arkadaş hikayeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
arkadaş hikayeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Eylül 2026 Cumartesi

maç sonu

bazıları bu hikâyeyi mahrem, ve dahi edepsiz bulabilir. öylelerini bu tarafa alalım.

*

arkadaşım. fenerbahçeli. eli ayağı düzgün, bana kalırsa oldukça yakışıklı bir çocuktur. bir sevgilisi var. brezilyalı. cvsinde yazanlardan biri de 'manken'.

fenerbahçe'nin uzun bir aradan sonra şampiyonlar ligine kalacağı lyon maçını birlikte izlemişler. anladığım kadarıyla gecenin sonunda herkes mutluymuş.

/geniş aile geleneği olarak fenerbahçeli olduğumdan ben de çok sevindim. hatta maç sonu ilk yorumum, bunu şampiyonluk sayarım, oldu./

kendisiyle biraz fenerbahçe muhabbeti yapmak isterdim ama hem vakit geç olduğu hem de sevgilisi uzun bir tatilden döndüğü için elim telefona gittiyse de vazgeçtim. sanki o da aynı şeyleri hissetmiş gibi ertesi sabah ilk fırsatta aradı.

tebrikler falan derken, sohbet uzadı hâliyle. "maç sonrası sevgilimle" diyerek yeni bir paragrafa başlayınca başıma geleceklerden korktum ve "günün sonunda, keşke fenerbahçe her akşam kazansa, dedi, galiba" diyerek  kendimce hikâyenin sonunu hızlıca bağladım.

haklıymışım ama anlatmak istediği o değilmiş. sevgilisine, "sen uyu," demiş, beraber uyumak yerine. "ben sosyal medyada biraz yorum okuyacağım."

bunu fenerbahçeli olmayan biri anlamaz elbette. o işin en güzel kısmından vazgeçmeyi fenerbahçeli olmayan kimse anlayamaz.

/evet, en güzel. giysiler de dahil ne varsa soyunmuşsun. yanında 'çıplak' kalacak kadar birine itimat etmişsin. sarılıp uyusan da sohbet etsen de etrafta cennet kokusu./

27 Ocak 2026 Salı

enternasyonal - dört

üç, dört...

almanya'nın başkenti berlin'in eskiden doğu berlin olan semtlerinden birinde amerika birleşik devletleri merkezli kargo şirketinde ukraynalı bir çalışanın görüldüğüdür.

bu çalışanın üzerinde siyah sweatshirt varmış. sweatshirtün önünde de sol ortada başlayıp sağ üstte biten bir imza: cumhuriyetimizin kurucusu, büyük önder k. atatürk'ün bildik imzası.

işin tuhafı, bu çalışan sweatshirtün önünde yazanın bir imza olduğunu bilmiyormuş. imzanın kime ait olduğunu anlatınca da atatürk'ü tanımadığı ortaya çıkmış.

cep telefonları, arama motorları, fotoğraflar falan da bir işe yaramamış.

13 Eylül 2025 Cumartesi

doğru cevap

whatsappte mesajım vardı. ekran görüntüsü. e. göndermiş. bilgi yarışması gibi yapan bir uygulamanın sorularından biri. sanırım sekizinci soru. (ikinci ve dördüncü soruyu da bilememiş sanki.)

"bir anlık aydınlanma ile bireyin neden ve nasıl bir yere geldiğini bilemediği sendrom hangisidir?"

hematofobi
karnofobi
çözülmeyen füj
çözülmeli füj

bana soruyor sandım. ama soruyu ikinci kez okurken gelen mesajla öyle olmadığını anladım.

şıkları beğenmemiş kendi cevabını vermişti. laf aramızda, tam da kendisine yakışır şekilde "iyi görmüştü"...

"gözümü bi' açtım. karşıdan karlı dağlar geçiyor. bi' daha açtım. başımda bi' çocuk, kalk abi diyor, kars’a geldik. otobüsten indim yürümeye başladım. dedim, allah’ım neredeyim ben, burası neresi?"

19 Ağustos 2025 Salı

telefonda iki kişi

telefonu açtım, "yanlış zaman, yanlış insan" dedim. çünkü, bir defa daha yanlış zamandı. 'en' değil belki, ama 'çok'. kahkahalarla gülmeye başladı.

kötü espriye gülmeyecek kadar zekidir, sinirleri bozulmuş olmalı.uzun zamandır konuşmayı istediğimiz bir konu var ve bir türlü denk gelemiyoruz.

/evet, kız meselesi./

ya ben müsait değilim ya o. arama kayıtları cevaplanmamış ya da cevapsız aramalar, bir kaç saniyelik görüşmelerle, mesajhaneler özürler ve 'arama vaatleri'yle dolu.

çok sevdiğim kahkasına biraz daha zaman tanıdım, "farkında mısın, yeni bir geleneğimiz oldu," dedim.

"bazan bunu bilerek yaptığını, sadece müsait olmadığım zamanları seçtiğini düşünüyorum."

"hayır. hayır. yalnızca tesadüf."

"yakında müsait olsak bile bu gelenek bozulmasın diye, "müsait değilim" demeye başlayacağız."

"olabilir. geleneklere ve ritüellere ne kadar bağlı olduğumu bilirsin."

"bilirim."

"öpüyorum o zaman."

"ben de."

"gidiyorum."

"ben de."

1 Mayıs 2025 Perşembe

itiraflaşmalar

geçen gün selçuk aradı. biraz sıkkın, biraz üzgün, biraz öfkeli... çoğu zaman duygusaldık ama hep olduğu gibi oradan buradan, kendi ölçeğimize göre 'her şey'den konuştuk.

bir ara, "sana bir şey itiraf edeceğim," dedi. bunu sadece o günlerdeki sevgilisine itiraf etmiş ama ne o günlerde ne de sonrasında bir başkasına bahsini açmış.

"ilk tanıştığımız zamanlarda daha çok sen konuşurdun ben de dinlerdim ya. söylediklerinin çoğunu anlamazdım. o an ve sonrasında üzerine düşünür, kendimi zorlar, kafa patlatır, bazılarını anladım zanneder, yine de hepsini anlayamazdım. şiir okuyormuş gibi hissederdim. hani anlamazsın ama derindeki bir anlamın varlığını sezersin. eğer devam edebilirsen ilerideki bir mısra o hissettiğin anlamın doğruluğunu fısıldar sana."

ben de itiraf ettim: "bunu bile isteye tercih etmiş olabilirim. seninle arkadaş olalım istiyordum ve elimde kelimelerden ve entelektüel ilgilerimden başka bir şey yoktu. farkındaysan, "az önce buz dolabından çıktığı için üzeri buğuyla kaplanmış mor üzüm tanesi sesim"in bile yıllar sonra farkına vardın. üstelik bunun için seni gece yarılarında aramam gerekti."

burada güldük elbette. yeterince güldükten sonra devam ettim:

"ama derdim anlaşılmamak değildi. anlaşılmamak ve derin anlamları olan sözlere sahip olduğumu hissettirmek, yüce ve yukarıda olduğum mesajıyla cazibe merkezi olmak hiç değildi. kaldı ki, 'anlaşılma ki seni bir şey sansınlar' tayfasından olmadım hiçbir zaman."

...

"iyi ki de öyle yapmışım. yoksa kapı gibi sağlam, sadece arkadaşını değil 'insan'ı yarı yolda bırakmayan, göğsünde kocaman bir kalp taşıdığı hâlde pek de kısa sayılmayacak hayatında o kalbi o büyüklüğüne rağmen tertemiz tutmayı başaran, sadece geniş ailenin değil bütün mahallenin muhabbetle andığı bir arkadaşım olur muydu?"

22 Aralık 2024 Pazar

yalı çapkını

arkadaşım. yakın sayılır. ama erkek mi kadın mı olduğunu kendime saklayacağım.

uzaktan bakınca, 'çapkın' denilebilir ona. ya da 'şıpsevdi'. veya 'ayran gönüllü'...

çok bilmiş bir edayla, sağlıklı olmadığını söyleyecekler de çıkabilir. her çiçekten bal almaya çalıştığını, skor peşinde koştuğunu, bağlanma probleminden mustarip ya da flört aşamasını geçebilecek yetenekten yoksun olduğunu...

korkarım, sorunu çocukluğunda aramaya kalkanlar da olacaktır. günahı sevabı doğum saatine yükleyecekler. coğrafya kaderdirciler...

ama siz bana kulak verin. sadece aşka inanıyor o. bu berbat dünyada ve hayatta mükemmel aşkın da olduğuna.

onu birinden diğerine sürükleyen şey tam da bu: bir yerlerde kusursuz aşkın, bir yerlerde mükemmel sevgili ya da eşin varlığına dair yıkılmaz inanç.

bu yüzden mükemmelliği bozan, kusursuza zarar veren bir durumla her karşılaştığında o ilişkiyi bitiriyor.

ya terk ediyor ya da muhatabının onu terk etmesine izin veriyor.

17 Aralık 2024 Salı

tavsiye

"sinemaya davet ederim," dedi. ve bu, "ya sen?" diye sormadan kısa bir süre önceydi.

"iki insan flört ederken olup olmayacağının, değip değmeyeceğinin anlaşıldığı, ne olacağına karar verildiği ya da bir cevaba ulaşıldığı anlar vardır hani. duruma göre eşik atlar ya da bir duvara toslarız. muhatap olduğumuz insanı sinemaya davet etmek bunu anlamanın en iyi yoludur. eğer, 'hangi film?' diye sorarsa daveti geriye alır, mevzudan uzaklaşırım. çünkü o benimle zaman geçirmeyi değil iyi bir film izlemeyi ya da kötü bir filmle zaman kaybetmemeyi istiyordur. anlarım ki, benim flört sandığım şey iş arkadaşlığı gibi bir şeymiş."

ya ben?

flört güzergahında bir ara durup oradan tavsiyelerime ne kadar hızlı tepki verdiğine bakarım.

/bu tavsiyeler 'deneme' gayesi taşımaz. çünkü ben yıllar önce öğrendim insanları denememek gerektiğini. ve tanrıyı. ve aşkı. ve beni./

aşkın başlangıcı, her şeyin büyülü bir ışık altında göründüğü kutlu zamanlar... film, kitap ya da bir şarkı fark etmez. saçma sapan bir şey dahi sırf o işaret ediyor diye gözümüze muhteşem görünür. onun sinemayı iyi bilmesiyle, iyi okur ya da mükemmel bir müzik kulağına sahip olmasıyla ilgisi yoktur bunun. muhatabımız işaret etmiştir, bir süreliğine de olsa eline değil işaret ettiğine bakabiliriz.

eğer o tepki yeterince hızlı değilse ya beni ciddiye almıyordur ya da saydığım sebeplerden ortada büyü falan yoktur.

o zaman o güzergahta yol almanın da bir anlamı yoktur.

7 Ocak 2024 Pazar

zeyl ya da iki hırka daha

bir oğlunu daha toprağa veren ciritçi abdullah, evladından uzun yaşamış bir babanın tartıya gelmez acısıyla bozkırı aşmaya, kendini unutmaya çalışırken hatırlamıştım mecnun'un ev içlerinde giydiği hırkayı.

*
ama iki hırka daha var ki, bahsetmeden olmaz.

itiraf ediyorum: ikisi de kendini dayattı. belki de hırka bahsi eksik kalmasın diye zihnimin kapısından, kalbimin pencere önünden ayrılmadılar.

*

ilki, kült ne demekse onun içimdeki karşılığı olan filmden, the big lebowski (1998) filminden.

kendi hâlinde takılmaktan başka bir iş yapmayan, her şeyin başlangıcında, olayların merkezinde olmasına rağmen sanılanın aksine filme adını bile vermeyen 'the dude' jeffrey lebowski'nin hırkası.

bir sürü lebowskifest'ten sonra en son iki bin on yedi martında, john goodman şöhretler kaldırımında yerini alırken görüldü. jeff bridges, the big lebowski'de walter sobchak karakterini de canlandıran john goodman'ı üzerinde ikonik hırkası ile onurlandırdı.

ikincisi ise, babamın montu kadar olmasa da kişisel bir hikâye.

hiçbir zaman saklamadığım bir hayalde adı gibi dergâh yayınevinin cümle kapısından girip mustafa kutlu'nun elini öpmek, çayını içmek isterim. bu hiçbir zaman gerçekleşmedi. ne onun -artık hacı- ellerini öptüm ne çayını içtim. biraz yolum oraya düşmediği biraz da okuru olmak yettiği için hayal olarak kaldı.

başkasının yalancısı olduğum bir hikâyede, eskimeye yüz tutmuş bir hırka sadece onun oturduğu koltuğu değil yayınevini ve bütün bir coğrafyayı koruyup kolluyor.

ben de, o hırkanın hayatımızdan eksilmeyen varlığıyla ve belki de gerçekleşmeyecek bir hayalle avunuyorum.

20 Kasım 2023 Pazartesi

aşk gibi

"yaprakla yağmurun aşkı"* değil ama. "rüzgâr ile çiçekli gömlek"in aşkı.

*

bir arkadaşım -kendisi, o çay bahçesi benim bu çay bahçesi senin dolaşıp daha yayınlanmamış kitabının telifini kaptıracağı, yeğenine matematik çalıştırıyormuş gibi yapan adamlar aramaktan fırsat buldukça buraya yazdıklarımı okur. gerçi, artık iki adım atınca nefesi tıkandığı, "dünyayı seyretmek için ne güzel yermiş" bahanesiyle, nefes nefese bulduğu ilk yere oturduğu, ama konunun "dünyayı seyretmek"le bir alakası olmadığı için bu aralar daha sık okuyor galiba- enstantane başlığıyla buraya taşıdığım ve kelimelerle çektiğim fotoğrafların sonuncusuna, "fotoğraf değil de gif sanki" deyince fark ettim.

/kabul, o demeden de fark etmiştim ama öyle anlatmak kulağa daha hoş geliyor./

orada anlatılanlar nasıl da bir aşka benziyor: aniden ortaya çıkan biri (rüzgâr) mutfakta hayaller kurarak çorba karıştıran ya da "ütü yaparken izlenecek diziler"den bir tanesini karşısına almış ütü masasında oradan oraya gezinen birinin (çiçekli gömlek) aklını karıştırır, başını döndürür. sonra o biri (rüzgâr) geldiği gibi gider, çünkü o doğasına uygun davranmaktan, yani esmekten başka bir şey yapmamıştır ve nelere sebep olduğunu düşünmez bile. ne de olsa masumiyet insanın -pardon rüzgârın- en büyük gücü. hem hangi rüzgâr rüzgâr olmaklığını sorgu odasına hapseder ki? ama mutfakta ya da salonda durum eskisi gibi değildir artık. bir anlık da olsa sınırları ihlal edilen (çicekli gömlek) o sırada çorbayı karıştırmayı unutmuş, çorbanın dibi tutmuştur. bırakın ütülenen bluz, masa bile yanmıştır.

evde durum ne olur bilinmez. ama rüzgârda çicekli gömleğin hatırası kalmıştır. burada şüphe yok.


*: ismet özel, sebeb-i telif

5 Eylül 2023 Salı

sayı problemleri

öykücü anlatmıştı.

hafta sonu katıldığı davette ünlü bir matematikçiyle aynı masaya denk gelmiş. hatta yan yana oturmuşlar. hoş sohbet bir adammış. mevzu kadın erkek ilişkilerine gelince, "kadının yaşı, erkeğin yaşının yarısından beş fazla olmalıdır. ideali budur," demiş.

ama bir kulağımdan girmiş, diğerinden çıkmıştı. ne de olsa "çoluk çocukla uğraşamam" yaşlarındaydım.

*

yakari söyledi.

artık nereden duyduysa. ama her zaman olduğu gibi, bilge, görmüş geçirmiş adamlar gibi yaparak. uykuyla uyanıklık, vahiyle ilham arasında bir hâlde...

"bir ilişkiden çıktıktan sonra o ilişkiyi unutma süresi, ilişki süresinin yarısı kadardır," dedi.

"yarısı mı!" diyebildim sadece.

26 Temmuz 2023 Çarşamba

dövmesizlik

birlikte okunmalıdır.

*

çok değil bir yıl önce, 'dövme yaptırcam' diye tutturmuştu. omuzda başlayıp kola inen, köprücük kemiğinin bir kısmını fethettikten sonra belki sırtın ve göğsün üst bölgesinden toprak talep eden büyükçe bir dövme.

kızılderili motiflerine bakıyordu ama aztek işi de olabilirdi. hint etkisine de açıktı.

yolundan dönmeye niyeti olmadığını anlayınca ilerde pişmanlık duyacağı bir şey yapmasın diye küçük, minimalist çalışmalar önerdim kendisine. hatta, bulutları seyreden instagram sayfam birden bire dövmeci abilerin, ablaların istilasına uğradı. tiksindim.

ama o hiçbir seçeneği beğenmedi. belki arzusu rafa kalkmadı ama dövme de yaptırmadı.

geçen gün son wimbledon tenis turnuvasını konuşurken söz haliyle kadınlar şampiyonu marketa vondrousova'ya da geldi. bir eleştirim vardı, hemen araya sıkıştırdım.

tenisçilere beyaz giyme mecburiyeti koyan bir turnuva wimbledon. öyle ki, siyahla yazılmış normalinden büyük bir logoya bile yasak koydukları ve tenisçilerin kıyafetini değiştirmek zorunda kaldığı bile oldu.

ama çekyalı şampiyonun dövmelerle dolu bedeni bu yaklaşıma göre -sadece siyahlık ve renklilikten dolayı- daha yasaklanası göründü bana. öyle ki, ileride dövme yasağı ya da aşırı çokluktaki dövmeleri kapatma zorunluluğu gelirse şaşırmam.

baktım, itiraz etmiyor, hemen borges'in imza gününe de götürdüm onu: borges'in neredeyse her akşam gittiği la ciudad adlı kitapçıya. gittiği her yerde olduğu gibi orada da insanlar onunla sohbet etmek ve kitaplarını imzalatmak istermiş. sıranın uzadığı günlerden birinde borges yakın arkadaşı bioy'a seslenmiş. "adolfito, imzaladığımız onca kitaptan sonra imzasız kitabımızın ne kadar değerli olacağını bir düşünsene."

sanırım anladı.

11 Temmuz 2023 Salı

küçük değişimler

kabul, her şey değişir. değişiyor. bazı şeyler ise yalnızca şekil değiştiriyor.

mesela, eskiden selçukla sevgilisinden ayrıldığı ya da aralarına mesafe girdiği zamanlarda sık görüşürken, şimdi eşini ve çocukları tatile gönderdiğinde sık görüşüyoruz.

*

ama sağlam adamdır selçuk. insanı yarı yolda bırakmaz. altın gibi bir kalbi, nadiren kullandığı bir beyni vardır.

tanısanız, siz de severdiniz. evet, eminim. tıpkı dostlarına ne yaptığını duyunca bazılarınızın daha çok seveceğinden emin olduğum gibi.

8 Haziran 2023 Perşembe

sen benimsin ben seninim

yakın, sevdiğim şeyleri sevsin isteyecek kadar yakın bir arkadaşım.

arada türkü de dinlediğini söyleyince tufan altaş'ı sordum. o hatırlamaya çalışırken ortamdaki bilgisayarların birinden harmana serdiler sarı samanı açtım. açtım ama bir çeşit guilty pleasure olarak içimde büyüttüğüm, bir köy düğününde ya da bir pavyon eğlencesinde ona denk gelme hayalimden bahsetmedim.

çünkü o, chris isaak mevzusu hallolduktan sonra geriye kalan tek canlı performans hayalimin 'aziz' tom waits olduğunu sanıyordu hâlâ.

bağlama geriye çekilip de ortamı tufan altaş'ın sesi doldurunca, "biliyorum ben onu," dedi. "yutupun tavsiyesi üzerine bir kaç defa dinledim. çok iyi." bir süre müziğe kulak verdikten sonra, sanki, "çok iyi olduğunu nereden anladın?" diye sormuşum gibi devam etti.

"bağlamayı kafasını eğerek çalıyor. söylerken de gözlerini kapatıyor."

"bağlamayı kafayı eğerek çalmak" ve "söylerken gözleri kapatmak"... kaliteyi belirlemek için harika bir standart, diye düşündüm, kader'in son sahnesinde bekir'in "yol belli, eğ başını, usul usul yürü şimdi" dediği yeri andım ve "biliyor musun?" dedim.

"bir köy düğününde ya da bir pavyon eğlencesinde ona denk gelmeyi çok isterdim. hatta planlama şansım olsa tatilimin bir kaç gününü buna ayırırdım. ya da levent cantek bozkır'ın senaryosunda ona yer açsın, ben de arka planda bir iç çekiş gibi duran figüranlardan biri olayım."

elbette, beni eller gibi görme çalsın. 

18 Nisan 2023 Salı

bir öykü

mimar sinan güzel sanatların ad toplamıyla portekizli izlenimi bırakan parlak öğrencisi burada olsaydı ona bir öykü anlatmak isterdim.

sanki bir üst geçidin korkuluklarına dirseklerimizi koymuş da bir nehri seyredermiş gibi akıp giden vasıtalara bakarken.

büyük usta, bir kaç gün içinde önce toprağa düşecek sonra da çürüyüp gidecek kiraz çiçeklerinin güzelliğini seyrederek manastırın bahçesinde yürüyormuş. talebelerden biri acele ettiği için nefes nefese, söyleyeceklerinden ve büyük ustanın huzurunda olmaktan dolayı heyecanla yanına yaklaşmış. konuşmasına izin veren, "söyleyeceklerini söyleyebilirsin" manasına gelen sessizliğin ardından, "ben," demiş.
"ben suyun üzerinde yürümesini öğrendim."
büyük usta, çiçeklerin geçici olmakla çoğalan güzelliklerine bakmış ve talebesine sormuş.
"peki, bundan vaz geçebilecek misin?"

diyeceğim o ki, ister tesadüfen isterse emek harcayarak birini bulmuş ya da bir adayı keşfetmiş birinin kendine sorması gereken tek bir soru var:

"peki, bundan vaz geçebilecek miyim?"

8 Mart 2023 Çarşamba

kumpanya

/insanoğlunun -ya da sadece benim- algısı açık, belli bir birikimi olsa dahi olaylara nasıl da ezbere, eksik ve dar çerçeveden baktığını anlatır hikâyedir./

bilgisayarcı bir arkadaşım var. dünya iyisi, birikimli ve komik. işinde de bilgisayarla dünyayı kurtarabilecek kadar iyi.

bilgisayarla yeni bir dünya kurabilecek o çocuk söze bir türlü giremez ama. lafı uzatmak, girişi uzun tutmak değil kastettiğim. kekelemek de değil.

sadece ilk kelimeler, hatta ilk kelime bir türlü yol bulup yeryüzüne çıkamaz. ama yeryüzüne ulaşınca da pınarlar, yeşillikler, dev ağaçlar altında gölgelikler... bazan bir cümle olur söylediği. bazan paragraf. bazan şehrazat'ı kıskandıracak bir hikâye.

ama ilk kelime. o işte...

diyelim ki, bir "seninle" çıkmayı başardı ağzından. "seninle her şeyi istiyorum ben" de diyebilir, "seninle her şeyi istiyorum ben. isfehan'a gitmek istiyorum mesela" da.

ya da "seninle her şeyi istiyorum ben. isfehan'a gitmek istiyorum mesela. nakş-ı cihan meydanı'nı seyrederken, "buraya gelmek için bugünü beklememin sebebi seninle gelmek içinmiş" demek istiyorum."

neyse, konu dağılmasın.

"uzun zaman oldu görüşmeyeli?" diyecek kadar bir sürenin ardından, geçenlerde buluştuk. yokluğumda ne yaptığını sordum. kitap okumamış ama bir tiyatro grubuna katılmış.

"tiyatro mu?" diye sordum. o cevap verene kadarcık kısa sürede de düşündüm.

"cidden ona rol vermiş olabilirler mi? metni ezberlerse sorun yaşamıyor mu acaba? yoksa role girince kendisi olmaktan çıkıyor ve o problem de ortadan kalkıyor mu? belki de sessiz sedasız bir roldür."

"bilgisayar desteği veriyorum," dedi. "ışık, ses ayarlarını yapıyorum. internet sayfalarını elden geçirdim. duyuru ya da haber olursa onları giriyorum," diye devam etti.

ve beni tiyatroyu sadece sahneye çıkıp rol kesen, tirat atan, şarkı söyleyen insanlardan ibaret sanmanın utancıyla baş başa bırakıp oyunu anlatmaya başladı.

/ama "kumpanya" demiş olsaydı kesin anlardım. evet, burada utanç gizlemeye çalışan bir tebessüm var./

25 Eylül 2022 Pazar

federer'in vedası

bir arkadaşım anlatmıştı. hayır, satrançta balkan şampiyonluğu olan değil, akdeniz oyunları eskrim üçüncüsü olan.

bir seyahatte yolları hamburg'a düşünce, merakla liman yakınlarındaki o malum sokağa da uğramışlar. ve meraklarına yenik düşüp yetişkinler kendi aralarında eğlenirken kullansın diye yapılan nesnelerden satan bir dükkana girmişler.

alışkın olmadıkları o nesneler komik gelmiş, hatta eğlenceyi acıda bulanlara ayrılan kısımda kelimenin tam anlamıyla makarayı koyvermişler.

ama çok geçmeden bir görevli gelip, müşterileri rahatsız ettiklerini söyleyerek dışarı çıkmalarını rica etmiş. kulaklarına takmaları için bir çift küpe vermeyi de ihmal etmemiş.

"insanların acı çekmek isteğine ve bunun için seçtikleri yollara saygı gösterin lütfen!"

*

biliyorum, dünyada bir sürü acı var.

savaşlar, zulümler.

doğu türkistan, filistin, yemen, afrika'da açlık.

adaletsizlik, fakirlik, annesiz babasız büyümek zorunda kalan çocuklar, gerekli sağlık hizmetini alamayan hastalar, saçları rüzgârda çırpınsın istediği için öldürülen, şiddet gören kadınlar, çaresiz ebeveynler, zamansız ölümler.

ama izin verirseniz bu ara yalnızca federer'in profesyonel tenise vedası için üzülmek istiyorum.

*

belki bu vedanın gölgesine sığınmak kendi büyük acımdan kaçmak içindir.

belki de federer'e veda yazısı için hazırlık.

*

bir gün anlatırım.

5 Nisan 2022 Salı

bize ayrılan süre

bazı gerçekler vardır. hepimiz biliriz, görürüz de içimize oturması için kelimeleşmesi gerekir.

onlardan birini ismet abi anlattı. arkadaşının sözleri. ben hafta sonundan bu yana bir kaya gibi içimde taşıyorum. biraz da siz taşıyın.

"ismet," demiş son konuşmalarında. "hayat ne tuhaf... daha önce tanımadığın, ortak bir geçmişiniz, akrabalık bağınız olmayan bir insanla evleniyor elli yılını onunla geçiriyorsun. diğer yandan sana can veren, senin için canını verecek, belki de bu hayatta senin en çok seven insanlar olan ebeveynlerinle ve senin can verdiğin, uğruna canını vereceğin, tartışmasız bu hayatta en çok sevdiğin insanlar olan çocuklarınla yirmi yılı bile beraber geçirmiyorsun..."

11 Şubat 2022 Cuma

pidief

"bırak okumayı, eldivenle dahi dokunmam," dediğim kitabının genişletilmiş yeni baskısını pdf olarak yollamış.

"okumadan sildiğim pdf dosyalar gibisin" diye mesaj atayım da cevap olsun.

hem de bir sonraki kitabında kullanır.

25 Ocak 2022 Salı

hiç, yoktan iyidir

"o hikâye bitti. onu terk ettim," dediğinde hem şaşırdım hem geçmişe gittim.

üniversite. arkadaşların yanına geldiğimde bir kişinin eksik olduğunu gördüm. aldığım cevaba ise inanamadım. melih buse'nin yanındaymış. hayır, şaka değilmiş. iyi de o iş açılmadan kapanan defterler rafına kalkmamış mıydı? daha en başta, o kadar net, hayır, demişti ki buse, ben bile kendimi reddedilmiş hissetmiştim. kantindeki masaların, okuldaki sıraların bile öyle hissettiğine eminim hatta. melih bir süre üzgün ve kalbi kırık dolaşmış ama o akşama kadar bu bahis bir daha açılmamıştı. çünkü emindik; o kızın gönlü yoktu bizimkinde.

çok geçmedi, melih geldi. saç baş dağınık, yüzü kıpkırmızı. bütün bunların ötesinde ruh hali. nasıl desem bir cinnetten çıkmış gibi. endişelenmedik dersem yalan olur. dünyanın en ayıp, en çirkin, en günah ama bir o kadar da saçma cevaplarından birini alacağımızı bilmeden korka korka, "n'oldu oğlum sana?" diye sorduk.

"buse'ye tokat attım," dediğinde, "ruh hastası mısın sen"  diye sormadı hiçbirimiz. çünkü ruhu hasta olmayan biri bırakın bunu yapmayı aklına bile getirmezdi. o şaşkınlık ve kızgınlık arasında birinin "manyak mısın oğlum? niye böyle bir şey yaptın?" dediği duyuldu. manyakmış. hayatım boyunca duyduğum en saçma, en tuhaf ve de en hastalıklı cevabı verdi: benden nefret etsin, beni ihtimal olmaktan çıkarsın istedim.

melih iyi çocuktur. karıncayı bile incitmez. içine kapanık değilse de sessiz sedasız, kendi halinde yaşar bu hayatı. sadece büyüklere değil herkese saygılıdır. ailemle tanışmasından mutlu olduğum, misafir etmekten onur duyduğum bir arkadaşımdır. ama yaptığı bu şey sadece kötü, çirkin ve ayıp değil saçma sapandı da. kız "hayır," demiş başka bir ihtimalin kırıntısını bile bırakmamıştı. öyle ki, bizden tarafa baktığında bir kişi eksik gördüğüne bugün bile eminim. ve bizim vandal, bu kız kendisinden nefret etsin, onu bir ihtimal olmaktan çıkarsın istiyordu.

saşkınlığıma eşlik eden, geçmişe gittiğim kısacık suskunluktan sonra "onun bundan haberi var mı?" dedim.

bahsettiği hikâye uzun zamandır vardı ama yıllar önce ikisinin yolları ayrılmıştı. ya da kız gitmiş, o kalmıştı. aralarında hâlâ bir bağ olsa da iletişimleri neredeyse yoktu.

yerinde olmayı istemezdik ama hayatını -gel, derse gidebilecek- şekilde düzenlemesini, hayatına giren kadınlara yalandan da olsa gelecek sözü vermeyişini, dürüstçe anı yaşamaktan ve o anları birleştirip günler inşa etmekten bahsetmesini severdik. bir de, "şimdiki ben olarak söz verebilirim gelecekteki beni bilmiyorum" gibi laflar ederdi.

bende hayranlık uyandıran ise, edilgenlik gibi görünen duruşunda baştan ayağa muktedirlik olmasıydı. "hayat ne getirirse getirsin üstesinden gelirim," der, öyle de yaşardı bence.

cevap vermedi. sadece, sanki bilmiyorsun, der gibi baktı yalnızca. "n'oldu peki?" dedim.

"bensiz yapabildiğini anladım. önceden buna ihtimal vermez, "aynı gök kubbe altında ayrı" oluşumuz benim, onun, toplumun, tanrının koyduğu duvarlar yüzünden derdim. ama artık anladım. ya da kabul ettim: iletişim şansına sahip olduğumuz halde beni görmeden, sesimi duymadan, herhangi bir konuda fikrimi merak etmeden, bana bir şeyleri anlatma isteği ve ihtiyacı duymadan yaşayabiliyor."

5 Aralık 2021 Pazar

pide

arkadaşım karadeniz kenarında büyük bir şehirde yaşıyor. bilmeyenler için söyleyeyim: karadenizin bir çok yerinde, isterseniz içini, başka bir deyişle hamur dışındaki malzemeyi evde hazırlar, sonra da hazırladığınız bu içi bir fırına götürüp pide yaptırabilirsiniz.

aramış, farketmemişim. o da telefonumun sessizde olduğunu tahmin ettiği için peş peşe mesaj atmış.

eşinin hazırladığı malzeme ile fırına gitmiş meğer. beklerken de, işi başından aşkın, canı burnunda iki çalışanın muhabbetine şahit olmuş.

"hakkı kuşbaşı pide mi istemiş?"

"bilmiyorum. ama öyle herhalde. bu arada hakkı kim?"

"tanımıyorum."

"ben de tanımıyorum."

kendimi tutamadım ve gülmeye başladım. sonra aklıma sen geldin, daha da çok güldüm.

"vnf. burada olsaydı," dedim. "hakkı benim, derdi. ayrıca pideler kuşbaşı değil, kıymalı-yumurtalı olacak, diye de eklerdi."

*

haksız sayılmaz ama biraz eksik.

ben olsam, " pideler kuşbaşı değil, kıymalı- yumurtalı olacak," dedikten sonra muhtemelen şaşkınlıkla bana bakıyor olacak o iki kişiye gülümser, "şaka yapıyorum," derdim. "vejetaryen olmasın da neli yaparsanız yapın."