6 Ağustos 2022 Cumartesi

kağıttan kaptanlar*

çünkü, dün sabahtan bu yana aralıksız dinliyorum.

adının çağrışımları bile yetti buna: kağıt gemiler, kağıt kaplanlar, kağıttan gemilerin kaptan-ı derya paşası, uzak bir martının gölgesinde kağıt gemiler yüzdüren yol yorgunu bir adam... ve bütün bunların toplamı.

geriye dönüp bakıyorum da, 'bülent ortaçgil okulundan mezun birsen tezer'i keşfedeli yıllar olmuş. daha doğrusu yörüngesine gireli. öyle ki, bir kitap yazacak olsam soundtrackinde kendine yer bulur. sanırım, değirmenler...

cihan albümü o kadar özeldi ki -ya da öyle bir zamana denk gelmişti ki-, hem dinleyip durdum hem de peşi sıra ne geldiyse yetersiz buldum. cihan-iki de, birsen tezer'in 'çok sakallı' adamlarla yaptığı düetler de, baş döndüren icrasıyla yeniden yorumladıkları da yetmedi.

ama düne kadar. dün, bütün gün dinledim. ve bugün, bütün bir sabah. havalar biraz serinlemiş, ağustos sonbaharı hatırlatan denemeler yaparken.

beni birsen tezer konusunda en çok anlayacağını düşündüğüm be.'ye haber ettim sonra. muhtemelen bir süre beraber dinledik paralel bir evrende.

ve be.'ye katılıyor, şarkının, "bildiğin hiçbir koku kalmıyor yarınlara" dediği yere katılmıyorum. ama gerisi güllük gülistanlık.



notgibi: hanımefendi, çıkar da bir gün, bu şarkının protest bir yanı var, derse, üzülürüm. çünkü, biz kendisini bir aşk, bir kalp şarkısı gibi bildik.

3 Ağustos 2022 Çarşamba

kadın futbolu

hiç de keyifli değil. açıkçası, oyuncuların gol sevinci olsun diye formalarını çıkarmaları estetik bir manzara da değil.

/bu arada, gole sevinirken formayı çıkartmanın neden kusurlu hareket sayıldığını ve sarı kartla cezalandırıldığını biliyor musunuz?

formadaki reklam görünmüyor diye. oysa reklamın en etkili olduğu zaman gol sonrası. evet, tam da napolyon'un dediği gibi./

hafta sonu euro2022, başka bir deyişle avrupa kadınlar futbol şampiyonası'nın finali vardı. maçın sonunda, uzatmalarda bulduğu golle almanya'yı iki-bir mağlup eden ingiltere şampiyon oldu.

bu şampiyonluk ise ingiliz oyunculara elli beş biner sterlin prim kazandırdı.

ama geçen yıl oynadıkları euro2020 finalini kazansaydı ingiltere erkek futbol takımı futbolcu başına dört yüz altmış bin sterlin prim alacaktı. yani kadınlara verilen primin sekiz katından bile fazla.

kadın futbolunun görünürlüğünden dem vurarak ya da sponsor desteğinin, yayın gelirlerinin azlığını bahane ederek bu durumu normal bulan, prim farkını savunanlar çıkacaktır. her şeyin paraya tahvil edildiği dünyada kadınlar 'bu kadar' hak etmiştir çünkü.

ama kazın ayağı öyle değil. profesyonel olarak yaptıkları bir meslekten kazandıkları transfer ücreti ya da maaştan bahsetmiyoruz çünkü. öyle bir durumda, ücretlerin gelire göre belirlenmesi, düşük ya da yüksek olması çok normal.

futbolun tersine voleybolda -özellikle türkiye'de- tam da bu yüzden kadın sporcular daha fazla kazanıyor.

tenis gibi, aradaki izlenme, kalite, seyir, efor farkının büyüklüğüne rağmen kadın-erkek ayrımı yapılmayan, şampiyonlara aynı miktarda ödül verilen sporlar da var.

ama ülkeni temsil etmenin ve şampiyonlukla onurlandırmanın sponsoru, yayın geliri, görünürlüğü, eforu, kadını erkeği olur mu?

böyle bir prim farkı ayrımcılık bence. hem kadın haklarına hem kazanımlarına saygısızlık.

dilim döndüğü, gücüm yettiği kadarıyla kadın ve erkeğin aynîleşmesine karşı dursam da bu öyle bir şey değil. burası kamusal alan ve burada her birey denk ve eşit haklara sahip.

26 Temmuz 2022 Salı

dakika ve skor

"Bir sürü şey yaptım.
   Çok başarılı oldum.
   Bok gibi başarılıydım.
   Yuvada başarılıydım. İlkokulda başarılıydım. Ortaokulda başarılıydım. Lisede iğrenç bir şekilde başarılıydım; yalnızca derslerde değil, sosyal olarak da. İneklemeden, bütün ders kitaplarını hatmetmeden başarılıydım; biraz isyankâr ve küstahtım, hocalara tavrım, izin verilenin sınırındaydı ama yine beni diğerlerinden daha çok severlerdi; bunu becerebilmenin şartı, insanın sevimsiz bir şekilde çok başarılı olmasıdır, diye düşünüyorum bugün. Başarılı bir öğrenciydim, süper başarılı bir sevgilim oldu, diğer bütün işlere on basan bir iş teklifi aldıktan sonra başarılı dostlarımın arasında, başarılı bir şekilde evlendim. Sonra başarıyla büyüttüğümüz çocuklarımız oldu, başarılı bir şekilde elden geçirdiğimiz bir ev aldık. Bütün bu başarıların ortasında yıllarca dolanıp durdum. Başarılarla yattım, başarılarla kalktım. Başarılarla uyudum. Başarı soludum ve yavaş yavaş yaşamımı yitirdim. Şimdilerde olan bitene böyle bakıyorum. Allah çocuklarımı benim kadar başarılı olmaktan korusun."*


*: erlend loe, doppler

24 Temmuz 2022 Pazar

fark

"ama" üzerine daha önce de konuştuğumuzu hatırlıyorum. silgi olarak kullanabileceğimizi, dikkatli bakarsak kendisinden önce söylenenleri nasıl da silip attığını falan.

mesela, "tutkulu biri ama nerede duracağını bilmiyor," dediğimizde, duyguların en cazibelisi "tutku" buhar olup uçar ve geriye "nerede duracağını bilmeyen" biri kalır.

şimdi cümleciklerin yerini değiştirelim. hayata, olaylara, insanlara bakışımız da değişiyor değil mi? hem cümleyi hem bizi nasıl da kötümserlikten iyimserliğe taşıyor.

"bardak dolu" diyerek kendimizi kandırmadıktan sonra, bardağın yarısı boş değil dolu olsun artık. kaldı ki yanlış değil bu. boş bir iyimserlik de...

açıkçası, bu iyimserliğe ihtiyacımız olduğunu da düşünüyorum. "ama"ları doğru yere koymak da olayları, insanları, hayatı daha güzel görmeyi sağlayacak bence.

"nerede duracağını bilmiyor ama tutkulu biri," mesela.

biliyorum, "al başına belayı" vak'ası aynı zamanda. ama "hayat ne getirirse getirsin üstesinden gelecek kadar güçlüyüm" diyorsanız o kadarcık da olsun.

22 Temmuz 2022 Cuma

romantik komedileri neden izlemeliyiz?

size de olur mu? bana zaman zaman dünyanın bütün romantik komedilerini izleme isteği gelir.

biliyorum, hepsini izlemeye gerek yok. bu filmler hep birbirine benzer, belli bir aritmetiği var. hikâyeler farklı başlasa da çok geçmeden karakterlerin birbirini görür, bir kaç güzel andan sonra iyi giden her şey bir yanlış anlama ile bozulur, mutlu son için seyircinin bir süre daha beklemesi gerekir falan.

izlediğim son iki filmde 'yanlış anlama' erkeğin tesadüfen duyduğu ve kadının erkeği "o kadar önemli biri değil" diye anlatmak zorunda kaldığı durumdu.

ikisinde de erkekler "anlamadan, dinlemeden" ama soylu bir davranışla hikâyeden çekildiler.

hani hep anlatılır ya, filmlerin üzerimizdeki büyük etkisi, bizleri yoldan çıkarttığı, batı hayranı ve modernite düşkünü yaptığı, daha büyük laflar edecek olursak kültür emperyalizmi diye.

peki insanlar bunları niye öğrenmez filmlerden? gitmeyi, ikna etme çabalarının boşunalığını, muhatabına saygı duymayı, istenmediğini kabullenmeyi, yeni bir başlangıç için cesur olmayı...

o seviyordur ama henüz bilmiyordur. o da istiyordur ama kafası karışıktır. istemem ama yan cebime koy diyordur. rehberinden silmiş, numaramızı engellemiştir ama instagram hesabı hâlâ herkese açıktır. bir gün o da bizi anlayacaktır.

hayır. hayır... insanlar, "hayır" demeyi biliyor. sorun bizde. biz duymayı bilmiyoruz. ya da duyduğumuzu anlamayı.

20 Temmuz 2022 Çarşamba

tehlikeli şiirler - elli dokuz

tehlikeli şiirler okuyalım leyla
süleyman çobanoğlu'ndan vatan* mesela

Fatmaca'yı tanırsın, kırkaltı kıtlığında
Hayvan tersi içinden arpaları toplamış
Oğlunu paraşütle Kıbrıs'a bırakmışlar
Alıcı bir kuş gibi bütün göğü kaplamış

Özlem, o kasatura boğazına batınca
Bilmezdik katarakt mı gözleri çürümüş mü
"Girne ne yanda" diye fısıldardı muhtara
"Kıran giresi gavur Beşparmak'tan düşmüş mü?"

Sonra döndü de geldi oğulcuğu bir akşam
Berber kalfası oldu uzun uzun susardı
Fatmaca hiç yakmazdı bayraklı gazeteyi
Mushaf'ın alt yanına Rauf Denktaş asardı

Ne yaşadı ne öldü: var mıydı kimse bilmez
Ablasından kalmışmış kafa kâğıdı bile
Şimdi temmuz sonu akşam alacasında
Fatmaca'yı andırır harmanlıkta bir gölge

Yalnız o kadınlardı köyünden hiç çıkmadan
Koca denizi aşıp adayı vatan yapan

*: tamgalar, ötüken yayınları (sayfa:82)

15 Temmuz 2022 Cuma

muhafazakârlar, muhafazakârlarımız

jürgen habermas beyefendiye, "muhafazakârlar, ekonomik modernleşmeyi kabullenirken kültürel-toplumsal modernleşmeyi reddetmekte, kapitalizmin suçlarını kültürel-toplumsal modernleşmenin üzerine atmaktadır," derken rastladım ve itiraz etmek istedim.

itirazdan daha çok konuyu köpürtmek arzusuyla çıktığım bu yolda ilk olarak ismet özel'i andım: "teknoloji benden aldıklarını bana geri versin, ben teknolojinin bana verdiklerini geri vermeye hazırım," dediği yeri.

sonra da klişeye uğradım, doğru da olsa klişelerin sıkıcı olduğunu bilerek: batılılılar, "batı ve çevresi" merkezli saptamaların, sonuçların ve çözümlerin geriye kalan coğrafyalarda da geçerli olduğunu varsaymaktan ne zaman vazgeçecek, dedim.

ve "keşke bu soru olumlu mana içerseydi" diyerek devam ettim.

şüphesiz, batılı muhafazakâr ile bizim muhafazakârımız bir değil. batıda muhafazakârlık liberal olmayan her şeyi işaret ederken bizim coğrafyada muhafazakârlık son peygamberin (bütün müslümanların dediği gibi "allah'ın selamı üzerine olsun") yolundan gittiğini iddia etmek demek.

az önce sorduğum sorunun olumlu mana içermeyişi de tam bu olarak bundan: ben, muhafazakârların para ve iktidarla imtihanlarından sınıfta kaldığını düşünüyorum çünkü. üstelik bu düşünce son yılların değil iki binlerin başında, ankara'da geçirdiğim yıllarda gördüklerimin, duyduklarımın bir sonucu.

olayın "iktidar" yanını bir kenara bırakırsak, o günlerden bugüne muhafazakârlar sadece paraya değil paranın getirdiği her şeye talip oldular. lüks tüketim ürünlerine, pahallı evlere, gösterişli arabalara, imtiyazlara vs.

bunu yaparken de "defans"lar geliştirmeyi ihmal etmediler. normalde "israf" olarak tanımlanması gereken her şeyi "müslüman her şeyin en iyisine layıktır" diye savunur oldular mesela. "çok paran olacak abi. çünkü, allahın bize emaneti olan bedenimizi korumak için sağlıklı beslenmek farz. sağlıklı ve doğal olan her şey ise çok pahallı," diyerek, şükretmesi gereken hâlini beğenmeyip sahip olduğundan fazlasını isteyenleri gördü bu gözler.

"komşusu açken tok yatmamak için zengin mahallesine taşınan"lar edebi bir cümle olmaktan çıkıp gerçeğe dönüştü. reklamlara, sosyal medyalara bakın. diyetisyenler, psikologlar, astrologlar, modalar, turlar hep onlar için. arz var, çünkü talep var.

müslümanca bir yaşama talip olduğu hâlde çocuğunu tenis, gitar, bale gibi modern(!) dünyanın işaret ettiği ne varsa onların kursuna gönderenler, amerikan karşıtı bir yaşam sürdükten sonra çocuğu amerikan pasaportu sahibi olsun diye oralarda doğum yapanlar, evliliğin ilk şartını dubai'de balayı koyanlar, partilemek ve kutlamak için her fırsatı kullananlar mı sosyal, kültürel modernleşmeyi inkar etmekteler?

elbette, tenis ya da gitar ya da bale kursları karşı olduğum bir şey değil. (hatta oğlumun veya kızımın tenisçi, olmadı tenissever olmasını isterim.) ama müslümanca bir yaşama talip olan birinin önceliğinin kur'an kursu olması gerekmez mi? boğaziçi veya odtü zihniyetinden(!) nefret et ama çocuğun oralarda eğitim alsın diye özel dersler, kolejler falan. evet, yüzmek muhteşem bir şey. yine de yüzebilmek için taklalar atma. her tercihin bir ölçek kaybediş ihtiva ettiğini kabul et.

ama hepimiz insanız değil mi? muhafazakârlar da....

11 Temmuz 2022 Pazartesi

siyah tişörtlü erkekler

bu defa sözüm erkek tayfaya.

/evet, erkek. çünkü ben hâlâ cinsiyet farkına inanıyorum. kadın ve erkek kanunlar, hukuksal alan ve sosyal hayatta tartışılmaz bir şekilde eşit olsa da ruhsal, fiziksel, kısaca yaradılış farkı hep var olacak.

açıkçası bu farklılıklardan keyif alıyor, biz erkekler gibi olmadıkları için nisa tayfasına teşekkür ediyorum. kadınların da erkekler gibi odun olduğu bir dünya aklıma geliyor da: kabus...

yeni modayı da sevmiyorum ayrıca. 'bolu beyi'nin 'bolu insanı'na evriliyor olması, levent yüksel harikası 'kadınım'ın olası bir yeniden yorumda 'insanım söyle beni unuttun mu?' diyerek söylenme ihtimali beni ürpertiyor./

ne diyordum? erkekler... gerçi, "kızım sana söylüyorum gelinim sen anla" atalar sözü mucibince kadınlar da üzerine alınabilir ama sözüm erkeklere.

siyah giymek bir çeşit illüzyona sebep olduğu için ince insanı olduğundan zayıf ya da olduğundan daha ince gösterebilir ama zayıf ya da daha ince yapmıyor. 

o yüzden polo, bisiklet, v yaka tişörtlerinizi, kısa ya da uzun kol bilumum gömleklerinizi bir küçük beden almayın. aksi takdirde can simidini denizden çıkarken unutmuş da gömleği, tişörtü onun üzerine giymiş gibi duruyorsunuz.

5 Temmuz 2022 Salı

altı çizili satırlar: leziz kadavralar

okuduğum en rahatsız edici roman belki de. özellikle sonu. şok oldum. kitabı elimden bıraktım. bir süre sonra yeniden okudum. yanılmamışım, roman boyunca anladığımı sandığım, yanında durduğum, zaman zaman kendimden bir şeyler gördüğüm "o" gerçekten yapmıştı az önce okuduklarımı.

*

bu kitabı seda ersavcı çevirdiği için okudum. tıpkı raydan çıkan trenler (hernán ronsino) ve geber aşkım (ariana harwicz) okurken olduğu gibi.

kitap ya da yazarı hakkında en küçük bir bilgim yoktu okumadan önce. kapağı veya ismi de dikkatimi çekmezdi. çınar yayınları derseniz, bedia ceylan 'daha' güzelce atağına ve rıfat ılgaz faktörüne rağmen kendimi yakın hissettiğim bir yayınevi olmadı hiçbir zaman. anlayacağınız, kitapçıda rastlasam merak etmez, elimi uzatmazdım.

oysa jose saramago romanlarına kardeş bir anlatı bu. çünkü saramago romanlarında olduğu gibi bir soru/fikir ile başlıyor. "ölüm görevini yapmayı bıraksa ne olur?", "iber yarımadası yaşlı kıtadan kopup amerika kıtasına yol almaya başlasa ne olur?", "tesadüfen bir benzeriniz olduğunu öğrenseniz ne yaparsınız?", "birden herkes kör olmaya başlasa ne olur?" tarzı bir soru/fikir.

arada bir kaç fark elbette var. tıpkı kardeşler arasındaki fark gibi. ilki kalem farkı. her yiğidin bir yoğurt yiyişi var ne de olsa. sonra, saramago ne kadar naif ise agustina bazterrica o kadar sert. saramago kitapları kurtuluşa yürüdüğümüzü telkin edercesine umut dolu, tünelin sonundaki ışık imgesi ile yüklüyken, lezzetli kadavralar tünelde değil mağarada olduğumuz, üstelik girişten giderek uzaklaştığımız hissi veriyor. öyle ki, gölgemiz yolu daha da karartıyor. ve bunu, bizi tertemiz mekanlarda, bembeyaz giysilerle dolaştırırken yapıyor.

en büyük fark ise, saramago kitapları yeni durumun gelişimi adım adım anlatırken bazterrica sonucu, başka bir deyişle, kurulan yeni düzende olup biteni anlatmayı seçmiş.

yeni gerçeklikte yaşanan distopik bir öykü anlatmış.

*

kitabın korona salgınından üç yıl önce yayınlandığını belirterek sorduğu soru ya da ortaya attığı fikir nedir söyleyelim: hayvanlarda bir virüs ortaya çıkar ve bu virüs insanlar için ölümcüldür.

hemen evcil hayvanlardan başlayarak bütün hayvanlar yok ediliyor. doğal olarak menüden et çıkıyor. ama insanların canı bir süre sonra et çekmeye başlıyor. ve insanların ortadan kaybolduğu fark ediliyor: marijinaller, göçmenler, fakirler... afrika'dan insanlar avlanıp getiriliyor yamyamlar için.

kuşkucular, "yalan!" diyorlar hemen ve hep olduğu gibi. virüs diye bir şey yoktur onlara göre. artan nüfusu azaltmak ve nüfus artış hızını durdurmak için devletlerin ortak olduğu bir yalan vardır sadece.

din adamları ve siyasetçiler bir araya gelip bu iş için insanların kullanılabileceğine karar veriyorlar. hastalar, yaşlılar, fakirler derken sıra et için beslenip büyütülen insanlara kadar geliyor. insanlar kendisini kötü hissetmesin diye yeni kavramlar üretiliyor. ete et denilmiyor mesela. mezbahalar buna göre yeniden düzenleniyor. bilim insanları en iyi, en besleyici, en leziz ete varmak için araştırmalar, deneyler yapıyor. yemek için insan beslemek imtiyaz hâline dönüşüyor. "bin kesikle ölüm" yöntemini anlatan, onları öldürmeden parça parça yemenin mümkünlüğü üzerine kitaplar best-seller oluyor. insanlar borçlarından kurtulmak için av partilerinde av oluyor. altına imza attıkları şartlar bir bölgede vahşi hayvanlar gibi saklanmak ve belli bir süre dolana kadar hayatta kalmaktır. mesela, eski bir rock yıldızı özgürlüğe ve zenginliğe bir gün kala vuruluyor. yeterince paranız varsa cinselliğini para karşılığı satın aldığınız birini yiyebilirsiniz de.

galiba beni hem rahatsız eden hem de korkutan aynı şeylerdi: kurgu olsa da gerçekleşmesi ihtimal dahilinde olan dönüşümlerdi okuduklarım. en kötüsü de buna engel olacak güçten yoksun olduğumu bilmekti. ne de olsa, petrole bulanmış deniz kuşlarından savaşa bahane çıkarıldığını gördü bu gözler.

*

okudukça, iktidarların bize başka neleri benimsetmiş olabileceği geliyor insanın aklına. düşünün, doğar doğmaz ses telleri kesiliyor ve kendini ifade etme olanağından yoksun bırakılıyor bu yenilmek için labaratuvarlarda üretilen bu yeni tür. böylece insanlıktan çıkıp hayvana indirgendiği için diğer insanların onlar üzerinde tasarrufta bulunma hakkı doğuyor.

"ya," dedim tam burada. "ya insan eşref-i mahlûkat değil de hayvanlar ses tellerinden mahrum insanlarsa?"

*

bütün bunları "o"nun peşinde dolaşırken öğreniyoruz. "o", anlatının merkezinde bulunan, ruhuyla, düşünceleriyle ve vücudunun her zerresiyle nefret ettiği çağdan babasıyla geçirdiği günleri düşünerek kaçan bir adam. virüsten önce mezbahaları olduğu için yeni düzenden kaçması mümkün olmamış, hatta kendini olan bitenin tam orta yerinde bulmuştur "o". işinde iyi olduğu için değerli bir elemandır. değerli olduğu de her yere girip çıkar ve bir manada bize her şeyi gösterir.

babası bir bakım evinde ölümü beklemektedir. annesi kaybetmiştir ama bir kız kardeşi vardır. kardeştirler ama ayrı dünyaların insanı oldukları kesindir. bir süredir annesinde yaşayan, bebeklerini kaybettikleri için dünyadan elini ayağını çeken, dolayısıyla iletişim kurmakta zorlandığı bir karısı vardır.

vaktidir tam o soruyu sormanın. tamam, seda ersavcı yüzünden bulaştım bu kitaba. neden devam ettim peki?

saramago romanlarıyla kardeşliği, prens mişkinvari kahramanı "o" (marcos tejo.),"o"nun duyduğu her sesi bir şeye benzetmesi (mesela, bir adam var: urlet, "hani ezelden beri var olan, ama aynı zamanda onu genç gösteren bir zindeliğe sahip insanlardan biri". her karşılaştığı insan gibi onun sesini de bir şeylere benzetiyor: "her bir sözcüğü, sanki rüzgâr onları alıp götürmüyormuş, sanki cümleler havada cama dönüşüyormuş ve onları tek tek toplayıp bir mobilyanın, ama öyle sıradan bir mobilyanın da değil, cam kapaklı, antika bir art nouveau mobilyanın içine yerleştirip kilit altında tutabilirmiş gibi seçiyor"), bir bakım evinde kalan babasına sadakati, ne zaman sıkışsa(!) babasıyla geçirdiği güzel anları düşünüp kendini yenilemesi beni son-uç'a götürdü.

*

bu yüzden altı çizili satırları o anlardan birinden seçmekte sakınca görmedim.

"Bir gün annesiyle babasını Armstrong'un trompeti eşliğinde dans ederken görmüştü. İçerisi loştu, bir süre durup sessizce onları izlemişti. Babası annesinin yanağını okşamıştı ve henüz küçücük bir çocuk olan o bunun aşk olduğunu hissetmişti. Kelimelere dökemiyordu, o an yapamıyordu bunu ama gerçekliğini hissettiği her şeyde olduğu gibi tıpkı, tüm benliğinde duyumsamıştı.

Ona ıslık çalmayı öğretmeye niyetlenen kişi annesiydi ama o bir türlü beceremiyordu işte. Bir gün babasıyla yürüyüşe çıkmışlardı ve o zaman babasından öğrenivermişti ıslık çalmayı. Annesinin tekrar öğretmeye çalışacağı zaman bildiğini belli etmemesini, sanki zorlanıyormuş gibi numara yapmasını ve ancak sonrasında düzgünce çalmasını salık vermişti babası. Annesinin yanında ıslık çalabildiğinde annesi neşe içinde zıplamış, onu alkışlamıştı. O günden sonra sefil ama mutlu bir trio misali hep beraber ıslık çaldıklarını hatırlıyor. Henüz bir bebek olan kız kardeşi onlara ışıl ışıl gözlerle bakar ve gülümserdi."*


*: çınar yayınları, mart 2020 (2.baskı)

1 Temmuz 2022 Cuma

tehlikeli şiirler - elli sekiz

tehlikeli şiirler okuyalım leyla
yannis ritsos'tan yalınlığın anlamı* mesela

Yalın şeylerin arkasına gizleniyorum beni bulasın diye;
beni bulamazsan, eşyayı bulacaksın,
elimin dokunduğu şeylere dokunacaksın,
parmak izlerimiz karışacak birbirine.

Ağustos mehtabı ışıyor mutfakta
kalaylanmış bir tencere gibi (sana bu söylediklerim
                                   yüzünden öyle görünüyor),
boş evi ve evin diz çökmüş sessizliğini aydınlatıyor –
sessizlik hep öyle diz çökmüş gibi kalıyor.

Her sözcük bir geçittir
bir buluşmaya, çoğu zaman vazgeçilen,
işte o zaman doğrudur o sözcük: buluşmakta direttiği zaman.

çeviri: cevat çapan

28 Haziran 2022 Salı

günün sorusu: sen

benim ben. ya sen, sen misin?

26 Haziran 2022 Pazar

iyi ya da kötü insanlar

artık büyüyen değil yaşlanan bir adama evrildiğim şu günlerde bazı konularda kararlı -hadi ifadeyi eksiksiz kullanalım; tutucu- olduğumu biliyorum.

mesela, "iki cümle sonra lafı doğum saatine getiren bir kızla olmaz". "cümlelerinin arasına 'bir gün vejetaryen oldum, hayatım değişti,' diyerek reklam alan kızla"rla da.

soranlara, "ben, aynı benim," diye cevap versem de değiştiğimi de biliyorum.

elbette değiştim. hayatı "sinema- rüya- masal" saç ayağı üzerine kurabileceğimi düşünmüyorum artık. ya da çokça tekrar ettiğim gibi, kadınlara anlatacak hikâyem olsun diye değil okumayı, okurken olduğum adamı sevdiğim için okuyorum.

ve değişmeye devam ediyorum galiba. ya da değiştiğimi fark ediyorum.

önceden insanlar -en basit ayrımla- iyi ya da kötüydü benim için. artık böyle bir etiket yok.

biliyorum ki, her insanda her şey, bütün hâller mevcut. dolayısıyla hem iyilik hem de kötülükler. sadece iyi dediklerimizde iyilikler, kötü dediklerimizde kötülükler daha fazla ya da ön planda.

hepsi bu.

24 Haziran 2022 Cuma

paralel evrenler: on altı

iki yazar.

biri edebiyatçı, diğeri felsefeci.

biri ispanyolca yazan arjantinli, diğeri fransızca yazan romen.

ilki dünyanın en büyük yalancısı borges, ikincisi her şeye, kendine bile karşı cioran.

dağlar aşıp bir koyakta buluşuyorlar adeta: 'intihar'da.

borges, "ölümü beklemek yerine intihar" tavsiyesine, cioran, "neden cioran kendini öldürmedi?" sorusuna benzer yanıtlar veriyor. 

"intihar etmek mi? lugones'in dediği gibi, 'hayatımın olduğu gibi, ölümümün de efendisi olmak istiyorum'. ve intihar etti. intihar etmeyi birçok defa düşündüm, her zamankinden daha mutsuz olduğum anlarda… ve ayrıca, gözünü kaybettikten sonra, hayatını da kaybettiğinde ne olduğunu anlamak için, öyle değil mi? sonraları, intihar etme fikrine sahip olmanın yeterli olduğunu düşündüm. şimdiyse, fazla yaşlıyım ve artık çok geç diyorum kendi kendime. ölüm her an gelebilir. ama hâlâ kâbuslarım ve gerçekleştirmek için iki ya da üç yıla ihtiyaç duyduğum projelerim var."

"bunun cevabı burukluk adlı kitabımda bulunuyor: intihar fikri olmasa, kendimi çoktan öldürmüş olurdum. (...) gençliğimden bugüne kadar her gün bu fikirle, intihar fikriyle yaşadım. daha sonra da, şimdiye kadar, ama belki de aynı yoğunlukta değil. ve eğer hâlâ hayattaysam, bu fikir sayesindedir. hayata ancak bu fikir sayesinde tahammül edebildim, benim desteğimdi: 'hayatın senin elinde istediğin zaman kendini öldürebilirsin.' bütün çılgınlıklarıma, bütün aşırılıklarıma da böyle katlanabildim. ve yavaş yavaş bu fikir bir hıristiyan için tanrı neyse benim için o hale geldi, bir destek; hayatta bir sabit noktam var."**


*: ramón chao'nun gerçekleştirdiği bu söyleşi bin dokuz yetmiş sekizden. fakat çok sonra, iki bin bir yılında le monde diplomatique'de yayınlanmış.
**: bin dokuz seksen altı. almanya'da yayınlanan haftalık dergi die zeit'ın on beşinci sayısı için cioran'la söyleşen ise fritz j. raddatz.

21 Haziran 2022 Salı

yorum

goodreads'de sine adlı kullanıcının veba geceleri'ne dair yorumundan, daha doğrusu o yorumda açtığı parantezden ilhamla:

muhatabınızı alın karşınıza ve oyununuz başlasın: her köpek çetesi belirdiğinde, her 'bazan' dendiğinde, her yeni evli çift sevişmesinde bir öpücük; orhan pamuk bir karakter olarak belirdiğinde üç öpücük.

hatta masumiyet müzesi'nden başlayın paralel okumaya. bölüm: altmış dokuzdan...

*

bahsi geçen 'parantez' ise bu: "minik bir orhan pamuk kitap kulübü kurup "orhan pamuk drinking game" geceleri organize edesim var. her köpek çetesi belirdiğinde, her "bazan" dendiğinde, her yeni evli çift sevişmesinde birer küçük shot; orhan pamuk bir karakter olarak belirdiğinde üçer shot!"

17 Haziran 2022 Cuma

dakika ve skor

"Sapsarı yaz başladı. Ben galiba sevmiyorum güneşi.. Gri gök, puslu hava, yalnızlıklı meyhane.. Bunlar daha çok hoşuma gidiyor. Eskiden yazın geldiğini de bilirdim. Önce özlerdim, sonra sıcaklık, mavilik, aydınlık taşıyan bir yolcu gemisi gibi limana girdiğini, demirlediğini görürdüm. Şimdi artık görmüyorum. Yoldan geçen bir tanıdığın gülümsemesi gibi, bir an görünüp kayboluveriyor yaz."*


*: edip cansever - iki satır, iki satırdır (alev ebüzziya'ya mektuplar: 1962-1976)

15 Haziran 2022 Çarşamba

hepsi, aynı anda

"sen," dedi, adam. "dünyada ne varsa istiyorsun. daha da kötüsü, aynı anda istiyorsun."

ve bu senin en büyük kusurun. kusur demeyelim de çarmıh belki. bir türlü sırtından atamadığın.

11 Haziran 2022 Cumartesi

ikarus

bir babanın oğluna ikarus'u ve aşkı anlatırken görüldüğüdür:

"herkes güneşe fazla yaklaştığı için düştüğünü söylüyor ama uçtu, anlıyor musun oğlum, uçabildi. şayet bir kaç saniyeliğine bile kuş olabildiysen düşmek önemli değildir."

aşk da öyle...

8 Haziran 2022 Çarşamba

atışma - yirmi bir

ülkemizin ilk bloggerlarından tezer özlü, "burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi,"* dedikten sonra mikrofonu şu dünyada 'bir ediplik yer' kapladığını iddia eden güzel şaire bırakıyor:

"sevgide sevgisizlik, sevgisizlikte sevgi arıyan insanlar ülkesi burası."**


*: yaşamın ucuna yolculuk
**: iki satır, iki satırdır (alev ebüzziya'ya mektupların ikincisi)

7 Haziran 2022 Salı

lacivert konvers

geçen gün bir defa daha "hayatımın son konversi"ni aldım. lacivert. çünkü,  gri - lacivert - gri - lacivert ... şeklinde giden sıralamada sıra  lacivertteydi.

kendimi genç hissetmek ya da genç göstermek için yapmıyorum bunu. öyle olsa gri ya da lacivert değil kırmızı alırdım.

çok rahat çünkü. hafif, basit ve pratik. üstelik, benim gibi sandalet sevmeyen biri için yaz günlerinde ondan rahatı yok. ne yani, parmak arası terlik mi giyeyim?

"hayatımın son konversi" bahsine gelirsek, bundan uzun zaman önce, "bundan sonra konvers giymem herhalde. bu, hayatımın son konversi," diyerek bir tane almıştım. sonrasında da, ne vakit yeni bir tane alacak olsam o ifadeyi andım. hepsi bu.

son olarak, gözlerinin önüne converse giyen bir fener bekçisi getirip, "ıyy!.." diyenler varsa, öyle yapmadan önce, şehrin ortasında yaz kış demeden salomon marka trekking ayakkabısı giyip, onları kışın jack wolfskin su geçirmez montla, yazın da ütü istemeyen kısa kollu gömlekle kombinleyen araştırma görevlisi ve doçent tayfasını gözlerinin önüne getirsinler.

şimdi, "ıyy!.." diyebilirsiniz.

5 Haziran 2022 Pazar

prolog

beş haziran iki bin on bir, pazar. sicilya. ama her şey geçen yaz başladı. geçtiğimiz yaz.

3 Haziran 2022 Cuma

günün sorusu: yaklaşık sekiz dakika

güneş ışığı dünyaya sekiz dakika on dokuz saniye civarında ulaşır. başka bir deyişle, birileri güneşin şalterini indirse bile yaklaşık sekiz dakika daha hayatımız değişmeden kalacaktır.

diyelim ki bu oldu ve anında haber aldınız. o 'bonus' sürede ne yapardınız?

1 Haziran 2022 Çarşamba

bizden içeri

iyi tanıdığımız, iyi tanıdığımızı düşündüğümüz birinin olmaması gereken bir yerdeki mevcudiyetine şahit oluruz bazan. şaşırmamak gerektiğini biliriz de şaşırmaktan kendimizi alamayız. biliriz, çünkü "insanlar aya benzer". şaşırırız, çünkü "bir yüzleri daima karanlıkta kalır".

yanımızdaki hâlini biliriz de evde, yatak odasında, yemek yaparken, araba kullanırken, bir odada tek başına delirirken nasıl birisi olduğunu bilemeyiz.

kız evi terk eder, kocası için "pırlanta gibi çocuktu," deriz. "acaba başkası mı var kızın hayatınds?" oysa o çocuk bizim yanımızda pırlanta. evde, yatak odasında, yemek yaparken, araba kullanırken, bir odada tek başına delirirken nasıl birisi, kim bilir?

bir başkası gece uyurken kocasının üzerine kaynar su döker. oysa 'melek gibi'dir, nasıl olabilmiştir olanlar? evet, onu da bilemeyiz evde, yatak odasında, yemek yaparken, araba kullanırken, bir odada bir başına delirirken...

ama şunu biliriz; insanlar sadece deliliğin, cinnetin tohumlarını değil her şeyin ihtimalini taşır içinde. doğru, biz de...

bizi durduran da çoğu zaman toplumsal, seküler ya da dini kurallar ve kendi kendimize koyduğumuz sınırlardan başkası değildir. bazan da çocukluktan bu yana edindiğimiz, yıllarla sınırlarını belirlediğimiz kişiliklerimiz mani olur bize. "vişne seviyor olmak vişneli pasta sevmeyi gerektirmez," deriz mesela.

/benim ölçüm ise bir soru: değer mi? duvara tosladım, uçuruma yuvarlandım ama "değer" cevabını verdiğim hiçbir yoldan geri dönmedim. düştümse kendim düştüm./

başladığımız yere dönersek. biz insanız. içimizde azize de var orospu da. iyi, kötü. kirli, temiz. durduğumuz yere razılık, bilmediğimiz dünyalara merak.

içimizde deliliğin ve cinnetin tohumları var. yeşerecek iklim ve toprak bekleyen, hatta arayan ihtimaller denizi...

bu yüzdendir bir ilişkide edilgen olmayı tercih eder diğerinde etken oluruz. birinde duvarlar çınlatan kahkahalar, diğerinde sanki fazlası ayıpmış gibi tebessüme sığdırılmış gülmeler. birinde üstte, diğerinde altta oluşumuz. birinin tarihçesini tutarız da diğerinde nerede, nasıl tanıştığımızı unuturuz.

"çok değiştin" diye suçladıklarımız değişmemiş, o ana kadar geri planda tuttukları yanlarını, fikirlerini, tarzlarını 'er meydanı'na sürmüştür yalnızca. bambaşka bir hayatı değil, o güne kadar yaşamayı tercih etmedikleri bir hayatı seçmişlerdir.

tam da bu yüzden yanında kendimiz olabildiğimiz insanlar, bizi en çok sevenler ya da en çok sevdiklerimiz değil bizi yargılamayan ve olduğumuz gibi kabul eden, başka bir deyişle bizi dar bir çerçeveye hapsetmek yerine özgürleştirenlerdir.

çünkü aklımızı terk etmek, doğrularımızı unutmak ya da inançlarımızdan soyunmak olmasa bile arzumuz, eğer istersek terk edebileceğimizi, unutabileceğimizi ya da soyunabileceğimizi bilmek muazzam bir konfor.

31 Mayıs 2022 Salı

kandırıkçılık

bazan hayatın yükü ağırlaşır. işte o zaman ateşi canlı tutmak için arada sobaya kuru odun atar gibi için için bir hayali besleyerek kendini azıcık kandırmalıdır insan.

çok değil ama azıcık. diğer türlüsü 'iyimserlik' yerine 'kendini kandırmak'ı seçmek olur.

26 Mayıs 2022 Perşembe

dakika ve skor

"Yapmaya muktedir olmadığımız şeyleri şiddetle arzuluyor ama bu muktedir olamama halimizle yüzleşemiyoruz. Yüzleşemiyoruz çünkü bunu yapmak bilinci ve bilinçle birlikte insanlık onurunu da boğacak. Anlamsızlık insana zaten yeterince ağır geliyor, üstelik ölümsüzlüğün var olduğuna inanan ve bunun, çağın ötesine geçebilen zamanın, öğütücü dişlerine direnebilen, düşüncenin ve sanatın en üstün tecellisi aracılığıyla mümkün olabileceğini düşünen bir dünyada... Ah ne müthiş bir görüş, nasıl da mutlu bir bilinç haline işaret ediyor. Evet, belki de kişisel yaşamlarımızla ve neler deneyimleyeceğimize dair iyimser bir umutlarımızla karşılaştırabiliriz bunu. Bizler yaşları ilerledikçe daha bir akıllanan insanlar olmayı arzuluyoruz ama bu doğru mu? Benim açımdan doğru değil. Ben yirmi beş yaşındaki halimden daha fazla akıllanmadım, yaşlandım sadece. Deneyimlerim kendimden başka kimsenin işine yaramıyor. Deneyimlerimin ileriye, gençlere taşınamayacak kadar değersiz şeyler olduğu gerçeği sadece ve sadece benim taşıyacağım bir yük. Deneyimlerimi, yaşımın farkında olmamı sağlayan ve beni 'genç gibi', 'genç ruhlu gibi' sevimsizce davranmaktan -sevimsiz olduğunu dile getirmekten kaçınmıyorum- alıkoyan engeller olarak görmek durumundayım."*


*: dog solstad, profesör andersen'in gecesi

23 Mayıs 2022 Pazartesi

üçleme: içime attıklarım

ne zaman sosyal medya bahsi açılsa, "bu deniz feneri yalnızlığı olmasaydı muhtemelen sosyal medya hayatımda bu denli yer tutmazdı, belki de hiç olmazdı," derim. yine öyle olsun.

ama mevzuya giriş yerine. yoksa şikayetçi sayılmam. hatta sevdiğim bile söylenebilir. sosyal medyaya ayrılan süre bahsine gelince, "neyin fazlası zararlı değil ki?"

sadece, her alanda olduğu gibi burada da kendime koyduğum kurallar var. müstear mesela. sosyal medyanın doğasına daha uygun olduğunu düşünüyorum çünkü. üstelik, ne insanlara söyleyecek yüksek fikirlerim ne de bahanesiyle kendimi reklam edeceğim mesleki bilgilerim var. yazar da değilim ki, "artık okura emanet" notuyla yeni kitabımın kapağını en üste sabitleyeyim.

bir diğer önemli kural ise, ben hıyarım diyene elimde bir kase yoğurtla koşmamak. başka bir deyişle her türden tartışmadan uzak durmak, fikir ayrılıklarında ve aptallıklarda sakin kalmak.

levent cantek'ten (ç)aldığım bir cümle de bana bu yolda kılavuzluk etmekte: memleketten soğumak istiyorsan sosyal medyada yorum okuyacaksın, kendinden soğumak istiyorsan bu yorumlara cevap yazacaksın.

yazlık site yöneciliği ile meşgul emekli asker değilim belki ama ben de insanım. konulara sadece köpürtmek için dahil olsam da bazan içimden cümleler geçiyor, "ulan!.." diyorum.

bu yazı tam da bu yüzden. içime attıklarım üçlemesi. ve hep olduğu gibi kişisel.

bir:sarper günsal ve berkem ceylan. "bisikleti türkiyeye sevdiren sesler"... bu ifadeyi geçenlerde duydum. duymadımsa da uydurdum. ama güzel uydurdum. o ikisi yol bisikleti yarışlarını sevme sebebim değilse de izleme sebebimdir diyebilirim. caner eler'in zaman zaman verdiği katkıyı saymazsak türk seyircisinin de benim gibi düşündüğüne, onlar sayesinde bisiklete ilginin arttığına eminim. sadece yarış anlatmaz, bisiklete dair hemen her etkinlikte de görev alırlar.

onlar anlatırken televizyon evde ses olsun diye açılmış bir elektronik alet olmaktan çıkar ve iş bambaşka bir tecrübeye dönüşür. sanki yemeğe davet ettiğim iki arkadaşım biraz erken gelmiş, ikisi televizyonun karşısında takılırken ben de kalan işleri tamam etmeye çalışıyorum. onlar da bir yandan televizyon seyredip bir yandan sohbet ederken, arada çok sevdikleri ve bildikleri bisiklet sporu ve o gün koşulan yarışa dair bilgiler araya karışıyor. ve ne zaman yarışta kaza, atak gibi sıradışı bir durum olsa heyecanlanıp sesleri yükseliyor.

bu ara yılın giro, yani italya bisiklet turu günleri. neden bilmem, sarper günsal ve berkem ceylan geçmiş yıllara göre daha az görev alıyor bu sene. hâl böyleyken onları diğer spiker arkadaşlarla karşılaştıran, "niye yoktunuz?", "sizsiz keyfi yok" vs. tarzı yorumlar çok oluyor.

işte bu tarz yorumlara uyuz oluyorum. çünkü böyle bir karşılaştırma hem onlara hem diğer arkadaşlara haksızlık. çünkü arada kulvar farkı var karşılaştırma benzerler arasında yapılır.

iki: ikinci ayar olduğum grup ise jaguar kitap kapak sevicileri. daha önce de söylediğim gibi jaguar kitap son yıllarda en çok sevdiğim yayınevi. içerikler mükemmel, yazar ve edebi tercihleri harika, kapakları muhteşem.

ama... evet, ama... insanların 'jaguar kitap kapakları'nı övmesinden, kelimenin tam anlamıyla orada takılıp kalmalarından sıkıldım. kapaklar güzel, hatta muhteşem. itiraz etmiyor, emeği geçenlerin ellerinden öpüyorum ama içerikleri de muhteşem.

aşın o kapağı, içine girin kitabın. biraz da kitaplardan konuşun. siz bana bakmayın, 'zarfa değil mazrûba bak'ın.

üç: batılı siyasetçilerden çok her fırsatta batılı siyasetçi övenlerden nefret ediyorum. bunu 'bizim siyasetçiler daha iyi' diye anlayacak akl-ı evveller çıkabilir. hepsinin canı cehenneme. kaldı ki, bence siyasetin içinde bir dönemden fazla kalan herkes cehennemlik.

yok efendim, bilmem nerenin başbakanı işe bisikletle gidiyormuş. cumhurbaşkanı bilmem ne uçak biletini kendi alıyormuş. meclis başkanı bilmem ne apartman dairesinde oturuyor, üstelik pencere camlarını bile kendi siliyormuş.

bu insanlar savaş çıkarıp acılara sebep olan antlaşmaların altına imza atmasalar iyi bir şey aslında yaptıkları. ya da az gelişmiş ülkelerin kaynaklarını sömürmeseler, afrika'nın sıcağı yetmezmiş gibi orada yangınlar çıkarıp o yangınlara körükle gitmeseler. sana oy verenler dünya kadar enerji kullanabilsin, rahat rahat tüketsin diye bir sürü yılanlık yap sonra da işe bisikletle gittiğin için bazı aptallar seni alkışlasın. harika!..

paha biçilemez olana gelince, -hem ayar olduklarım listesi hem paha biçilmez... tam bir oxymoron örneği- kesinlikle ve kesinlikle, herhangi bir şeyi bahane ederek öğrencilerinin fotoğrafını ya da videosunu paylaşan öğretmen tayfası.

oysa yaptıkları hem etik dışı hem suç. olur olmaz her şeye fetva veren din adamlarını, her konuda fikir sahibi kanaat önderlerini, problemin ne olduğunu bilen ama çözmeyen siyasetçileri geçtim herhangi bir velinin bu duruma tepki göstermeyişi ise tuhaf.

öğretmeni benden habersiz -kaldı ki, haberim olsa dahi müsade etmem- çocuğumu sosyal medyada paylaşsa canına okurdum. anasından emdiği sütü burnundan getirmek için elimden geleni ardıma koymazdım.

19 Mayıs 2022 Perşembe

editör

bugün koşarken aklıma nazan bekiroğlu'nun âyine-i mücellâda nihanız adlı öyküsü geldi. o öyküde yazara, "puşkin hakkında hafif bir yazı yaz, bitir artık hattat mı rasıt mıdır nedir o adamın hikâyesini," diyen bir editör vardır, onu andım.

sonra da "blogun bir editörü olsaydı," dedim.

"x mi y mi nedir? bitir artık şu salağın hikâyesini. çocukluğuna ya da ilk gençliğine dair hafif bir yazı yaz, derdi."

17 Mayıs 2022 Salı

bi' tek ben anlarım*

orada öylece, denizi seyreden park kanepelerinden birinde baktığımı görmeden oturuyordum. bir zamanlar yenmeyi hayal ettiğim ufuk çizgisi önümde iki maviyi birbirinden ayırıyor, denize gölge bırakan bulutlar üzerimde oradan oraya koşuyordu.

yanıma birisi oturdu. dönüp bakmadım. hem o günlerde, öyle bir anda yanıma oturabilecek tek kişinin kim olduğunu bildiğim hem kim olduğu umrumda bile olmadığı için. bir müddet sonra, "sen," dedi. "sen diğerleri gibi değilsin. zamanda ve mekanda ziyan olmayacaksın."

bir şey söylemedim. ama içimden geçenleri bugün bile utançla hatırlıyorum: "şimdi anlatmam gerekiyor değil mi? çünkü bu cümleden sonra bir şey söyleme sırası bana geçti."

sustum. başka zaman olsa konuşurdum ama o gün, orada, o an sustum. o da sustu. sadece kalkmadan önce bir kaç cümle kurdu. "biliyorum, üç ay bile olmadı tanışalı. seni iyi tanıdığımı da söyleyemem. ama seni herkesten daha iyi anlarım."

bu şarkı onun şarkısı değil elbette. ama onu hatırlattı. bir de ze.'yi. özellikle de, "hiç izlememiş olsaydım bu filmi/ canımı acıtırdı" dediği yer.

bugünlerde deliler gibi dinlediğim ama normal koşullarda fark etmeyeceğim bu şarkıyı bana işaret edene gelince, o kadar hüzünlüdür ki, oynayacak olsa hava olarak ankara'nın bağları'nı seçer, üstüne "ankara'nın bağları'na oyun havası muamelesi yapanın kalbini kırarım" der. bir de flört var tabiî...


10 Mayıs 2022 Salı

günün sorusu: arama kurtarma çalışmaları

kendimizi kendimizden uzaklarda aradığımız için mi kim olduğumuzu bulamayışımız?

8 Mayıs 2022 Pazar

dakika ve skor

"Karısına abartılı bir içtenlikle veda etti, kulağa samimi gibi gelen ses tonu kendisinin keyifsiz, kadınınsa bezgin yüz ifadesiyle tam bir tezat oluşturuyordu. Bu her sabah böyle tekrarlanırdı, içinden gelerek "Hoşça kal" diyebilmek için bütün gücünü seferber ederdi, yıllar boyu yan yana yaşadığı ve bunun sonucu olarak da derin bir karşılıklı aidiyet hissettiği kadına jest olarak yapardı bunu, gerçi artık bu derin duygudan geriye bölük pörçük bir şeyler kalmıştı ama olsun, her ne kadar ikisi de bunun gerçekte böyle olmadığını gayet iyi bilse de o, her sabah rahat ve şen şakrak bir şekilde dile getirdiği bu "Hoşça kal" sözü aracılığıyla ilişkilerinin hiç değişmediğini ruhunun derinliklerinde hissettiğini eşini anlatmaya mecbur tutuyordu kendini, benliğini zorlayarak bu jesti mümkün olabilecek en üst seviyeye çıkarıyordu, zira karşı taraftan aynı rahat ve samimi ses tonuyla söylenmiş ve içindeki huzursuzluğu yatıştırmaya yarayan "Güle güle" cevabının geleceğini biliyordu ve buna şiddetle ihtiyacı vardı."*


*:dag solstad, mahcubiyet ve haysiyet

6 Mayıs 2022 Cuma

zaman ve mekan

"zaman, her şey bir anda olmasın; mekan ise hepsi bizim başımıza gelmesin diye var."*

*: susan sontag

4 Mayıs 2022 Çarşamba

eşofman üstü

bundan yıllar önce de benzer bir ruh hâlini yazıya dökmüştüm.

evet, ne kadar sürer bilmiyorum ama mutluyum. "içime bir ad koyacak olsam leyla derim, öyle güzelim."*

/pilav meselesini ise hallettim galiba. şiir gibi pilavlar yapıyorum uzun zamandır. saklamayacağım; bu durumda bir süredir aynı cins ve markadan pirinç kullanıyor olmamın etkisi de var. söz pirince, daha doğrusu aynı cins ve aynı marka pirince gelmişken, anne olduktan sonra manyaklaşan bir arkadaşımı anmadan olmaz. çocuğunun vücudunda aynı kimyasallar birikmesin diye her defasında farklı pirinç alıyor.../

evet, "eğer günlük tutuyor olsaydım," bu defa "yaşadığım tek sıkıntının çok sevdiğim retro eşofman üstünü giyememek olduğunu yazardım." oysa tam zamanı. tişört üzerine giy. gün içinde sıcakladıkça çıkar, aksi takdirde olduğu gibi devam et.

kuzen 'küçük murat'ındı. yeni gelişmeye başlayan göbeği zorlamaya başlayınca el koymuştum. o gün bu gündür severek giydim. ama dediğim gibi, bu günlerde giyemiyorum. zira bahsi geçen retro eşofman rusya'nın.

taraf tutuyor gibi görünmek istemiyorum çünkü. çünkü taraf değilim. olsam saklamaz, rengimi belli etmekten apaçık keyif de alırdım. ama, "'ama'sız, hesapsız, politik doğrulardan uzak bir şekilde savaşa karşıyım".

aradan geçen bunca zamana rağmen, bunları da duysa eminim gülerdi. hem de kocaman gülerdi. ve "insan bu gülüşü kulağına ulaşan ucundan tutup kaynağına kadar öpmek" isterdi.

evet, en çok da kaynağını...


*: mahir ünsal eriş

1 Mayıs 2022 Pazar

son tüketim tarihi: otuz bir temmuz

bir kaç gündür aklımda numara: iki yüz yirmi üç var.* hatırlarsınız, sevgilisi terk etmişti. her gün bir tane 'bir mayıs' son tüketim tarihli konserve ananas satın alıyor ve biriktiriyordu. çünkü, bir mayıs doğum günüydü ve sevgilisi hâlâ dönmemiş olursa otuzunu da yiyerek intihar etmekti planı.

bir çikolata var. -adını söylemek isterdim ama reklam olur. oysa bunun için para ödemeleri gerekir.- pahallı sayılmaz. özel de. gerçi özel ama "bana kadar özel".

bu çikolatada o yılın taze fındıklarıyla her sonbaharda tekrarlanan sınırlı bir üretim söz konusu. çoğu zaman nisan ayında tükenir, bulamazsınız. yaza kalmaz yani.

geçen gün eve yakın marketlerden birinde bir sürü gördüm. biraz şaşkınlıkla, biraz da ne kadar alabilirim düşüncesiyle son kullanma tarihine baktım. yanılmamıştım, otuz bir temmuz.

yine de bir sürü aldım. hediye olarak da iyi bir fikir çünkü. kutulardan birini açtım ama henüz bitmedi. kimselere hediye de etmedim.

aklıma daha parlak bir fikir geldi çünkü. "o geri zekalı ile otuz bir temmuza kadar görüşemezsek bir ağustosta hepsini birden yerim," dedim. "bozulmamış olsalar bile şeker komasına girerim."


*: chungking express (1994)

24 Nisan 2022 Pazar

ızdırap

safiye erol, kadıköyü'nün romanı'nda "ızdırap" kelimesi ve "hayâtınızda şiddetli hicrâna zebun olunca ne yaparsınız?" sorusu üzerinden milletleri karşılaştırıyor.

bakalım siz "bu fikirlerin hangisini doğru" bulacaksınız.

*

"Burhan "ızdırap" kelimesini kendi kendine yavaş sesle birkaç kere tekrarladı, sonra Fransızca "la souffrance" dedi, içini çekti.

- Bir zamanlar bu mevzû beni çok meşgul etti. Garp memleketlerinde tanıdığım münevver insanlar arasında bir anket yaptım. Muhtelif milletlerden şahsiyetlere şu suali sordum: Hayâtınızda şiddetli bir hicrâna zebun olunca ne yaparsınız?

Alman, teknik bir cevap verdi: Hicrânı eskitirim, düşüne düşüne yıpratır, öldürürüm.

Fransız, zehire karşılık panzehir, dedi. Hicrânım nisbetinde zevk ve saadet ararım. Her saniyeden lezzet ve tatlılık toplarım.

İngiliz dedi ki: Seyahate çıkarım, bir fen heyetine katılırım, meselâ Tibet'e giderim.

Kabarık saçlı, ateşli bir Mısırlı: O hicrâna sebep olanı gebertirim, dedi.

Hintli, tasavvufa saptı: Büyük ızdırap, büyük insanların nasîbidir. Beşerî elemlerle ruh, tekrar tekrar dağlandıktan sonra Allah'ı özler, arar ve bulur.

Japon, gözlerinin daracık yırtmacından, müstehzî mi ciddî mi pek anlaşılmayan bir bakışla beni süzdü, dedi ki: İnsanın rûhu azgın ihtiraslara tepişme meydanı değildir. Ruh temiz ve serin kalmalıdır. Yüksek insan fazla bir ızdırap duyamaz. Müzmin hicranlar gayri ahlâkîdir, iptidâî, barbar ruhların nişânesidir.

Necdet sordu:

- Bu fikirlerin hangisini doğru buldunuz?

- Nokta-i nazar meselesi... Hepsi doğru. Japon'un cevâbı en ziyâde hoşuma gitti.

- Ya Türk? Bir Türk'e sormadınız mı?

- Sormaya ne hâcet? Kendim Türk'üm. Ben de bu ızdırap mevzûunu ölçtüm, biçtim ve dedim ki: Büyük ıztırap kaderin bize gösterdiği itibarın miyârıdır. Sizinle vuruşmak için karşınıza bir düşman çıksa ve elinde yalnız bir maşa taşısa bu sizin onurunuza dokunmaz mı? Fakat düşmanınız sizi pürsilâh karşılarsa dehşet duymakla berâber memnun da olursunuz. Demek siz en şiddetli bombardımanla yıkılabilecek bir kalesiniz."

21 Nisan 2022 Perşembe

kartpostal

o gittikten sonra... bulaşıkları bulaşık makinesine yerleştirdikten, çarşafı, yastık ve yorgan kılıfını çamaşır makinesine attıktan, evde ses olsun diye müzik açtıktan ve nihayet kitabıma döndükten sonra...

kitabın arasında bir not buldum. ne zaman yazdı bilmiyorum. ikiye katlanmış bir defter sayfası, "seni uzak iklimlerde bekliyor olacağım. belki de soğuktur. ben de henüz gitmedim." diyordu.

dün posta kutusundan bir kartpostal çıktı. şu an masamda duruyor. arjantin'den postalanmış. muhtemelen fotomontaj olan siyah beyaz bir fotoğrafta sonsuza uzanan bacaklarıyla bir kadın ve o kadına hükmeden bir erkek buenos aires siluetinin önünde tango yapıyor.

bana ait olanları saymazsak arkasında isim yok, adres yok. yalnızca bir mısra. dört kelimelik bir mısra: "uzak geldim, uzağa gidiyorum".

18 Nisan 2022 Pazartesi

dört artı bir

dostluğu neden aşktan da üstün tuttuğumu anlatır hikayedir.

gül:

eğer eniştemin kız kardeşini -ne kadar hoş sesi vardı ve aramızdaki sonsuz yaş farkının bir önemi yoktu. aşık olduğumu nerden mi biliyorum? ne zaman bize gelse dikkatini çekebilmek için yaramazlık yapıyordum- ve ilkokul ikinin yazında dayımı ziyarete gelen üniversite arkadaşının ikiz kızlarından uzun olanı -kuzenim ahmet, "uzun boylusu senin olsun," demiş ve o iki kıza tıpkı filmlerde gördüğümüz gibi aşık olmuştuk- saymazsak, ona sözde platonik bir aşkla tutkunum.

sözde diyorum, çünkü, o da dahil neredeyse tüm okul biliyormuş. öptüğüm ilk kız, hatta eşim olsun diye dua ediyorum. kızımız olsun, falan...

ne zaman yakınlarda olsa sesim değişiyor, heyecanlanıyorum. oysa "kadınların büyüttüğü bir çocuk" olarak öyle olmaması gerekirdi. aşıksam böyle olmalı diye düşünüyorum galiba.

ona kimsenin okumadığı ve okumayacağı şiirler, hatta astokriş yazıyorum. tanrım, ne zormuş g, ü ya da l ile başlayan kelimeler bulmak. kalemi duvara fırlatırken, adı kolay harflerden oluşan bir kız seçmeli diyorum.

"yumuşak g zaten olmaz, z ve ş gibi harfleri de aklına bile getirme," kararı alsam da, çok geçmeden, "benden bırak şair, hiçbir halt olmaz," diyerek sadece "dünyanın bütün kadınları"na aşık oluyorum. en çok da, az önce ağlamış olanlara.

ilk öptüğüm kız o oldu, hepsi o. hem evlilik hem de adı leyla olacak kız çocuğu içinse daha erkendi. ama sevgiliden ayrılmak çok kötüymüş; her şeyiniz olan biri, bir akşam ders çıkışında hiçbir şeyiniz oluyormuş.

kabullenmesine kabullendim de bir süre girişe göre soldaki ranzanın ilk katında, yorganı başıma çekip salya sümük çok ağladım. kendim için değil, onun için; bundan sonra yanında olamayacaktım, ya kötü insanlara denk gelirse ve o insanlar onu üzerlerse?

özlem:

gül'ün sıra arkadaşı. hem de hazırlık sınıfından bu yana. yaz tatillerinde bile ayrılmıyor, her iki aileyi de görebilmek için ikiye bölüyorlar.

tartışmasız sınıfın en güzel kızı. sadece ben değil bütün sınıf bu fikirde. çünkü yaptığım gizli oylamanın sonucu öyle diyordu. sebepleriyle beraber sınıfın bütün erkekleri tek bir cevap vermişti: özlem...

sonuca aldanmayın, üniversitede okuyan kıbrıslı çocukla buluşacağı günü saymazsak güzelliğinin farkında değilmiş gibi davranırdı. belki bu yüzden, aşık olunacak değil dost olunacak kızdı bize.

sınıfta arama yapılacağı zaman okulda olmasa iyi olur kitapları, okulda olmaması gereken materyalleri ona emanet ederdik. ne zaman paramız bitse ilk ona sorardık. zulasında bizler için daima bir şeyler olur, eğer biz söylemezsek, verdiklerinin akibetini merak edip sormazdı. 

uzun lafın kısası, sağlam kızdı. bir gün beni bir kenara çekip, "gül ve sen çok farklısınız," diyerek vakti gelmiş, kendini iyice belli eden ayrılığa beni hazırlayan da o olmuştu. yetmedi, benden elini ayağını çektiği o güne kadar ayrıldıktan sonra bile beni çok dinledi, avuttu, destek oldu.

yusuf:

buffalo yusuf. boyun denilen vücut parçası olmadığı için omuzlarının üzerinde duran kocaman bir kafası vardı çünkü. olur olmaz yerlere vurduğundan alnı yara ve dikiş izleriyle doluydu. ve kötüydü. tanıdığım en kötü insan olabilecek kadar hem de.

sadece bir defa, o da özlem'e duygularını anlatmaya çalışırken acımayla karışık sempati duymuştum. kelime arıyor ama bulamayıp sürekli "ama ki" diyordu. özlem o gün centilmenlik yapıp konuşma isteğini kabul etmiş, "ama yalnız kalmamak koşuluyla," demişti. yalnızlığı bozacak kişi de tesadüf bu ya, bendim.

okumuyordu. üniversitede olması gereken yaşlardaydı oysa. yaptığı bir iş de yoktu. bütün gün okulun önünde takılıyordu. öğrencilerden haraç toplar, sigaralarına el koyar, beğendiği bir kıyafet olursa, "ver de vesikalık çektirelim," diyerek alır, geriye vermezdi.

idarecilerin onunla baş etme yöntemi onu görmezden gelmekti. bazan müdür yardımcısı nihat bey dayanamaz polisi arardı. ortadan bir kaç gün kaybolur, yüzü yara bere içinde ortaya çıkar, polisten yediği dayağın acısını çıkartmak ve geçen günleri telafi etmek için daha da kötü biri olurdu.

reha:

yağmurlu bir günde saçak altına sığınmış kuşlar gibiydik. bazan birbirimize sokulur bazan uzak dururduk ama hep beraber olurduk. kan bağımız yoktu belki ama kardeş gibiydik. birimizde para varsa hepimizde olurdu. eğer birimizin cebi boşsa anlayın ki herkesin cebi boştu.

ama bufalo yusuf'un beni cuma akşamı istiklal marşı'ndan sonra boş futbol sahasında beklediği duyulunca biri dışında hepsi kayboldu. sanki meteoroloji kasırga uyarısı yapmış, ahali de evlerine kapanıp kapı ve pencerelerini sıkıca örtmüştü.

anlaşılmayacak bir şey yoktu aslında. önüne ne gelirse yıkmaya muktedir bir fırtına geliyordu ve buna engel olabilecek bir kudret yoktu yöremizde çevremizde.

bahanesi hazırdı bufalo yusuf'un. beni özlem'in yanında çok görüyormuş. ama ben asıl sebebin başka bir ihtimale açık kapı bırakmayan reddedilişine şahitliğim olduğunu biliyordum. 

okul idaresine ya da öğretmenlerimize haber veremezdim, polise şikayet edemezdim. o yaştaki bir çocuk için utanç olurdu bu. üstelik benim de bir gururum vardı. boş futbol sahasına gidecek dayağımı yiyecektim.

öfkesi erken geçsin diye dua edebilirdim sadece. bir de, eğer yapabilirsem yüzümü korumaya çalışacaktım. diğer yandan çok korkuyordum ve bir an önce olsun bitsin istiyordum

öğle arasında, basketbol sahasını seyreden tribünlerde bir başına oturmuş bunları düşünürken yanıma biri oturdu. reha. çok yakın sayılmazdık ama arkadaştık. hemen konuya girdi. bizim ayı suat kendine yeni bir derimont almış. "bir kaç kazak üst üste giydikten sonra o montu giyerim," dedi. "siz kavgaya tutuşunca ayırmak bahanesiyle aranıza girerim. yumrukların bir kısmı bana gelir."

siz kavgaya tutuşunca... yaşadığı onca şeye rağmen bugün bile o kadar incedir ki reha, o gün "sen dayak yerken" diyememişti. dememişti.

ben:

erkek dostluğu denilen şeyi ilk kez o gün basketbol sahasına bakan tribünlerde anlamıştım.

ama reha'nın araya girip dayak yemesine gerek kalmadı. çünkü bufalo yusuf o cuma akşamı boş futbol sahasına gelmedi.

ve özlem o günden sonra benimle tek kelime bile konuşmadı.

14 Nisan 2022 Perşembe

serin bir el

söze, karamazov kardeşler'in en cazip olanı dimitri'nin bir sandığın üzerinde uyuyakaldıktan sonra, uyandığında söylediği cümle ile başlayalım: "bir düş gördüm efendiler..."

*

loş, neredeyse karanlık bir odada sertliğini şu an bile hissettiğim rahatsız bir yatakta uykuyla uyanıklık arasında yatıyorum.

hasta mıyım yoksa geceye galip gelen yaz sıcağı mı, bilmiyorum. bildiğim, bir yangının orta yerinde kalmışcasına ateşler içindeyim.

kapının aralandığını, sessiz adımlarla bir kadının odaya girdiğini görüyorum. düş gördüğümü sanıyorum. evet, bir düşün içinde odaya giren o kadının düş olduğunu sanıyorum.

baş ucuma oturup elini alnıma koyuyor. elleri nasıl da serin. yüzümü rüzgâra dönmüş gibi hissediyorum. o serinlik alnımdan az önce alevler içinde kavrulan bedenime yayılıyor.

bu defa üşüdüğümü hissediyorum. sanki uyurken üzerim açılmış gibi. üşürsünüz ama uyanıp ne yorganı üzerinize çekebilir ne de bir battaniye bulabilirsiniz ya tam da öyle.

kadın bunu anlamış gibi baş ucumdan kalkıp nereden bulduğunu anlamadığım battaniyeyi üzerime atıyor.

daha iyi diye düşünüyorum. çok geçmeden uyuyorum.

11 Nisan 2022 Pazartesi

kadınlar - erkekler: yirmi dört

erkekler yaşını göstermez, kadınlar ise anime karakterlerine benzerler.

9 Nisan 2022 Cumartesi

dakika ve skor

"Sancılı sessizlik. Terapist acı çekmemize müsaade ediyor. Kocanız her daim tetikte olduğunu söylüyor, bunu nasıl yorumluyorsunuz? Yan yana oturuyoruz ama ikimiz de bedenlerimizle ne yapacağımızı bilmiyoruz, iki yana sarkıyor kollarımız, cinsiyetsiz bedenlerimiz, arkadaş. Güya, aramızdaki sorunları çözelim diye bize bu sağaltıcı zaman aralığını verdiler, bir de bebeğe ninniler söyleyen bir bakıcı yerleştirdiler yan odaya, yaralarımızı açmaya çalışalım diye, böyle söylüyor uzman ve beni bir gülme alıyor, özür diliyorum ardından ama bebek o ninnilerle sıkıntıdan ölmüş olmalı. Burada yapay çimlerle kaplı parka bakan bu gülünç muayenehanedeyim işte, önümdeki tepside çay fincanları, arka planda dinlendirici bir müzik. Düşünmenize yardımcı olacak bir müzik, diyor uzman; kafanızı duvarlara vurma arzusu uyandıran bir müzik."*


*: ariana harwicz, geber aşkım

7 Nisan 2022 Perşembe

epigraf

bir gün kitap yazabilme ihtimaline karşı kendime sakladığım, zaman zaman uykuya varmadan önce ya da yolculuklarda camdan dışarıyı seyrederken tekrar ettiğim bir ithaf cümlem var.

sanırım, bundan böyle bir epigrafım da oldu. o gün gelir mi? gelirse yazarı izin verir mi bilmem ama en azından zaman zaman uykuya varmadan önce ya da yolculuklarda camdan dışarıyı seyrederken hayal edebilirim.

*

"böylece senin oradaki varlığın benim hayatımı, yazdığım yazıyı, biçimlendirdi. sen farkında olmadan bu kitabın içinde oldun ve hatta onun var olmasını sağladın. ama senin daha haberin bile yok bundan. kim bilir bu kitabı ne zaman okuyacaksın? kim bilir neler düşüneceksin hakkında? bilmiyorum. orada olman hoşuma gidiyor, benim burada olduğumun farkında olmasan da."*


*:ismail pelit, sigara içmemek

5 Nisan 2022 Salı

bize ayrılan süre

bazı gerçekler vardır. hepimiz biliriz, görürüz de içimize oturması için kelimeleşmesi gerekir.

onlardan birini ismet abi anlattı. arkadaşının sözleri. ben hafta sonundan bu yana bir kaya gibi içimde taşıyorum. biraz da siz taşıyın.

"ismet," demiş son konuşmalarında. "hayat ne tuhaf... daha önce tanımadığın, ortak bir geçmişiniz, akrabalık bağınız olmayan bir insanla evleniyor elli yılını onunla geçiriyorsun. diğer yandan sana can veren, senin için canını verecek, belki de bu hayatta senin en çok seven insanlar olan ebeveynlerinle ve senin can verdiğin, uğruna canını vereceğin, tartışmasız bu hayatta en çok sevdiğin insanlar olan çocuklarınla yirmi yılı bile beraber geçirmiyorsun..."

1 Nisan 2022 Cuma

soru - cevap

"iyi soru"ların hiçbir zaman cevabı olmaz. onlar cevaplanmak için değil, "hımm... bu, iyi bir soru," demek, peşi sıra bir ölçek suskun kalmak için vardır.

dilerseniz, bir örnekle açıklayalım:

- neden yıllardır inatla blog tutuyorsunuz?
- iyi soru...
- ...
- ivan terzic'in hâlâ takımın başında olmasını anlayamıyorum. geldiği günden bu yana herhangi bir başarısı olmadığı gibi oyuna ve oyunculara da katkısı yok.

*

"sorusunu arayan cevaplar" da vardır. soru sorulduğu an cevabı orada ve hazırdır. kelimelere ihtiyacı, tekrarın gereği yoktur.

dilerseniz, bunu da bir örnekle açıklayalım:

- ben, bu geri zekalı için neden bunları yapıyorum ki?

*

ama dikkatli olun. çoğu zaman "iyi soru"lar olmaz "sorusunu arayan cevaplar"ın aradığı.

karıştırılmamalıdır.

30 Mart 2022 Çarşamba

yara izi

dün sabahtan bu yana leyla ile mecnun batağına düştüm.

birazdan 'heidegger sahnesi' ile çıkmaya çalışacağım ama öncesinde aşağıdaki satırları bir defa daha dinleyeceğim.

burak aksak'ın da dediği gibi, "herkesin bir yara izi vardır aslında şiir değil ama köksal abi okuyunca şiir gibi olmuş".

bu oluşa fondaki müziğin katkısını da ben ilave edeyim.

*

"gidenler bizden hep bir parça götürürler. o parçanın yerinde de derin izler kalır.

herkesin bir yara izi vardır. insanlardan gizlemeye çalıştığı saklamak için çok uğraştığı bir yara izi.

herkesin bir yara izi vardır kimseye dokundurtmayacak kadar güzel olan. baktıkça nefes alabiliyor olmanın kıymetini anlamanı sağlayacak bir yara izi.

bu izlerle yaşamaya alışırsın. bir sabah belki gün doğarken baktığında dışarı yaşamayı yeniden sevebilirsin.

ve bir gün elbet birileri o yara izlerine dokunur acın da biraz olsun hafiflemeye başlar..."

28 Mart 2022 Pazartesi

kayıp saç tokası

ait olduğu saçlardan uzak düşmüş bir toka, masanın üzerinde, lambanın boyadığı dairenin dışında karanlık tarafından yutulmaya ve unutulmaya direnirken o tokayı gördüğü ilk anı hatırladı adam.

ucunda çiçek olmak isteyen ve değerliymiş gibi yapan küçük, cam ya da plastik parçalar parlıyordu. metal kısmı ise bundan böyle ait olacağı saçların arasında kaybolmuştu.

"nasıl?" diye sordu kadın. "yakışmış mı?"

"saçlarınızın gecesinde parlayan yıldızlar gibi," dedi, adam.

fazlasına gerek kalmadı.

26 Mart 2022 Cumartesi

sevgi çağının sonu

aşk'a elbette inanıyorum. aşk'ın varlığına, o kutlu zamanda verilen söze, hatırlamaya... karşılıksız, hesapsız, beklentisiz, 'ama'sız sevgilere...

sadece film, kitap ya da masallarda değil hayatın içinde de varlar.

peki, alıcısı var mı? talep eden, bir ilişkide önceliklerinin ilk sırasına kaydeden? olmazsa olmaz diyen?

hayır, bana değil kendinize, burada değil kendinizle başbaşa kaldığınız bir anda verin cevabınızı? kameralar karşısında, dost meclisinde, yıl dönümü kutlamalarında, birilerine tavsiyelerde bulunurken değil.

evet, aşk var. karşılıksız, hesapsız, beklentisiz, 'ama'sız sevgiler de...

ne yazık ki istediğimiz bu değil artık. kuzey ışıklarını görmek, doğu ekspresi ile kars'a gitmek istiyoruz biz. avrupa'da tatil. kışın dağ, yazın deniz. yanımızda kim olduğu ise hiç önemli değil.

bir ev, bir araba yeter ama bir de yazlık fena olmaz. ayaklarımızı yerden kesmesi yetmez arabanın modeli de önemli. oturma grupları zaten kolay eskir. nasıl alındığını ise sonra tartışırız.

mutluluğun canı cehenneme, huzur peşindeyiz hepimiz. mutsuz olmayalım da mutluluğun canı cehenneme. zengin sofralar, 'in' mekanlar mutluluk değil mi zaten sosyal medyada?

iyi biri olsun, soyadı adıma yakışsın, salona astığımız, vitrine yerleştirdiğimiz fotoğraflar rahatsızlık vermesin yeter. onu görünce içimiz titremese de olur. nasılsa ateşle barut. üstelik, görücü usulü çok ayıp.

böyle olunca, feda etmesi en kolay olanı feda ediyoruz doğal olarak. aşkı, sevgiyi...  atalar haklıymış. aşk karın doyurmuyor, "sevmek de yetmiyormuş"...



23 Mart 2022 Çarşamba

karşılaşmalar

başka bir evrende/ en güzel hâlinle...

(biraz madrigal biraz atilla atalay etkisi yani)

*

- dip boyanız gelmiş sanırım.

- saçımı boyatmam için beni vurmanız gerekir. üstelik, saçımdaki beyazları seviyor ve yaşlı bir adam olmaktan korkmuyorum. siz de kilo almışsınız sanki?

- bu dünyada bir ağırlığım olsun istedim.

21 Mart 2022 Pazartesi

yirmi bir mart

ya da "ilkyaz, gün no: bir"...

günler ve tarihler arasındaki uyumu fark ettiğimden bu yana masada duran, 'tapınaklar' konulu eczacıbaşı ajandasına bakılırsa doksan dört ilkbaharı da pazartesi günü başlıyormuş.

şüphesiz, siyahlar giyinmiş mutlu mesut kadınların güzelim boyunlarını inci kolye ile süslediği, büyümeye muktedir erkek çocuklarının ise uzun bir gelecek başlıyor sandığı bir günlerdi.

19 Mart 2022 Cumartesi

ahir zaman

cümlelerin kelimelerden değil sonundaki noktalama işareti ya da ikonlardan güç aldığı kayıp mana çağı...

17 Mart 2022 Perşembe

dakika ve skor

""Bir yüz görüyordum rüyamda," diye başladı kandilci. "Gölgede kalmış bir yüz oluyordu bu, bir kadının yüzü. Güneş arkasından, tatlı bir rüzgâr cephesinden geliyordu. Uzun saçları ağır ağır uçuşuyor, omuzlarına düşüyor, bir tutamı dudağının kenarına bir an tutunduktan sonra kendisini bırakıyor ve tekrar havalanıyordu. Neden sonra o yüz tutulmadan kurtulan güneş gibi gölgeden çıktı. Uyandım ve bu yüzü bir daha unutamayacağımı anladım. Sırtında toprak rengi, kaba ketenden bir giysi olduğunu uyandıktan sonra hatırladım, bir de dudağının kenarındaki esmer ben'i. Nerede görsem tanırım. Ama nerede olduğumuzu çıkaramadım. Etrafta yabani otlar, çalılıklar, daha arkada kararmış, yıkılmış sütunlar, dağılmış sütun kasnakları vardı. Bir yangın harabesindeydik galiba. Tuhaftı. Çünkü üzerimde hem tanıdık hem yabancı bir duygu kaldı."*


*: nazan bekiroğlu, kehribar geçidi

14 Mart 2022 Pazartesi

atışma - yirmi

ziya osman saba, behçet necatigil'in kabul günü başlıklı kısacık şiirine bütün saadetler mümkündür diyerek cevap veriyor.
"Biliyorum saadet
Bana dünyada gelmez,
Ölümü bekliyorum"

*
"Bütün saadetler mümkündür...
Şu kapının açılması,
İçeri girivermen,
Bahar, kuşlar, gündüz.
Ve bütün dünya
Bir an içinde gürültüsüz.

Bütün saadetler mümkündür...
Bahtsızların biraz gülümsemesi...
Körlerin gün görmesi,
Mümkündür bütün mucizeler...
Ana, baba, evlât, bütün kaybolanlar...
Ebedî bir sabahta buluşmamız bir daha.

Ölüler! Hepimiz için yalvarın Allaha..."

12 Mart 2022 Cumartesi

dalgınlık

mikrofonlarımızı alphonse allais'e uzatıyor ve ondan "dalgınlık nedir?" sorusuna açık, net ve dolaysız bir cevap alıyoruz:

"gözlüğünü kaybetmek ve onu bulduktan sonra takıp aramaya koyulmak."

*

bu vesileyle, geçtiğimiz aylarda kendisini arayanlara katılıp onlarla beraber kendisini arayan bursalı abimize selam olsun.

9 Mart 2022 Çarşamba

tehlikeli şiirler - elli yedi

bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla.
murat menteş'ten bir şiir* mesela...

Allah'ım kaderimde anarşi ve protesto
antidepresanlar ve içi boş bir gardırop
ne de çok yer kaplıyor mesela al pacino
yardımın gerekiyor kadıköy'deyim stop.

Allah'ım kaderim bu sentimental ambargo:
alternatif, referans, potansiyel, salvo yok,
sadece klostrofobi, hicran, türbülans ve şok;
cariyeler çekilmiş yeraltına cumburlop.

Allah'ım kaderimi sen yazdın sen bilirsin kalbim oyuncak mı ne, ne kolay kırılıyor?
'deplasmandır bu dünya' diyor albino şeyhim
plasebo yutturuyor bana depresif doktor.

Allah'ım kaderimden şikayetçi değilim
aksine bahtiyarım evrende bana da rol
verdiğin için şahsen; Allah'ım bizler senin
falsolu kullarınız, n'olur bizden razı ol.


*: deplasmanda plasebo

7 Mart 2022 Pazartesi

günün sorusu: üç şey

insanların yangından kurtaracağı üç şey ıssız adaya düşerse yanına alacağı üç şey midir?* notgibi: mesela kitap... canlı olan her şey konu dışı.

5 Mart 2022 Cumartesi

gerçek dünya rekoru

ne zaman büyük teyzemlere gitsem oyun mekanlarımızın birincisi aile apartmanlarının hemen karşısındaki mahalle camiinin bahçesi olurdu.

mahalle camii dedimse, bir kaç asırlık geçmişi olan, ünlü bir mimarın eseri kadim yapılar gelmesin aklınıza. insanlar ibadet etsin diye cumhuriyet döneminde yapılan kubbeli binalardan biri yalnızca. adı da, "yeni"ydi zaten.

o zamanlar minaresi yoktu. o binaya yakışmayacak güzellikteki şadırvan henüz girişe göre soldaki duvara eklemlenmemişti. şadırvan demişken, o kubbeli bina içine ve dışına yapılan ilave ve düzenlemelerle o kadar güzel bir camii oldu ki tarifi zor.

düş gücüme güveniyor olsaydım, ferhat hoca emekli olduktan sonra onun yerine gelen imamın yıllarca mimari ve geleneksel sanatlar eğitimi alan, bir gün içine düştüğü boşluktan kurtulmak için buda'ya, uzaya, doğaya sarılmak yerine yüzünü kabe'ye dönen bir iç mimar olduğunu hayal ederdim. bizim camiye çeki düzen verdikten sonra da başka bir camiye gittiğini...

aksi takdirde, duvarları bile ancak mahallenin zenginlerinden, öz-inşaat yapı malzemeleri'nin sahibi talat özcan'ın bağışladığı boyalardan en uygun renklisi ile boyanabilen o camiden bugünlere gelmeyi başka türlü açıklamak zor.

yine de bahçesi muhteşemdi. namaz vakitlerinde gürültü yapmamak koşuluyla futboldan miskete, yakan toptan elim sendeye kadar her oyuna olanak verirdi. eğer namaz vakti oyunumuza ara vermeyip, üzerine bir de gürültü yapmışsak, deli ibrahim bir kaç gün bahçede oyalanır, biz de hiçbir deliliğini görmediğimiz bu adamdan korkumuza bahçeden uzak dururduk.

onun deli değil dünyadan umudunu kesmiş bir derviş olduğunu, toplumun da koyduğu kurallara uymayı reddedenleri deli diye etiketleyip bir manada kurduğu düzeni akladığını çocuk aklımızla bilmiyorduk. bu yüzden onu deli sanıyor, üstelik korkuyorduk. o ise sessiz sedasız yaşıyor, sadece caminin ve bahçesinin nizamıyla, temizliğiyle ilgileniyordu.

bir gün yüz metre yarışı yapmaya karar verdik. yazdı. olimpiyat zamanı olabilir. belki de o günlerde moda olan ucuz, elektronik saatlerimizin kronometresini kullanmak için bahane arıyorduk.

çocuk gözlerimizle baktık, ölçtük: caminin bir duvarı en az yirmi beş metreydi. dört kere yirmi beş. yüz.

bir tek abimin -ki büyük teyzemin büyük oğludur- süresi kalmış aklımda. bizim yüz metre dediğimiz çevreyi dokuznoktaondört saniyede koşmuştu. dünya rekorunu kırmıştı. eğer o rekor guinness rekorlar kitabı'na girmediyse ve bugün yüz metre rekoru daha kötü bir zamanla olmasına rağmen usain bolt'a aitse, o gün bütün ısrarımıza rağmen büyükler bizim adımıza rekor başvurusu yapmadığı içindir.

bugün biliyorum, caminin çevresi en fazla altmış metredir. belki daha az. ama bu durum, gerçek yüz metre dünya rekorunun abimin -ki kendisi büyük teyzemin büyük oğludur- elinde olduğu gerçeğini değiştirmez.

1 Mart 2022 Salı

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: yirmi iki

önnot: vnf., başlamadan önce leonard cohen ve kris kristofferson için google image araması yapmanızı tavsiye eder. bu aramanın anlamlı olabilmesi için 'altmışların sonu- yetmişlerin başı'na odaklanmak doğrusu olacaktır.

(bir yanda ufak tefek, yakışıklılıktan aldığı nasip az leonard cohen, diğer yanda hem sinema hem müzikte zirveye yürüyen, boylu poslu, "hayvan gibi" yakışıklı kris kristofferson.)

*

"i remember you well in the chelsea hotel" diyerek başlayan leonard cohen harikası chelsea hotel #2, leonard cohen'in new york chelsea hotel'de janis joplin'le geçirdiği günleri anlatır. "kaçamak" da denebilir bu "macera"ya. ama cohen söz konusu olduğundan "sığınmak" demek daha doğru sanki.

tanışmaları otel asansöründe olmuş. cohen kendisi gibi ufak tefek, çipil gözlü, saçları biçimsiz, biraz da şişmanca olan janis joplin'e kimi aradığını sormuş. "kris kristofferson" diye yanıtlamış janis joplin. "o zaman şanslı günündesin," demiş bizimki. "çünkü, kris kristofferson benim!"

25 Şubat 2022 Cuma

bıçak sırtı

ernst bloch'tan nicht mehr ve noch nicht kavramlarını ödünç alarak başlayalım söze.*

/ki bloch evreninde, artık olamayan ve henüz olmayan diye okunabilir bu ifadeler./

hayat dediğimiz şey, "nicht mehr"dan "noch nicht"e bıçak sırtında bir yolculuktan başka bir şey değil. ardımızda kalanın hüznü, önümüzde olabileceklerin umudu.

bıçak sırtında yürümek ise hem meşakkatli hem tehlikeli. hangi yana düşsek uçurum çünkü.

bir taraf akıldışının uçurumu: delilik, toplum dışına itilmek ya da benliğin kaybı. diğer tarafta ise sıradanlık uçurumu: ortalamaya teslimiyet, kendine özgü her şeyin kaybı ya da kendine ihanet.

çoğumuz ya duruyoruz yolun bir yerinde ya da düşmemeye, dengemizi korumaya çalışarak ilerliyoruz adım adım.

korkumuzdan o kadar yavaş ilerliyoruz ki, çoğu kez varamıyoruz diğer yakaya. özümüzdeki iyilik ve güzellik taşıyan her şey potansiyel, aklımızdan geçenler hayal olarak kalıyor.

sonra mı? ölüyoruz....


*:umut ilkesi

23 Şubat 2022 Çarşamba

sayı problemleri

bir süredir fazla kilolarıyla başı dertte olan ve onlardan bir türlü kurtulamayan bayan x, sabahları içtiği litrelerce sirkeli su da işe yaramayınca son çare olarak gittiği ünlü diyetisyenin önerdiği diyet sayesinde, -diyet yalnızken yapılır hükmü uyarınca- hafta içi her gün bir kilo vermekte hafta sonu ise her gün bir kilo almaktadır.

pazartesi sabahı "beş ileri- iki geri" adındaki bu diyete başlayan bayan x'in fazlalık olarak gördüğü on kilodan kurtulması için en az kaç güne ihtiyacı vardır?

20 Şubat 2022 Pazar

zenith*

"yıllar önce" diyebilecek kadar zaman geçmiş üzerinden. "yıllar"...

"yıllar önce" yörüngesine girdiğimde bu kadar büyüyeceğini tahmin etmemiştim nightcall'un. gece yarısı telefonlarının her şeye ve herkese yettiği zamanlardı. şehrin bomboş sokaklarında arabayla dolaşırken dinliyormuş hissi verirdi. kızın oturduğu sokağa gelince perdeye düşen gölgesini görmek ihtimaliyle yavaşlanırdı.

london grammar sahneye çıktığında ise kız mahalleden taşınmış, uzak şehirlerin duvarlarına "kız öldü" yazan bir adam kalmıştı geriye. araba yoktur artık. müzik kulaklıktan gelip bulur dinleyicisini. ayaklar, hem yorgun hem çıplak.

sonrası odasının emniyetinde anılarla avunan bir adam izlenimi. bazan eski fotoğrafları çekmeceden çıkarıp bakıyor. "kız ölmeseydi ne olurdu?" diye sorup "herkes kadar mutsuz olurduk" cevabını veriyor. bazan da kızın ölmediğini, başka bir şehirde başka biriymiş gibi yaşadığını düşünüyor.

ve "yıllar sonra" kavinsky çıkıp yeni bir albüm yapıyor. albümde bir şarkı var: zenith... bizzat 'kavinsky bey'in söylediğine göre nightcall-II olarak dinlenmeliymiş. yani şehrin sokaklarını nightcall dinleyerek dolaşan ergenler, uzun yolda kendine eşlik arayan kadınlar için yeni bir tat. nasıl derler? biraz değişiklik.

wong kar wai'nin 2046 ile yaptığını hatırlatıyor biraz da. hatırlarsınız, in the mood for love yetmeyince anlatmak istediği hikâyeye, ya da kahramanları yönetmene direnince bir devam filmine mecbur hissetmişti kendini wong kar wai. ve ortaya biçimsel olarak farklı olsa da ruhunu muhafaza eden bir film çıkmıştı.

zenith de öyle. vurmalı çalgılar yerine saksafon önde bu defa. hikâye ise geçmiş için bir ağıda dönüşmüş. ama öz yerli yerinde. nightcall ruhu da...

*kavinsky, zenith

17 Şubat 2022 Perşembe

yolları çatallaşan ilişkiler

saramago'nun kısa ve öz anlatısı bilinmeyen adanın öyküsü'nde kahramanımız bir rüya görür: bu rüyada, kendisiyle birlikte 'bilinmeyen ada'yı bulmak için denize açılmayı, bunun için de 'karar kapısı'ndan geçmeyi, dolayısıyla saraydan ayrılmayı göze alan hizmetçinin -tam da adam ona aşık olmuşken- onu terk ettiğini görür.*

*

bir çok ilişkide yolun kaçınılmaz biçimde olarak çatallaştığı, hâlin paradoksa dönüştüğü bir an vardır. paradoks, çünkü yollar birbirini doğururken dışlar da.

yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal deyiminin bir örneği. iki ucu da boklu değnek hikâyesi. uçlardan tutamazsın, ortadan tutmaya kalkarsan dengeyi sağlayamazsın.

mesela, adam tutkulu bir bahçıvan olsun. hayatının şimdiye kadar olan kısmını istanbul lalesi'ni yeniden yetiştirmeye harcamış ve kalanını da bu işe vermeye hazır adam.

böylesi derin bir tutku herkesin dikkatini çeker. hayranlık doğurur. bazan da aşk. çünkü böylesi tutkular, böylesi adanmışlıklar nadirattandır. rastlayınca kimse kayıtsız kalamaz.

bu koşullarda başlayan bir hikâyenin yolu tam da dediğim yerde çatallanır. adam ya istanbul lalesi'nden vazgeçer ya da bu yüzden aşkı bulmuş olmanın motivasyonuyla hayaline daha sıkı sarılır.

peki kadın ne yapar? ya "sen istanbul lalesi'ni benden çok seviyorsun, git onunla evlen" der. ya da "sen çok değiştin"...

*

tam burada, kaybedenler kulübü'nü de anabiliriz galiba: "kadınların özelliği ne biliyor musun? seni sen yapan özelliklere âşık olup sonra senden o özellikleri almaya kalkıyorlar."



*: "çünkü nasıl bildiğini bilmese de, bal gibi biliyormuş kadının gelmekten son anda vazgeçtiğini, rıhtıma atlayıp, güle güle, madem gözün bilinmeyen adadan başkasını görmüyor, bana yol göründü, güle güle, dediğini, oysa bu hiç de doğru değilmiş, adamın gözleri daha şimdiden kadını arıyormuş ama bulamıyormuş."

14 Şubat 2022 Pazartesi

karnabahar

ayaküstü, küçük, kısa sohbetler arkadaşıydık. selamlaşmayı, hal hatır sormayı ihmal etmez ama nehrin karşı yakasına pek nadir geçerdik.

avukat olduğunu, kıyafetlerini yaşlı görünmeyi göze alarak seçtiğini biliyordum. sebebini hiç sormadım, dürüst olmak gerekirse merak bile etmedim. bir ihtimal, "belki de ruhu yaşlı," demiş, geçmiş olabilirim. ama hatırlamıyorum.

yaşıtları gibi değil de fotoğraf albümlerinde kalmış annesi, kendisinden on yaş büyük ablası ya da hayran olduğu öğretmeni gibi giyiniyordu çünkü. ama bir tarzı vardı. ve kim ne derse desin zevkliydi.

bir gün markette rastladım ona. daha doğrusu kasa sırasında gördüm. bir kaç kişi önümdeydi. ama seslenmek içimden gelmedi. üstelik maskeli maskeli.

alışveriş çantasına koyarken fark ettim; karnabahar almıştı. karnabahar mı? kim karnabahar alır ki?

bana sorsalar, "ne karnabaharı? taco falan yapıyordur o," derdim. "makarnayı bile italyan usulü yapıp, türlü çeşit peynirle servis ettiğine eminim. mutfağında uzak doğu rüzgarları esiyor, hindistan'dan bu tarafa geçmiyordur," falan. yok canım! evde suşi yapacak değil ya! onu da dışarıda yiyordur.

"geçen gün" dedim, sonraki karşılaşmamızda. "sizi markette gördüm. karnabahar alıyordunuz."

"ah!" dedi. "çok severim."

her şeyini seviyormuş. özellikle kızartmasını. ben mi? "severim, demek beni yalancı yapar. ama yerim."

fark ettim ki, ince, kemikli elleri var. french yaptığı dikdörtgen tırnakları da parmakları gibi uzun. gözleri simsiyahmış. ya da koyu kahverengi. belki de gözlerinin gölgesinde sessizce dinlendiği kirpiklerine sürdüğü rimel yüzünden bana öyle geldi. saçları da gece gibi karaymış meğer. omuzlarından aldığı cesaretle aşağıya dökülen zifiri karanlık. dalgalanmasa da bazan önüne bir engel çıkmış ırmaklar gibi yönünü değiştiren çağlayan.

belindeki gamzelere dökülüyor olmalı. kim bilir? belki bir gün sorarım.

11 Şubat 2022 Cuma

pidief

"bırak okumayı, eldivenle dahi dokunmam," dediğim kitabının genişletilmiş yeni baskısını pdf olarak yollamış.

"okumadan sildiğim pdf dosyalar gibisin" diye mesaj atayım da cevap olsun.

hem de bir sonraki kitabında kullanır.

8 Şubat 2022 Salı

melekler ve şeytanlar

"belki de son zamanlarda dile getirdiğim kimi endişelerim fazla abartılı; ancak kendimi bildim bileli, bana öyle geliyor ki şeytanlarım benden çıkarılacak olsa meleklerimde bundan biraz, hadi çok az (diyelim) ürkerdi ve bu -sizin de hissettiğiniz üzere- benim, ne pahasına olursa olsun göze alabileceğim bir şey değil..."*


*: rainer maria rilke, emil freiherrn von gebsattel'a mektup (24ocak1912)

6 Şubat 2022 Pazar

yeni dünya düzeni

tanıdık gelebilir ama anlatacağım olay yıllar önce, fransa'da geçiyor. o yüzden tedirgin olmayın.

*

yaklaşık otuz yıl önce, ağustos bin dokuz yüz doksan üç... elle dergisi kapağında bir yaz testi başlığıyla çıkmış o hafta: fahişe misiniz?

şaşırtıcı olan yalnızca sorunun kabalığı değil, cevaplarda ki coşku: bu soruya olumlu cevap vermeyen bir tek kadın yazar, bir tek kadın gazeteci olmamış bu ünlü haftalık dergiden; üstelik benzersiz bir "orospu", bir "sürtük" olmaktan gururlanarak.

kısacası, "fahişe", aşk oyunlarında yer alan bir öğenin eşdeğerlisi konumunda bir şan unvanı olmuştu. bir hakaretin bu şekilde bir gurur kaynağına dönüşmesi, nasıl bir dünyada yaşadığımızı anlatıyor aslında. ya da cennetten gerçekten kovulduğumuzu.

bunu anlatmakla ahlâkçı olduğum izlenimi bırakmak istemem. kaldı ki, ahlâkçı değil ahlâklı olmak isterim. üstelik, ahlâkı yalnızca cinsellikle ilgili eylemlere indirgiyen kafa yapısından nefret ederim. ve her zaman dediğim gibi: herkes istediğini olsun bu dünyada. çok istiyorsa vejetaryen de olsun.

bu olayda beni rahatsız eden şeyler iki tane. birincisi, tıpkı spor yapmak, kitap okumak, kedi beslemek, yatsı namazının peşi sıra bir cüz kur'an‐ı kerim okumak, erasmus'a gidince her gece içmek, yılın altı ayını güney yarım kürede geçirmek gibi hava atılacak bir şey sanmak. ikincisi de, bu denli mahrem bir şeyi uluorta söylemek. yaşını başını almış bir blogger eskisi olarak ben de biliyorum doğru kişi ve doğru koşullarda mahrem alanın nasıl da şenlikli olabileceğini. o şenliğin de mevcudiyetini bir çeşit sınırsızlığa borçlu olduğunu. ama mahrem, ama havası atılacak bir şey değil.

ama olmaz. bu, 'yeni dünya'da mahrem deyip eskiden sakladığımız her şey gibi cinsel yaşam da kendini teşhir etmelidir. yeni bir şehvet zübbeliği: bu konuda kimse az biliyormuş gibi görünmek istemez.

oysa, lokantada hesabı öderken parayı göstermeyen insanları da gördü bu gözler.

ya da ölüm gibi hayatın en büyük gerçeği hâlâ müstehcen ve gizlenen bir şeyken, mahrem alanda kalması gereken sırlar sahneye çıkıyor, kamusal alana taşınıyor ve herkes televizyonda, radyoda, internette onu anlatmak istiyor. çoğu zaman abartarak, yalanlar katarak.

belki fazla söze ihtiyaç yoktur. anafikir, bu soru ve cevaplardan yola çıkarak jean- pierre elkabbach adındaki gazetecinin bir kadın okura aynı soruyu sorması üzerine aldığı cevapta gizlidir. ya da cevaptaki vurguda.

"- ya siz bayan, siz fahişe misiniz?

- ne yazık ki hayır."

2 Şubat 2022 Çarşamba

"haklıydın" diyeceğiz "günün birinde"

bütün ayrılıkların ortak kaderidir; ayrılırken yalnızca bir taraf acı çeker. ya da üzülür. ya da kalır. ya da gidemez...

işte o taraf, olan bitene anlam veremeyen taraftır. aklı almaz, nasıl da bitebilmiştir her şey. ceza olsun diye kendini suçladığı kısa anlar dışında muhatabını suçlar, beddualar değilse de sitemler eder ona. bir şeyden emindir; hatasını anlayıp geri dönecektir giden. ya da onun gibisini bulamayacak pişman olacaktır. dönmese bile özleyeceği, bir gün "ne yapmışım ben" diyeceği kesindir. tıpkı yıllar önce göksel'in günün birinde ile yaptığı gibi.

aradan zaman geçip yara soğuyunca, olaydan biraz uzaklaşıp olanlara dışarıdan bakma şansı bulunca yani. belki de onsuz yaşamaya alışınca... her işte bir hayır olduğunu anlayıverir geride kalan. ya da gidemeyen. yeni anlamıştır ama doğrusu budur. allaha şükürler olsun ki, gitmekle onunla yaşayacağı sonsuz ölümden korumuştur onu. bir sabah uyanır, tıpkı göksel gibi haklıydın der. 
çünkü seninle çürürdük aynı toprakta
çünkü seninle üşürdük aynı yatakta
bir yastıkta büyürdü dağlar aramızda
sen haklıydın, imkansızdı bu sevda*
*

göksel'i pek bilmem. ama günün birinde'yi hem dinler hem severdim. haklıydın'ı ise bir kaç gün önce tavsiye üzerine dinledim. uzun yol yürümüş, eşikler aşmış, büyümüş bir kadın gördüm.

şarkılar tesadüf değildir belki de. göksel kalbi kırık genç kızken günü gelmiş "mevlâm ne eylerse güzel eyler" diyen bir kadına dönüşmüştür artık.


*: elbette bu şarkının evlilik düşmanı bir şarkı olma ihtimali de var. aşka evet, evliliğe hayır. ne de olsa bütün evlilikler diğer evlilikler kadar mutsuz.

30 Ocak 2022 Pazar

yayın dünyası

bir seda ersavcı değilse de, yalnızca fransız teğmenin kadını ve utanç'ı çevirmekle bile gönlümüzde müstesna bir yer edinen yazar* aslı biçen'in bir röportajını okudum geçenlerde.

bu röportajda, edebiyat ortamından neden uzaklaştığına dair söylediği sebeplerin ikincisi jaguar yayınlarına duyduğumuz muhabbeti de çok iyi açıklıyor:

"edebiyat âleminden uzaklaşmamın iki sebebi var sanırım. (...) ikincisi, edebiyat âleminin epey piyasalaşmış olması. bin dokuz yüz doksanlarda çeviriye ilk başladığımda etrafımda gördüğüm yayıncılar yaptıkları işten heyecan duyardı, yayınladıkları kitaplar onlar için önemliydi. kitaplarla okurlara bir katkıda bulunmayı hedeflerlerdi. şimdi maalesef bütün dünyada olduğu gibi bizde de işin bu manevi yanı, iyi kitap basmanın verdiği haz ve tatmin, yerini tamamen çok satacak kitap aramaya, bulmaya, avlamaya bıraktı. bir de otuz senedir çeviri yapıyor olmak ve yayıncılık piyasasını, buradaki sömürü hikâyelerini, haksızlıkları çok iyi biliyor olmak beni sektörden iyice soğuttu sanırım."


*: elime tutun, inceldiği yerden, tehdit mektupları

28 Ocak 2022 Cuma

moda

bulduğu her fırsatta kümelere ayrılmaktan büyük keyif alan insanlığın üzerinde ittifak ettiği nadir konulardan biridir moda. gereksizdir, başkalarınca belirlenmiş ritimlere göre dans etmeye benzer. o havayı sevmiyoruzdur, o dans tarzımız değildir ama kendimizi sahnede buluveririz.

kapitalizmin en sevdiği oyun alanlarından biridir aynı zamanda. insanlar tüketsin, para harcasın, harcayabilmek için kazansın, kazanmak için çalışsın diye uydurulmuş bir yöntemdir adeta.

atmaya kıyamayız ama giymeyiz de dizi yırtık siyah kot pantolonları. dolapta öylece durur. çünkü devir yüksek bel, taşlanmış kotların devridir. benden duymuş olmayın ama giyenlerin yüzde doksanına yakışmıyor.

aşk nefret ilişkisi de denilebilir moda ile aramızdakine. sohbetlerde eleştirir, yazılarda yerin dibine sokarız ama kayıtsız kalamayız.

çünkü, modanın hayat kurtaran bir yanı da olduğunu biliriz içten içe. bütün gün, "bugün ne pişirsem?" diye düşünen, sorunun yemek yapmak değil ne pişireceğine karar verememek olduğunu iddia eden ev kadınlarının düştüğü kuyuya düşmekten kurtarır bizi mesela. takvim yapraklarını süsleyen "günün menüsü" gibi ip-ucu vazifesi görür. fikir verir.

bile isteye boyun eğdiğimiz bir emirdir aslında bu fikir. bile isteye diyorum, çünkü bizi risk almaktan kurtarır. herkes gibi olmanın güvenli limanına giriş yapmamızı sağlar. kötüyse herkes gibi kötüdür bluzumuz. başkalarından kötü olmasın da iyi olmasına gerek yok çünkü.

doğrudur, bize bir takım modelleri benimsetmek için her köşede karşımıza çıkar. ama bizim yerimize karar vermekle bizi düşünmekten kurtardığını, rahatlattığını da inkar edemeyiz. önce yatıştırır, sonra ikna eder. bizi tek tipleştirmeden önce karmaşadan çekip alır.

yine de, siz siz olun içinde kaybolduğunuz o trençkotları giymeyin. şişko olduğunuzu saklamıyor. aksine...

25 Ocak 2022 Salı

hiç, yoktan iyidir

"o hikâye bitti. onu terk ettim," dediğinde hem şaşırdım hem geçmişe gittim.

üniversite. arkadaşların yanına geldiğimde bir kişinin eksik olduğunu gördüm. aldığım cevaba ise inanamadım. melih buse'nin yanındaymış. hayır, şaka değilmiş. iyi de o iş açılmadan kapanan defterler rafına kalkmamış mıydı? daha en başta, o kadar net, hayır, demişti ki buse, ben bile kendimi reddedilmiş hissetmiştim. kantindeki masaların, okuldaki sıraların bile öyle hissettiğine eminim hatta. melih bir süre üzgün ve kalbi kırık dolaşmış ama o akşama kadar bu bahis bir daha açılmamıştı. çünkü emindik; o kızın gönlü yoktu bizimkinde.

çok geçmedi, melih geldi. saç baş dağınık, yüzü kıpkırmızı. bütün bunların ötesinde ruh hali. nasıl desem bir cinnetten çıkmış gibi. endişelenmedik dersem yalan olur. dünyanın en ayıp, en çirkin, en günah ama bir o kadar da saçma cevaplarından birini alacağımızı bilmeden korka korka, "n'oldu oğlum sana?" diye sorduk.

"buse'ye tokat attım," dediğinde, "ruh hastası mısın sen"  diye sormadı hiçbirimiz. çünkü ruhu hasta olmayan biri bırakın bunu yapmayı aklına bile getirmezdi. o şaşkınlık ve kızgınlık arasında birinin "manyak mısın oğlum? niye böyle bir şey yaptın?" dediği duyuldu. manyakmış. hayatım boyunca duyduğum en saçma, en tuhaf ve de en hastalıklı cevabı verdi: benden nefret etsin, beni ihtimal olmaktan çıkarsın istedim.

melih iyi çocuktur. karıncayı bile incitmez. içine kapanık değilse de sessiz sedasız, kendi halinde yaşar bu hayatı. sadece büyüklere değil herkese saygılıdır. ailemle tanışmasından mutlu olduğum, misafir etmekten onur duyduğum bir arkadaşımdır. ama yaptığı bu şey sadece kötü, çirkin ve ayıp değil saçma sapandı da. kız "hayır," demiş başka bir ihtimalin kırıntısını bile bırakmamıştı. öyle ki, bizden tarafa baktığında bir kişi eksik gördüğüne bugün bile eminim. ve bizim vandal, bu kız kendisinden nefret etsin, onu bir ihtimal olmaktan çıkarsın istiyordu.

saşkınlığıma eşlik eden, geçmişe gittiğim kısacık suskunluktan sonra "onun bundan haberi var mı?" dedim.

bahsettiği hikâye uzun zamandır vardı ama yıllar önce ikisinin yolları ayrılmıştı. ya da kız gitmiş, o kalmıştı. aralarında hâlâ bir bağ olsa da iletişimleri neredeyse yoktu.

yerinde olmayı istemezdik ama hayatını -gel, derse gidebilecek- şekilde düzenlemesini, hayatına giren kadınlara yalandan da olsa gelecek sözü vermeyişini, dürüstçe anı yaşamaktan ve o anları birleştirip günler inşa etmekten bahsetmesini severdik. bir de, "şimdiki ben olarak söz verebilirim gelecekteki beni bilmiyorum" gibi laflar ederdi.

bende hayranlık uyandıran ise, edilgenlik gibi görünen duruşunda baştan ayağa muktedirlik olmasıydı. "hayat ne getirirse getirsin üstesinden gelirim," der, öyle de yaşardı bence.

cevap vermedi. sadece, sanki bilmiyorsun, der gibi baktı yalnızca. "n'oldu peki?" dedim.

"bensiz yapabildiğini anladım. önceden buna ihtimal vermez, "aynı gök kubbe altında ayrı" oluşumuz benim, onun, toplumun, tanrının koyduğu duvarlar yüzünden derdim. ama artık anladım. ya da kabul ettim: iletişim şansına sahip olduğumuz halde beni görmeden, sesimi duymadan, herhangi bir konuda fikrimi merak etmeden, bana bir şeyleri anlatma isteği ve ihtiyacı duymadan yaşayabiliyor."

21 Ocak 2022 Cuma

karne

karne notları yüksek olursa iyi insan olacağını düşünen ve eğitim hayatının son dönemi dışında bu düşüncesine uygun davranmış biri olarak yazıyorum bunları.

şimdiden farklı, toplumun ve tanrının kurallarına uyarsak iyi insan olunacağı söylenen bir kuşaktı bizimkisi. notlarımız iyi olursa da iyi insan olacaktık haliyle.

ama öyle değil. ne başarı ne mutluluk ne de makam ve mevkilerin okulda başarılı, karnede yüksek notlara sahip olmakla ilgisi yok. kiminin dehası okul sonrasında ortaya çıkıyor, kimi siyasi ya da çevre desteğiyle hiç de hakkı olmayan yerlere gelip, haram - helal nutukları atıyor.

ve elimizde kimselerin rağbet etmediği bir cümle kalıyor: iyi insan olmanın iyi karne notlarıyla bir ilgisi yok.

/zaten okul dediğimiz nedir ki? çocukların ve gençlerin, yaramazlık yapmasınlar, yalan yanlış yollara sapmasınlar diye bir denetleyicinin kontrolünde günün belirli bir kısmını geçirdiği binalar./

evet, bugün karne günü. kış tatili başlıyor. dilerim, hiç olmazsa bir kaç günü karlı geçer.

o zaman ece ayhan'ı anabiliriz. yani türk şiirini şiir yapanlardan ece ayhan çağlar'ı.

bir kaç yıl önce sosyal medyada gördüğüm bir fotoğraf var. görür görmez hem belleğime hem de telefonun hafızasına kaydettiğim bir fotoğraf: büyük, kara kaplı bir defterden bir sayfa.

büyük ve kara kaplı benim tahminim. öyle olmalı diyorum içimden. otuzlu - kırklı yıllar. ne bilgisayarlar ne de başına 'e' gelen karneler var. bu deftere öğrencilerin karne notları yazılmış.

ece ayhan'ın hanesinde 'orta'lar, 'iyi'ler gırla gidiyor. 'pekiyi'ler ise nadirattan. tesadüf bu ya, iki sıra üstünde bir öğrenci var. bütün notları 'pekiyi'.

adını ise hiçbir yerde duymadım. her şeyi bilmediğimi, işin doğrusu pek az şey bildiğimi bildiğimden googlea dahi sordum. ne wiki ile başlayan ansiklopedi ne ekşi ile başlayan sözlük ne de sokak adı... tek bir şey dahi göremedim.

/belki erken yaşta hayatını kaybetti, belki çocukluk aşkıyla evlenip memur oldu, belki babası inşaat malzemesi satan dükkanın başına geçmesini istedi, belki çalışıp ailesine destek olmak için okulu bıraktı... bu durum, düşüncemi değil örneğimi yanlışlar sadece./

diğer yandan ece ayhansız bir türk şiiri nasıl bugün düşünülemiyorsa gelecekte de düşünülemeyecek. ece ayhan hep var olacak. birileri onu okuyacak, onun gibi olmak isteyecek, etkilenecek, anlatacak.

diyeceğim o ki, karne notları -o da objektif bir değerlendirme ile- sadece ders başarınızı ölçer. iyi insan olmak, mutlu olmak, başarılı olmak ise bambaşka şeyler.