beni ben yapan filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
beni ben yapan filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Nisan 2026 Cumartesi

jersey girl*

"şa la la la laa..."

bu ara dünyadaki en hüzünlü şey bu melodi olabilir.

*

her şey sosyal medyada rastladığım crime101 (2026) filmini kıymeti bilinmeyen collateral (2004) filmine benzeten izleyici yorumuyla başladı.

/iki filmi de severek izledim. hatta collateral'i defalarca. crime101 özellikle sonuyla çok hoşuma giderken, collateral aksiyon filmi kabul edilmesine rağmen senaryodan oyunculuğa, yönetmenlikten görüntü tercihine kadar harikaydı. biliyorum, kulağa tuhaf geliyor ama kiralık katil rolünde tom cruise müthişti./

filmi izlerken bir yerde jersey girl bahsi geçti. biliyordum. hem tom waits'ten hem de bruce springsteen'den dinlemiş, ne yalan konuşmalı özel bir yere koymamıştım.

ama o şarkıya döndüm. tam da filmde bahsedilen konser kaydına. neden bilmem hüzünlü geldi bana. öyle bir hüzün ki fonda john denver'dan 'take me home, country roads' çalan ve yetmişler amerika taşrasında geçen bir hollywood filminin melankolisi ile yarışır.

zihnimden bunlar geçerken kendimi bulduğumda pencerenin önünde, camla tül perde arasındaydım.

evdeydim, yalnızdım. gökyüzünde bulutlar.

"şa la la la laa..."


4 Şubat 2026 Çarşamba

kardan arda kalan

bugün öğleden sonra son yılların en güzel karı yağdı buraya. "yağmurla karışık" diyen tahmincileri yanıltan kar, saatlerce lapa lapa yağdı. kısa sürede kiremit rengi çatılar beyaza döndü, park kanepelerini kar kapladı.

karın yağışını bir süre pencereden, perde ve tülü kenara çektiğim için kar aydınlığıyla dolan sıcak odada izledikten sonra "karın çağrısı"na karşı koyamadım ve kendimi dışarı attım.

çocuklar gibi şen, mahalleyi dolaştım kar yağarken. ohepvarolan'a kar gibi bir güzelliği bize armağan ettiği için şükrettim. ve beni bu güzellikten keyif alan biri olarak var kıldığı için de bir defa daha.

mevsimin ilk karı olmadığı için yakari'yi aramadım. ne karlı günlerde roman dersleri ne karlı bir gece vakti dostu uyandırmak geldi aklıma. neden bilmem, uzak (2002) düştü aklıma. daha doğrusu filmin yusuf'u, rahmetli mehmet emin toprak'ın kar altında yürüyüşü gözümün önüne gelip durdu.

o erken ölüm aklıma gelince, ölmeden kaç defa daha kar altında yürüyebilirim, diye düşündüm. insan ömrü yıllarla değil bunun gibi şeylerle ölçülür, dedim.

kaç defa suya daldırılmış bir sap leylağın kokusuyla kuşatılmış bir masada kahvaltı yaptığınla, babanla kaç defa balık tutmaya gittiğinle, oğlunla kaç defa denize gittiğinle, kaç defa mahremiyetine girmiş bir kadının sutyeninin kopçasını açtığınla, okyanusu kaç defa gördüğünle...

söylesenize, kaç kiraz mevsimidir ömür? kaç tane kalmıştır geriye?

sonra kendime bunu yapabileceğim bir hayat seçtiğim için kendimi tebrik ettim. kendime, ilgilerime zaman ayırabildiğim, olmasa da olur paralarla zamanını takas edenlerden olmadığım sevindim.

uzanıp yanaklarımdan öptüm elbette. 

üşümüştü.

17 Nisan 2025 Perşembe

dizi dizi diziler

bir arkadaşım instagramdan arakladığı bir videoyu benimle paylaşmış.

/evet, bile isteye 'araklamak' dedim. kendisi çok sever araklamayı. sonra da "ama italik yazdım," der. eminim bunları okusa çok güler./

video, merdivenlerden inen bir adam vasıtasıyla film ve kitap arasındaki farkı anlatıyor. ya da film izlemek ile kitap okumak arasındaki farkı. ya da filmlerin neden kitaptaki tadı vermediğini.

'film izlemek' notuyla yapılan girizgâhta, sallana sallana merdivenlerden inen bir adam görüyoruz. adam merdivenden iniyor ve plandan çıkıyor. peşi sıra, müzik ve 'kitap okumak' notu eşliğinde aynı adamı görüyoruz.

merdiven korkuluğuna tutunduğunu, ellerinin korkuluğun üstünde kayışını, düşünceli bir yüz ifadesiyle uzaklara baktığını, her adımında ahşap basamaklarını sarsıldığını, ayağındaki kirli bez ayakkabıları falan.

"tam da bu," diyerek ünledim. kitabı okumanın yerini filmini izlemenin almasına imkan yok. kendi adıma, filmi kitabından daha iyi tek film biliyorum: big fish (2003).

/belki, esaretin bedeli de [the shawshank redemption (1994)] sayılabilir ama filmin uyarlandığı stephen king'in rita hayworth'u seven adam* öyküsü de muhteşemdi. izledikten sonra kitabını okuma ihtiyacı duymadım ama yüzüklerin efendisi üçlemesinin de kitabından daha iyi olduğunu hissediyorum./

sonra başka bir arkadaşıma silo dizisini tavsiye edişimi hatırladım.

/konuyla ilgisi yok ama ne zaman 'saylo' desem aklıma 'aykeya'cı tayfa geliyor ve elimde olmadan, "acaba, 'ayben' de diyorlar mı" diye bir süre düşünüyorum./

silo konu itibariyle tam onun tarzı çünkü. ilgilerine, iddialarına hitap eden bir konusu var. oyunculuk, set, kurgu vs. zaten iyi. izlemiş ama ilerleyişi ağır bulmuş.

"tam da bu" dedim bir defa daha. ama içimden. son dönemde filmden çok dizi izlemeyi tercih etmem tam da bu yüzden.

adamın merdiven korkuluklarını kavrayan elini, düşünceli yüz ifadesini, kirli bez ayakkabıları altında sarsılan ahşap basamakları görmek için.


*: bakınız: kuşku mevsimi, altın kitap

3 Eylül 2024 Salı

fallen leaves (2023)

ya da "bir film izledim, bir çok filmi andım".

/en başta, anlam değilse de fonetik benzerlikten fallen angels (1995).../

her şeyden önce film yerine hikâye demek isterim bu filme. seksen bir dakikalık, modern zaman dizilerinde ancak bir bölüm olabilecek uzunluğu ile kısa film olamayacak kadar uzun, normal bir sinema filmine göre kısa, edebiyat olsa novella denilebilecek bir hikâye.

has yönetmenlerden aki kaurismäki, usul usul akan, fazlalıkları acımadan atılmış, şiir gibi film yapmış. neredeyse her sahnesi diyalog yerine müzikler eşliğinde perdeye yansıyan, kurgusu eksilte eksilte tamamlanmış, ışık ve renk tercihleri ile yönetmenin ruhdaşı jim carmush'a [only lovers left alive (2013)] selam durduğu bir film.

sıradan iki insan, yapayalnız iki ruh karşılaşır ve aşk olur. ama kavuşamazlar, çünkü adam kadının telefon numarasını kaybeder. [mr. nobody (2009) gelir akla. ama orada sebep, "teksas'ta bir kelebeğin kanat çırpması" iken burada holappa'nın dikkatsizliğinden başka bir şey değil.] tekrar bir araya geldiklerinde ise ansa adamın alkol bağımlısı olduğunu anlar. [bir leaving las vegas (1995) hayranı olarak ben ve sera'yı hatırlamamak mümkün değildi. ama ben ölmek için içerken, holappa hayata tahammül edebilmek için alkole sığınıyor.]

çünkü ansa, hem babasını hem de abisini alkol bağımlılığı yüzünden kaybetmiştir ve alkole anlayışlı yaklaşması mümkün değildir. holappa alkolü bırakıp kadına tekrar ulaştığında, kadın, "gel," der. "hemen gel!"

ama payına yağmurla yıkanan camın ardında, ıslak kaldırımı seyrederek beklemek düşer.

çünkü sevinçle pansiyondan dışarı fırlayan adama tren (muhtemelen tramvay) çarpmıştır. ama bunu bilmeyen kadın bir defa daha makus talihine yenildiğini düşünür ve minimalist yaşantısına geri döner. [perfect days (2023) dediğinizi duyar gibiyim ama bu bir tercih ya da güzelleme değil. aksine mecburiyet. para için bulabildiği her işte çalışmaya hazır ansa'nın hirayama ile yalnızlıktan başka ortak yanı yok. hele elektrik faturasını okuduğu bir sahne var ki, anında tek keyfi olan radyoyu kapatması, bununla yetinmeyip lambayı söndürmesi iç acıttı.]

/evet, dayatılan değil tercih edilen güzel. hayatın her alanında olduğu gibi./

merak etmeyin ama bir araya gelecekler ve bir sonbahar günü parkta, kuru yapraklar üzerinde geleceğe yürüyecekler.

*
en iyi 'hatırlama'yı ise en sona sakladım.

ikinci karşılaşmada (ki bu, tesadüften çok göz göze gelebilmek için sürekli onun gözlerine bakmak gibiydi) ansa holappa'yı evine, akşam yemeğine davet eder. ama bir problem vardır; minimalist(!) yaşantısına ikinci bir tabağa, çatala, bıçağa olanak yoktur. onları satın alırken bütün aşk sözcüklerinin boşuna, aslolanın eylem olduğunu anlıyorsunuz: ansa holappa'yı seviyor, ansa holappa'yı seviyor...

yemeğin peşi sıra adamın alkol sorununu fark eden ansa, babası ve abisinden sonra buna bir defa daha şahit olmak istemediğini söyleyince de kendisine yolun gözüktüğünü anlayan holappa ceketini alıp gider. ve ansa tabağı çatal ve bıçakla birlikte çöpe atar. biraz kırgın ama öfkeden uzak. evet, aşk bitmiştir. ya da, bu ilişkinin bir geleceği yoktur.

bazan bir tabak bile her şeyi anlatıyor aslında. tıpkı konserveler gibi.

[vesikalı yarim (1968), sabiha ve halil'in konserve kavanozlarını rafa dizdiği sahne. bak buradayız, en azından bu konserveler bitene kadar. söz...]

18 Haziran 2024 Salı

dördüncü

ikste bir paylaşım önüme düştü. "sana özel" başlığı altında bir tavsiye. o şiir filmi sevdiğimi onlar da biliyor demek ki.

yenal bilgici'nin gazete yazısıydı. baştan sona severek okudum. bir şeye bakınca aynı şeyleri gören insanların ruhdaşlığını hissettim.

dahası aynı şeyleri hissetmenin güzelliğini.

*

seyredenler bilir; insanlar arasında dolaşan, yüksek yerlerden dünyayı seyreden, kütüphanelerde ikamet eden meleklerin, özelde ise insan olmak, rüzgârı yüzünde hissetmek isteyen bir meleğin şiiridir bu film.

bruno ganz'ın canlandırdığı, insan olmak isteyen bu melek isteği gerçekleştiği takdirde ilk gün yapmak istediklerini şöyle listeler: kahve içmek, bir türk berberine gitmek ve parmakları mürekkepten kararıncaya kadar gazete okumak…

yenal bilgici buradan yola çıkarak yazmış yazısını. ve başlarken de dediğim gibi baştan sona keyifli bir metin olmuş.

dayanamayıp, "işte bu!" dediğim son kısmı ise büyük bir keyifle (ç)alıyorum:

"bir sofrada olmak isterim. dostların arasında. hikâyeler anlatılsın, hikâyeler anlatayım isterim. yenilsin içilsin, zaman aksın, aramıza başka insanlar, başka hikâyeler katılsın isterim. çoğalalım isterim. çoğalalım ki günlük yenilgilerimizi hükümsüz kılalım. muhabbete değmeyen ne varsa dostluğun büyük zamanında kaybolup gitsin.

gece bittiğinde, sofradan kalktığımızda, yürüyerek, içimde yeni hikâyelerle ve bir şeyler anlatmış olmanın, insanlarla, insanlarımla yan yana durmuş olmanın silinmez hatırasıyla evime dönmek isterim.

evime vardığımda da, listeye eklediğim bu yeni maddeyi uzun uzun yazmak isterim."


merkez üs: https://www.gazeteduvar.com.tr/melegin-uc-dilegi-makale-1698948

1 Mayıs 2024 Çarşamba

bir mayıs ve paul auster

bugün bir mayıs, "zenginin malında fakirin de hakkı vardır," diyerek başlayalım söze...

emekçinin, işçinin, parasını helâl yollardan kazanan herkesin bayramı kutlu olsun.

bu vesileyle 'aşk ile bir dahi': katil israil ve işbirlikçileri yok olsun.

*

paul auster öldü. sadece zamanın geçtiğini, yaşlandığımı hissettim. bundan başka üzüntü de hissetmiyorum.

bizim kuşağın yazarlarından olduğu hâlde benim yazarım ol(a)madığı içindir belki. belki de, 'katil israil'in var olmaya çalıştığı topraklarda, toprakların asıl sahiplerine yaptığı zulmü onaylar tavrından.

kitaplarının bazılarını keyifle okudum, yalnızlığın keşfi, birinci bölümdeki* babasının ona bakınca gördüklerini okuyunca şefkat dahi duydum:

"anlaşılan kötü bir evlat olmuştum, bunu şimdi anlıyorum. tam olarak kötü değilse de, en azından düş kırıklığı, bir şaşkınlık ve üzüntü kaynağı olmuştum. oğul olarak bir şair çıkarmış olmasının babam için hiç anlamı yoktu. ne de olsa columbia üniversitesi'nden iki diploması olan bir genç adamın okulu bitirdikten sonra meksika körfezindeki bir petrol tankerinde sıradan bir denizci olarak işe girmesini ve sonra da, mantıksızca, paris'e gidip orada dört yıl boyunca kıt kanaat yaşamasını anlayabiliyordu."

kim bilir tek başına smoke (1995), hatta aradan geçen bunca yıla rağmen içimdeki yerini koruyan, her şeyiyle çok sevdiğim final bölümü bile yeterdi bugün yas tutmaya.

ama içimden öyle gelmiyor. sadece yaşlandığımı hissediyor, dünya sahnesinden bir zulüm destekçisinin daha eksildiğini düşünüyorum.


*:görünmeyen bir adamın portresi

20 Nisan 2024 Cumartesi

bir film, çok hayat

perfect days (2023) filmini nihayet izledim ve "her popüler olandan uzak durmak gerekmediğini hatırlatan iyi bir örnek," dedim.

tıpkı nietzche ağladığında, kürk mantolu madonna, küçük prens, ismet özel, saramago, didem madak, eternal sunshine of the spotless mind (2004), breaking bad (2008-2013) gibi.

wim wenders, konusuyla, bu konuya çok yakışan anlatım, mekan, karakter ve görsel tercihleriyle mükemmele yakın, üzerine olumlu konuşmayı hak eden bir iş çıkartmış bence.

çok sevdiğim, günler arasında ayraç izlenimi bırakan rüya sahnelerine rağmen belgesel tadındaki film, yönetmenin yaklaşık kırk yıl önce çektiği tokyo-ga (1985) adlı ozu belgeselinin izinden gidiyor ve kahramanı hirayama'nın dünyayı seyretme şekliyle fena halde der himmel uber berlin (1987) şiirini hatırlatıyor.

/evet, film değil şiir. ilk seyredişimde, "ama bu bir şiir," demiştim ve fikrim hâlâ aynı./

hirayama, bile isteye, eksilte eksilte vardığı sade hayatını umumi tuvaletleri temizleyerek kazanan bir adam. ama bu kadar pis bir işi elinden gelenin en iyisini yaparak, keyif alarak yapıyor. işi bitince de kitap okuyor, altmışlı yetmişli yıllardan kalma rock klasiklerini dinliyor, fotoğraf çekiyor ve dünyayı seyrediyor.

yalnız bir adam değil. sadece insanlarla kısa ve öz muhatap oluyor. tıpkı maddesel eksilmede olduğu gibi yalnızlığı da seçmiş, yalnızlıkla baş edebilen, hatta bundan memnun olan biri. keyif aldığı şeyleri yapıyor. sadece bu 'şeyler' vasata keyif veren 'şeyler'e denk düşmüyor.

münzevi değil sade bir hayat onunki. insanlardan kaçmıyor, sadece az ilişki kuruyor. öğle molalarında denk geldiği uyuz kızı saymazsak ilişki kurmada sorun yaşadığı da yok. günahını almayalım ama. kız belki uyuz değil sağır ve dilsizdir.

belgesel gibi demiştim ya. bu, biraz yönetmenin bir el kamerası ile karakterin peşinde dolaşıyor hissi vermesinden biraz da mimari güzellemesi olan columbus (2017) filmini hatırlatmasından.

/columbus'un belgesel değil film olduğunu inkar etmiyorum elbette. kahramanların sanat galerisi ya da müzede gezercesine hakkında konuştuğu, yanında yöresinde sohbet ettiği ve görüntü yönetmeninin nefis karelerle kadraja dahil mimari eserleri saymazsak film iki farklı karakterin büyümesini anlatıyor aslında. ve bunu birinin giderek, diğerinin kalarak yapmasını. üstelik giden genç kız, kalan orta yaşa yaklaşmakta olan bir erkek. genç kız annesini ardında bırakıp hayallerinin peşi sıra gidiyor, adam ise babasının yanında kalmayı seçiyor./

hirayama'nın işi nedeniyle gördüğümüz -ya da ziyaret ettiğimiz- umumi tuvaletlerin hepsi tarzı olan, mimari ve malzeme seçimiyle bulunduğu çevreyle uyumlu sanat eserleri gibi.

/filmin sonunda tuvaletleri tasarlayan mimar/sanatçıların adı da jenerikte vardı diye hatırlıyorum./

yalnızca bulutlardan ibaret bir instagram hesabına sahip biri olarak ağaçları, rüzgârın yapraklara ettiğini, gölgeleri seyretmekten keyif alan hirayama'dan etkilenmemek elimde değildi. "idolümsün hirayama!" paylaşımları yapmadıysam her aklıma geleni sosyal medyaya malzeme yapmadığım içindir. yoksa ortalık "geri zekalı" ile dolardı.

beni en çok etkileyen, yakalayan yer ise yeğeninin hirayama'yı ziyareti oldu. orada iki şeyi anladım çünkü.

ilki, hirayama bu hâli mecbur olduğu için değil seçtiği için yaşıyordu. konforu ve o konforu devam ettirmek için gerekli sorumlulukları da terk etmişti hirayama. sorumluluğu az bir iş seçmiş, az kazansa da heveslerine yetiyor.

ikincisi de, seçimiyle aile içinde eleştirilen, anlaşılamayan, başarısız ve kendini ziyan ettiği düşünülen bir dayının yeğenine kahraman oluşu.

ben hirayama olsam, sadece bu kahramanlık için bile olsa değdiğini düşünür, yeğenimin de tıpkı benim gibi fotoğraflar -üstelik benim hediye ettiğim fotoğraf makinesiyle- çektiğini öğrenince mutlu olurdum.

*

evet, sosyal medyada çok konuşuluyor bu film. neredeyse hepsi övgü. katılıyorum.

ama saçma sapan yorumlar da yok değil. keşke, "filmi beğenmedim şekerim" tarzı olsa.

adamın biri çıkıp, "tuvalet temizlemek de sınıfsal" demiş. hirayama'yı anlamaktan uzak biri, "sosyal devlet sayesinde geçimini garantiye alınca bu tür artistlikleri yaparsın elbet" demeye getirmiş.

ben de, "yönetmen matematikçi. çünkü asal sayıda tuvalet temizliği söz konusu. erbabı bilir, bütün matematikçiler asal sayı sever," demek isterim. şakaydı...

*

benim düşündüğüm ise bambaşka bir şey oldu. hani, filmi ve film kahramanı olarak hirayama'yı çok sevdik, hirayama'yı övdük, övüp duruyoruz ya...

gündelik hayatta karşılaşsak n'olurdu?

içten içe onu takdir eder, onun yerinde olmak ister ama başkalarıyla konuşurken kendisine yazık ettiğini, hayatını ziyan ettiğini söylerdik.

bir hayatı toplumun öğütlediği, hatta emrettiği şekilde değil kendimizi mutlu edecek şekilde yaşamak ne demek anlar mıydık?

çünkü bizler üniversite okumalı, diplomalı meslekler edinmeli, belli bir yaşa gelmeden evi, arabayı almış olmalı, peşi sıra da ikinci eve ya da sene de bir kaç gün kullanacağımız yazlık için banka kredisine başvurmalıyız. bir de dara düşsek bile elimizi sürmeyip başka şekilde darlıktan çıkmaya çalışacağımız banka hesaplarımız olmalı.

ya da hayranlıkla izlediğimiz, seçimlerini övdüğümüz bu adamla evlenmek ister miydik? yoksa 'banyosu olmayan bir evde olmaz' mı derdik? ya da üç aylığına hindistan'a gitmiş gibi sevgili olup üç ay sonunda bol stresli, bol kazançlı, bol etiketli işimize geri döner gibi sağlam bir işi, aileden gelme parası, arabası olan biriyle mi ciddi düşünürdük?

siz cevabınızı düşünün. benimki belli.

ne de olsa, bu dünyada en çok sevdiğim insanın yaptığı sıralamaya göre en sevdiğim ikinci şey bulutlar...

"ben, bulutlar, deniz fenerleri, kitap okumak, koşmak/yüzmek, film izlemek, yemek yemek."

13 Şubat 2024 Salı

ölüm ve başarı

insanoğlu söz konusu olunca "eşref-i mahlukat" ile "human beings are a disease, a cancer of this planet"* arasındaki bin bir ihtimal arasında salınıp duruyorum.

karar veremem. ne söylesem diğerleri eksik kalmış hissederim.

ama insanoğlunun en büyük başarısı kesindir: bir gün öleceğini bilen tek canlı olan insanın bu durumu bildiği hâlde yaşamaya devam edebilmesi.

ben bundan daha büyük bir başarı bilmiyorum.



*: matrix (1999), the wachowskis

7 Ocak 2024 Pazar

zeyl ya da iki hırka daha

bir oğlunu daha toprağa veren ciritçi abdullah, evladından uzun yaşamış bir babanın tartıya gelmez acısıyla bozkırı aşmaya, kendini unutmaya çalışırken hatırlamıştım mecnun'un ev içlerinde giydiği hırkayı.

*
ama iki hırka daha var ki, bahsetmeden olmaz.

itiraf ediyorum: ikisi de kendini dayattı. belki de hırka bahsi eksik kalmasın diye zihnimin kapısından, kalbimin pencere önünden ayrılmadılar.

*

ilki, kült ne demekse onun içimdeki karşılığı olan filmden, the big lebowski (1998) filminden.

kendi hâlinde takılmaktan başka bir iş yapmayan, her şeyin başlangıcında, olayların merkezinde olmasına rağmen sanılanın aksine filme adını bile vermeyen 'the dude' jeffrey lebowski'nin hırkası.

bir sürü lebowskifest'ten sonra en son iki bin on yedi martında, john goodman şöhretler kaldırımında yerini alırken görüldü. jeff bridges, the big lebowski'de walter sobchak karakterini de canlandıran john goodman'ı üzerinde ikonik hırkası ile onurlandırdı.

ikincisi ise, babamın montu kadar olmasa da kişisel bir hikâye.

hiçbir zaman saklamadığım bir hayalde adı gibi dergâh yayınevinin cümle kapısından girip mustafa kutlu'nun elini öpmek, çayını içmek isterim. bu hiçbir zaman gerçekleşmedi. ne onun -artık hacı- ellerini öptüm ne çayını içtim. biraz yolum oraya düşmediği biraz da okuru olmak yettiği için hayal olarak kaldı.

başkasının yalancısı olduğum bir hikâyede, eskimeye yüz tutmuş bir hırka sadece onun oturduğu koltuğu değil yayınevini ve bütün bir coğrafyayı koruyup kolluyor.

ben de, o hırkanın hayatımızdan eksilmeyen varlığıyla ve belki de gerçekleşmeyecek bir hayalle avunuyorum.

3 Aralık 2023 Pazar

eksik bir şey

söyleyeceklerim kalbinizi kırabilir. o yüzden, "aman kalbim kırılmasın," diyenleri ve "zaten kırık"ları bu tarafa alalım.

kalbi olanlar kırılacak, biliyorum. daha önce kırdım çünkü.

*

ne zaman ivan's childhood (1962) filminin ünlü öpüşme sahnesine meyleden birilerini görsem yüksek bir yere çıkıp, "hayır!" demek isterim. "hayır! o şey göründüğü gibi değil."

o sahnede yüklediğiniz anlamların hiç biri yok. aşk yok. tutku yok. zor var. hatta taciz...

çünkü kız başkasını seviyor ve kızın ayaklarını yerden kesiyor sandığınız adam da işgalci ordunun bir subayı. ve orada sadece güç ve imtiyazdan değil kızın muhtaçlığından da faydalanıyor.

serbest düşüşe bırakılmış ayaklar size "olsun n'olacaksa" diyerek kendini tutkunun ateşine atmak ya da "al beni, ne yaparsan yap" dercesine kendini muhataba emanet etmek gibi görünebilir. ama hayır, o hâl, tepkisizlik hâli. çaresizlik, utanç, içinden ona kadar sayma, "yüzmeye devam et... yüzmeye devam et..." hâli.

*

diyeceğim o ki, yapmayın...

bir söze, bir resme bakarak karar vermeyin. bin parçalık bir yapbozun bir kaç parçasından ve baskın renklerden yola çıkıp son-uç'a varmayın. üstelik, çöl de sonsuzluk hissi verir, okyanus da.

nazan öncel'in dediği gibi "anlamadan, dinlemeden" pozisyon almayın ki muhatabınız ibrahim tatlıses gibi "nereye gidiyorsun?" diyerek isyan etmesin.

*

başka bir şey daha yapmayın: biraz sosyal medya etkisi biraz da ilgileriniz sebebiyle haberdar olduğunuz şeyleri biliyorum kabul etmeyin.

oysa (hepi topu yedi tane olan) tarkovski filmlerini izlemediniz. mühürlenmiş zaman ve günlüklerinin kitap hâli zaman zaman içindeyi okuyup, sevgili enver gülşen'in içinde tarkovski geçen cümlelerinin altını çizmediniz. sadece, tarkovski sineması üzerine bir kaç yazıya ve sosyal medya paylaşımlarına denk geldiniz.

raziye hakkındaki bilginiz de sadece birinci bölümün başlangıcından ibaret. oraya bakarsanız aşk romanı. roman boyunca gemi azıya almış ilkyaz ırmakları gibi akan saf tutkuyu inkar etmemekle beraber eleştirel bir eser söz konusu gerçekte. melih cevdet anday, cumhuriyetin vaa'z ettiği aydın tipini, müslüman mahallesinde salyangoz satmaya kalkmanın işe yaramazlığını o kadar iyi anlatır ki. yetinmez, muhafazakârlık saydığımız şeyin aslında cehalet olduğunu da işaret eder.

icra muhteşem olabilir ama 'aziz' tom waits green grass 'cover'larından ibaret değil. neşet ertaş da yalan dünya'dan. feridun düzağaç o, kısa da olsa uzun da 'fede' değil. bilseniz, ne hazineler saklı geçmişinde. üstelik düşler sokağı kendi şarkısı bile değil.

*

nihayet...

günün sonunda nuh tepesi (2019) filmini anmak da var. aynayı karşına alıp kendi kendine:

"benden özür dileyeceksin. hayatımın tam ortasına koydum seni. orada duramadığın için benden özür dileyeceksin. biz bu ilişkiyi bambaşka bi yere taşıyabilirdik, buna izin vermediğin için benden özür dileyeceksin...''

28 Eylül 2023 Perşembe

masalların sonu

kaybedenler kulübü (2011) filminde dinleyicilerden biriyle mete-kaan ikilisi arasında bir diyalog vardır:

- neden konuştuğunuz her şeyin ucu sekse dokunuyor?
- hayatta ucu sekse dokunmayan bir şey var mı? varsa da biz bilmiyoruz.

çok etkilendiğimiz bu filmin üzerine çok konuştuğumuz anlarından biri de buydu.

"mete haklı," diyenler de vardı, "o kadar da değil" diyenler de. hatta, bir arkadaşım kitaplıkta duran kitabını işaret edip, "kadınlara daha kolaya ulaşabilmek için yazdım ben bu kitabı," demişti.

benim fikrim ise netti, değişmedi: doğru kişiyle, doğru yer ve zamanda yapıldığı takdirde dünya üzerinde seksten keyifli bir şey olamaz. ama her yolun oraya çıktığı düşüncesi hem yanlış hem hastalıklı. bir erkek muhatabının orasına burasına bakmadan onunla sohbet edebilir, hiçbir şey beklemeden onunla muhatap olabilir. birine kitap tavsiye etmek, çocukluk anılarını anlatmak, hayallerinden bahsetmek, beraber yemek yapmak, film izlemek her zaman yatağa giden yolda kilometre taşı değildir. başka bir deyişle, insanlar birbiriyle cinsiyetten münezzeh muhatap olabilir.

*

evlilik kurumuna, insanların evlenmelerine değilse de masallarda 'mutlu son' diye sunulmasına, gerçek hayatta 'başarı' sayılmasına karşıyım.

hep dediğim gibi, iyi bir şey olsaydı bütün dinler ve kutsal kitaplar tanrının bir buyruğu olarak bize sunmaz, iyi bir şey olsa buna gerek kalmazdı.

siz hiç 'sevişin!' diyen kutsal bir emre rastladınız mı?

*

ama mete'nin haklı olduğu bir yer var: masallar...

evet, çocukken okuduğumuz, çocuklarımıza okuttuğumuz, hatta hâlâ okuduğumuz masallar.

masalın sonunda, kahramanlar neden evlenir biliyor musunuz? ve bu evlilik neden mutlu son diye sunulur?

rahat rahat sevişebilecekleri için. çünkü masalların ilk ortaya çıktığı dönemde sevişebilmek için evlilik şart. aksi takdirde ya gece yarılarında kapısı rahatlıkla çalınabilecek birisi ya da cehennemde yanacak bir günahkar olursunuz.

kim bilir? belki de bu yüzden evleniyoruz.

belki de bu yüzden, "kırk gün kırk gece süren bir düğünle evlendiler ve hayatlarının sonuna kadar mutlu ve mesut yaşadılar."

29 Ocak 2023 Pazar

gerçeklik

bir kişi de çıkıp demiyor ki, hangi 'kısa video"?

meğer, oyunu başlatan videoyu kelimelerin altına saklamayı becerememişim.

*

kaçınılmaz biçimde kaybedenler kulübü geliyor aklıma. hayır, 'yolda'ki değil, istanbul'daki.

/zaten, 'yolda' olanı biraz meraktan, biraz da çemberi tamamlamak için izledim. umutlu olmak için sebebim yoktu.

bir kaç cümle dışında ilk filmden çok uzaktı. o kadar kötüydü ki, "bu filmi bunca sene utançlarından saklamışlar" ile "hiç kimse bu filmi dolaşıma sokarak günah işlemek istememiş" arasında kaldım.

ama ilk film öyle miydi? tam yerine ve zamanına denk gelmesi bir yana, oyunculuk, senaryo, anlatım dili ve teknikleriyle ortalamanın üzerindeydi.

evet, çok güzeldi. üstelik, en çok izlediğim film olabilir kendileri.

yine de, bir baş yapıt olmadığını, ölçü sinema ise en son izlediğim the banshees of inisherin (2022) filminin bile ondan bir kaç gömlek üstün olduğunu kabul ediyorum.

martin mcdonagh tarafından yazılan ve yönetilen filmin senaryosu, mekan tercihi, görüntü seçimi, psikolojisi, örtük ya da örtük olmayan mesajları muhteşemdi.

filme bulduğum tek kusur ise, bundan yüz yıl öncesinde yaşayan insanların bu denli 'zengin' giyinmeleriydi. belki de yönetmen tercihidir bilmiyorum.

ama iki sahne, ilan-ı aşk denemesi ve iki yakın arkadaştan dostluğu bitirmek isteyenin sebepleri gerçekten çok güzeldi./

hani, mete ile kaan radyo programından sonra köfteciye gidiyorlar ve kaan, "hiç satmayan kitaplar basıp, hiç dinlenmeyen bir radyo programı yapıyorum," diyor ya o sahne.

ama, "bu çok iyi" diyen dost sesi yok.

1 Mayıs 2022 Pazar

son tüketim tarihi: otuz bir temmuz

bir kaç gündür aklımda numara: iki yüz yirmi üç var.* hatırlarsınız, sevgilisi terk etmişti. her gün bir tane 'bir mayıs' son tüketim tarihli konserve ananas satın alıyor ve biriktiriyordu. çünkü, bir mayıs doğum günüydü ve sevgilisi hâlâ dönmemiş olursa otuzunu da yiyerek intihar etmekti planı.

bir çikolata var. -adını söylemek isterdim ama reklam olur. oysa bunun için para ödemeleri gerekir.- pahallı sayılmaz. özel de. gerçi özel ama "bana kadar özel".

bu çikolatada o yılın taze fındıklarıyla her sonbaharda tekrarlanan sınırlı bir üretim söz konusu. çoğu zaman nisan ayında tükenir, bulamazsınız. yaza kalmaz yani.

geçen gün eve yakın marketlerden birinde bir sürü gördüm. biraz şaşkınlıkla, biraz da ne kadar alabilirim düşüncesiyle son kullanma tarihine baktım. yanılmamıştım, otuz bir temmuz.

yine de bir sürü aldım. hediye olarak da iyi bir fikir çünkü. kutulardan birini açtım ama henüz bitmedi. kimselere hediye de etmedim.

aklıma daha parlak bir fikir geldi çünkü. "o geri zekalı ile otuz bir temmuza kadar görüşemezsek bir ağustosta hepsini birden yerim," dedim. "bozulmamış olsalar bile şeker komasına girerim."


*: chungking express (1994)

20 Şubat 2022 Pazar

zenith*

"yıllar önce" diyebilecek kadar zaman geçmiş üzerinden. "yıllar"...

"yıllar önce" yörüngesine girdiğimde bu kadar büyüyeceğini tahmin etmemiştim nightcall'un. gece yarısı telefonlarının her şeye ve herkese yettiği zamanlardı. şehrin bomboş sokaklarında arabayla dolaşırken dinliyormuş hissi verirdi. kızın oturduğu sokağa gelince perdeye düşen gölgesini görmek ihtimaliyle yavaşlanırdı.

london grammar sahneye çıktığında ise kız mahalleden taşınmış, uzak şehirlerin duvarlarına "kız öldü" yazan bir adam kalmıştı geriye. araba yoktur artık. müzik kulaklıktan gelip bulur dinleyicisini. ayaklar, hem yorgun hem çıplak.

sonrası odasının emniyetinde anılarla avunan bir adam izlenimi. bazan eski fotoğrafları çekmeceden çıkarıp bakıyor. "kız ölmeseydi ne olurdu?" diye sorup "herkes kadar mutsuz olurduk" cevabını veriyor. bazan da kızın ölmediğini, başka bir şehirde başka biriymiş gibi yaşadığını düşünüyor.

ve "yıllar sonra" kavinsky çıkıp yeni bir albüm yapıyor. albümde bir şarkı var: zenith... bizzat 'kavinsky bey'in söylediğine göre nightcall-II olarak dinlenmeliymiş. yani şehrin sokaklarını nightcall dinleyerek dolaşan ergenler, uzun yolda kendine eşlik arayan kadınlar için yeni bir tat. nasıl derler? biraz değişiklik.

wong kar wai'nin 2046 ile yaptığını hatırlatıyor biraz da. hatırlarsınız, in the mood for love yetmeyince anlatmak istediği hikâyeye, ya da kahramanları yönetmene direnince bir devam filmine mecbur hissetmişti kendini wong kar wai. ve ortaya biçimsel olarak farklı olsa da ruhunu muhafaza eden bir film çıkmıştı.

zenith de öyle. vurmalı çalgılar yerine saksafon önde bu defa. hikâye ise geçmiş için bir ağıda dönüşmüş. ama öz yerli yerinde. nightcall ruhu da...

*kavinsky, zenith

17 Şubat 2022 Perşembe

yolları çatallaşan ilişkiler

saramago'nun kısa ve öz anlatısı bilinmeyen adanın öyküsü'nde kahramanımız bir rüya görür: bu rüyada, kendisiyle birlikte 'bilinmeyen ada'yı bulmak için denize açılmayı, bunun için de 'karar kapısı'ndan geçmeyi, dolayısıyla saraydan ayrılmayı göze alan hizmetçinin -tam da adam ona aşık olmuşken- onu terk ettiğini görür.*

*

bir çok ilişkide yolun kaçınılmaz biçimde olarak çatallaştığı, hâlin paradoksa dönüştüğü bir an vardır. paradoks, çünkü yollar birbirini doğururken dışlar da.

yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal deyiminin bir örneği. iki ucu da boklu değnek hikâyesi. uçlardan tutamazsın, ortadan tutmaya kalkarsan dengeyi sağlayamazsın.

mesela, adam tutkulu bir bahçıvan olsun. hayatının şimdiye kadar olan kısmını istanbul lalesi'ni yeniden yetiştirmeye harcamış ve kalanını da bu işe vermeye hazır adam.

böylesi derin bir tutku herkesin dikkatini çeker. hayranlık doğurur. bazan da aşk. çünkü böylesi tutkular, böylesi adanmışlıklar nadirattandır. rastlayınca kimse kayıtsız kalamaz.

bu koşullarda başlayan bir hikâyenin yolu tam da dediğim yerde çatallanır. adam ya istanbul lalesi'nden vazgeçer ya da bu yüzden aşkı bulmuş olmanın motivasyonuyla hayaline daha sıkı sarılır.

peki kadın ne yapar? ya "sen istanbul lalesi'ni benden çok seviyorsun, git onunla evlen" der. ya da "sen çok değiştin"...

*

tam burada, kaybedenler kulübü'nü de anabiliriz galiba: "kadınların özelliği ne biliyor musun? seni sen yapan özelliklere âşık olup sonra senden o özellikleri almaya kalkıyorlar."



*: "çünkü nasıl bildiğini bilmese de, bal gibi biliyormuş kadının gelmekten son anda vazgeçtiğini, rıhtıma atlayıp, güle güle, madem gözün bilinmeyen adadan başkasını görmüyor, bana yol göründü, güle güle, dediğini, oysa bu hiç de doğru değilmiş, adamın gözleri daha şimdiden kadını arıyormuş ama bulamıyormuş."

25 Şubat 2021 Perşembe

öyle kolay aşık olmam*

geçen yılı kapatırken, "bu ara sözlerini anladığım şarkılar dinliyorum," demiştim. bu şarkıya düşkünlüğümün bununla bir ilgisi yok ama. "hâl beyanı" ya da anlattığı hikâyede kendimi bulmak da değil. kaldı ki, kolay aşık olurum ben. yeter ki, onun o olduğuna inanayım.

bu şarkıdaki hafifliği seviyorum. o hafifliği çoğaltan sadeliği... damla eker'in "mütevazı bir katkı"sının da farkındayım. ama bu şarkıyı asıl, "ıssız bir adaya düşsem yanıma alacağım yüz şarkı"dan ikisini hatırlattığı için seviyorum.

ilki aimee mann'dan one... tamam, "one is the loneliest number" falan da ben asla orada durmam ki. alır başımı eşşiz bir sinema deneyimi olan magnolia (1999) filmine giderim. topluca yalnızız şu hayatta. "herkes aynı hayatta"...

ikincisi de, trompet mevzuya dahil olur olmaz aklıma düşen ve dinlediğim ilk andan bu yana yanımdan ayırmadığım chris isaak şarkısı blue spanish sky... o da "beni ben yapan filmler"den from here to eternity(1953) filminin erkek dostluğunu kutsayan sahnesine götürür.

ama burada duralım. çok uzaklaşmayalım.




4 Kasım 2020 Çarşamba

başlangıç

eğer kült diye bir şey varsa, bunun sinemadaki karşılığı benim için the big lebowski'dir. bir yandan bu filmi çok sever bir yandan da bu filmin sadece esprilere, defalarca taganni edilen "fuck"lara ve bowlinge indirgenmesine üzülürüm.

çünkü bu film, kara filme tam bir örnek olan senaryosu, çok iyi çizilmiş karakterleri, oyuncu performansları ve yönetmen(ler)inin çok yerinde kurgu ve görüntü tercihleriyle sinema tarihinin derslik filmlerinden biridir.

aynı şey yere göre sığdıramadığım, herhangi bir üçleme ya da sıralamada "paha biçilemez" etiketiyle liste dışında bıraktığım, hayatımın romanı tatar çölü için de geçerli.

gördüğü kıymetin konusundan, hayata dair çok yerinde saptamlarından ve hatta "tatar çölü hakkında yazmanın sattığını fark eden yazar çizer tayfası"nın yazdıklarından kaynaklandığını biliyorum ve kabul ediyorum. burada sorun yok. sorun, bu kitabın kıymetinin sadece konusundan ibaret sanılması. 

oysa kurgusu, ritmi ve çeviride bile kendisini saklamayan anlatım oyunlarıyla mükemmel bir edebiyat örneğidir. üstelik tam da tolstoy'un, "bütün muhteşem hikâyeler iki şekilde başlar: ya bir insan bir yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir," dediği gibi başlar.

"giovanni drago, bir eylül sabahı, subay çıkar çıkmaz ilk atandığı göreve başlamak için bastiani kalesi'ne gitmek üzere kentten ayrılıp yola koyuldu."*


*: çeviri: nihal önol, can yayınları


20 Mayıs 2020 Çarşamba

his

gördüğüm lüzum üzerine bir dizi, normal people (2020) izlemeye başladım. çünkü bir övgüye denk geldim. çünkü öven sinemaya dair bir cümle kurarsa kayıtsız kalamazsınız. nedir, ne değildir soruşturmadan ekran karşısına geçtim ben de.

dizi başlayınca, "ulan ingiliz usulü aşk101'e denk gelmiş olmayalım" diye endişelenmedim değil. ama bir kaç saniye sonra marianne'i gördüm. ve ona aşık olacağımı hissettim. hayır, olmadım. evet, hissettim. yani bir 'ilk görüşte aşk' vakası değil bu. kaldı ki, perçemleri, bambaşka çağrışımlara sebep okul forması ve "prensip olarak çoluk çocukla muhatap olmuyorum" ilkesi yüzünden bu mümkün değil. 

bir parçası eksilmiş oyuncaklar gibiydi. hiç sevilmemiş bir yarayla yaşamaya çalışıyor gibiydi. yaşamıyor da zaman geçiriyordu sanki. sanki hiçbir yerde istenmemiş de sürgünde yaşamaya razı gelmişti. ve çoktan öğrenmişti; bütün bunların üstesinden ancak görünmez olursa, hatta 'yok' olursa gelebilirdi. eğer yoksanız, yağmurda ıslanmaz, soğukta üşümez, kırılmazsınız.

en baştaki "eksilmiş oyuncaklar" çağrışımı boşuna değil aslında. çünkü aklıma hemen the science of sleep (2006) geldi. perçemlerine rağmen kayıtsız kalamadığım stéphanie ve onun bir eskicide gördüğü, hüzünlü bulduğu için dayanamayıp hemen satın aldığı ve tamir ettikten sonra yaptığı oyuncakların arasına koyduğu oyuncak atı hatırladım. ve o zaman, "bir oyuncağı hüzünlü bulabilen bir kadına aşık olunur," diye düşünmüştüm.

diziye dönersek. birazdan beşinci bölümü izleyeceğim. bu yazıyı da marianne'e aşık bir adam olarak yazıyorum.


27 Nisan 2020 Pazartesi

huzur ya da "ve şimdi birçok sayfasını atlayarak bitirdiğim kitabın başından başlayabilirim"*

huzur'u ilk defa bundan yıllarca önce, neredeyse çocukken okudum. öykücü çok fazla bahsetmişti. ben de ona benim için ne kadar kıymetli olduğunu göstermek istemiştim. bu yüzden de çabucak okudum.

bu benim için hâlâ böyledir. muhatabımın bahsettiği bir filmi zaman geçirmeden seyretmenin, müziği hemen dinlemenin, kitabı okuma listesinde en başa almanın en iyi iltifatlardan biri olduğunu düşünürüm. kendisi bilmez ama karşımdaki bunu yaparsa da, sözlüsünü yüksek verip karne notunu yükseltirim.

ama hem zamanlama hem çabucak okumak büyük bir hataymış. bunu daha okurken biliyordum. sonraki yıllarda bir çok defa emin oldum. tam burada, "huzur hakkında ne biliyorsam bambaşka yerlerden öğrendim," dersem yanlış olmaz. röportajlar, makaleler, eskimeyen kitaplar ya da edebiyatımızda sevdiğim romanlar kılavuzu tarzı antolojiler, tanpınar sözlüğü tarzı kitaplar, mümtaz ve nuran'a göndermeler, bizzat ahmet hamdi tanpınar hakkında okuduklarım ve hatta ömer kavur'un yönettiği, edebiyat öğretmeni aysel ve resim öğretmeni bedri arasındaki diyalogları** huzur'dan parçalarmış gibi izlediğim kırık bir aşk hikâyesi(1981) filminden öğrendim.

saatleri ayarlama enstitüsü'nü, yani sadece 'tanpınar romanları'nın değil türk romanının en büyük romanını okuyunca da huzur iyiden iyiye bir imgeye dönüştü. tıpkı güzel olduğunu hissettiğiniz ama bu güzelliğin kaynağını açıklayamadığınız bir resim gibi.

bir yandan huzur'a haksızlık ettiğimi, romanın tanpınar'ın dünya ve sanat görüşüne ayna olmaktan, mümtaz ve nuran'ın sohbet ederek istanbul'u dolaşmasından daha fazlası olduğunu hissettim. ve bu hisle her yılın başında -yani yaz geçip de sahiller tenhalaşınca- yeniden okunacaklar listesine huzur'u da dahil ettim. ama olmadı, sıra bir türlü ona gelmedi.

içimde bunlar olurken huzur'a dair gelişmeler de oldu. romanın yayınlanmasında bir yıl sonra yapılan bir söyleşide*** kendisine yöneltilen "huzur devam edecek diyordunuz?" sorusuna, tanpınar'ın, "edecek, tabii edecek. mümtaz ölmemiştir. hâlâ yaşıyor ve yeni bir insan olarak doğmak için beni zorluyor," dedikten sonra, "fakat daha evvel huzur'un diğer kısmını neşredeceğim, yani suat'ın mektubu'nu. küçük bir eser, okuyucu orada mümtaz'ın meselelerini daha başka bir planda görecektir," diyerek devam etmesinin boşuna olmadığı anlaşıldı.

romanın görünmez kahramanı "suat'ın mektupları" ortaya çıktı. handan inci, istanbul üniversitesi türkiyat araştırmaları enstitüsü'nde, tanpınar'a ait bazı notları ortaya çıkardı. bu notlar arasında suat'a ait kayıp mektup da vardı. hatta, handan inci bu mektubun ilk sayfasını hemen yayınladı.

devam eden araştırmalar suat'ın intihar etmeden önce mümtaz'a yazdığı mektubu ortaya çıkarttı. bu mektuplar suat'ın mektubu başlığıyla bir kitaba dönüştü. handan inci'nin gönderilmeyen mektup başlıklı sunuş yazısıyla başlayan kitap üç bölümden oluşuyor: suat'ın mektubu (düzenlenmiş metin), suat'ın mektubu (orijinal metin ve tıpkıbasım), tanpınar'ın suat'ın mektubu hakkında notları.

çok merak ettiğim 'mektup'u okumaya karar verdiğimde, o eski arzu yeniden büyüdü içimde. ben de "şimdi değilse, ne zaman?" dedim.


*: ismet özel, kanla kirlenmiş evrak
**: senaryo, ömer kavur ve selim ileri'nin ortak çabası
***: tanpınar'la huzur hakkında bir konuşma, kitaplar, s.2, 1 mart 1950

1 Nisan 2019 Pazartesi

bir devam filmi: the big lebowski 2

bu akşam üzeri haberi ilk okuduğumda içimi tarifsiz bir sevinç doldurdu. sanki özlediğim ne kadar şey varsa geçmişten kopup gelmişti.

sinemada ilk izleyişimiz, akün, palermo baskısı dublajlı halinin muhteşemliği, okunduğu gibi değil yazıldığı gibi "lebovski" diye telaffuz etmek, seyrede seyrede yıpranmış cdden çoğaltılan onlarca kopya, lebowski barlar, ev sahibimizin konuklarına kendi elleriyle white russian hazırladığı 'big lebowski gecesi'leri, ilk lebowski tişörtüm, o tişörtü ne yapıp edip okyanuslar ötesinden getirten ve şu pek de kısa sayılamayacak ömrümde aldığım en güzel hediyelerden birine belki de birincisine dönüştüren sevgilimin kocaman gözleri, tişörtlerin sekizincisi, dvdsi çıktı diye bayram ettiğimiz ama tiglon'un eline yüzüne bulaştırdığı ikinci türkiye baskısı, istiridye içine gizlenmiş inci misali bowling topu biçimindeki "muhafaza"nın içindeki usa baskısı, kitaplığın rafında duran ve hangi seyahatin hatırası olduğunu şu an hatırlayamadığım "ahbab" biblosu, müzik çalarının adını "ahbabın çağrı cihazı" koyan sevgilim, olur olmaz zamanlarda aniden bizi bulan "saat kaça kadar bana bir parmak bulabilirsin" sorusu, "yöntemleri var", ezberlediğimiz ve olur olmaz zamanlarda tekrar ettiğimiz onlarca replik, yaşı kaç olursa olsun bu muhteşem filmi "fuck"lardan ibaret sanan ergenlere duyduğum sonsuz öfke, sinema tarihinin en iyi kara filmlerinden bir olduğunu ya da muhteşem sanat yönetmenliğini göremeyip sadece komik diye tanımlayanların kırık notları, lebowskifest san francisco ve bir sürü şey daha...

üstelik bu hiç beklemediğim, aklımın ucundan dahi geçmeyen bir gelişmeydi. bir çeşit mucize.

*

coen kardeşler; ethan ve joel nihayet dedikoduları doğrulamış, dünyanın her yerinde milyonlarca hayranı olan bu 'kült' filmin devamı için düğmeye basıldığını açıklamış.

senaryolarını genelde kendileri yazan coenler devam filmi için gage luce'den destek almışlar. devam filmi ilk filmden on yedi yıl sonra geçiyor. amacına ulaşan ve 'ahbab'dan hamile kalan maude lebowski, ahbab'ı arar ve bir oğlu olduğunu söyler. oğlu kaçırılmıştır. sonra olaylar gelişir.

maude lebowski'yi yine julianne moore canlandıracakmış. ahbab "oscarlı" jeff bridges, walter sobchak ise devam filminde de john goodman. 'jesus' quintana rolündeki john tutturo bu defa daha çok süre alacak ve bowling topuyla sevişmekten daha fazlasını yapacak gibi.

filmin en büyük sürprizi ise 'ahbab'ın uzun süredir kayıp olan ve ortaya çıkan kardeşini canlandıracak olan bill murray. ilk filmi cok sevdiğini söyleyen usta oyuncu devam filmi hakkında, "coen kardeşler dude'un kardeşi rolünü teklif ettiklerinde hayır diyemedim. iki bin dört yılında birlikte çalışmak için bir görüşmemiz olmuştu ama o dönemde garfield'in seslendirmesini yaptığım için bu mümkün olmamıştı. onlarla çalışmak nihayet gerçekleşeceği için mutluyum," diyor.

'devam' konusunda eleştirmenler ise ikiye bölünmüş durumda. örneğin, new york times'tan jill bryan oldukça umutlu. ortaya muhteşem bir film çıkacağından neredeyse emin. çünkü coen kardeşlere güveniyor ve merakla beklediği filmler listesinin en başında bu filmin olduğunu saklamıyor.

guardian'dan gwen hawkins ise, bu fikri saçma bulanlardan. bunun, kült mertebesine erişmiş bu filmi kirletmesinden korkuyor. coen kardeşlerin sinemasal başarıları ve yetenekleri bile olumlu düşünmemi sağlamıyor, diyor.

*

bana gelince, başta da söylediğim gibi en başında heyecanlandım. tarifsiz bir sevinç büyüdü içimde. galiba şimdi biraz duruldum. sanırım endişeliyim de. tıpkı üniversite aşkınız şehre gelecekmiş ve gelmeden önce görüşelim demek için aramış gibi.

coen kardeşlerin zekasına ve sinema yeteneklerine güveniyorum. ortaya birincisini aratmayacak bir ikinci çıkartacaklarından hiç şüphem yok. bu yüzden filmin gösterime gireceği iki bin on altı yazı için şimdiden sabırsızlanıyorum.

yine de ben olsam böylesi bir filmin devamını çekmezdim. ki ben eski sevgililerimle de görüşmem. sabırsızım ama 'ikinci film' beklediğim filmlerin ilk sırasında değil.


notgibi: bu yazıyı yıllar önce, rastladığım bir haber üzerine büyük bir heyecanla yazmıştım. yayınlamadan önce son bir araştırma yapınca da bunun bir şaka olduğu öğrenmiştim. silmeye kıyamadığım için taslaklarda çürüyordu. belki de, bir gün kendi kendimle dalga geçersem diye sakladım. bilinç altı bu. derin karanlık. bu sabah kirk lazarus hakkında yazarken, "varsın 'nisan bir' şakası olsun," dedim.