30 Aralık 2022 Cuma

sonsöz yerine

"yazmamız lazım," diyen ahmet güntan'a katılıyorum.

"yazarak direnmek lazım, kimsenin yazılmasını bizden beklemediği, kimsenin okumadığı metinlerimizi çoğaltmak lazım, çünkü kimseyle paylaşmadığımız bilgi önce bizde ölür."

eskiden tarihçiler, öğrendiklerini unutmamak için eşlerine anlatırmış. öyle ki, 'tarihçi eşlerinin çilesi' diye bir kavrama neden olmuş bu durum.

biliyorum, ne ben tarihçiyim ne siz tarihçi eşi. ama ben yeni yılda da burada olacağım.

kolaylıklar dilerim.

25 Aralık 2022 Pazar

dakika ve skor

"Teresa'yla ne zaman konuşmaya dalsak yüzlerimiz seslerimizinkinden daha önemli ve incelikli bir sohbete girişmiş gibi geliyordu bana. Yüzü müthişti; dönüşümlü olarak çok genç ve çok yaşlı görünüyordu; gözlerini fal taşı gibi açtığında çocuğa benziyordu, dikkatini toplayıp kısarak baktığında ise gözlerinin dış kenarlarındaki ince kırışıklıklar görmüş geçirmiş biri gibi gösteriyordu onu. Bir anda daha genç veya daha yaşlı, olduğundan daha masum veya daha tecrübeli görünebildiğinden kendisine ne söylenirse söylensin geçiştirebiliyordu. Diyelim ki bir filmdeki belirli bir sahneye gereğinden fazla anlam yüklediğini söyleyecek olsanız, gözlerini kocaman açıp size öyle masum bakardı ki yaptığınız çıkarım yüzünden kendinizi suçlu hissederdiniz; onu bir konuda toy davrandığı için eleştirseniz, gözlerini kısarak bakışı öyle bir engin tecrübenin göstergesi olurdu ki eleştiri anında sizin üzerinize dönerdi. Gözleri saptırabilir veya yansıtabilir veya alaya alabilirdi, ardından kocaman gülümsemesi ile kendisine yönelik iddiaları bir anda yüce gönüllülükle affeden yepyeni bir sayfa açardı."*


*: ben lerner, atocha'dan ayrılış

19 Aralık 2022 Pazartesi

diziler, kitaplar ve ben

bu ara, the peripheral adlı diziyi izliyorum. henüz dördüncü bölümü bitirdim. fikrim sonra değişir mi bilmiyorum ama ayırdığım zamana değer. bir jeneriği var ki, dizi, "jeneriğini atlamadan izlediğim diziler" listesine yukarılardan girdi bile.

dizinin asıl zamanı iki bin yirmi dokuz. ya da ben öyle sanıyorum. karakterler küçük bir amerikan kasabasında yaşıyor. kablolar ve kafalarına taktıkları ve beyin dalgalarını algılayan başlıklar vasıtasıyla sanki gerçekmiş gibi bilgisayar oyunlarına dahil olabiliyorlar.

onlardan biri aslında oyun değilmiş. esas kız oyun oynuyorum sanırken, altmış yıl sonrasının londra'sına gidiyormuş.

o gidişlerin birinde, geriye dönmeden hemen önce polise yakalanmamak için oyundaki -ya da altmış yıl sonrasının londra'sındaki- arkadaşıyla öpüşmek zorunda kaldı. ama ne öpüşmek.

sonra da oyundan çıktı. kabloları ve başlığı çıkarmış yerinden kalkıyordu ki öpüşmenin görüntüleri zihnine doluştu. önce hareketi yavaşladı, sonra kendini geriye attı. gözlerini kapattı...

andan kopamamıştı. eteğine takılan böğürtlen dikenleri gibi onu önce durdurmuş, sonra geriye çekmişti. ya da o, o anı ve hazzı tekrar etmek istemişti.

tam burada yıllar evvel okuduğum bir anlatıyı, milan kundera'nın yavaşlık'ını hatırladım. özetle, hızın düşünmeye düşman olduğunu anlatarak başlayan, peşi sıra politika, haz, seçilmişlik gibi kavramlara temas eden bir metindi.

düşünmek isteyen ya da düşünen bir insanın farkında olmadan hareketlerini yavaşlattığını, düşünmek istemeyen ya da düşüncelerinden kurtulmak isteyen insanların ise hızlandığını söylüyordu.

bunu okuduktan sonra, "sevgilinle vedalaştıktan sonra geriye bak," dedim insanlara.

"eğer orada durmuş çektiği acıya rağmen gidişini izlemiyorsa ilişkinizi gözden geçir. eğer hızla ters istikamete doğru yürüyorsa önce sen terk et. zira, bir an önce senden, üzerinde bıraktığın etkiden kurtulmak istiyordur ya da ikinci bir randevusu daha vardır. belki de eşi ve çocukları..."

17 Aralık 2022 Cumartesi

cevap hakkı

bu konuda yalnız olmadığımı biliyorum ama söyleyeceğim: denkliklere bayılıyorum.

elias canetti geldi, bir süre önce "körleşme'yi okuduktan sonra büyük bir heyecanla satın aldığım elias canetti külliyatını geriye dönüp tamam etmeyeceğimi biliyorum mesela," dediğimi duymuşçasına cevabı yapıştırdı:

"kitaplar vardır, yirmi yıl yanınızda taşımış, okumamışsınızdır; hep el altında bulundurmuş, kentten kente, ülkeden ülkeye sizinle alıp götürmüş, pek fazla yer olmasa da özenle sarıp sarmalayarak bavulunuza koymuşsunuzdur. bavuldan çıkarıp alırken yaprakları belki karıştırırsınız şöyle, ama bir tek satırını bile baştan sona okumaktan dikkatle sakınırsınız. derken yirmi yıl geçer aradan, bir an gelir, sanki çok büyük bir baskıya karşı duramayarak ansızın böyle bir kitabı baştan sona bir solukta okuyup yutmaktan başka bir şey yapamazsınız, bir vahiy gibi gelir size okuduklarınız. o zaman, kitabı okumaktan o bir sürü kaçışların anlaşılır nedeni. okumadan kitabı uzun bir süre yanınızda bulundurmanız gerekmiştir; kitabın yolculuğa çıkması, uzamda bir yer tutması, bir yük oluşturması gerekmiştir. ama yolculuğun son durağına ulaşılmıştır artık, kendini açığa vurma zamanı gelip çatmıştır, sizinle suskun yaşadığı yirmi yılın üzerine saçar ışığını şimdi. bir zamanlar suskun durmasaydı, söyleyeceği o kadar çok şey de olmazdı."*


*: marakeş'te sesler, cem yayınevi (s:117)

14 Aralık 2022 Çarşamba

bir masada iki kişi: tekrar okunanlar

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- en çok yeniden okuduğunuz kitap, karamazov kardeşler ya da fransız teğmenin kadını o zaman.

- hayır, küçük prens.

- çok eminsiniz.

- çünkü, aradaki okumaları saymasak bile doksan beş yazından iki bin on altıya kadar her doğum günümde erkenden uyanıp ilk iş olarak küçük prens'i okudum.

- iki bin on yedide neden okumadınız?

- babam öldü.

*

haberi aldığımda mutfaktaydım. tezgaha yaslanmış, telefonda abimle konuşuyordum. ki, kendisi büyük teyzemin büyük oğludur. sözü hiç uzatmadı, direkt söyledi. doğum günüme beş gün vardı. ne o yaz ne de başka zaman küçük prens okumak içimden gelmedi.

12 Aralık 2022 Pazartesi

günün sorusu: kumsal

siz hiç kar yağarken kışları unutulan bir kumsalda oldunuz mu?

11 Aralık 2022 Pazar

dakika ve skor

"Sana güçlük çıkarıyor muyum?" dedi Yuki.
Bu konuda biraz düşündüm. "Çıkarıyor olabilirsin. Ama bunun için endişe etmemelisin. Neticede ben de seninle birlikte olmaktan hoşlandığım için seninle görüşüyorum. Mecburiyetten dolayı değil. Neden acaba? Acaba neden seni seviyorum? Aramızda bu kadar yaş fark olmasına, konuşacak ortak noktamız da pek olmamasına karşın. Sanırım sen bana bir şeyleri çağrıştırıyorsun. İçimde çok uzun zamandan beri gömülü kalmış bir hissi hatırlatıyorsun. Benim on üç, on dört ya da on beş yaşlarında olduğum sırada duyumsadığım bir his. Eğer on beş yaşında olsaydım kaçınılmaz şekilde sana âşık olurdum. Bunu demiş miydim?"
"Demiştin."
"O yüzden böyle işte. Seninleyken arada bir o duygu geri geliyor. O zaman da o çok eskilerde kalan yağmurun sesini, rüzgârın kokusunu bir kez daha hissedebiliyorum. Hemen yanı başımda hissediyorum. Bu hiç de fena bir şey değil. Bunun ne kadar harika bir şey olduğunu zamanla sen de anlayacaksın.
"Şimdi de anlıyorum, söylediklerini."
"Öyle mi?"
"Ben de şimdiye kadar pek çok şeyi yitirdim" dedi Yuki.
"O zaman anlıyorsundur" dedim.*


*: haruki murakami, dans dans dans

8 Aralık 2022 Perşembe

hiçbir zaman okunmayacak kitaplar ya da gardrop

"bunların hepsini okudun mu?" sorusu gibi okunmamış kitaplar da kitaplıkların ortak kaderidir. haliyle, onlardan benim kitaplığımda da var.

zaman zaman ya da ihtiyaç duyulduğunda sayfaları aralar, kapadığımda bir defa daha kelimelere iman ederim.

murat belge'nin "başka kentler, başka denizler"inin ciltleri, atilla dorsay'ın 'yüz yıl' üçlemesi, umberto eco hazinesinin nadide parçalarından güzelliğin tarihi ve çirkinliğin tarihi, mesnevi, heradot tarihi, osmanlıca sözlük (pardon, bu yanlış oldu. sözlük bekletilmez, okunur), altyazı'nın 'resmi ve gayri resmi' sinema sözlükleri, doğu-batı'nın araftakiler ve akademidekiler sayıları,... liste uzar, gider.

ama konumuz onlar değil. buradan öncesi; 'giriş', biraz da 'gelişme'.

bir de muhtemelen hiçbir zaman okunmayacak kitaplar vardır. onlarla bir işiniz olmadığını, kitaplıkta boşuna yer kapladığını bilir ama eski bir hatıraya hürmetle artık olmamaları gereken bu yerdeki varlıklarına razı gelirsiniz. ama ilk fırsatta kurtulmak üzere.

körleşme'yi okuduktan sonra büyük bir heyecanla satın aldığım elias canetti külliyatını geriye dönüp tamam etmeyeceğimi biliyorum mesela. yine, ayrıntı'nın 'ağır kitaplar'ından sona kalan bir kaç tanesi hiç mi hiç ilgimi çekmiyor. kendimi tanıyorsam, biyografi ve gezi notları dışında tarihe dair bir şey okumayacağımı da biliyorum. bir zamanlar ilgimi çeken, otuzlu yıllardaki ulusçuluk akımı artık umrumda bile değil. uzak doğunun güneşi japonya da öyle. sevenleri bağışlasın ama türk dili dergisinin özel sayıları da. oysa kaç sahaf dolaşmış, eksikleri tamam etmek için ne diller dökmüştüm.

bu yanıyla kitaplıklar gardropları hatırlatıyor bana. alış veriş yaparken aklımızda olmayan bir şeyi deneriz ve nedense yakışmış gibi hissederiz ya hani.

bir yandan da tarzımız olmadığı için hiçbir zaman giymeyeceğimizi içten içe biliriz ama yine de alırız. çünkü aynada gördüğümüz o kişi olmak isteriz. aradan biraz zaman geçtikten sonra bir zamanlar aldığımız o tuhaf 'şey'i deneriz ve aynaya bakınca gördüğümüz adamı tanıyamaz, o 'şey'in hiçbir zaman tarzımız olmadıgını anlarız.

3 Aralık 2022 Cumartesi

inat

"mutluluk nedir?" sorusuna bir lise öğrencisi olarak verdiğim cevaba, "tıpkı cumartesi öğleden sonrası gibi gerginlikten uzak olmaktır," cevabına hâlâ inanıyorum.

30 Kasım 2022 Çarşamba

tehlikeli şiirler - altmış bir

tehlikeli şiirler okuyalım leyla
lale müldür'den bir şiir* mesela

Seni bir gün en yakının ele verirse eğer,
Öğren susmasını ve ağlamamasını.
Bir kavanozun içinde mavi bir gül
Yetiştir her gün daha çok yaşayan.

Bir masalın ağzını kapat ve YAT
GENİŞ ODALARDA.
BİR OKSİJEN ÇADIRINDA.

ONA KÖTÜ BİR ŞEY OLSUN İSTEDİM.
BANA ÂŞIK OLSUN İSTEDİM.

*: he shot you down bang bang

26 Kasım 2022 Cumartesi

katar'da bir dünya kupası

gelin, bir süreliğine 'futbol asla sadece futbol değildir'miş gibi yapalım.

evet, gibi... bu isimdeki muhteşem kitaba ve o kitabın derviş ruhlu yazarına rağmen futbolun sadece futbol olduğuna inanıyorum çünkü. sadece futbolda değil, sporun her dalında sahaya çıkar ve elinden gelenin en iyisini yaparsın. kısmet olursa da kazanırsın.

elbette hikâyeler yazılır, hayatın aktığı her yerde olduğu gibi. ya da şiirler, yağmurun golleri yuttuğu...

takvimde işgal ettiği günler ile ezberleri bozan, konuşulanların aksine, bunun dışında eskilerden farkı olmayan dünya kupasında, taraflı tarafsız herkesçe sürpriz sayılan -şimdilik- iki skor alındı.

milli takımlar düzeyinde futbolun en başarılı takımlarından ve bu yılki kupanın da favorilerinden almanya ve arjantin, futbol söz konusu olunca adı anılmayan iki takıma, hem de öne geçtikleri maçlarda önce yakalanıp sonra da 'iki - bir' yenildiler. önce suudi arabistan arjantin karşısında, daha sonra japonya almanya'ya karşı galip geldi.

ben de dahil herkes bu sonuçlara şaşırırken (sevindiğimi de itiraf ederim) bir şeyi unuttuk. biz futbolseverler -en azından ben- suudi arabistan ya da japonya hakkında hiçbir şey bilmeden bu kanaate varmıştık. çünkü futbol, yetenekleriyle güney amerikalıların, taktik disiplinleriyle de avrupalıların işiydi. oysa bu, saçma, eksik, yani ezber dolu bir bakış açısı. aynı zamanda hastalıklı.

tıpkı medeniyet tasavvurunu avrupalı sanmak gibi. amerika'daki delilik tanımını alıp bambaşka bir kültüre, hayata bakışa, dine, tarihi zemine sahip bir ülkede, türkiye'de delilik ölçüsü saymak gibi.

belki de yanılıyoruzdur. teknolojik olarak ileride olmak bir toplumu medeni yapmıyordur. belki de, küresel ısınmadan endişelenen ve çöplerini başka ülkelere satan ülkeleri gereğinden fazla övüyoruzdur. belki klasik diye sadece avrupalı yazarlar okumak iyi bir fikir değil. belki fransa'da bir ibadethanenin yanması ırak'ta bir ibadethanenin yıkılmasından daha önemli değildir. şili'de bir dağ köyünde dostoyevski kadar iyi yazan biri yaşıyor belki. her yıl onlarcası çekilen biyografik filmler arasına belki de malik aksel'in hayatını da katmış olmalıydık.

*

yoksa siz, "futbol asla sadece futbol değildir," deyince, bundan önceki dünya kupaları çok masummuş gibi susan, sıra katar'a gelince arsızca cümleler kuran ahlak yoksunlarından mı bahsedeceğim sandınız.

rüşvet verilmiş. rusya ne yapmıştı?

halkına harcayabileceği parayı bir süre sonra çürümeye başlayacak stadyumlara gömen brezilya?

ırkçı imajını makyajlamak için yapmadığını bırakmayan, nihayet elini dünya kupasına atan güney afrika?

bayrakları sandıktan, ırkçılığa varan milliyetçiliklerini bilinç altından çıkararak dünya kupası vesilesiyle yeniden tedavüle sokan almanya?

paranın konuştuğu kirli bir iklimde parayı konuşturdu adamlar. bunun için rüşvet verdiler, şahsiyetsiz platini aracılığıyla fransa ile ekomik ilişki bile geliştirdiler.

yok, adamlar arap veya müslüman diye ise bu tepkiler, o tepkileri verenler gitsinler de kusmuklarında boğulsunlar.

22 Kasım 2022 Salı

bu defa son

yaklaşık bir ay önce "yaşamak"tan bahsedip, "hayatı güzelleştiren iki şey var," demiştim. javier marías'dan* cevap gecikmedi. mevzuya farklı açıdan yaklaşsa da kendisine haksız demek yanlış olur.

"hayatın en berbat taraflarından biri, herhangi bir şeyin son kez ne zaman yaşanacağını veya bizi heyecanlandıran bir şeyin ne zaman sona ereceğini neredeyse hiç bilememektedir. çıktıkları zamanda onların, bernhard veya benet'in son romanları olduğunu; hitchcock, ford, welles veya buñuel'in veda filmleri olduğunu bilmiyorduk. aşırı sık olarak sonuncusunun sonuncu olacağını bilememiş ve olay nihayete erdiğinde o ana kadar olanın yetmediği, o son demlerin tadını bilinçli olarak çıkaramadığımız hissine kapılmışızdır: ondan sonra dahasının olmayacağını bilseydik..."

evet, o soğuk ankara akşamında mithatpaşa caddesi boyunca akan topuk seslerinin son olduğunu bilseydim, elimde olmaksızın varolan artistliğimden de, şımarıklığımdan da taviz vermez ama "sakın gitme!" derdim.

"sen gidersen sınırlarımda kalamam, tekin değil karanlığım."


*: vahşiler ve duygusallar


20 Kasım 2022 Pazar

günün sorusu: kaç kişi

sadece yanınızda, yakınınızda olanlar değil, tanıdığınız insanlardan kaç tanesi içinizde olup bitenleri anlıyor?

15 Kasım 2022 Salı

çünkü

yaşanan her an bir defalıktır ve hatasını bir daha düzeltilemeyecek biçimde içinde barındırır.

eğer varsa...

13 Kasım 2022 Pazar

dakika ve skor

"Her yalnız çocuk gibi bir atlas müptelasıydım ben de Mehmet. Birbirlerinden ince kesik çizgilerle ayrılmış, kime bir yüze, kimi bir yılana, kimi bir file, çizmeye, süt şişesine, denizanasına, yılana çam ağacına, böbreğe, kalbe, karaciğere benzeyen bir yığın ülkeye sonsuz bir merakla bakardım. Bu adına siyasi denen haritaydı. Bir de fiziki harita vardı ki Mehmet, onun yükseldikçe kahverengisi koyulaşan dağlarına, mavi iplikten ırmaklarına, yeşil benek ovalarına anlamazlıkla, ama hep büyülenerek bakardım. Fiziki haritayı daha çok severdim, dünya bir bütün olurdu çünkü o zaman, sınırlar kaybolurdu ve benim için bütün o kesik çizgilerle birbirinden ayrılmış ülkeler varılabilir, görülebilir birer coğrafya haline gelirdi."*


*: murat uyurkulak, tol

11 Kasım 2022 Cuma

toplu mesajlar

sabahki yazışmanın sonunda, "görüşürüz," demek yerine, "hayırlı cumalar" demek geçti içimden. sonra da bir parantez açıp ekledim: bilmem özel hissetmeni sağlar mı, ama bu mesajı attığım ilk insan olabilirsin.

ve çoktan bitmiş olması gereken sohbet "toplu mesajlar'a kadar genişledi.

mesaj almışsam muhakkak yankı olurum ama doğum günleri dışında, özel gün ve haftalarda asla mesaj atmam. toplu mesajlardan ise, bırakın tercih etmeyi düşüncesinden bile nefret ederim.

tam burada atağa kalktı. "o kadar sıradanım ki, ölücem sıradanlıktan!" diyen birisi de olsanız özel ilgi, pardon, mesaj bekliyorsunuz demek?

yanılıyorsunuz. toplu mesajlar insanı sıradanlaştırmıyor, değersizleştiriyor.

8 Kasım 2022 Salı

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: yirmi üç

eski öğrencisi, bir 'günlük-roman'da* hocası nazan bekiroğlu ile ilk karşılaşmasını anlatıyor:

"Yeni Türk Edebiyatı dersine girecek olan hoca, doğum iznindeymiş, o nedenle ilk haftalar o ders boş geçmişti. Kendisi yoktu, ama namı vardı. Üst sınıflar onu anlata anlata bitiremiyordu. Hocanın izinin bittiğini ve fakülteye geldiğini öğrenince dersine kadar bekleyemedik ve birkaç arkadaşla görüp tanışmak için odasına gittik. O da odasına yeni girmiş, mantosunu çıkartıyordu. Pek de büyük sayılamayacak odaya kalabalık bir grubun doluşması onu rahatsız etmiş olacak ki, "Hoş geldiniz hocam." cümlesine, "Kirli ayakkabılarınızla batırdınız odamı!" cümlesiyle karşılık verdi. Zeminde halı serili olduğundan ayakkabılarımızın izi çıkmıştı. "Temizleriz hocam, ne olacak!" diye karşılık verirken temizlik ve titizlik konusunda aynı hassasiyeti odamdakilerden beklediğimi unutmuşum. Bizim destursuzluğumuza o da böyle karşılık vermişti. Duruşu ve konuşması o kadar hanımefendiydi ki, bizi azarlayışında dahi bir şiirsellik vardı. Gücenmemiş, aksine bizi öğrencileri olarak hemen kabullenmesinin içtenliği olarak görmüştük. Dedikleri kadar vardı, o bir başkaydı. Bazılarına göre kibir kokan bakışlarının arkasında aslında asalet vardı ve o asalet belki de bize biraz ağır geliyordu."


*: tanım değil his. bir günlüğün, tamamı olmasa da bir kısmının roman formunda yayınlanmış olması ben de bu hissi uyandırdı.

5 Kasım 2022 Cumartesi

cennet

"cennet'te yaşamak üzere yaratılmıştık, ve cennet bize hizmet etmek için düzenlenmişti.

sonra yazgımız değiştirildi; cennet'in yazgısında da bir değişiklik oldu mu, bu hiçbir yerde belirtilmiyor."*


*: franz kafka, aforizmalar - 84

1 Kasım 2022 Salı

ben seni şarkı söylerken duydum muydu hiç?

"seni tanımadan önce dinlediğim şarkılar" diye bir liste yapmıştım onu tanıdıktan bir süre sonra. bir tane de o gittikten sonra yaptım. deftersiz, kayıtsız, bellek mekan: benim için söylemediğin şarkılar...

çünkü benden sakındığı iki hâlden biriydi, herhangi bir şarkıyı taganni edişi. ikincisi de gözlüklü hâli.

başka da var mıydı sakındığı bilmem ama o zamanlar önemi yoktu şimdi ise önemi kalmadı.

anlayacağınız, ben onu "uzun bir yolda yürürken" gördüm de ne şarkı söylerken duydum ne gözlüğünün burnunda bıraktığı ize şahit oldum.

kale yıkıntılarında ışıklar gördüğünü iddia eden öykücüler misali bir kaç eski fotoğrafta o izi gördüğümü sandığım anlar olmadı değil ama şarkıların sadece listesini yaptım.

bazan eski bir şarkı düştü dilime, "bana bunu söylemeliydi," dedim, bazan yeni bir şarkı keşfettim, "bu şarkıyı ondan dinlemek vardı". ama hiçbir zaman eylem aktaş'tan kömür gözlerin'i dinlerken hissettiğim arzu kadar güçlüsünü duyumsamadım.

kocaman bir parkın uzak bir köşesinde bir park kanepesinde... sırt üstü uzanmış, başımı onun kucağına koymuşum. gözlerim kapalı ama ne zaman göz kapaklarım aralansa onun beni seyreden yüzünü görüyorum. elleri yüzümde.yüzümü, alnımı okşuyor. parmakları saçlarımın arasında dolaşıyor.

ve bütün bunlar olup biterken bu şarkıyı söylüyor.

hayal gibi...

27 Ekim 2022 Perşembe

dakika ve skor

ya da 'hâl beyanı'...

"Beni artık meydan savaşlarının gürültüsü sarsmıyor, beni sarsan daha çok iki ordunun karşı karşıya durduğu sırada o kısa ve korkunç suskunluk. Güneş zırhların üzerinde parıldıyor."*


*:ernst jünger, eumeswil

24 Ekim 2022 Pazartesi

artı on yıl

haruki murakami, bambaşka hayaller kurarak satın aldığım ama daha okurken, keşke orijinal adına* sadık kalsalardı, diye düşündüğüm koşmasaydım yazamazdım namlı kitabında, "bence uzun yaşam peşinde olduğu için koşan insanlar, pek de o kadar fazla değil. aksine, uzun yaşayabilecek olmasam da en azından yaşarken dolu dolu bir yaşam sürmek isterim, diye düşünerek koşan insanlar, sayı olarak çok daha fazladır bence," der.

içimdekileri hisseden birine rastlamış olmanın mutluluğu ve biraz da çocuksu bir keyifle altını çizdiğim, yanına yürek koyduğum bu kelimeler, "tam da bu!" dedirtmişti.

insanlar tıpkı, "bunların hepsini okudun mu?" sorusu gibi büyük bir hatayla düzenli spor yapanların ya da sağlığına dikkat edenlerin daha uzun yaşamak için bunları yaptığını düşünür çünkü.

oysa öyle bir arzusu yoktur onların. çünkü bilirler, uzun yaşarlarsa seksen değil doksan yaşında öleceklerdir. kazanacakları on yıl tam da budur?

kim ister ki bunu?

yirmi üç ile otuz üç arasındaki on yıl olsa neyse...


*: what i talk about when i talk about running

19 Ekim 2022 Çarşamba

yaşamak

hayatı güzelleştiren iki şey var: bitimli olması ve geleceği bilememek.

bilebilsek bir çok şeyi yapmaz, muhtemelen bizi en çok mutlu eden şeyleri de ıskalardık. korkak, hesapçı, hayatı satranç tahtası olarak gören tiplere dönüşürdük.

bitimli olmasa de her şeyi erteler durur, hiçbir şeyin kıymetini bilmezdik. özellikle de anların...

16 Ekim 2022 Pazar

pazar sorusu

ne zaman, "'bilmem ne'de sosyal etkiler mi daha önemli yoksa genetik faktörler mi?" tarzı bir soruya denk gelsem aklıma hep aynı soru gelir: bir diktörtgenin alanı hesaplanırken hangi kenar daha önemlidir? kısa kenar mı uzun kenar mı?

13 Ekim 2022 Perşembe

çocukluktan arda kalan

bir arkadaşım var. söz ne zaman mutsuzluklarına, hatalarına ya da başarısızlıklarına gelse çocukluğuna gider ve oradan elinde bir bahaneyle geri döner. annesinin mükemmeliyetçiliği, babasının ilgisizliği, komşunun kızı, kuzeninin kırmızı pabuçları vs.

üstelik arkadaşım bu konuda yalnız değil. bu konuda genel temayül ya da eğilim, -iki ifadeyi de trendy bulmayanlar için trend diyelim- bir süredir bu yönde. geniş ailede sevgiyle büyümenin, çocuğuna cesaret veren ebeveynlerin, büyük ya da küçük çocuk olmanın, kocaman kitaplığı olan bir ablanın bireyler üzerindeki etkisini inkar etmiyorum elbette.

yine de, bütün suçu çocukluğa atmanın ve her şeyi çocukluk dönemi ile açıklamanın bir tür kolaycılık olduğunu düşünüyorum. hem de bir tür savunma. böylece bütün suçu çocukluk dönemine, dolayısıyla da hayatının ipleri kendi elinde olmadığı için başkalarına atabilir çünkü.

böylece kendisinin kusursuz ve suçsuz olduğunu iddia edebilir. artık kendi yanlışlarının sonuçlarını üstlenmesi de gerekmez. ne de olsa herkes suçlu bir tek kendisi masumdur.

tıpkı yıldızların birbirine göre durumu, doğum saati, yükselen burçlara inanmakla hayatlarına dair sorumluluk almaktan, körü körüne bir ideolojinin peşine düşüp düşünmeye mesai harcamaktan kaçanlar ya da başına gelen her şey yüzünden kaderi sorumlu tutanlar gibi.

9 Ekim 2022 Pazar

athena (2022)

bu filmi sinemada tecrübe etmek isterdim. evet, tecrübe etmek.

çünkü, bir zamanlar sinemaya neden düşkün olduğumu hatırlattı bana. kutsal bir deneyim gibiydi. bakış açısı, kadraj, görüntü seçimi, müzik...

adeta federer sonrası dönemde tenise inancımı tazeleyen carlos alcaraz gibiydi.

seyrederken kaç defa "netflix yapımı filmlerin en iyisini seyrediyor olabilirim" dediğimi bilmiyorum. ama şuna eminim: athena netflix için yapılmış en iyi film. belki de ilk defa netflix'te izlediğim filmlerin en iyisi.

bilmeyenler için söyleyelim: athena, fakirler ve göçmenler otursun, hatta mümkünse hizmet sektöründeki işlerine gitmek dışında hep orada kalsınlar diye spor alanları, market, lokanta, kafe gibi işletmelere de sahip sosyal konutlar topluluğunun filmdeki adı. bir çeşit getto. gettoların düzenlenmiş ve evlerin üst üste konulmuş hâli. modern yani. ne de olsa modern batı.

on iki dakikalık kesintisiz tek plandan oluşan açılış sekansı, özellikle sekansın finali muhteşemdi. kamera athena'nın surlarından(!) uzaklaşırken yakaladığı görüntü bruegel resimlerinin yirmi birinci yüz yıl haliydi. caravaggio diyeceklere de itiraz edemem. çünkü gündelik hayat vesikacısı bruegel ve ruhun karanlık iklimlerine fırça vuran caravaggio'nun ayak izleri vardı o sahnede.

ben orada hem düşman ordusunun ovayı aşarak kaleye yaklaşmasını seyreden bir komutan hem de 'hacı adaylarının develerinin döşlerine yaslanarak ufku seyredişleri'ni gördüm.

filmin yönetmeni romain gavras, ünlü yönetmen costa gavras'ın oğlu. reklam filmleri, videoklipler derken, boynuz kulağı geçti geçecek.

senaryoyu da elias belkeddar ve ladj ly ile birlikte yazmış. ama hakan albayrak'ın mağripli çocuklar şiirini sinopsis aldıklarına eminim.

hakan albayrak, bin dokuz yüz doksan altıda yazdığı ve iki bin yılında görücüye çıkan ebuzer'de yayınlanan bu şiirde, "her şey bir rüzgâra bakıyor ağabey/ bakma esrar çekip mayıştıklarına/ bir gün var ya bu mağribli çocuklar/ bir gün yakacaklar paris’i" der.

sosyal konutlar ve oraya sıkışıp kalmış insanların ruh hâli o kadar iyi anlatılmış ki ister istemez tek sezonluk dogs of berlin (2018) geldi aklıma. yine netflix için yapılmış bu dizide baştan ayağa yanlışlarla dolu bir senaryoyla arap aileleri ve yaşantılarını türkler diye yutturmaya çalışmışlardı. oryantalist bir bakış açısıyla türkleri nasıl biliyorlarsa tam da öyle.

bin dokuz doksan beş yapımı la haine'ı da andım izlerken. ardından bir yerlerde, yönetmenin bu filmin kendi filmi üzerindeki etkisini kabul ettiğini okudum.

evet, "athena netflix için yapılmış en iyi film" ama bir başyapıt değil. ve bunun sebebi de politik doğruculuğa kurban gittiğine inandığım senaryo. çünkü, kendini sanatçı olarak gören hiçbir insanın düşmeyeceği çukura adeta hevesle atlanmış gibi.

dramatik etkiyi arttırmak için hikâyenin polis/ devlet tarafına küçük kızı mutlu olsun diye tırnaklarına oje süren bir polis memurunu koymak kabul edilir olsa da "ateşle yaşayan ateşle ölür mesajı"nı ve suçu "bir kaç kendini bilmez" faşist köpeklerin üzerine atarak polisi/ devleti sütten çıkmış ak kaşık gösterme ihtimalini dahi sevmedim.

keşke, avrupa'da yükselen faşizm ve köpekleri başka bir filmin konusu olsaydı.

bir de, sevgili enver gülşen bu film üzerine yazsın ben de okuyayım isterdim.

4 Ekim 2022 Salı

sebep

"hani," dedi, adam. deprem olup bittikten sonra kandilli rasathanesi verilerine göre depremin şiddetini söyler ya bültenler; her defasında aynı soru dökülür dudaklarımdan: ben öldükten sonra kaç şiddetinde öldüğümün ne önemi var?

aynı sebepten ayrılık sebebini de merak etmem mesela. ben öldükten sonra kaç şiddetinde öldüğümün ne önemi var?

elbette, "nerede hata yaptığını öğrenmek istemez misin?" diye soracak akıllı insanlar vardır. hayır, istemem bunu.

çünkü, ilişkileri antreman, deneme tahtası ya da derslik olarak görenlerden değilim. geçmiş tecrübelerinin tekrarını arayanlardan hiç değilim. ya unutmuş ya takılıp kalmışımdır.

her ilişkiyi biricik gören bir yanım var üstelik. birinde hata olan diğerinde olmayabilir ve muhtemelen birinde işe yarayanlar diğerinde mükemmel bir çuvallama sebebi olabilir.

kalbimden geçtiği, içimden geldiği gibi yaşarım ne yaşanacaksa.

sonra da, olsun ne olacaksa.

1 Ekim 2022 Cumartesi

iki artı iki

hatırlayan çıkacaktır: yıllar önce "bir artı bir"in "iki" etmeyebileceği üzerine konuşmuştuk.

hatta daha ileri gitmiş, aristotales'nun sözünden çıkamadığımız için ufkumuz dar, alımız al, morumuz mor, demeye getirmiştim.

konuyu köpürtelim: "iki artı iki" kaç yapar peki? dört mü?

kendisini ve medeniyetini üst model sanan bir antropolog, avustralya'da yeni keşfedilen bir yerli kabilesinin zeka ve medeniyet durumunu anlamak için gençlerden birine sormuş. "iki, iki daha kaç yapar?"

"beş," demiş, bizim oğlan.

"nasıl olur," demiş öbürü, biraz da küçümseyerek. kurallarını biz ölümlülerin koyduğu matematiğe göre cevap "dört" ne de olsa. (o da onluk sisteme göre. ikilik sisteme göre "bir-sıfır-sıfır" çünkü.)

"üzerinde ikişer düğüm olan iki ip parçası alalım. ve bunları düğüm atıp birleştirelim. şimdi de düğümleri sayalım: bir, iki, üç, dört, beş düğüm."

28 Eylül 2022 Çarşamba

dakika ve skor

"Kimisi vardır yemin etmeden kesin kararlar veremez, kimisi de vardır ağzından sadece evet hayır kelimeleri çıkması kâfidir. Gezginin iki uç arasında olduğunu söyleyelim. Sırf bu yüzden, gökyüzünün görünmez olduğu, yaprakların döküldüğü puslu ve yağmurlu bir mevsimde gezmemeye yemin etmiyor. Elbette güneşiyle, plajıyla, gölge yapan asmasıyla, serin içecekleriyle yazın güzelliği başka ama sisin kâh dağılıp uçsuz bucaksız vadiyi ortalıkta bıraktığı, kâh iyice yoğunlaşıp ufku flulaştırdığı ormanların arasından geçen şu yola da diyecek yok... Ağaçlar binbir renge bürünmüş. Noksan olan ya da gizlenmiş bir renkten söz edilecekse yeşil olmalı bu, hâlâ yeşil kalanlar da önce parlak sarıyla başlayıp toprak tonlarına, soluk kestane rengine, koyu kahverengiye ve bazen kan rengi ya da bordoya doğru giden değişimin ilk aşamalarını geçirerek sarının ilk tonlarıyla bozulmuş bile. Bu renkler hem ağaçların üstünü hem de zemini kaplıyor; gezginin yürüyerek katetmeyi isteyeceği harikulade mesafeler bunlar,(...)"* 


*: josé saramago, portekiz'e yolculuk

25 Eylül 2022 Pazar

federer'in vedası

bir arkadaşım anlatmıştı. hayır, satrançta balkan şampiyonluğu olan değil, akdeniz oyunları eskrim üçüncüsü olan.

bir seyahatte yolları hamburg'a düşünce, merakla liman yakınlarındaki o malum sokağa da uğramışlar. ve meraklarına yenik düşüp yetişkinler kendi aralarında eğlenirken kullansın diye yapılan nesnelerden satan bir dükkana girmişler.

alışkın olmadıkları o nesneler komik gelmiş, hatta eğlenceyi acıda bulanlara ayrılan kısımda kelimenin tam anlamıyla makarayı koyvermişler.

ama çok geçmeden bir görevli gelip, müşterileri rahatsız ettiklerini söyleyerek dışarı çıkmalarını rica etmiş. kulaklarına takmaları için bir çift küpe vermeyi de ihmal etmemiş.

"insanların acı çekmek isteğine ve bunun için seçtikleri yollara saygı gösterin lütfen!"

*

biliyorum, dünyada bir sürü acı var.

savaşlar, zulümler.

doğu türkistan, filistin, yemen, afrika'da açlık.

adaletsizlik, fakirlik, annesiz babasız büyümek zorunda kalan çocuklar, gerekli sağlık hizmetini alamayan hastalar, saçları rüzgârda çırpınsın istediği için öldürülen, şiddet gören kadınlar, çaresiz ebeveynler, zamansız ölümler.

ama izin verirseniz bu ara yalnızca federer'in profesyonel tenise vedası için üzülmek istiyorum.

*

belki bu vedanın gölgesine sığınmak kendi büyük acımdan kaçmak içindir.

belki de federer'e veda yazısı için hazırlık.

*

bir gün anlatırım.

21 Eylül 2022 Çarşamba

üç cümle, üç hâl

"galiba, sana aşık oluyorum!" türkçenin en yanlış görünümlü cümlesi olabilir. şimdiki zaman gibi görünse de "-di'li" ya da "-miş'li" zamanı söyler aslında. olmakta olan bir şey değil çoktan olmuş, bitmiş bir şeydir söylediği her zaman.

gerçek manada aşık olmayan hiç kimse böyle bir cümle kurmaz çünkü.

"beni korkutuyorsunuz!" cümlesini de aynı kefeye koymaya kalkanlar olabilir. ama yanlıştır, yanılıyorlar. orada mecaz vardır çünkü.

söz aramızda, bir ilişkide bundan daha iyi bir motivasyon cümlesi duyulmamıştır.

konuyla pek alakası yok ama bir de "sence de hızlı gitmiyor muyuz?" cümlesi vardır ki, siz de kursanız muhatabınız da o ilişkiden çıkıp gitme ya da çekilme zamanı gelmiş demektir.

ne de olsa aşk, kesintisiz bir akıştır. bu soru ise bir çeşit bent. ya da şüphe. ya da hevessizlik.

gerçekten istediğiniz bu mu? bent. ya da şüphe. ya da hevessizlik.

18 Eylül 2022 Pazar

konum - sekiz

al beni bas beni yaralarına* ile al beni ne yaparsan yap** arasında bir yerlerde.


*  : ikiye on kala, al beni bas yaralarına
**: feridun düzağaç, alev alev

16 Eylül 2022 Cuma

dakika ve skor

"Asla kimseye mesleğine dair bir tek kelime etme. Kendisine açılabileceğin yakın bir dostun olduğunu düşünsen de, onun da bu kadar tatlı bir dedikoduyu anlatmadan edemeyeceği bir ya da iki güvenilir yakın dost bulunacaktır, bu dostlar da kendi dostlarıyla paylaşacaktır ve bu böyle sonsuza kadar gidecektir. Madrid boyutlarındaki bir yerde, şehrin tüm sakinlerinin senin iş üzerinde bir kiralık katil olduğunu öğrenmeleri için 1769,87 gün yetecektir, haberin yayılma sürecine bir güvenlik gücü mensubunun veya ortalamadan biraz daha geveze birinin ve hatta bir kitle iletişim aracına erişimi olan birinin dahil olduğunu hesaba katmıyorum bile. Uyulması gereken kural yakın dostlara hiçbir sır vermemektir. Ya da, işi daha da emniyete almak için, yakın dostlara sahip olmamaktır."*


*:juan jacinto muñoz rengel, hastalık hastası kiralık katil

13 Eylül 2022 Salı

batı cephesi

on üç eylül'iki bin dokuz...

yani bundan tam on üç yıl önce.

"söylenmemiş söz"lere, "bu yolun nereye gittiğini bilmiyorum. tıpkı gece karanlığında yol alan bir vasıtanın yolcusu gibi ancak farların aydınlattığı kadarını görebiliyorum. varmak ya da ulaşmanın boşluğu, aslolanın yolculuğun bizzat kendisi olduğu inancıyla tek bildiğim; gideceğim..." diyerek başlamıştım.

arada bir sürü şey oldu. güzellikler, iyilikler, acılar, çok korktuğum anlar, mutluluktan uçtuğum günler... ağladığım da oldu güldüğüm de. hem çoğaldım hem azaldım.

şimdi: on üç yıl sonra. sorsanız, yine aynı.

11 Eylül 2022 Pazar

javier marías öldü

on bir eylül' yirmi iki...

biraz daha yalnızım. çünkü javier marías öldü.

babam öldüğünde, "o öldüyse herkes ölebilir," demiştim. "demek ki, kolaymış."

ama bunu öğrenmek ölüm acısını hafifletmeye, hissettiğim boşluğu, eksilme duygusunu ortadan kaldırmaya hiçbir zaman yetmedi.

altı yıl önce keşfettiğimde, hakkında bildiğim tek şey vardı. (sonradan, yani javier maríasla iyiden iyiye hemhâl olduktan sonra, bir gece durup dururken yarınki yüzün hakkında* bir şeyler okuduğumu hatırlayacaktım.) onu da yapı kredi yayınları'nın internet sitesindeki alçak gönüllü yazar biyografisinden öğrenmiştim: marías'ın bin dokuz yüz seksen altıdan itibaren yazdığı romanların kahramanlarının hepsi çevirmendir.

sadece bunun için bir şans vermeye karar verdim. çünkü bu bana oyunbaz görünmüştü. oyunlara zaafımı ise hiçbir zaman saklamadım.

mevzuya beyaz kalp'le girdim. daha ilk cümlede, "bilmek istemezdim ama artık biliyorum ki kızlardan biri artık kız değilken ve balayından döneli çok olmamışken, banyoya girdi, aynanın karşısına geçti, bluzunun düğmelerini çözdü, sutyenini çıkardı ve o sırada ailenin diğer fertleri ve üç davetliyle beraber yemek odasında olan babasına ait silahın namlusuyla kalbini yokladı," cümlesiyle yeni bir yazarım olduğunu anlamıştım.

upuzun cümleleri, her ihtimali değerlendirmeye dahil eden tarzıyla okumayı ve kitapları tüketmeyi seçenlerin değil okumanın bizzat kendisini sevenlerin beğeneceği türden bir yazar olduğunu anladığımda ilk bölüm henüz bitmemişti.

ingiliz edebiyatına hakimiyetini, shakespeare'e düşkünlüğünü daha ilk kitapta, kitapları arasındaki, bir üst öyküye çalışırcasına hep aynı şeyleri dert ediyor duygusu veren bağı da okuduğum ikinci kitabı olan karasevdalılar'da fark ettim. ayrıca, bu adamın insan ruhunu gösteren bir mikroskobu vardı.

shakespeare uzmanı ve çevirmeni olarak sadece beyaz kalp ve yarın savaşta beni düşün gibi kitaplarına isim seçerken değil bulduğu her fırsatta ona selam duruyordu. orta yerine doğup büyüdüğü franco dönemi, ingiltere'de oxford üniversitesi'nde geçirdiği yıllar, muhtemelen sözlü kültürle de beslenen ispanya iç savaşı ve sebep olduğu acılar en sevdiği malzemelerdi.

en önemlisi de bir yazarda aradığım bütün özelliklere sahipti: kalem gücü yani yetenek, zeka, humour, en önemlisi de muhatabını yargılamadan dinleme yeteneği. öyle ki, bir azizeyi de bir fahişeyi de aynı mesafeyle anlatabiliyordu.

yine de beyaz kalp ile başlamak benim şansımdı. karasevdalılar ile başlamak daha ileriye gitmek hevesimi elimden alabilirdi. ben de son beş yıldaki en iyi arkadaşımdan mahrum kalabilirdim. üstelik o kadar çok yazıya konu oldu ki bu sürede, kendi kendime blogun adını "javier marías üzerine bir blog denemesi" olarak değiştirmeyi teklif ettim. ama oy birliği ile reddettim.

evet, javier marías yok artık. yeni kelimeleri, yeni cümleleri, yeni kitapları olmayacak. bunu bilmek acı verici. nobel kazanamayacağını bilmek ise mutluluk.

ama tam da onun isteyeceği gibi bitirmek isterim:

/ben kitaplarını renklerine göre dizenlerden olmadım hiç. en sol, en üst rafı saymazsak kitaplar konusuna göre tasnif edilmiştir. yazarlar yan yana durmak zorunda değil yani.

son bir kaç yıldır ise okuma sırasına göre raflara koyar oldum. ama javier marías'ın türkçeye çevrilen bütün kitaplarını okumayı tamam edince hepsini bir araya koydum. karşısında durup şöyle bir baktım. hatta o topluluğun bir fotoğrafını çektim.

içimden o fotoğrafı sosyal medyada paylaşmak ve altına salt -n- pepa klasiği let's talk about sex'ten ilhamla "let's talk about javier marías, baby" yazmak geçti.

beni bu yola itenin ise liverpool'un altıncı şampiyonlar ligi şampiyonluğundan sonra jürgen klopp'un verdiği şenlikli röportaj olduğunu itiraf ederim./


*: esra yalazan, kelimeler ve kader - kendi ıstırabına dönüşenlerin anlatıcısı: javier marías

8 Eylül 2022 Perşembe

önemsiz - dört

eğer bir şiir*, "anneler güzelliğini hatırlar/ babalar düştükleri yeri çocukların" diyerek başlıyor ve "anneler düştüğünü hatırlar babaların/ çocuklar güzelliğini…" diyerek nihayetleniyorsa arada ne dediğinin bir önemi yoktur.


*:onur caymaz, geçip giden yaza övgü

6 Eylül 2022 Salı

portekizli bir yazar

portekizli olduğunu öğrenince aklımdan ilk geçen, konu edebiyata gelirse saramago'dan başlayıp pessoa'ya doğru yürürüz, olmuştu. ama yıllar önce öğrenmemiş olsam, ilk olarak 'ricardo reis'daki 'reis'ın nasıl okunduğunu sorardım. tıpkı karşıma çıkan bütün arjantinlilere ilk olarak "messi mi? maradona mı? diye sorduğum gibi.

en başta o 'reis'ı türkçedeki 'reis' sanıyordum. ki bunda saramago'nun pessoa'ya saygı duruşunda bulunduğü harika kitabın adının türkçeye ricardo reis'in öldüğü yıl diye çevrilmesinin de payı var. bir gün şüpheye düşüp araştırınca, pessoa'nın yarattığı alt kimliklerinden biri olan 'ricardo reis'ın ad olduğunu öğrendim. ve bulduğum ilk fırsatta anadili portekizce olan birine sorunca da 'rays' diye okunduğunu...

üstelik, en sevdiği yazar saramago'ydu: sevindim. lisede sarmago'yu ders olarak işlemişlerdi: kıskandım.

saramago'yu görece geç keşfettiğimi, ilk okuduğum romanının körlük olmasına rağmen beni asıl ricardo reis'ın öldüğü yıl ile yakaladığını, hatta yirminci yüzyılın en iyi üç romanı listemi alt üst ettiğini anlattım.

birazdan pessoa'ya geçeceğim. türkiye'deki ününün yarısını iki bin dört yılının sonuna doğru istanbul'da açılan fernando pessoa ve şürekâsı adlı sergiye, diğer yarısını da huzursuzluğun kitabı'na borçlu olduğunu söyledikten sonra pessoa'nın alt kimlikleri arasında neden bahse değer bir kadın olmadığını tartışmaya açabilirim. "annesine düşkünlüğüyle bilinen, cinsel tercihlerini de hemcinslerine yöneltmiş izlenimi bırakan pessoa yoksa bir cinsiyetçi miydi?" diye de sorabilirim gülücüklerden, belki de kahkahalardan yapılma bir cevap almak için.

sağ olsun, beni sakince, yüzünde yaramaz çocuklara yakışan bir tebessümle dinledi. söz sırası kendisine geçince de "siz, asıl antónio lobo antunes okumalısınız!" dedi.

ilk defa duyuyordum. bir kağıda yazıp verirse ne güzel olurdu. eve dönünce kağıda yazdığı adı internetlere sordum. türkçeye çevrilmiş iki kitabı vardı yalnızca. ve hakkında bir kaç sosyal medya paylaşımı, türkçedeki arka kapak yazılarının dışında başka hiçbir şey yoktu. hiç olmazsa birini okumak arzusuyla lanetlilerin oyunu'nu ısmarladım şehre giden bir arkadaşa.

bunları da o kitabı okuduktan, "siz, asıl antónio lobo antunes okumalısınız!" cümlesini -sanıyorum- anladıktan sonra yazıyorum. bu anlamak aynı zamanda antunes'in neden portekiz dışında popüler olmadığını da açıklıyor.

portekizli biri size orhan pamuk ve peşi sıra ahmet hamdi tanpınar övüyor, siz de "asıl ihsan oktay anar okumalısınız!" ya da "siz asıl hasan ali toptaş okumalısınız!" diyorsunuz. çünkü anar'ın kelimelerle kurduğu masalsı dünyası, toptaş'ın da kelimelerinin üzerine basa basa dolaştığımız bir evreni çevrilemez ve ne yazık ki çevrilse dahi aynı etkiyi veremez.

tıp eğitimi alan antunes'in de benzer bir dünyası var. bu yüzden çevirmen duru örs'ün bütün becerisine ve iyi niyetine rağmen bir sürü güzelliğin portekizcede kaldığına eminim. yine de keyifle okudum. okurken bir çok yazarı ve kitabı andım.

benzetmelerinin güzelliği, benzetme yaparkenki cüreti bana murat menteş'i ve her şeyi başlatan kült romanı dublörün dilemması'nı hatırlattı. anlatının giderek büyük aile romanına dönüşmesi ve olaylar da yüzyıllık yalnızlık'ı. ama onun gibi değil de bizzat marquez'in "en çetin, en cüretli çalışmam" dediği başkan babamızın sonbaharı gibi yazılmıştı. özellikle ilk bölümde hissettiğim ulysses havası sonraki bölümlerde dağılsa da, dublin-joyce ve lizbon-antunes bağı kuran ve "antunes'e nobel verin ulan!" diyen bir kaç yazı okudum sonradan.

ama beni asıl etkileyen ise yazarın birinci tekil şahısla anlatırken aniden tanrı-yazara geçmesi ve kahramanı üçüncü tekil şahısa dönüştürmesiydi.  ya da tersi...

"yağmur başladı. sabah evden çıkarken iyi ki şemsiyemi yanıma almışım, diye düşündüm. şemsiyesini açmaya çalışırken karşı kaldırımda eski sevgilisini gördü, ona söylemesi gerekenler olduğunu hatırlayarak şemsiyeyi açmadan yanına gitti." tarzı, herhangi bir yazı atölyesinde asla kabul görmeyecek, eleştiri konusu olacak bu yerler adeta yazarlık gösterisi gibiydi.

ipin ucunu kaçırdığım, karakterleri karıştırdığım, zaman zaman geriye döndüğüm anlar olsa da severek okudum. pişman değilim. bu kitabı yeniden okumak değilse de dünyanın sonundaki yer'i okumayı iple çekiyorum.

peki, siz ne dersiniz? sizce pessoa cinsiyetçi mi?

1 Eylül 2022 Perşembe

tehlikeli şiirler - altmış

tehlikeli şiirler okuyalım leyla
hilmi yavuz'dan bir şiir* mesela

bu yaz da dağlara bakmakla geçti
tenin yaz göğüydü, karardı;
artık hiç bir şey seçilmiyor

şimdi olgunlaşmasını bekle,
geçen günlerin

ne kadar da büyümüş yaz günleri,
hangisi dağ o günlerin, hangisi gölge?
artık hiç bir şey seçilmiyor

alacakaranlık bir çoban
çeşmelerden turunç
ve yeşil mısırlar sağıyor
yalağına akşam saatlerinin

deniz kıyısı! seni sevenler
bugüne bir ad vermeli;
toprağa, sıcak, seriliyor
yolların köpüğü

kırık cam, yollar,
sıradan şeyler,
sizi seviyorum.

artık hiç bir şey seçilmiyor…

*: bir yaz günü için şiir, yolculuk şiirleri - batıya yolculuk

29 Ağustos 2022 Pazartesi

rüya

o rüyalardan sizin de gördüğünüzü biliyorum. hani, okulu bitirememişsiniz meğer, aslında iki dersten geçememişsiniz ama size diploma vermişler vs...

mezun olduktan sonra beş yıl kadar ben de gördüm o rüyaları. kan ter içinde uyanıp, her şeyin bir rüya olduğunu görmekle kim bilir kaç defa merkebini kaybettikten sonra bulanların yanına yazıldı adım.

mezun olduktan beş yıl sonra bir sabah hüseyin abinin odasında toplanmış anlattıklarını can kulağıyla dinliyorduk. o bana 'bey' diye hitap ederdi ben 'abi'. ne de olsa anarşist bir yanımız var. kahrolsun beyler, masa üstü isimlikleri, kravatlar, her daim ilikli ceket düğmeleri.

konu nasıl açıldı, nasıl oldu da oraya geldi? fark etmedim bile. sadece hüseyin abinin, "bu yaşıma geldim, hâlâ okulu bitiremediğimi görüyorum rüyamda," dediğini duydum.

önce bir aydınlanma. sonra rahatlama. ama nasıl rahatlama? o sabahtan sonra o rüyayı bir daha görmedim. ta ki, bu sabaha kadar.

rüyamda nasıl olmuşsa üniversite yıllarına dönmüştüm. anladığım kadarıyla bazı dersleri geçemediğim hâlde mezun olmuşum. çünkü bugünün bilinciyle koridorda yürüyorum. ama hem yakari hem ben o günlerdeki gibiyiz. yani ne yakari'nin sakallarına doluşan ne de benim saçlarıma bulaşan beyazdan eser var.

bu arada mem., hiç konuşmadık ama bir süredir saçlarını boyadığını biliyorum dostum. söylediğin çekmecede kullanılmamış diş fırçasını ararken gördüm. "adama boşuna süslü demiyoruz," dedikten sonra kapattım konuyu, bugüne kadar da açmadım.

birden durdum. çünkü ze. salağı birazdan bizim de gireceğimiz sınıfa girmek üzereydi. o da bugünlerdeki hâlinden uzak. leopar desenli bikinisini giyse halk plajı darman duman olur yani. evet, sadece giyse. plaja inmese de olur.

omzumla yakari'yi dürttüm. bakınca da, başımla ze.'yi işaret ettim? ki bu, dünyanın her yerinde ve rüyalarda " bu da kim?" demektir.

"ha, o mu?" dedi yakari, ilgisiz. "aslında bölüme hoca olarak gelmiş ama neden bilmem öğrenci sanılarak derslere girmesi söylenmiş. dediklerine göre derdini anlatamamış, çünkü dinlememişler. ama bir kaç ders sonra düzeltirler."

çok geçmedi. ze.'yi kantinin hocalara ayrılan bölümünde yemek yerken gördüm. yakari'nin dedikleri geldi aklıma, "neyse ki," dedim.

"hocalara aşık olma bahsinde liseden antrenmanlıyım."

24 Ağustos 2022 Çarşamba

dövme

bir zamanlar, yani küçük, nadirattan, gizli saklı oldukları dönemde dövmeler ne güzeldi. sadece güzel mi? kışkırtıcı, vaatkâr, gizemli, seksi...

şimdi ise çok, kocaman ve her yerdeler. adeta çevre kirliliği. çok bulunan, çok rastlanan her şey gibi kıymetsiz. üstelik rahatsızlık verici.

22 Ağustos 2022 Pazartesi

dakika ve skor

"Pembe blogcuların (okurun notu: influencer) kesinlikle rahatsız edici olduğunu keşfetti Doppler. Bu blogların sahiplerinin çoğunlukla nesnelerin dünyasında yolunu kaybetmiş genç kadınlar olduğunu anladı bir süre sonra. Fakir ailelerde mi büyümüştü bu insanlar? Travmatik bir ayrılığa, ihanete ya da şiddete mi maruz kalmışlardı? Anlamıyordu Doppler. Ama çevrelerinin nesnelerle sarılı olduğunu, o nesneler hakkında yazdıklarını, onları fotoğrafladıklarını, kocalarının onların nesnesi olduğunu, çocuklarının, arkadaşlarının ve hatta kendilerinin de, hiç kafalarına takmadan onların nesnesi olduğunu anlıyordu. Bir yaşındaki çocukları, bir sürü ayakkabı, kazak ve antrenman kıyafetleriyle geçirdikleri uzun günden sonra yorgunluklarını sergilemeyi seviyorlardı. Eh, şimdi biraz dinlenmeli, kız arkadaşlarla bir kız gecesi geçirmeliydiler; yabanmersini, elma, armut ve vanilya katılmış lor peyniri yemeliydiler. Mımmm! İnanılmaz güzeldi! Böylelikle ertesi gün tekrar uyanabilsinler, kargocu oğlanın kapıya getirdiği yeni kıyafetler içinde kendilerini ve çocuklarını fotoğraflayabilecek gücü toplayabilsinler; ayrıca spor yapacaklar ki yeniden fotoğrafları çekilebilsin, fotoğraflarına tıklansın, çünkü bütün bunları eğlence olsun diye yazmadılar; yok yok, bu yapılması gereken bir işti; muhtemelen daha zayıf ruhsal yeteneklere sahip birtakım insanlar tarafından alkışlandıkları kendi işyerlerini kendileri yarattılar; yiğidi öldür hakkını ver."*


*: erlend loe, bildiğimiz dünyanın sonu

20 Ağustos 2022 Cumartesi

günün sorusu: yemin

nikah törenlerinde, "iyi günde kötü günde" diye başlayan bir yemin edilir hani. ya çiftlerin iyi günü ya da kötü günü aynı değil, birinin iyi günü diğerinin kötü günüyse?

18 Ağustos 2022 Perşembe

yüzde elli

biri vardı. evet, long time ago...

her anında değilse de güzeldi. ama bir sevgili olarak ona her şeyi verebildiğimi, çift olarak her şeyi paylaşabildiğimizi sanmıyorum.

dar zamanlar, uzaklıklar, tecrübelerin üstümüzden eksik olmayan gölgesi vesaire... başka bir deyişle dönemin şartlarından dolayı çok eksik vardı bana kalırsa. 'azlık' demek haksızlık olur ama 'noksanlık'ı inkar edemem.

hatta, -biraz da ankaralı bir dostun kulakları çınlasın diye- en iyi performansımı göstermediğimi söyleyebilirim.

bu sabah bu durumu düşündüm. bir adım geriye çekilip resmi daha dikkatli seyrettim yani.

"buna rağmen beni sevdi," dedim. elbette, yanılıyor olmak ihtimali var. insan bu tarz konularda kesin konuşmaktan kaçınmalı. kibir büyük günah; bir rivayete göre şeytanın en sevdiği. yüzde yirmi beş, hadi biraz daha iyimser olalım yüzde elliyle olmuştu bu iş.

seçip seçip sunmamıştım ama. o şartlarda olaylar nasıl gelişebilecekse tam da öyle.

belki gördükleri ona yetmişti. belki param için benimle takılıyordu. belki eski sevgililerimden birinin kankasıydı ve beni kendine aşık edip terk etmek, günlerce başını omzuna koyup ağlayan kankasının intikamını almak istiyordu. belki de herkese, "evet!" diyordu.

bilmiyorum. dürüst olmak gerekirse merak da etmiyorum. ama merak ettiğim başka bir şey(ler) var.

cazibe -yine öyle olduğunu varsayarak- yüzde elliden yukarıya çıkmayan ibrenin başarısı mıydı? koşullar başka olsa, yüzde yüzümle varolabilsem -herkes gibi ben de güzel bir adam olduğuma inanıyorum- yine aynı etki olur muydu?

yoksa gidici olmanın etkisi miydi? söz vermiyor, söz istemiyordum. yarından konuşmak yerine bugünü yaşayıp yarına ulaşmaktı felsefem.

belki de muhatabına, her fırsatta " benimle evlenecek misin?" diye soran kadınlardandı. ki, onlar evlenmeyi değil, evlenilmeyeceğinden emin olmak için sorarlar.

16 Ağustos 2022 Salı

üzgünlük

mahir ünsal eriş, mahal edebiyat'a verdiği röportajda, "okuduklarımdan hareketle depresif, karanlık bir yazar olduğunuz hissine kapılıyorum dersem yalan olmaz. yazar olarak mı depresif bir tavrınız var yoksa gerçekten öyle mi bakıyorsunuz hayata? bunca karanlığı yazmak can yakıcı olmuyor mu?" sorusuna tam da beklediğimiz gibi yanıt veriyor:

"yazdıklarım dünyanın karanlığını yansıtmaktan epey uzak bile sayılırlar. hakikate bakıldığında benim yazdıklarım neşeli, havai, gamsız bile addolunabilir. depresif değilim, üzgünüm ben. en neşeli anlarımda bile içimde çatlayan bir şeylerin sesini duyarım. ölümlü olmaya, hayatın hiç de hayal ettiğim haline benzeyemeden geçip gidişine, her şeyin eksilip tükenmesine buruğum. üzgünüm."


merkez üs: https://mahaledebiyat.com/mahir-unsal-eris-ile-soylesi-yazarlik-kitabinin-olmasi-degil-yazabilmektir-yazmaktir/

14 Ağustos 2022 Pazar

beterin beteri

salman rushdie adını twitterda 'gündemdekiler' başlığı altında görünce heyecanlandım. "yeni bir kitap galiba?" dedim. çünkü daima iyimser biri oldum ben. kronik iyimser hem de.

işin aslını astarını öğrenene kadar "yine mi nobel tartışmaları"ndan, "umarım o da ölmemiştir, bu ara çok kayıp verdik"e adım adım gelmiştim.

nobel için erken olduğunu biliyorum ama bunun bir uzun, bir de kısa aday listesi oluyor ya, uzunu açıklandı ya da bahis şirketleri oranları yeniledi sandım. elbette ölmesini istemem, her sevdiğim yazar gibi onun da daha çok yazmasını istiyorum çünkü.

ama beterin beteri varmış. hayat bu. her defasında daha kötüsü olamaz deriz ama o daha kötüsünü bir yerlerden bulup çıkarır. hem de hiç akla gelmeyeni, en olmadık zamanda.

salman rushdie edebiyatını utanç'tan başlayarak tamam edeli neredeyse on yıl oluyor. kalemini, zekasını, entelektüel yanını, ve esprili dilini sevdiğimi söyleyebilirim. sivri bir dili olduğunu inkar edemem ama bir müslüman ve müslüman ölmek isteyen biri olarak okuduğum tek bir satır yüzünden bile ona kırılmadım, öfkelenmedim.

sadece, ingiliz olmaya çalışan bir hintli gibi verdiği fotoğrafları(!), romanlarını oryantalist bakış açısıyla, başka bir deyişle bir batılının baktığında gördüğü gibi yazmasını eleştirdim. kaldı ki, onu hintli bir yazar gibi değil de doğu masallarını, öğretileri ve dinlerini iyi bilen batılı bir yazar olarak okudum onu.

nasıl geceyarısı çocukları ile hindistan'ın, utanç ile pakistan'ın nefret objesine dönüşmesini anlamadıysam şeytan ayetleri'ne verilen iran merkezli tepkiyi de anlamadım. anlayabileceğimi de sanmıyorum.

okuduğum metinlerde ne bir alay, ne bir saygısızlık vardı. benim gördüğüm suret yasağına uymayan bir ressamdı sadece. kaldı ki, islam peygamberinin güzelliğini söyleyen her resme varım ben.

vaktinde iran'dan çıkan fetvanın da bir işgüzarlık olduğunu düşünüyorum. ayetullah humeyni andy warhol'un vaat ettiği on beş dakikaya talip olmuş, sonra vazgeçtim diyememiş gibi gelir bana. siyasi varlık, söz sahibi ülke imajı için iyi bir fırsattı ne de olsa.

zamanla unutulup gitti ama. humeyni ölünce fetvanın yürürlükten kalktığı ilan edildi. rushdie, o günlerde kullandığı joseph anton isminden yola çıkarak joseph anton: a memoir adlı bir anlatı yazdı.

ve salağın biri yıllar sonra, -muhtemelen- yazdıklarından dolayı ona saldırdı.

dilerim sağlığına kavuşur. bu sadece sevdiğim bir yazar olduğu için değil insanların fikirlerinden dolayı ölmeyi hak etmediğine inandığım için. motivasyonu ne olursa olsun saldıran aptal da bunun bedelini en ağır şekilde öder.

6 Ağustos 2022 Cumartesi

kağıttan kaptanlar*

çünkü, dün sabahtan bu yana aralıksız dinliyorum.

adının çağrışımları bile yetti buna: kağıt gemiler, kağıt kaplanlar, kağıttan gemilerin kaptan-ı derya paşası, uzak bir martının gölgesinde kağıt gemiler yüzdüren yol yorgunu bir adam... ve bütün bunların toplamı.

geriye dönüp bakıyorum da, 'bülent ortaçgil okulundan mezun birsen tezer'i keşfedeli yıllar olmuş. daha doğrusu yörüngesine gireli. öyle ki, bir kitap yazacak olsam soundtrackinde kendine yer bulur. sanırım, değirmenler...

cihan albümü o kadar özeldi ki -ya da öyle bir zamana denk gelmişti ki-, hem dinleyip durdum hem de peşi sıra ne geldiyse yetersiz buldum. cihan-iki de, birsen tezer'in 'çok sakallı' adamlarla yaptığı düetler de, baş döndüren icrasıyla yeniden yorumladıkları da yetmedi.

ama düne kadar. dün, bütün gün dinledim. ve bugün, bütün bir sabah. havalar biraz serinlemiş, ağustos sonbaharı hatırlatan denemeler yaparken.

beni birsen tezer konusunda en çok anlayacağını düşündüğüm be.'ye haber ettim sonra. muhtemelen bir süre beraber dinledik paralel bir evrende.

ve be.'ye katılıyor, şarkının, "bildiğin hiçbir koku kalmıyor yarınlara" dediği yere katılmıyorum. ama gerisi güllük gülistanlık.



notgibi: hanımefendi, çıkar da bir gün, bu şarkının protest bir yanı var, derse, üzülürüm. çünkü, biz kendisini bir aşk, bir kalp şarkısı gibi bildik.

3 Ağustos 2022 Çarşamba

kadın futbolu

hiç de keyifli değil. açıkçası, oyuncuların gol sevinci olsun diye formalarını çıkarmaları estetik bir manzara da değil.

/bu arada, gole sevinirken formayı çıkartmanın neden kusurlu hareket sayıldığını ve sarı kartla cezalandırıldığını biliyor musunuz?

formadaki reklam görünmüyor diye. oysa reklamın en etkili olduğu zaman gol sonrası. evet, tam da napolyon'un dediği gibi./

hafta sonu euro2022, başka bir deyişle avrupa kadınlar futbol şampiyonası'nın finali vardı. maçın sonunda, uzatmalarda bulduğu golle almanya'yı iki-bir mağlup eden ingiltere şampiyon oldu.

bu şampiyonluk ise ingiliz oyunculara elli beş biner sterlin prim kazandırdı.

ama geçen yıl oynadıkları euro2020 finalini kazansaydı ingiltere erkek futbol takımı futbolcu başına dört yüz altmış bin sterlin prim alacaktı. yani kadınlara verilen primin sekiz katından bile fazla.

kadın futbolunun görünürlüğünden dem vurarak ya da sponsor desteğinin, yayın gelirlerinin azlığını bahane ederek bu durumu normal bulan, prim farkını savunanlar çıkacaktır. her şeyin paraya tahvil edildiği dünyada kadınlar 'bu kadar' hak etmiştir çünkü.

ama kazın ayağı öyle değil. profesyonel olarak yaptıkları bir meslekten kazandıkları transfer ücreti ya da maaştan bahsetmiyoruz çünkü. öyle bir durumda, ücretlerin gelire göre belirlenmesi, düşük ya da yüksek olması çok normal.

futbolun tersine voleybolda -özellikle türkiye'de- tam da bu yüzden kadın sporcular daha fazla kazanıyor.

tenis gibi, aradaki izlenme, kalite, seyir, efor farkının büyüklüğüne rağmen kadın-erkek ayrımı yapılmayan, şampiyonlara aynı miktarda ödül verilen sporlar da var.

ama ülkeni temsil etmenin ve şampiyonlukla onurlandırmanın sponsoru, yayın geliri, görünürlüğü, eforu, kadını erkeği olur mu?

böyle bir prim farkı ayrımcılık bence. hem kadın haklarına hem kazanımlarına saygısızlık.

dilim döndüğü, gücüm yettiği kadarıyla kadın ve erkeğin aynîleşmesine karşı dursam da bu öyle bir şey değil. burası kamusal alan ve burada her birey denk ve eşit haklara sahip.

26 Temmuz 2022 Salı

dakika ve skor

"Bir sürü şey yaptım.
   Çok başarılı oldum.
   Bok gibi başarılıydım.
   Yuvada başarılıydım. İlkokulda başarılıydım. Ortaokulda başarılıydım. Lisede iğrenç bir şekilde başarılıydım; yalnızca derslerde değil, sosyal olarak da. İneklemeden, bütün ders kitaplarını hatmetmeden başarılıydım; biraz isyankâr ve küstahtım, hocalara tavrım, izin verilenin sınırındaydı ama yine beni diğerlerinden daha çok severlerdi; bunu becerebilmenin şartı, insanın sevimsiz bir şekilde çok başarılı olmasıdır, diye düşünüyorum bugün. Başarılı bir öğrenciydim, süper başarılı bir sevgilim oldu, diğer bütün işlere on basan bir iş teklifi aldıktan sonra başarılı dostlarımın arasında, başarılı bir şekilde evlendim. Sonra başarıyla büyüttüğümüz çocuklarımız oldu, başarılı bir şekilde elden geçirdiğimiz bir ev aldık. Bütün bu başarıların ortasında yıllarca dolanıp durdum. Başarılarla yattım, başarılarla kalktım. Başarılarla uyudum. Başarı soludum ve yavaş yavaş yaşamımı yitirdim. Şimdilerde olan bitene böyle bakıyorum. Allah çocuklarımı benim kadar başarılı olmaktan korusun."*


*: erlend loe, doppler

24 Temmuz 2022 Pazar

fark

"ama" üzerine daha önce de konuştuğumuzu hatırlıyorum. silgi olarak kullanabileceğimizi, dikkatli bakarsak kendisinden önce söylenenleri nasıl da silip attığını falan.

mesela, "tutkulu biri ama nerede duracağını bilmiyor," dediğimizde, duyguların en cazibelisi "tutku" buhar olup uçar ve geriye "nerede duracağını bilmeyen" biri kalır.

şimdi cümleciklerin yerini değiştirelim. hayata, olaylara, insanlara bakışımız da değişiyor değil mi? hem cümleyi hem bizi nasıl da kötümserlikten iyimserliğe taşıyor.

"bardak dolu" diyerek kendimizi kandırmadıktan sonra, bardağın yarısı boş değil dolu olsun artık. kaldı ki yanlış değil bu. boş bir iyimserlik de...

açıkçası, bu iyimserliğe ihtiyacımız olduğunu da düşünüyorum. "ama"ları doğru yere koymak da olayları, insanları, hayatı daha güzel görmeyi sağlayacak bence.

"nerede duracağını bilmiyor ama tutkulu biri," mesela.

biliyorum, "al başına belayı" vak'ası aynı zamanda. ama "hayat ne getirirse getirsin üstesinden gelecek kadar güçlüyüm" diyorsanız o kadarcık da olsun.

22 Temmuz 2022 Cuma

romantik komedileri neden izlemeliyiz?

size de olur mu? bana zaman zaman dünyanın bütün romantik komedilerini izleme isteği gelir.

biliyorum, hepsini izlemeye gerek yok. bu filmler hep birbirine benzer, belli bir aritmetiği var. hikâyeler farklı başlasa da çok geçmeden karakterlerin birbirini görür, bir kaç güzel andan sonra iyi giden her şey bir yanlış anlama ile bozulur, mutlu son için seyircinin bir süre daha beklemesi gerekir falan.

izlediğim son iki filmde 'yanlış anlama' erkeğin tesadüfen duyduğu ve kadının erkeği "o kadar önemli biri değil" diye anlatmak zorunda kaldığı durumdu.

ikisinde de erkekler "anlamadan, dinlemeden" ama soylu bir davranışla hikâyeden çekildiler.

hani hep anlatılır ya, filmlerin üzerimizdeki büyük etkisi, bizleri yoldan çıkarttığı, batı hayranı ve modernite düşkünü yaptığı, daha büyük laflar edecek olursak kültür emperyalizmi diye.

peki insanlar bunları niye öğrenmez filmlerden? gitmeyi, ikna etme çabalarının boşunalığını, muhatabına saygı duymayı, istenmediğini kabullenmeyi, yeni bir başlangıç için cesur olmayı...

o seviyordur ama henüz bilmiyordur. o da istiyordur ama kafası karışıktır. istemem ama yan cebime koy diyordur. rehberinden silmiş, numaramızı engellemiştir ama instagram hesabı hâlâ herkese açıktır. bir gün o da bizi anlayacaktır.

hayır. hayır... insanlar, "hayır" demeyi biliyor. sorun bizde. biz duymayı bilmiyoruz. ya da duyduğumuzu anlamayı.

20 Temmuz 2022 Çarşamba

tehlikeli şiirler - elli dokuz

tehlikeli şiirler okuyalım leyla
süleyman çobanoğlu'ndan vatan* mesela

Fatmaca'yı tanırsın, kırkaltı kıtlığında
Hayvan tersi içinden arpaları toplamış
Oğlunu paraşütle Kıbrıs'a bırakmışlar
Alıcı bir kuş gibi bütün göğü kaplamış

Özlem, o kasatura boğazına batınca
Bilmezdik katarakt mı gözleri çürümüş mü
"Girne ne yanda" diye fısıldardı muhtara
"Kıran giresi gavur Beşparmak'tan düşmüş mü?"

Sonra döndü de geldi oğulcuğu bir akşam
Berber kalfası oldu uzun uzun susardı
Fatmaca hiç yakmazdı bayraklı gazeteyi
Mushaf'ın alt yanına Rauf Denktaş asardı

Ne yaşadı ne öldü: var mıydı kimse bilmez
Ablasından kalmışmış kafa kâğıdı bile
Şimdi temmuz sonu akşam alacasında
Fatmaca'yı andırır harmanlıkta bir gölge

Yalnız o kadınlardı köyünden hiç çıkmadan
Koca denizi aşıp adayı vatan yapan

*: tamgalar, ötüken yayınları (sayfa:82)

15 Temmuz 2022 Cuma

muhafazakârlar, muhafazakârlarımız

jürgen habermas beyefendiye, "muhafazakârlar, ekonomik modernleşmeyi kabullenirken kültürel-toplumsal modernleşmeyi reddetmekte, kapitalizmin suçlarını kültürel-toplumsal modernleşmenin üzerine atmaktadır," derken rastladım ve itiraz etmek istedim.

itirazdan daha çok konuyu köpürtmek arzusuyla çıktığım bu yolda ilk olarak ismet özel'i andım: "teknoloji benden aldıklarını bana geri versin, ben teknolojinin bana verdiklerini geri vermeye hazırım," dediği yeri.

sonra da klişeye uğradım, doğru da olsa klişelerin sıkıcı olduğunu bilerek: batılılılar, "batı ve çevresi" merkezli saptamaların, sonuçların ve çözümlerin geriye kalan coğrafyalarda da geçerli olduğunu varsaymaktan ne zaman vazgeçecek, dedim.

ve "keşke bu soru olumlu mana içerseydi" diyerek devam ettim.

şüphesiz, batılı muhafazakâr ile bizim muhafazakârımız bir değil. batıda muhafazakârlık liberal olmayan her şeyi işaret ederken bizim coğrafyada muhafazakârlık son peygamberin (bütün müslümanların dediği gibi "allah'ın selamı üzerine olsun") yolundan gittiğini iddia etmek demek.

az önce sorduğum sorunun olumlu mana içermeyişi de tam bu olarak bundan: ben, muhafazakârların para ve iktidarla imtihanlarından sınıfta kaldığını düşünüyorum çünkü. üstelik bu düşünce son yılların değil iki binlerin başında, ankara'da geçirdiğim yıllarda gördüklerimin, duyduklarımın bir sonucu.

olayın "iktidar" yanını bir kenara bırakırsak, o günlerden bugüne muhafazakârlar sadece paraya değil paranın getirdiği her şeye talip oldular. lüks tüketim ürünlerine, pahallı evlere, gösterişli arabalara, imtiyazlara vs.

bunu yaparken de "defans"lar geliştirmeyi ihmal etmediler. normalde "israf" olarak tanımlanması gereken her şeyi "müslüman her şeyin en iyisine layıktır" diye savunur oldular mesela. "çok paran olacak abi. çünkü, allahın bize emaneti olan bedenimizi korumak için sağlıklı beslenmek farz. sağlıklı ve doğal olan her şey ise çok pahallı," diyerek, şükretmesi gereken hâlini beğenmeyip sahip olduğundan fazlasını isteyenleri gördü bu gözler.

"komşusu açken tok yatmamak için zengin mahallesine taşınan"lar edebi bir cümle olmaktan çıkıp gerçeğe dönüştü. reklamlara, sosyal medyalara bakın. diyetisyenler, psikologlar, astrologlar, modalar, turlar hep onlar için. arz var, çünkü talep var.

müslümanca bir yaşama talip olduğu hâlde çocuğunu tenis, gitar, bale gibi modern(!) dünyanın işaret ettiği ne varsa onların kursuna gönderenler, amerikan karşıtı bir yaşam sürdükten sonra çocuğu amerikan pasaportu sahibi olsun diye oralarda doğum yapanlar, evliliğin ilk şartını dubai'de balayı koyanlar, partilemek ve kutlamak için her fırsatı kullananlar mı sosyal, kültürel modernleşmeyi inkar etmekteler?

elbette, tenis ya da gitar ya da bale kursları karşı olduğum bir şey değil. (hatta oğlumun veya kızımın tenisçi, olmadı tenissever olmasını isterim.) ama müslümanca bir yaşama talip olan birinin önceliğinin kur'an kursu olması gerekmez mi? boğaziçi veya odtü zihniyetinden(!) nefret et ama çocuğun oralarda eğitim alsın diye özel dersler, kolejler falan. evet, yüzmek muhteşem bir şey. yine de yüzebilmek için taklalar atma. her tercihin bir ölçek kaybediş ihtiva ettiğini kabul et.

ama hepimiz insanız değil mi? muhafazakârlar da....

11 Temmuz 2022 Pazartesi

siyah tişörtlü erkekler

bu defa sözüm erkek tayfaya.

/evet, erkek. çünkü ben hâlâ cinsiyet farkına inanıyorum. kadın ve erkek kanunlar, hukuksal alan ve sosyal hayatta tartışılmaz bir şekilde eşit olsa da ruhsal, fiziksel, kısaca yaradılış farkı hep var olacak.

açıkçası bu farklılıklardan keyif alıyor, biz erkekler gibi olmadıkları için nisa tayfasına teşekkür ediyorum. kadınların da erkekler gibi odun olduğu bir dünya aklıma geliyor da: kabus...

yeni modayı da sevmiyorum ayrıca. 'bolu beyi'nin 'bolu insanı'na evriliyor olması, levent yüksel harikası 'kadınım'ın olası bir yeniden yorumda 'insanım söyle beni unuttun mu?' diyerek söylenme ihtimali beni ürpertiyor./

ne diyordum? erkekler... gerçi, "kızım sana söylüyorum gelinim sen anla" atalar sözü mucibince kadınlar da üzerine alınabilir ama sözüm erkeklere.

siyah giymek bir çeşit illüzyona sebep olduğu için ince insanı olduğundan zayıf ya da olduğundan daha ince gösterebilir ama zayıf ya da daha ince yapmıyor. 

o yüzden polo, bisiklet, v yaka tişörtlerinizi, kısa ya da uzun kol bilumum gömleklerinizi bir küçük beden almayın. aksi takdirde can simidini denizden çıkarken unutmuş da gömleği, tişörtü onun üzerine giymiş gibi duruyorsunuz.

5 Temmuz 2022 Salı

altı çizili satırlar: leziz kadavralar

okuduğum en rahatsız edici roman belki de. özellikle sonu. şok oldum. kitabı elimden bıraktım. bir süre sonra yeniden okudum. yanılmamışım, roman boyunca anladığımı sandığım, yanında durduğum, zaman zaman kendimden bir şeyler gördüğüm "o" gerçekten yapmıştı az önce okuduklarımı.

*

bu kitabı seda ersavcı çevirdiği için okudum. tıpkı raydan çıkan trenler (hernán ronsino) ve geber aşkım (ariana harwicz) okurken olduğu gibi.

kitap ya da yazarı hakkında en küçük bir bilgim yoktu okumadan önce. kapağı veya ismi de dikkatimi çekmezdi. çınar yayınları derseniz, bedia ceylan 'daha' güzelce atağına ve rıfat ılgaz faktörüne rağmen kendimi yakın hissettiğim bir yayınevi olmadı hiçbir zaman. anlayacağınız, kitapçıda rastlasam merak etmez, elimi uzatmazdım.

oysa jose saramago romanlarına kardeş bir anlatı bu. çünkü saramago romanlarında olduğu gibi bir soru/fikir ile başlıyor. "ölüm görevini yapmayı bıraksa ne olur?", "iber yarımadası yaşlı kıtadan kopup amerika kıtasına yol almaya başlasa ne olur?", "tesadüfen bir benzeriniz olduğunu öğrenseniz ne yaparsınız?", "birden herkes kör olmaya başlasa ne olur?" tarzı bir soru/fikir.

arada bir kaç fark elbette var. tıpkı kardeşler arasındaki fark gibi. ilki kalem farkı. her yiğidin bir yoğurt yiyişi var ne de olsa. sonra, saramago ne kadar naif ise agustina bazterrica o kadar sert. saramago kitapları kurtuluşa yürüdüğümüzü telkin edercesine umut dolu, tünelin sonundaki ışık imgesi ile yüklüyken, lezzetli kadavralar tünelde değil mağarada olduğumuz, üstelik girişten giderek uzaklaştığımız hissi veriyor. öyle ki, gölgemiz yolu daha da karartıyor. ve bunu, bizi tertemiz mekanlarda, bembeyaz giysilerle dolaştırırken yapıyor.

en büyük fark ise, saramago kitapları yeni durumun gelişimi adım adım anlatırken bazterrica sonucu, başka bir deyişle, kurulan yeni düzende olup biteni anlatmayı seçmiş.

yeni gerçeklikte yaşanan distopik bir öykü anlatmış.

*

kitabın korona salgınından üç yıl önce yayınlandığını belirterek sorduğu soru ya da ortaya attığı fikir nedir söyleyelim: hayvanlarda bir virüs ortaya çıkar ve bu virüs insanlar için ölümcüldür.

hemen evcil hayvanlardan başlayarak bütün hayvanlar yok ediliyor. doğal olarak menüden et çıkıyor. ama insanların canı bir süre sonra et çekmeye başlıyor. ve insanların ortadan kaybolduğu fark ediliyor: marijinaller, göçmenler, fakirler... afrika'dan insanlar avlanıp getiriliyor yamyamlar için.

kuşkucular, "yalan!" diyorlar hemen ve hep olduğu gibi. virüs diye bir şey yoktur onlara göre. artan nüfusu azaltmak ve nüfus artış hızını durdurmak için devletlerin ortak olduğu bir yalan vardır sadece.

din adamları ve siyasetçiler bir araya gelip bu iş için insanların kullanılabileceğine karar veriyorlar. hastalar, yaşlılar, fakirler derken sıra et için beslenip büyütülen insanlara kadar geliyor. insanlar kendisini kötü hissetmesin diye yeni kavramlar üretiliyor. ete et denilmiyor mesela. mezbahalar buna göre yeniden düzenleniyor. bilim insanları en iyi, en besleyici, en leziz ete varmak için araştırmalar, deneyler yapıyor. yemek için insan beslemek imtiyaz hâline dönüşüyor. "bin kesikle ölüm" yöntemini anlatan, onları öldürmeden parça parça yemenin mümkünlüğü üzerine kitaplar best-seller oluyor. insanlar borçlarından kurtulmak için av partilerinde av oluyor. altına imza attıkları şartlar bir bölgede vahşi hayvanlar gibi saklanmak ve belli bir süre dolana kadar hayatta kalmaktır. mesela, eski bir rock yıldızı özgürlüğe ve zenginliğe bir gün kala vuruluyor. yeterince paranız varsa cinselliğini para karşılığı satın aldığınız birini yiyebilirsiniz de.

galiba beni hem rahatsız eden hem de korkutan aynı şeylerdi: kurgu olsa da gerçekleşmesi ihtimal dahilinde olan dönüşümlerdi okuduklarım. en kötüsü de buna engel olacak güçten yoksun olduğumu bilmekti. ne de olsa, petrole bulanmış deniz kuşlarından savaşa bahane çıkarıldığını gördü bu gözler.

*

okudukça, iktidarların bize başka neleri benimsetmiş olabileceği geliyor insanın aklına. düşünün, doğar doğmaz ses telleri kesiliyor ve kendini ifade etme olanağından yoksun bırakılıyor bu yenilmek için labaratuvarlarda üretilen bu yeni tür. böylece insanlıktan çıkıp hayvana indirgendiği için diğer insanların onlar üzerinde tasarrufta bulunma hakkı doğuyor.

"ya," dedim tam burada. "ya insan eşref-i mahlûkat değil de hayvanlar ses tellerinden mahrum insanlarsa?"

*

bütün bunları "o"nun peşinde dolaşırken öğreniyoruz. "o", anlatının merkezinde bulunan, ruhuyla, düşünceleriyle ve vücudunun her zerresiyle nefret ettiği çağdan babasıyla geçirdiği günleri düşünerek kaçan bir adam. virüsten önce mezbahaları olduğu için yeni düzenden kaçması mümkün olmamış, hatta kendini olan bitenin tam orta yerinde bulmuştur "o". işinde iyi olduğu için değerli bir elemandır. değerli olduğu de her yere girip çıkar ve bir manada bize her şeyi gösterir.

babası bir bakım evinde ölümü beklemektedir. annesi kaybetmiştir ama bir kız kardeşi vardır. kardeştirler ama ayrı dünyaların insanı oldukları kesindir. bir süredir annesinde yaşayan, bebeklerini kaybettikleri için dünyadan elini ayağını çeken, dolayısıyla iletişim kurmakta zorlandığı bir karısı vardır.

vaktidir tam o soruyu sormanın. tamam, seda ersavcı yüzünden bulaştım bu kitaba. neden devam ettim peki?

saramago romanlarıyla kardeşliği, prens mişkinvari kahramanı "o" (marcos tejo.),"o"nun duyduğu her sesi bir şeye benzetmesi (mesela, bir adam var: urlet, "hani ezelden beri var olan, ama aynı zamanda onu genç gösteren bir zindeliğe sahip insanlardan biri". her karşılaştığı insan gibi onun sesini de bir şeylere benzetiyor: "her bir sözcüğü, sanki rüzgâr onları alıp götürmüyormuş, sanki cümleler havada cama dönüşüyormuş ve onları tek tek toplayıp bir mobilyanın, ama öyle sıradan bir mobilyanın da değil, cam kapaklı, antika bir art nouveau mobilyanın içine yerleştirip kilit altında tutabilirmiş gibi seçiyor"), bir bakım evinde kalan babasına sadakati, ne zaman sıkışsa(!) babasıyla geçirdiği güzel anları düşünüp kendini yenilemesi beni son-uç'a götürdü.

*

bu yüzden altı çizili satırları o anlardan birinden seçmekte sakınca görmedim.

"Bir gün annesiyle babasını Armstrong'un trompeti eşliğinde dans ederken görmüştü. İçerisi loştu, bir süre durup sessizce onları izlemişti. Babası annesinin yanağını okşamıştı ve henüz küçücük bir çocuk olan o bunun aşk olduğunu hissetmişti. Kelimelere dökemiyordu, o an yapamıyordu bunu ama gerçekliğini hissettiği her şeyde olduğu gibi tıpkı, tüm benliğinde duyumsamıştı.

Ona ıslık çalmayı öğretmeye niyetlenen kişi annesiydi ama o bir türlü beceremiyordu işte. Bir gün babasıyla yürüyüşe çıkmışlardı ve o zaman babasından öğrenivermişti ıslık çalmayı. Annesinin tekrar öğretmeye çalışacağı zaman bildiğini belli etmemesini, sanki zorlanıyormuş gibi numara yapmasını ve ancak sonrasında düzgünce çalmasını salık vermişti babası. Annesinin yanında ıslık çalabildiğinde annesi neşe içinde zıplamış, onu alkışlamıştı. O günden sonra sefil ama mutlu bir trio misali hep beraber ıslık çaldıklarını hatırlıyor. Henüz bir bebek olan kız kardeşi onlara ışıl ışıl gözlerle bakar ve gülümserdi."*


*: çınar yayınları, mart 2020 (2.baskı)

1 Temmuz 2022 Cuma

tehlikeli şiirler - elli sekiz

tehlikeli şiirler okuyalım leyla
yannis ritsos'tan yalınlığın anlamı* mesela

Yalın şeylerin arkasına gizleniyorum beni bulasın diye;
beni bulamazsan, eşyayı bulacaksın,
elimin dokunduğu şeylere dokunacaksın,
parmak izlerimiz karışacak birbirine.

Ağustos mehtabı ışıyor mutfakta
kalaylanmış bir tencere gibi (sana bu söylediklerim
                                   yüzünden öyle görünüyor),
boş evi ve evin diz çökmüş sessizliğini aydınlatıyor –
sessizlik hep öyle diz çökmüş gibi kalıyor.

Her sözcük bir geçittir
bir buluşmaya, çoğu zaman vazgeçilen,
işte o zaman doğrudur o sözcük: buluşmakta direttiği zaman.

çeviri: cevat çapan

28 Haziran 2022 Salı

günün sorusu: sen

benim ben. ya sen, sen misin?

26 Haziran 2022 Pazar

iyi ya da kötü insanlar

artık büyüyen değil yaşlanan bir adama evrildiğim şu günlerde bazı konularda kararlı -hadi ifadeyi eksiksiz kullanalım; tutucu- olduğumu biliyorum.

mesela, "iki cümle sonra lafı doğum saatine getiren bir kızla olmaz". "cümlelerinin arasına 'bir gün vejetaryen oldum, hayatım değişti,' diyerek reklam alan kızla"rla da.

soranlara, "ben, aynı benim," diye cevap versem de değiştiğimi de biliyorum.

elbette değiştim. hayatı "sinema- rüya- masal" saç ayağı üzerine kurabileceğimi düşünmüyorum artık. ya da çokça tekrar ettiğim gibi, kadınlara anlatacak hikâyem olsun diye değil okumayı, okurken olduğum adamı sevdiğim için okuyorum.

ve değişmeye devam ediyorum galiba. ya da değiştiğimi fark ediyorum.

önceden insanlar -en basit ayrımla- iyi ya da kötüydü benim için. artık böyle bir etiket yok.

biliyorum ki, her insanda her şey, bütün hâller mevcut. dolayısıyla hem iyilik hem de kötülükler. sadece iyi dediklerimizde iyilikler, kötü dediklerimizde kötülükler daha fazla ya da ön planda.

hepsi bu.

24 Haziran 2022 Cuma

paralel evrenler: on altı

iki yazar.

biri edebiyatçı, diğeri felsefeci.

biri ispanyolca yazan arjantinli, diğeri fransızca yazan romen.

ilki dünyanın en büyük yalancısı borges, ikincisi her şeye, kendine bile karşı cioran.

dağlar aşıp bir koyakta buluşuyorlar adeta: 'intihar'da.

borges, "ölümü beklemek yerine intihar" tavsiyesine, cioran, "neden cioran kendini öldürmedi?" sorusuna benzer yanıtlar veriyor. 

"intihar etmek mi? lugones'in dediği gibi, 'hayatımın olduğu gibi, ölümümün de efendisi olmak istiyorum'. ve intihar etti. intihar etmeyi birçok defa düşündüm, her zamankinden daha mutsuz olduğum anlarda… ve ayrıca, gözünü kaybettikten sonra, hayatını da kaybettiğinde ne olduğunu anlamak için, öyle değil mi? sonraları, intihar etme fikrine sahip olmanın yeterli olduğunu düşündüm. şimdiyse, fazla yaşlıyım ve artık çok geç diyorum kendi kendime. ölüm her an gelebilir. ama hâlâ kâbuslarım ve gerçekleştirmek için iki ya da üç yıla ihtiyaç duyduğum projelerim var."

"bunun cevabı burukluk adlı kitabımda bulunuyor: intihar fikri olmasa, kendimi çoktan öldürmüş olurdum. (...) gençliğimden bugüne kadar her gün bu fikirle, intihar fikriyle yaşadım. daha sonra da, şimdiye kadar, ama belki de aynı yoğunlukta değil. ve eğer hâlâ hayattaysam, bu fikir sayesindedir. hayata ancak bu fikir sayesinde tahammül edebildim, benim desteğimdi: 'hayatın senin elinde istediğin zaman kendini öldürebilirsin.' bütün çılgınlıklarıma, bütün aşırılıklarıma da böyle katlanabildim. ve yavaş yavaş bu fikir bir hıristiyan için tanrı neyse benim için o hale geldi, bir destek; hayatta bir sabit noktam var."**


*: ramón chao'nun gerçekleştirdiği bu söyleşi bin dokuz yetmiş sekizden. fakat çok sonra, iki bin bir yılında le monde diplomatique'de yayınlanmış.
**: bin dokuz seksen altı. almanya'da yayınlanan haftalık dergi die zeit'ın on beşinci sayısı için cioran'la söyleşen ise fritz j. raddatz.

21 Haziran 2022 Salı

yorum

goodreads'de sine adlı kullanıcının veba geceleri'ne dair yorumundan, daha doğrusu o yorumda açtığı parantezden ilhamla:

muhatabınızı alın karşınıza ve oyununuz başlasın: her köpek çetesi belirdiğinde, her 'bazan' dendiğinde, her yeni evli çift sevişmesinde bir öpücük; orhan pamuk bir karakter olarak belirdiğinde üç öpücük.

hatta masumiyet müzesi'nden başlayın paralel okumaya. bölüm: altmış dokuzdan...

*

bahsi geçen 'parantez' ise bu: "minik bir orhan pamuk kitap kulübü kurup "orhan pamuk drinking game" geceleri organize edesim var. her köpek çetesi belirdiğinde, her "bazan" dendiğinde, her yeni evli çift sevişmesinde birer küçük shot; orhan pamuk bir karakter olarak belirdiğinde üçer shot!"

17 Haziran 2022 Cuma

dakika ve skor

"Sapsarı yaz başladı. Ben galiba sevmiyorum güneşi.. Gri gök, puslu hava, yalnızlıklı meyhane.. Bunlar daha çok hoşuma gidiyor. Eskiden yazın geldiğini de bilirdim. Önce özlerdim, sonra sıcaklık, mavilik, aydınlık taşıyan bir yolcu gemisi gibi limana girdiğini, demirlediğini görürdüm. Şimdi artık görmüyorum. Yoldan geçen bir tanıdığın gülümsemesi gibi, bir an görünüp kayboluveriyor yaz."*


*: edip cansever - iki satır, iki satırdır (alev ebüzziya'ya mektuplar: 1962-1976)

15 Haziran 2022 Çarşamba

hepsi, aynı anda

"sen," dedi, adam. "dünyada ne varsa istiyorsun. daha da kötüsü, aynı anda istiyorsun."

ve bu senin en büyük kusurun. kusur demeyelim de çarmıh belki. bir türlü sırtından atamadığın.

11 Haziran 2022 Cumartesi

ikarus

bir babanın oğluna ikarus'u ve aşkı anlatırken görüldüğüdür:

"herkes güneşe fazla yaklaştığı için düştüğünü söylüyor ama uçtu, anlıyor musun oğlum, uçabildi. şayet bir kaç saniyeliğine bile kuş olabildiysen düşmek önemli değildir."

aşk da öyle...

8 Haziran 2022 Çarşamba

atışma - yirmi bir

ülkemizin ilk bloggerlarından tezer özlü, "burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi,"* dedikten sonra mikrofonu şu dünyada 'bir ediplik yer' kapladığını iddia eden güzel şaire bırakıyor:

"sevgide sevgisizlik, sevgisizlikte sevgi arıyan insanlar ülkesi burası."**


*: yaşamın ucuna yolculuk
**: iki satır, iki satırdır (alev ebüzziya'ya mektupların ikincisi)

7 Haziran 2022 Salı

lacivert konvers

geçen gün bir defa daha "hayatımın son konversi"ni aldım. lacivert. çünkü,  gri - lacivert - gri - lacivert ... şeklinde giden sıralamada sıra  lacivertteydi.

kendimi genç hissetmek ya da genç göstermek için yapmıyorum bunu. öyle olsa gri ya da lacivert değil kırmızı alırdım.

çok rahat çünkü. hafif, basit ve pratik. üstelik, benim gibi sandalet sevmeyen biri için yaz günlerinde ondan rahatı yok. ne yani, parmak arası terlik mi giyeyim?

"hayatımın son konversi" bahsine gelirsek, bundan uzun zaman önce, "bundan sonra konvers giymem herhalde. bu, hayatımın son konversi," diyerek bir tane almıştım. sonrasında da, ne vakit yeni bir tane alacak olsam o ifadeyi andım. hepsi bu.

son olarak, gözlerinin önüne converse giyen bir fener bekçisi getirip, "ıyy!.." diyenler varsa, öyle yapmadan önce, şehrin ortasında yaz kış demeden salomon marka trekking ayakkabısı giyip, onları kışın jack wolfskin su geçirmez montla, yazın da ütü istemeyen kısa kollu gömlekle kombinleyen araştırma görevlisi ve doçent tayfasını gözlerinin önüne getirsinler.

şimdi, "ıyy!.." diyebilirsiniz.

5 Haziran 2022 Pazar

prolog

beş haziran iki bin on bir, pazar. sicilya. ama her şey geçen yaz başladı. geçtiğimiz yaz.

3 Haziran 2022 Cuma

günün sorusu: yaklaşık sekiz dakika

güneş ışığı dünyaya sekiz dakika on dokuz saniye civarında ulaşır. başka bir deyişle, birileri güneşin şalterini indirse bile yaklaşık sekiz dakika daha hayatımız değişmeden kalacaktır.

diyelim ki bu oldu ve anında haber aldınız. o 'bonus' sürede ne yapardınız?

1 Haziran 2022 Çarşamba

bizden içeri

iyi tanıdığımız, iyi tanıdığımızı düşündüğümüz birinin olmaması gereken bir yerdeki mevcudiyetine şahit oluruz bazan. şaşırmamak gerektiğini biliriz de şaşırmaktan kendimizi alamayız. biliriz, çünkü "insanlar aya benzer". şaşırırız, çünkü "bir yüzleri daima karanlıkta kalır".

yanımızdaki hâlini biliriz de evde, yatak odasında, yemek yaparken, araba kullanırken, bir odada tek başına delirirken nasıl birisi olduğunu bilemeyiz.

kız evi terk eder, kocası için "pırlanta gibi çocuktu," deriz. "acaba başkası mı var kızın hayatınds?" oysa o çocuk bizim yanımızda pırlanta. evde, yatak odasında, yemek yaparken, araba kullanırken, bir odada tek başına delirirken nasıl birisi, kim bilir?

bir başkası gece uyurken kocasının üzerine kaynar su döker. oysa 'melek gibi'dir, nasıl olabilmiştir olanlar? evet, onu da bilemeyiz evde, yatak odasında, yemek yaparken, araba kullanırken, bir odada bir başına delirirken...

ama şunu biliriz; insanlar sadece deliliğin, cinnetin tohumlarını değil her şeyin ihtimalini taşır içinde. doğru, biz de...

bizi durduran da çoğu zaman toplumsal, seküler ya da dini kurallar ve kendi kendimize koyduğumuz sınırlardan başkası değildir. bazan da çocukluktan bu yana edindiğimiz, yıllarla sınırlarını belirlediğimiz kişiliklerimiz mani olur bize. "vişne seviyor olmak vişneli pasta sevmeyi gerektirmez," deriz mesela.

/benim ölçüm ise bir soru: değer mi? duvara tosladım, uçuruma yuvarlandım ama "değer" cevabını verdiğim hiçbir yoldan geri dönmedim. düştümse kendim düştüm./

başladığımız yere dönersek. biz insanız. içimizde azize de var orospu da. iyi, kötü. kirli, temiz. durduğumuz yere razılık, bilmediğimiz dünyalara merak.

içimizde deliliğin ve cinnetin tohumları var. yeşerecek iklim ve toprak bekleyen, hatta arayan ihtimaller denizi...

bu yüzdendir bir ilişkide edilgen olmayı tercih eder diğerinde etken oluruz. birinde duvarlar çınlatan kahkahalar, diğerinde sanki fazlası ayıpmış gibi tebessüme sığdırılmış gülmeler. birinde üstte, diğerinde altta oluşumuz. birinin tarihçesini tutarız da diğerinde nerede, nasıl tanıştığımızı unuturuz.

"çok değiştin" diye suçladıklarımız değişmemiş, o ana kadar geri planda tuttukları yanlarını, fikirlerini, tarzlarını 'er meydanı'na sürmüştür yalnızca. bambaşka bir hayatı değil, o güne kadar yaşamayı tercih etmedikleri bir hayatı seçmişlerdir.

tam da bu yüzden yanında kendimiz olabildiğimiz insanlar, bizi en çok sevenler ya da en çok sevdiklerimiz değil bizi yargılamayan ve olduğumuz gibi kabul eden, başka bir deyişle bizi dar bir çerçeveye hapsetmek yerine özgürleştirenlerdir.

çünkü aklımızı terk etmek, doğrularımızı unutmak ya da inançlarımızdan soyunmak olmasa bile arzumuz, eğer istersek terk edebileceğimizi, unutabileceğimizi ya da soyunabileceğimizi bilmek muazzam bir konfor.

31 Mayıs 2022 Salı

kandırıkçılık

bazan hayatın yükü ağırlaşır. işte o zaman ateşi canlı tutmak için arada sobaya kuru odun atar gibi için için bir hayali besleyerek kendini azıcık kandırmalıdır insan.

çok değil ama azıcık. diğer türlüsü 'iyimserlik' yerine 'kendini kandırmak'ı seçmek olur.

26 Mayıs 2022 Perşembe

dakika ve skor

"Yapmaya muktedir olmadığımız şeyleri şiddetle arzuluyor ama bu muktedir olamama halimizle yüzleşemiyoruz. Yüzleşemiyoruz çünkü bunu yapmak bilinci ve bilinçle birlikte insanlık onurunu da boğacak. Anlamsızlık insana zaten yeterince ağır geliyor, üstelik ölümsüzlüğün var olduğuna inanan ve bunun, çağın ötesine geçebilen zamanın, öğütücü dişlerine direnebilen, düşüncenin ve sanatın en üstün tecellisi aracılığıyla mümkün olabileceğini düşünen bir dünyada... Ah ne müthiş bir görüş, nasıl da mutlu bir bilinç haline işaret ediyor. Evet, belki de kişisel yaşamlarımızla ve neler deneyimleyeceğimize dair iyimser bir umutlarımızla karşılaştırabiliriz bunu. Bizler yaşları ilerledikçe daha bir akıllanan insanlar olmayı arzuluyoruz ama bu doğru mu? Benim açımdan doğru değil. Ben yirmi beş yaşındaki halimden daha fazla akıllanmadım, yaşlandım sadece. Deneyimlerim kendimden başka kimsenin işine yaramıyor. Deneyimlerimin ileriye, gençlere taşınamayacak kadar değersiz şeyler olduğu gerçeği sadece ve sadece benim taşıyacağım bir yük. Deneyimlerimi, yaşımın farkında olmamı sağlayan ve beni 'genç gibi', 'genç ruhlu gibi' sevimsizce davranmaktan -sevimsiz olduğunu dile getirmekten kaçınmıyorum- alıkoyan engeller olarak görmek durumundayım."*


*: dog solstad, profesör andersen'in gecesi

23 Mayıs 2022 Pazartesi

üçleme: içime attıklarım

ne zaman sosyal medya bahsi açılsa, "bu deniz feneri yalnızlığı olmasaydı muhtemelen sosyal medya hayatımda bu denli yer tutmazdı, belki de hiç olmazdı," derim. yine öyle olsun.

ama mevzuya giriş yerine. yoksa şikayetçi sayılmam. hatta sevdiğim bile söylenebilir. sosyal medyaya ayrılan süre bahsine gelince, "neyin fazlası zararlı değil ki?"

sadece, her alanda olduğu gibi burada da kendime koyduğum kurallar var. müstear mesela. sosyal medyanın doğasına daha uygun olduğunu düşünüyorum çünkü. üstelik, ne insanlara söyleyecek yüksek fikirlerim ne de bahanesiyle kendimi reklam edeceğim mesleki bilgilerim var. yazar da değilim ki, "artık okura emanet" notuyla yeni kitabımın kapağını en üste sabitleyeyim.

bir diğer önemli kural ise, ben hıyarım diyene elimde bir kase yoğurtla koşmamak. başka bir deyişle her türden tartışmadan uzak durmak, fikir ayrılıklarında ve aptallıklarda sakin kalmak.

levent cantek'ten (ç)aldığım bir cümle de bana bu yolda kılavuzluk etmekte: memleketten soğumak istiyorsan sosyal medyada yorum okuyacaksın, kendinden soğumak istiyorsan bu yorumlara cevap yazacaksın.

yazlık site yöneciliği ile meşgul emekli asker değilim belki ama ben de insanım. konulara sadece köpürtmek için dahil olsam da bazan içimden cümleler geçiyor, "ulan!.." diyorum.

bu yazı tam da bu yüzden. içime attıklarım üçlemesi. ve hep olduğu gibi kişisel.

bir:sarper günsal ve berkem ceylan. "bisikleti türkiyeye sevdiren sesler"... bu ifadeyi geçenlerde duydum. duymadımsa da uydurdum. ama güzel uydurdum. o ikisi yol bisikleti yarışlarını sevme sebebim değilse de izleme sebebimdir diyebilirim. caner eler'in zaman zaman verdiği katkıyı saymazsak türk seyircisinin de benim gibi düşündüğüne, onlar sayesinde bisiklete ilginin arttığına eminim. sadece yarış anlatmaz, bisiklete dair hemen her etkinlikte de görev alırlar.

onlar anlatırken televizyon evde ses olsun diye açılmış bir elektronik alet olmaktan çıkar ve iş bambaşka bir tecrübeye dönüşür. sanki yemeğe davet ettiğim iki arkadaşım biraz erken gelmiş, ikisi televizyonun karşısında takılırken ben de kalan işleri tamam etmeye çalışıyorum. onlar da bir yandan televizyon seyredip bir yandan sohbet ederken, arada çok sevdikleri ve bildikleri bisiklet sporu ve o gün koşulan yarışa dair bilgiler araya karışıyor. ve ne zaman yarışta kaza, atak gibi sıradışı bir durum olsa heyecanlanıp sesleri yükseliyor.

bu ara yılın giro, yani italya bisiklet turu günleri. neden bilmem, sarper günsal ve berkem ceylan geçmiş yıllara göre daha az görev alıyor bu sene. hâl böyleyken onları diğer spiker arkadaşlarla karşılaştıran, "niye yoktunuz?", "sizsiz keyfi yok" vs. tarzı yorumlar çok oluyor.

işte bu tarz yorumlara uyuz oluyorum. çünkü böyle bir karşılaştırma hem onlara hem diğer arkadaşlara haksızlık. çünkü arada kulvar farkı var karşılaştırma benzerler arasında yapılır.

iki: ikinci ayar olduğum grup ise jaguar kitap kapak sevicileri. daha önce de söylediğim gibi jaguar kitap son yıllarda en çok sevdiğim yayınevi. içerikler mükemmel, yazar ve edebi tercihleri harika, kapakları muhteşem.

ama... evet, ama... insanların 'jaguar kitap kapakları'nı övmesinden, kelimenin tam anlamıyla orada takılıp kalmalarından sıkıldım. kapaklar güzel, hatta muhteşem. itiraz etmiyor, emeği geçenlerin ellerinden öpüyorum ama içerikleri de muhteşem.

aşın o kapağı, içine girin kitabın. biraz da kitaplardan konuşun. siz bana bakmayın, 'zarfa değil mazrûba bak'ın.

üç: batılı siyasetçilerden çok her fırsatta batılı siyasetçi övenlerden nefret ediyorum. bunu 'bizim siyasetçiler daha iyi' diye anlayacak akl-ı evveller çıkabilir. hepsinin canı cehenneme. kaldı ki, bence siyasetin içinde bir dönemden fazla kalan herkes cehennemlik.

yok efendim, bilmem nerenin başbakanı işe bisikletle gidiyormuş. cumhurbaşkanı bilmem ne uçak biletini kendi alıyormuş. meclis başkanı bilmem ne apartman dairesinde oturuyor, üstelik pencere camlarını bile kendi siliyormuş.

bu insanlar savaş çıkarıp acılara sebep olan antlaşmaların altına imza atmasalar iyi bir şey aslında yaptıkları. ya da az gelişmiş ülkelerin kaynaklarını sömürmeseler, afrika'nın sıcağı yetmezmiş gibi orada yangınlar çıkarıp o yangınlara körükle gitmeseler. sana oy verenler dünya kadar enerji kullanabilsin, rahat rahat tüketsin diye bir sürü yılanlık yap sonra da işe bisikletle gittiğin için bazı aptallar seni alkışlasın. harika!..

paha biçilemez olana gelince, -hem ayar olduklarım listesi hem paha biçilmez... tam bir oxymoron örneği- kesinlikle ve kesinlikle, herhangi bir şeyi bahane ederek öğrencilerinin fotoğrafını ya da videosunu paylaşan öğretmen tayfası.

oysa yaptıkları hem etik dışı hem suç. olur olmaz her şeye fetva veren din adamlarını, her konuda fikir sahibi kanaat önderlerini, problemin ne olduğunu bilen ama çözmeyen siyasetçileri geçtim herhangi bir velinin bu duruma tepki göstermeyişi ise tuhaf.

öğretmeni benden habersiz -kaldı ki, haberim olsa dahi müsade etmem- çocuğumu sosyal medyada paylaşsa canına okurdum. anasından emdiği sütü burnundan getirmek için elimden geleni ardıma koymazdım.

19 Mayıs 2022 Perşembe

editör

bugün koşarken aklıma nazan bekiroğlu'nun âyine-i mücellâda nihanız adlı öyküsü geldi. o öyküde yazara, "puşkin hakkında hafif bir yazı yaz, bitir artık hattat mı rasıt mıdır nedir o adamın hikâyesini," diyen bir editör vardır, onu andım.

sonra da "blogun bir editörü olsaydı," dedim.

"x mi y mi nedir? bitir artık şu salağın hikâyesini. çocukluğuna ya da ilk gençliğine dair hafif bir yazı yaz, derdi."

17 Mayıs 2022 Salı

bi' tek ben anlarım*

orada öylece, denizi seyreden park kanepelerinden birinde baktığımı görmeden oturuyordum. bir zamanlar yenmeyi hayal ettiğim ufuk çizgisi önümde iki maviyi birbirinden ayırıyor, denize gölge bırakan bulutlar üzerimde oradan oraya koşuyordu.

yanıma birisi oturdu. dönüp bakmadım. hem o günlerde, öyle bir anda yanıma oturabilecek tek kişinin kim olduğunu bildiğim hem kim olduğu umrumda bile olmadığı için. bir müddet sonra, "sen," dedi. "sen diğerleri gibi değilsin. zamanda ve mekanda ziyan olmayacaksın."

bir şey söylemedim. ama içimden geçenleri bugün bile utançla hatırlıyorum: "şimdi anlatmam gerekiyor değil mi? çünkü bu cümleden sonra bir şey söyleme sırası bana geçti."

sustum. başka zaman olsa konuşurdum ama o gün, orada, o an sustum. o da sustu. sadece kalkmadan önce bir kaç cümle kurdu. "biliyorum, üç ay bile olmadı tanışalı. seni iyi tanıdığımı da söyleyemem. ama seni herkesten daha iyi anlarım."

bu şarkı onun şarkısı değil elbette. ama onu hatırlattı. bir de ze.'yi. özellikle de, "hiç izlememiş olsaydım bu filmi/ canımı acıtırdı" dediği yer.

bugünlerde deliler gibi dinlediğim ama normal koşullarda fark etmeyeceğim bu şarkıyı bana işaret edene gelince, o kadar hüzünlüdür ki, oynayacak olsa hava olarak ankara'nın bağları'nı seçer, üstüne "ankara'nın bağları'na oyun havası muamelesi yapanın kalbini kırarım" der. bir de flört var tabiî...


10 Mayıs 2022 Salı

günün sorusu: arama kurtarma çalışmaları

kendimizi kendimizden uzaklarda aradığımız için mi kim olduğumuzu bulamayışımız?

8 Mayıs 2022 Pazar

dakika ve skor

"Karısına abartılı bir içtenlikle veda etti, kulağa samimi gibi gelen ses tonu kendisinin keyifsiz, kadınınsa bezgin yüz ifadesiyle tam bir tezat oluşturuyordu. Bu her sabah böyle tekrarlanırdı, içinden gelerek "Hoşça kal" diyebilmek için bütün gücünü seferber ederdi, yıllar boyu yan yana yaşadığı ve bunun sonucu olarak da derin bir karşılıklı aidiyet hissettiği kadına jest olarak yapardı bunu, gerçi artık bu derin duygudan geriye bölük pörçük bir şeyler kalmıştı ama olsun, her ne kadar ikisi de bunun gerçekte böyle olmadığını gayet iyi bilse de o, her sabah rahat ve şen şakrak bir şekilde dile getirdiği bu "Hoşça kal" sözü aracılığıyla ilişkilerinin hiç değişmediğini ruhunun derinliklerinde hissettiğini eşini anlatmaya mecbur tutuyordu kendini, benliğini zorlayarak bu jesti mümkün olabilecek en üst seviyeye çıkarıyordu, zira karşı taraftan aynı rahat ve samimi ses tonuyla söylenmiş ve içindeki huzursuzluğu yatıştırmaya yarayan "Güle güle" cevabının geleceğini biliyordu ve buna şiddetle ihtiyacı vardı."*


*:dag solstad, mahcubiyet ve haysiyet