5 Temmuz 2022 Salı

altı çizili satırlar: leziz kadavralar

okuduğum en rahatsız edici roman belki de. özellikle sonu. şok oldum. kitabı elimden bıraktım. bir süre sonra yeniden okudum. yanılmamışım, roman boyunca anladığımı sandığım, yanında durduğum, zaman zaman kendimden bir şeyler gördüğüm "o" gerçekten yapmıştı az önce okuduklarımı.

*

bu kitabı seda ersavcı çevirdiği için okudum. tıpkı raydan çıkan trenler (hernán ronsino) ve geber aşkım (ariana harwicz) okurken olduğu gibi.

kitap ya da yazarı hakkında en küçük bir bilgim yoktu okumadan önce. kapağı veya ismi de dikkatimi çekmezdi. çınar yayınları derseniz, bedia ceylan 'daha' güzelce atağına ve rıfat ılgaz faktörüne rağmen kendimi yakın hissettiğim bir yayınevi olmadı hiçbir zaman. anlayacağınız, kitapçıda rastlasam merak etmez, elimi uzatmazdım.

oysa jose saramago romanlarına kardeş bir anlatı bu. çünkü saramago romanlarında olduğu gibi bir soru/fikir ile başlıyor. "ölüm görevini yapmayı bıraksa ne olur?", "iber yarımadası yaşlı kıtadan kopup amerika kıtasına yol almaya başlasa ne olur?", "tesadüfen bir benzeriniz olduğunu öğrenseniz ne yaparsınız?", "birden herkes kör olmaya başlasa ne olur?" tarzı bir soru/fikir.

arada bir kaç fark elbette var. tıpkı kardeşler arasındaki fark gibi. ilki kalem farkı. her yiğidin bir yoğurt yiyişi var ne de olsa. sonra, saramago ne kadar naif ise agustina bazterrica o kadar sert. saramago kitapları kurtuluşa yürüdüğümüzü telkin edercesine umut dolu, tünelin sonundaki ışık imgesi ile yüklüyken, lezzetli kadavralar tünelde değil mağarada olduğumuz, üstelik girişten giderek uzaklaştığımız hissi veriyor. öyle ki, gölgemiz yolu daha da karartıyor. ve bunu, bizi tertemiz mekanlarda, bembeyaz giysilerle dolaştırırken yapıyor.

en büyük fark ise, saramago kitapları yeni durumun gelişimi adım adım anlatırken bazterrica sonucu, başka bir deyişle, kurulan yeni düzende olup biteni anlatmayı seçmiş.

yeni gerçeklikte yaşanan distopik bir öykü anlatmış.

*

kitabın korona salgınından üç yıl önce yayınlandığını belirterek sorduğu soru ya da ortaya attığı fikir nedir söyleyelim: hayvanlarda bir virüs ortaya çıkar ve bu virüs insanlar için ölümcüldür.

hemen evcil hayvanlardan başlayarak bütün hayvanlar yok ediliyor. doğal olarak menüden et çıkıyor. ama insanların canı bir süre sonra et çekmeye başlıyor. ve insanların ortadan kaybolduğu fark ediliyor: marijinaller, göçmenler, fakirler... afrika'dan insanlar avlanıp getiriliyor yamyamlar için.

kuşkucular, "yalan!" diyorlar hemen ve hep olduğu gibi. virüs diye bir şey yoktur onlara göre. artan nüfusu azaltmak ve nüfus artış hızını durdurmak için devletlerin ortak olduğu bir yalan vardır sadece.

din adamları ve siyasetçiler bir araya gelip bu iş için insanların kullanılabileceğine karar veriyorlar. hastalar, yaşlılar, fakirler derken sıra et için beslenip büyütülen insanlara kadar geliyor. insanlar kendisini kötü hissetmesin diye yeni kavramlar üretiliyor. ete et denilmiyor mesela. mezbahalar buna göre yeniden düzenleniyor. bilim insanları en iyi, en besleyici, en leziz ete varmak için araştırmalar, deneyler yapıyor. yemek için insan beslemek imtiyaz hâline dönüşüyor. "bin kesikle ölüm" yöntemini anlatan, onları öldürmeden parça parça yemenin mümkünlüğü üzerine kitaplar best-seller oluyor. insanlar borçlarından kurtulmak için av partilerinde av oluyor. altına imza attıkları şartlar bir bölgede vahşi hayvanlar gibi saklanmak ve belli bir süre dolana kadar hayatta kalmaktır. mesela, eski bir rock yıldızı özgürlüğe ve zenginliğe bir gün kala vuruluyor. yeterince paranız varsa cinselliğini para karşılığı satın aldığınız birini yiyebilirsiniz de.

galiba beni hem rahatsız eden hem de korkutan aynı şeylerdi: kurgu olsa da gerçekleşmesi ihtimal dahilinde olan dönüşümlerdi okuduklarım. en kötüsü de buna engel olacak güçten yoksun olduğumu bilmekti. ne de olsa, petrole bulanmış deniz kuşlarından savaşa bahane çıkarıldığını gördü bu gözler.

*

okudukça, iktidarların bize başka neleri benimsetmiş olabileceği geliyor insanın aklına. düşünün, doğar doğmaz ses telleri kesiliyor ve kendini ifade etme olanağından yoksun bırakılıyor bu yenilmek için labaratuvarlarda üretilen bu yeni tür. böylece insanlıktan çıkıp hayvana indirgendiği için diğer insanların onlar üzerinde tasarrufta bulunma hakkı doğuyor.

"ya," dedim tam burada. "ya insan eşref-i mahlûkat değil de hayvanlar ses tellerinden mahrum insanlarsa?"

*

bütün bunları "o"nun peşinde dolaşırken öğreniyoruz. "o", anlatının merkezinde bulunan, ruhuyla, düşünceleriyle ve vücudunun her zerresiyle nefret ettiği çağdan babasıyla geçirdiği günleri düşünerek kaçan bir adam. virüsten önce mezbahaları olduğu için yeni düzenden kaçması mümkün olmamış, hatta kendini olan bitenin tam orta yerinde bulmuştur "o". işinde iyi olduğu için değerli bir elemandır. değerli olduğu de her yere girip çıkar ve bir manada bize her şeyi gösterir.

babası bir bakım evinde ölümü beklemektedir. annesi kaybetmiştir ama bir kız kardeşi vardır. kardeştirler ama ayrı dünyaların insanı oldukları kesindir. bir süredir annesinde yaşayan, bebeklerini kaybettikleri için dünyadan elini ayağını çeken, dolayısıyla iletişim kurmakta zorlandığı bir karısı vardır.

vaktidir tam o soruyu sormanın. tamam, seda ersavcı yüzünden bulaştım bu kitaba. neden devam ettim peki?

saramago romanlarıyla kardeşliği, prens mişkinvari kahramanı "o" (marcos tejo.),"o"nun duyduğu her sesi bir şeye benzetmesi (mesela, bir adam var: urlet, "hani ezelden beri var olan, ama aynı zamanda onu genç gösteren bir zindeliğe sahip insanlardan biri". her karşılaştığı insan gibi onun sesini de bir şeylere benzetiyor: "her bir sözcüğü, sanki rüzgâr onları alıp götürmüyormuş, sanki cümleler havada cama dönüşüyormuş ve onları tek tek toplayıp bir mobilyanın, ama öyle sıradan bir mobilyanın da değil, cam kapaklı, antika bir art nouveau mobilyanın içine yerleştirip kilit altında tutabilirmiş gibi seçiyor"), bir bakım evinde kalan babasına sadakati, ne zaman sıkışsa(!) babasıyla geçirdiği güzel anları düşünüp kendini yenilemesi beni son-uç'a götürdü.

*

bu yüzden altı çizili satırları o anlardan birinden seçmekte sakınca görmedim.

"Bir gün annesiyle babasını Armstrong'un trompeti eşliğinde dans ederken görmüştü. İçerisi loştu, bir süre durup sessizce onları izlemişti. Babası annesinin yanağını okşamıştı ve henüz küçücük bir çocuk olan o bunun aşk olduğunu hissetmişti. Kelimelere dökemiyordu, o an yapamıyordu bunu ama gerçekliğini hissettiği her şeyde olduğu gibi tıpkı, tüm benliğinde duyumsamıştı.

Ona ıslık çalmayı öğretmeye niyetlenen kişi annesiydi ama o bir türlü beceremiyordu işte. Bir gün babasıyla yürüyüşe çıkmışlardı ve o zaman babasından öğrenivermişti ıslık çalmayı. Annesinin tekrar öğretmeye çalışacağı zaman bildiğini belli etmemesini, sanki zorlanıyormuş gibi numara yapmasını ve ancak sonrasında düzgünce çalmasını salık vermişti babası. Annesinin yanında ıslık çalabildiğinde annesi neşe içinde zıplamış, onu alkışlamıştı. O günden sonra sefil ama mutlu bir trio misali hep beraber ıslık çaldıklarını hatırlıyor. Henüz bir bebek olan kız kardeşi onlara ışıl ışıl gözlerle bakar ve gülümserdi."*


*: çınar yayınları, mart 2020 (2.baskı)

Hiç yorum yok: