iddia edemez. onu bu fotoğrafa, çeken de ikna etmiş olabilir. hazırlıksız çünkü. orada öylece otururken, gövdesini hafifçe o yana dönmüş, poz yerine şair küstahlığını giyinmiş. giyinmemiş, muhtemelen hiç çıkarmamış.

yakın zamanda, ayna karşısında zalimlik ettiği aşikar kaşlarını saymazsak çok güzel. "orhan'ın" değil, "müslüm gürses'in şarkıları gibi güzel". sanki fotoğrafı çeken sevdiği adammış gibi güzel. bir kadının ancak sevdiği adamın çektiği fotoğrafta çıkabileceği kadar güzel.

belki de sevgilisi değil de bir arkadaşı çekmiştir fotoğrafı. eski sevgilisine neler kaybettiğini gösteriyordur. bu da ihtimallerden bir ihtimal. ama kimin umrunda.

çünkü, ben onun bana baktığını hissettim. dahası gördüğünü.

10 Nisan 2017 Pazartesi

yürüyen adam

burada bir spor akademisi var. bir süredir oranın atletizm pistinde koşuyorum.

pistin hemen dışında bir de kros parkuru var; atletizm pistine eşlik eden, tribünlere gelince arkasından dolanan. tabanı toprak, kum, hatta çakıl, talaş ve çürüyemeye yüz tutmuş ağaç parçalarıyla kaplı. başlarda bir kaç defa tercih etsem de zeminin öngörülemez oluşu ve bunun ayak bilekleri için oluşturduğu tehdit yüzünden sadece atletizm pistini tercih eder oldum.

güzelleşen havalarla birlikte bir kaç hafta önce salondan çıkıp yeniden sahaya indim. ve her defasında karşılaştığım bir adam var. uzak doğulu galiba. henüz konuşmadık ama çinli olduğunu sanıyorum. kros parkurunu tercih ediyor ve yalnızca yürüyor. daima kahverengi ile gri arasında gidip gelen, bol, kumaş pantolon ve krem mi desem yoksa sarı mı bilemediğim bir gömlek giyiyor. yürüyüşüne devam ederken bir süre kollarını saat dokuzu on üç geçe gibi kaldırıyor, avuçlarını açıp kapatıyor. zaman zaman bu hareketi yinelese de çoğunlukla gezinti temposuyla mesafeleri tüketiyor. galiba kendi kendine konuşuyor da.

her koşmaya gittiğimde onu orada görünce, onun yemeden, içmeden hatta evine bile gitmeden orada yürüdüğünü düşündüm. bunun mümkünsüzlüğünü fark edince de onu uydurduğumu aslında böyle bir adamın olmadığını, konuşmaya kalkınca da kaybolacağını.

şimdi de, içime hapsettiğim eli kolu bağlı bir yazarın sırf yazabilmek için uydurmuş olabileceği aklıma geldi. neyse ki, öyle bir yazar yok.

bence o adam felsefe doktorası yapıyor. muhtemelen bir yandan yürüyor bir yandan da tezini kendi kendisiyle tartışıyor. bu konuda kendimi ikna edince aklıma ister istemez digne meller marcovicz'in on yedi haziran bin dokuz yüz altmış sekiz tarihli fotoğrafı geliyor. heidegger schwarzwald yürüyüşlerinin birinde. zaten adı da, heidegger karaorman'da...

heidegger varoluşçu felsefeye bir kaç tuğla daha ekleye dursun ben o fotoğrafı ilk gördüğüm yere gidiyorum sonra. oruç aruoba'nın yürüme'si, sayfa beş...

sonrası yok. sonrası suskunluk...


notgibi: neden sonrası yok? neden sonrası suskunluk? oruç aruoba demek, yürüme demek hâlâ yetmiyorsa bir örnekle açıklayalım.

14 Nisan 2016 Perşembe

bir fotoğraf için bir film

günlerdir bakıp durduğum bir fotoğraf var. bir adam ve bir kadın. siyah beyaz... in the mood for love(2000) filminden yani aşk zamanı'ndan bir an gibi. ama öyle olmadığını biliyorum. çünkü o filmi ezbere bilirim.

ama bu fotoğrafla aşk zamanı arasında bir kardeşlik olduğuna eminim. insan bu kadar emin olunca aklının labirentlerinden başka çıkış yolları arıyor. wong kar-wai'nin bu fotoğrafı gördüğünü, etkilendiğini, sonra da bu fotoğraftaki kadın ve erkeğin hikâyesini anlatmak için aşk zamanı'nı çektiğini düşünmeye başladım.

bu fotoğrafla aşk zamanı arasında bir bağ kurmaya iten başka bir sebep daha var. fotoğrafa fon olan love is a many-splendored thing(1955) filminin afişi. tam okunmayan adından yola çıkarak bir takım denemelerle filmi bulduğumda, filmin geçtiği coğrafya ve konusu bu fotoğraf ve aşk zamanı arasındaki bağa dair hislerimi daha güçlendirdi.

ve bu keşif beni gerçeği bulmuşcasına heyecanlandırıyor.

notgibi: bu arada fotoğraf bu... ayrıntılı görmek içinse üzerine tıklamak gerekiyor.

10 Mayıs 2015 Pazar

pazar neşesi

bir fotoğraf. dublin'de bir cafe-barın adisyon fişi, üst kısım. cafe-barın adı, adresi falan. altında da wifi şifresi: hipsterspleasebuysomething.

bunu görünce kahkaha attım ilk olarak. sonra da türk işletmeleri için olası şifreler düşündüm. mesela, sayınmusterilerimizheryarımsaattebirservismecburidir.

3 Aralık 2013 Salı

görülmek

bazan içimizde görmeye ve görülmeye dair bir yer uyanır

tıpkı konu konuyu açmış ya da bir bahçeden bir bahçeye atlamış gibi internetin derinliklerine doğru yol aldığım, ne kadar düşünürsem düşüneyim kendimi bulduğum o yere hangi yollarla geldiğimi bir türlü çözemediğim zamanların valığını inkar edemem.

ünlülerin makyajsız hali, bir 'aziz' tom waits coverı, geçen yüz yıldan insan manzaraları, kartpostallar üzerine bir blog, kısa filmler için tumblr, anelka'nın inönü'de sağ kanattan akışı, saçma sapan bir sözlük maddesi, parklar bahçeler, buenos aires sokakları...

bunlardan birinde bir fotoğrafa rastladım. rastladım ve takılıp kaldım. ve o günden bu yana o fotoğrafın bulunduğu sayfayı kaç defa ziyaret ettiğimi bilmiyorum.

*

öne ve biraz yukarıya uzattığı sağ elindeki telefona neredeyse vesikalık fotoğraf çektirircesine poz vermiş bir genç kız. ama öylesi fotoğrafların şımarıklığından ya da ezberlenmiş duruşlarından eser yok bu fotoğrafta. bir üst geçidin üzerinde durmuş, sırtını sis bulutunun içinde akıp giden trafiğe yaslamış.

üst geçidin korkuluğunda yağmur izleri var. korkuluğun üst yüzeyi ıslak ama yan yüzeyinde kuru kalmış yerler var hâlâ. demek ki o kadar güçlü bir yağmur değilmiş gelip geçen. yine de saçları rengi koyulaşacak kadar ıslanmış.

sabah serinliği ya da soğuk, fotoğraf sebebin hangisi olduğunu ele vermese de omuzuna kollarını dirseklerine kadar örten hardal sarısı bir şal almış. belli ki evden uzakta ve hesap edilememiş bir yağmura hazırlıksız yakalanmış turistlerden. çünkü, öyle olmasa muhakkak şemsiyesi olurdu izlenimi veriyor. dirseğinden bükülmüş ve göğsüne kaldırdığı sol koluna koyu yeşil deri çanta asılı. hem çanta hem de neredeyse dirseğine kadar sıyrılmış, bileğini açıkta bırakan kazağı zengin işi.

elleri hiç mi hiç güzel değil. çünkü renginden biçimine kadar zarif değil. parmakları kalın, eli iri. saz benizli olmasına ve pürüzlü tenine rağmen makyaj yapmayacak kadar cüretkar. ona çok yakışan gençlik vurdum duymazlığı dudaklarına gülücük olarak konmuş.

burnunu, neredeyse yok kaşlarını, rimelle var kılınmış kirpiklerini geçelim. neredeyse ortadan ayırdığı yağmur yorgunu saçlarını da. sanırım su yeşili (eğer gerçekten böyle bir renk varsa o renk böyle bir şey olmalı) gözlerini de katarsak bu kızın güzelliği için bu sayfaya dönüp durmadığımı anlatmış olurum.

ama (bu anı beklediğinizi, eğer tahammül etmeyi başardınızsa bu "ama" için yaptığınızı biliyorum) o fotoğrafı ilk defa gördüğümde, sanki göz göze gelmiş gibi olduğumuzda yani, onun beni gördüğünü hissettim.

hayır, suretimi değil. ruhumu ve daha fazlasını.

7 Temmuz 2011 Perşembe

fermat'nın son teoremi*

çağrışım bu hayattaki en güçlü şey. liman setini aşıp limana demirlemiş gemilerin yelken direklerini kıran dalgalar gibi unutuşun huzurlu limanına demirleyenleri tarumar eden bir güç.

belki bir koku, belki bir şarkı... bir kitaptan bir cümle, bir bebeğin orta çağdan kalma bir tabloda annesinin yanağına dokunan parmakları...

ya da bir fotoğraf; kendisi gölgeye sığınmış olsa da sırtını bir parkın güneş altındaki çimenliğine yaslamış kırmızı bereli bir adam. bu adam, uzun kızıl sakalları, kalın çerçeveli gözlükleri, açılmış alnı ve arkasında durduğu masanın önüne asılı büyükçe bir kağıda yazdıklarıyla -i will talk with anyone about anything- birleşince kendini eleveriyor.

benimle sigaranın zararlarından, uzaydaki karadeliklere kadar her konu da konuşabilirsiniz, demeye getiriyor. üstelik ücretsiz...

*

pierre de fermat hukuk eğitimi görmüş, politikaya atılmış, hakimlik yapmış, şiir yazan ve matematikle uğraşan tipik bir on yedinci yüz yıl fransız aydınıydı. diofant'ın aritmetik kitabını elinden düşürmeyen fermat, zaman zaman bu kitabın sayfalarına latince notlar da düşerdi. fermat ölünce oğlu babasının bu notlarını kitap halinde neşretti. ilgiyle karşılanan bu notlardan birinde fermat, "hiçbir küp sayı, iki küp sayıya ayrılamaz. aynı özellik dördüncü ve genel olarak ikiden büyük tüm kuvvetler için doğrudur." der.

asıl ilgisi teoreme dair olanlar için son çıkış. çünkü ben bu teoremin hikayesini, bir fotoğrafın çağrışımıyla gittiğim yıllar öncesinden kalma bir hikayeyi anlatmak istiyorum.

*

fermat bu notun hemen altına kendi el yazısıyla, "bu teoremin olağanüstü güzellikte bir kanıtını buldum; ancak bu sayfadaki boşluğa sığdıramadım" diye not düşmüştü. ama fermat, bin altı yüz otuz yedide yazıldığı tahmin edilen bu nottan ölümüne kadar bahsettiği ispatı hiçbir zaman yazmadı. belki de, aklındaki kanıtta bir yanlışlık olduğunu farketmişti. ne de olsa o günkü matematik bilgisiyle böyle bir kanıtın sağlanması olasılığı çok az...

on yedinci yüzyıldan bu yana birçok matematikçi fermat'nın son teoremi'yle uğraşsa da bin dokuz yüz doksan üç yılında ingiliz matematikçi andrew wiles problemi çözene kadar hiç kimse ispatı bulamaz. bir tek berlin üniversitesi'nden kummer çözüme yaklaşabilir.

hatta bu teoremin bir başka ünü de matematikte en çok yanlış kanıt verilen teorem olmasıdır.

özellikle on dokuzuncu yüz yılın sonuyla yirminci yüzyılın başlarında teoreme olan ilgi doruğa çıktı. wolskehl isimli bir matematikçinin vasiyetinde fermat'nın son teoremi'nin doğru kanıtını bulacak kişiye yüz bin mark ödül vaat etmesi bin dokuz yüz sekiz yılından sonra probleme ilgiyi daha da arttırdı. göttingen bilimler akademisi'ne bırakılan bu parayı kazanmak için koşul ise iki bin yedi yılına kadar doğru kanıtı bulmaktı.

paul wolfskehl, darmstadt üniversitesi'nde matematik profesörüyken fermat'nın son teoremi'yle başarısız bir şekilde uğraşmış, bu sırada başından bir de sonu iyi bitmeyen bir aşk macerası geçmişti. daha fazla yaşamak istemeyen wolfskehl intihar etmeye karar vermiş ve metodik bir alman olarak hayatına son vereceği günü ve saati belirlemiş. saptadığı 'son an' yaklaşırken gözüne kummer'in makalesi ilişmiş, zaman geçsin diye bu makaleyi okurken bir yanlış bulunca bu yanlışı düzeltmek için çalışmaya başlamış.

saatler sonra yanlışı başarıyla halledince, 'son an'ının çoktan geçmiş olduğunu farketmiş. ne yapması gerektiğini düşünürken, intihar etmenin anlamsız olduğunu anlamış ve yazdığı mektuplarla vasiyetini yırtıp atmış. ve yıllar sonra, bin dokuz yüz sekizde ölünce de yeni vasiyetinden az önce bahsettimiz ödül ortaya çıkmış.

bu vasiyetin gazetelerde yer almasıyla, probleme ilgi o kadar artmış ki, göttingen üniversitesi'nin ünlü matematik profesörlerinden e.landau kapısına, "bu odada fermat'nın son teoremi dışında her tür matematik konuşulur" diye bir yazı asmış.




*:bu yazı be.'ye çok şey borçludur. onu daha çok seveyim diye değil ('daha çok'un mümkün olmadığını o da biliyor) sırf ben mutlu olayım diye, internetin derinliklerinden bilim teknik'in ağustos-doksan üç sayısını ve prof. dr. tosun terzioğlu'nun fermat'nın son teoremi başlıklı yazısını bulup çıkartmasaydı bu yazı olmazdı.

12 Nisan 2010 Pazartesi

giordano bruno

ortaçağ avrupasının karanlığı aydınlansın diye engizisyonun büyük ateşinde yanmayı göze alan, avrupaya 'sonsuz evren' i müjdeleyen, gerçeği arayan büyük insan değil.

çok sevdiğim cennetin dibi' ni tamamlayan ve 'papanın cennetine inanmayanlara. giordano brunonun anısına' ithafıyla söze başlayan gündüz vassaf' ın ölmez eseri cehenneme övgü' de..

ve yatılı okul günlerinin yalnızlığında kendisine bir kahraman arayan orta son öğrencisi bir çocuğun bir süreliğine de olsa yatakhaneden ve etüd odasından uzaklara gitmesini sağlayan jorge a.livraga rizzi imzalı 'simyacı -özgürlüğü öldüren engizisyon-' adındaki kitap da değil...

şöyle bir göz atıp kurtulmayı planladığım dergi yığını arasından çikan kasım iki bin sekiz tarihli the new york review of books' taki 'giardano bruno: philosopher/ heretic' adlı kitabın eleştirisi 'but they burned giordano bruno!' adındaki yazıyı süsleyen fotoğraf yüzünden yazıyorum; bronz bir heykelin fotoğrafı.

kusursuz bir fotoğraf. ışık, arka plan, heykelin fotoğrafa konu olan kısmının fotoğraf içindeki oranı.ışık ve gölgenin oyunu...

gabriel bouys' un bu 'kusursuz' fotoğrafı ettore ferrari adındaki heykeltraşın on dokuzuncu yüzyıl sonunda yaptığı ve şu an roma'da giardano bruno' nun yakılarak öldürüldüğü campo de' fiori deki bronz heykelini konu alıyor.

fotoğrafa internetten ulaşamadım ama aralarında bu heykelin de bulunduğu ettore ferrari imzalı işler burada var.