eski zaman defterleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eski zaman defterleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ağustos 2021 Pazartesi

çocuk ve deniz

uzak, çok uzak bir ağustos. saat altı gibi. akşama doğru. deniz dalgalı. başka bir deyişle, ufka doğru yüzmek için değil, oyunlar ve oyunbaz çocuklar için.

çocuk da öyle yapıyor zaten. dalgaların içine dalıyor, üstünden atlıyor, önünde küçücük gövdesiyle duvar oluyor falan. denizi çok sevdiği, mutluluğu her hâlinden belli.

bir de adam var bakışlarını çocuktan ayırmayan. su dizlerini aşmış, biraz uzakta ama her ihtimale karşı, aradaki mesafe artmasın diye dikkatli. yüzünde mutlu bir tebessüm var, üzerinde hüzün bulaşığı.

"allahım," diyor içinden. "bu anı benden alma. sonsuza kadar hatırlamamı sağla."

evde, vakit geceyi bulup da evdekiler uykuya varınca günlük olmayan ama bazan günlük gibi davrandığı defterini önüne çekecek ve oraya günün tarihine eşlik eden iki cümle yazacak.

"o an dünyada sadece ikimiz kalmış gibi hissettim. başka ne varsa yok olmuş, belki de hiç yokmuş."

2 Eylül 2020 Çarşamba

o sırada başka bir yerde

bu ayrıntıyı yeni fark ettim. evet, ben fark ettim. ama ayhan'dan dinleyelim.

"ankara'ya geldiğimden bu yana yağmurun ikinci yağışıydı bu. aynı yağmurun hilal'i de ıslattığını yavaş adımlarla kızılay'dan cebeci'ye yürürken, tam da kurtuluş istasyonu'ndan geçerken henüz bilmiyordum."

*

o sırada başka bir yerde: 

"çerçevesine marangoz bahtiyar ustanın elinden çıkma sarmaşık gülleri dolanmış aynanın derinliğinde bir defa daha kendisini bulup göz göze gelince nihayet telefonu elinden bıraktı. ayağa kalkıp eteğine takılan çalı ve dikenlere aldırmadan terasa çıktı. sağ ayağını terasa atıp güneşe çıkmadan bir tereddüt teras kapısına asılı rüzgâr çanını okşayan esintiye eşlik etti. ilk adımla birlikte, tıpkı kendini suya bırakmadan önce ayak ucunu suya değdiren insanların duyduğu ürperti bütün vücudunu yoklamıştı. başını örtmeye karar verdikten sonra ilk defa günün bu vaktinde örtüsü olmadan terasa çıkıyordu çünkü. daha önce yalnızca bir defa, bir gece yarısı aniden başlayan yağmurun çağrısına karşı koyamamış, okuduğu kitabı başucu lambasının altına bırakıp terasa çıkmıştı. terasın orta yerinde kollarını iki yana açarak yüzünü yağmura kaldırmıştı. hasta olup yatağa düştüğü halde, hayatım boyun ezberimde tutacağım ve izin varsa ulukata da yanımda götüreceğim bir yağmurum oldu, diye düşünerek içten içe mutlu olmuştu."

*

bu defa ben:

ayhan bir kaç gün sonra hasta yatağından o sabah kurtulmuş hilalle görüşmek zorunda kalınca içinde bir yerde şefkat ve meraktan mürekkeb bir his uyanacak, hilal'in solgun ve çökmüş yüzüne bakarak, "biraz daha samimi olsaydık, kendinize neden dikkat etmiyorsunuz, diyerek kızardım" diye düşünecekti.

ve ıslanırken henüz bilmiyor ama, burnunun kağıt mendillerin yarattığı tahribat yüzünden kaşınıp duran kenarlarını hilal'in farkında olmadan sol işaret parmağının üstüyle kaşıyıp durmasına ise bayılacak.

23 Temmuz 2019 Salı

kısa öykü, çok kısa

birisine mutlu olma fırsatı verilir fakat o bunu kullanmaktan korkar. çünkü mutluluk onun düşüncesine göre imkânsızdır. ancak deliler mutlu olabilirler.

her nasılsa şartlar bir gün kahramanımızı bu fırsatı kullanmaya ikna eder ve mucize bu ya, mutlu olur.

ve delirir.

7 Mayıs 2019 Salı

kırılma anları

güzel, güzel olduğu kadar hüzünlü bir günmüş. güzelliği, güzel olmasından, hüznü ise daha yaşarken hissedilen ve o anların bir daha tekrarlanamayacak olması duygusundan geliyormuş.

bir otomobil ve dört kişi... o günün akşamında dönüş yolundaymış. abi arabayı kullanıyormuş. anne onun yanındaki koltukta oturuyormuş. bu hikâyenin asıl kahramanları oğlan ile kız ise arka koltukta.

o ikisi birbirini çok seviyormuş. hem de çok. kız, "al seninim" diyecek kadar çok seviyormuş oğlanı. oğlan da, "dünyanın bir ucuna da gitsen seninle gelirim," diyecek kadar çok.

gün akşam oluyormuş. dönüş yolunda, biraz sessiz, biraz hüzünlüymüş dördü de. derken, yan yola dikkatsizce sapan bir minibüs çıkmış karşılarına. abi çarpışmadan kaçamamış. gerçi o kadar sorunlu bir çarpışma da değilmiş. soranlara, "verilmiş sadakamız varmış," denilip geçilmiş zaten.

günler sonra bir gün, nasılsa yalnız kaldıkları bir anda kız, "hemen yanında ben vardım. ama sen ilk önce anneni merak ettin. üstelik yüzüne bir şey olmuş mu diye uzanıp kontrol bile ettin. o an senin için ben yoktum sanki," demiş oğlana.

oğlan, "ikimiz arkada, üstelik yan yanaydık. bana bir şey olmadığını fark edince sana da olmadı diye düşündüm galiba. üstelik annemin başını ön cama çarptığını fark ettim," diye cevap vermiş.

belki de vermemiş. yıllarca o anı düşünüp, kafasında o anı yaşadığı için bu cevabı verdiğini zannetmiş.

dediğim gibi, güzel, güzel olduğu kadar hüzünlü bir günmüş. o günden sonra hiçbir şey bir daha eskisi gibi olmamış.

9 Temmuz 2018 Pazartesi

nefes nefese

evet, nefes nefese...

kadın gövdesini erkeğin gövdesinden biraz uzaklaştırdı. yüzünü yüzünden biraz daha çok. gözleri gözlerini buldu.

- hakkınızda hiçbir şey bilmiyorum. evli misiniz, bekar mı?

- ne yani? evliysem beni daha az mı seveceksiniz? bekarsam daha çok?

kadını belinden tutup kendine çekti adam. çok geçmedi, limonata kokan nefesleri birbirine karıştı.

26 Haziran 2018 Salı

evdeki hesap

çocukluğunu gezmeye giderken elimden tutup beni de sürüklediğinde beni orada bırakacağını elbette tahmin edemezdim.

şimdi sokağınızın başında, sağdaki evin bahçe duvarına oturmuş, bir hanımeli yağmuru altında seni bekliyorum. beyaz elbisen ve kırmızı pabuçların gelecek ilk önce. sonra dalgalanıp da durulan saçların. geniş kenarlı beyaz şapkan güneşten mi yoksa rüzgârdan mı? güneş yüzünü yakar, rüzgâr saçlarını dağıtır. bence denize gideriz.

o gün bugündür bahçe duvarının üzerinde, ayaklarımı sallayarak seni beni bekliyorum. sokak hanımeli kokusuyla dolu. dizlerimde yaralar.

20 Ekim 2017 Cuma

çekirdek aile

o sonbahar babasıyla birlikte, tıpkı beraber okudukları bir kitapta olduğu gibi dökülen yaprakları yere düşmeden yakalama oyunu oynamışlar, yere düşmeden yakaladıkları yaprakları birer ipin ucuna bağlayıp diğer ucunu da tavana bantlayarak asmışlardı.

cam kapalı, odada en ufak bir esinti yoktu. yine de tavandan sarkan yapraklar bir ipin ucuna asılı bütün hafif nesnelerin yaşadığı küçük gelgitleri yaşıyor, ışığını gece lambasından alan gölgeleri duvarda, küçük çocuğun yaptığı, annesinin duvara yapıştırdığı iki acemi, çok renkli resim arasında titreşiyordu.

8 Ekim 2017 Pazar

diyalog

"memur bey!"

"şuradaki kızı bir süredir rahatsız ediyorum ama, o bir türlü gelip beni size şikayet etmiyor."

"evet, o. kirpikleri kuzey denizi kenarındaki bir kumsalın bitiminde boy vermiş, rüzgârda çırpınan otları hatırlatan."

"ne demek, "rahatsız olmuyorum, üstelik keyif aldığım bile söylenebilir, dedi"?"

"rahatsız ediyorum, diyorum. neden anlamıyorsunuz?"

"evet. bile isteye. sonuçlarına razı gelerek."

"kör şeytan diyor ki; çık karşısına, izin verirseniz size aşık olmak istiyorum, de."

"oldum aslında. sadece haberi olsun istiyorum."

6 Eylül 2017 Çarşamba

tercih

geçmiş

adam tercih edebileceği bir hâli/kişiyi tercih etmeyerek, o hâli/kişiyi ve buna eklemlenmiş bir sürü şeyi yitirdi. ve bunun bir bedeli oldu. o günden bu güne kadar da bu bedeli ödeyip durdu.

şimdi

kadın bir tercih ya da seçim zorunluluğu yokken, yine de bir hâli/kişiyi seçerek, "hedefi bulan ok başka ne varsa ıskalamıştır" örneğinde olduğu gibi başka hâlleri/kişileri elinin tersiyle itti. hiç şüphesiz bunun bir sonucu olacağını biliyordu.

gelecek

nihayetinde, her tercih bir kaybediştir. bizler bir hâli/kişiyi tercih eder, diğerlerini kaybederiz.

15 Temmuz 2017 Cumartesi

zamanımızın "romeo ve juliette"i*

düşman aileler: "romeo ve juliette" oluşun doğasına uygun olarak. olması gerektiği gibi.
sebep siyaset olabilir. çünkü modern zamanlar. ya da kadın evli.
değişmeyen, buluşmaları imkansız. ancak uzaktan uzağa.

modern zamanlar ama cep telefonu öncesi dönem. ev telefonu ve telesekreter zamanları.
kocası ne zaman mesajları dinlemek, yanıp sönen kırmızı ışığı susturmak için telesekreterin tuşuna dokunsa kadın duvardaki saate bakıyor.

on bir saniyelik suskunluk seni çok özledim demek.
on üç saniye, seni rüyamda gördüm.
yelkovan on yedi defa zıplarsa, bugün sokaktaydın.
on dokuz, seni seviyorum.

evet, adam matematikçiydi. her matematikçi gibi asal sayıları çok severdi.

bu defa yirmi üç saniye sustu adam. bu, senden nefret ediyorum demekti.

duvar saatinden bir an bile gözlerini ayırmadan, ben de seni çok özledim, dedi kadın. hem de çok özledim.

sonra kucağında duran kitaba döndü. okuduklarından bir şey anlamayacak, son bir kaç sayfayı yeniden okuyacaktı.


*: başlık vesilesiyle lermantov'a selam olsun.

5 Haziran 2017 Pazartesi

uçurum kenarındaki şehir

bir şehir vardı.

ve bir uçurumun kenarındaydı.

bir gün şehrin dışında bir kervan konakladı. uçurum şehirle kervan arasında. yolcular arasında da hayatı yollara ayarlı bir seyyah. seyyah, bir sabah çadırının önünde durdu, önce şehre sonra uçuruma baktı. şehir kendi hâlinde, uçurum derin; fersah fersah. içini çekti, "umarım şehir uçuruma yuvarlanmaz," dedi.

bir başka gün başka bir seyyah. yol yorgunu. ayakları yürümekten, gözleri görmekten yorgun. görmekten çok hissederek, "bu şehir lanetlenmiş, uçurumun çağrısına daha fazla dayanamaz," dedi.

kulaktan kulağa yayıldı şehrin laneti. şehrin uçuruma yazgısı.

bir gün bir adam çıktı kürsüye. galiba belediye başkanıydı. "uçurumu doldurmalıyız, yardımınıza ihtiyaç var," diye seslendi dinleyenlere.

koştu şehrin sakinleri. ellerine ne geçtiyse onu, mobilyalarını, arabalarını, evlerini, arkadaşlarını, akrabalarını, eşlerini ve hatta çocuklarını uçuruma attılar.

anlaşıldı ki, uçurum şehir kadarmış. yazgıdan kaçıl(a)mazmış.

15 Nisan 2017 Cumartesi

diyalog

"ilk görüşte aşka inanır mısınız?" diye sordu adam. "elbette," dedi kadın.

"imkansız olan ötekilerdir."

14 Ağustos 2016 Pazar

seslerim

adını söyledim.

sadece adını.

sonunda nokta değil noktalar varmış gibi.

bıraktım heceler havada uçuşsun, yankısını araya araya sussun.

21 Haziran 2016 Salı

kör dövüşü

iki adam oturulmaktan, zamandan ve hatta yan yana durmaktan eskimiş koltuklarına oturmuş, yaşlılığın ellerinden aldığı neredeyse kör gözleriyle badanası yıllar önce beyazdan griye dönmüş duvarı seyrediyordu. alınlarında vantilatörden gelen rüzgâr, kulaklarında açıldığı günden sonra hiç kapatmadıkları siyah beyaz televizyondan gelen dalga sesleri.

sanırım aynı düşü görüyorlar: deniz kenarında, tahta masalı bir çay bahçesi, masa örtüsünün eteği rüzgârda çırpınıyor.

bize göre solda ki, kulağı delik olan yani, söze başlarken hep yaptığı gibi hafifçe öksürdü.

- adam günleri sayacak kadar sevmiş demek ki. feriha geldi aklıma. yıllar sonra adını söyledim. ismini söylemek bile çok zevkli. yüzüme sıcak bir yaz gününde hafif ve ılık bir rüzgâr esivermiş gibi hissettirdi. zeliha ise, hüzünlü biraz. hak ettiği güzellikte hiç beklenmemiş gibi zeliha. mahzun. ama çok güzel. mahzunluk birine ancak bu kadar yakışır.

bize göre sağdaki, konuşacaksa da durup susmayı seçen yani, sağ dirseğini koltuğun kenarından kaldırıp elini itiraz edercesine salladı.

- o zeliha ki, yıllarca beklenmiştir kendisi. eminim bir allah kulu öyle beklenmemiştir. ve o geldiğinde ona yüründüğü gibi 'aldım verdim ben seni yendim' adımlarıyla hiç kimseye yürünmemiştir. ama haklısın: çok güzel...

28 Kasım 2015 Cumartesi

bir adam

nefes nefeseydi. anahtarı kilide sokup iki defa çevirdi. eğildi, elindeki zarfları dişlerinin arasına sıkıştırıp koşu ayakkabılarının bağcıklarını çözdü. ayakkabıları sol, anahtarı sağ eline alıp salona yürüdü.

bir kaç adım sonra anahtarı sağ duvara yaslanmış etajerin üzerine fırlattı. zarfları da ağzından alıp etajerin üzerine koydu. küçüklü büyüklü bir kaç zarf. bir de zarfa gerek duymamış bir kartpostal.

sonra etajerin üzerindeki boş vazoyu fark etti. daha doğrusu uzun zamandır çiçek almadığını. sarı güller geçti aklından. şehzadeler ölünce genç kadınların mezarına koyduğu sarı güller. minik pembe açmaya yazgılı olanlar bir de.

ayakkabıları balkona bıraktı. gelmişken rüzgar montunu çıkartıp havalanması için astı. peşi sıra tişörtü de. üç tane yeşil mandal yetti. balkonu denize karşıymış gibi olduğu için şükretti. soğuktu. bunu bedeninde hissetmeyi bir defa daha sevdi. bu duyumsama dirim demekti. yaşamaya dair bir çeşit onay. üşüyorum öyleyse varım. olmayan nasıl üşüsün ki?

mutfağa yürüdü. mutfak dolabından kahve kutusunu ve filtre işlevi gören kağıtlardan bir tanesini aldı. acele etmeden kağıdı kahve makinesine yerleştirdi. kutunun içindeki kaşıkla kahve, her zamanki markadan su. düğmeyi 'sıfır'dan 'bir'e getirdi. "neden sıfır ve bir?" sorusuna bu defa cevaplardan "bilgisayar çağı"nı seçti.

duş başlığından hırsla boşalan sıcak su suratına çarpınca başını eğip avuçlarını duvara, duş kolonunun iki yanına yasladı. ağlamışsa da bilmiyorum. ağladığını kendisi bile anlayamazdı.

sonra traş. sonra temiz kıyafetler. evde bildik bir koku: kahve kokusu.

gri yassı tabaklardan birine konulan terkibinde üzüm kurusu da olan bisküviler ve on dört yıl önce sevgilisinin hediye ettiği unicef reklamı yapan fincanla kahve makinesinin başına gitti. bisküvilerden biri tarih olmuştu bile.

kahvesini ve bisküvi tabağını alıp çalışma masasına oturdu. bilgisayarı açtı. sanki önüne bir defter çeker gibiydi. sayfanın en başına "bir adam" yazdı.

3 Haziran 2015 Çarşamba

yaprak dökümü

bir yaz günü. park. parkı ikiye bölen kanalın üzerindeki köprü.

adam o gün o köprüde durmuş belirsiz bir devinimin içine hapsolmuş suyu izliyordu.

hemen yanındaki ağaçtan vaktinden önce sararmış bir yaprak koptu. usulca düşmeye başladığında suyun gölgeli derinliğine saklı ikizi kanat çırpmaya başladı. ve sessizce buluştular.

ne zaman bir yaprak uçurumun kenarından aşağı yuvarlansa, onun tıpatıp aynısı olan o şahane, ölümcül izdüşümü koşarak hevesle ona doğru yükseliyordu.

28 Mart 2015 Cumartesi

hikâye

giriş:

sen geldiğinde yeri ve zamanıydı. kalbimde bir boşluk. tam olarak senin boyutlarında.

gelişme:

sen gittiğinde ne yeri ne zamanıydı. kalbimde aynı boşluk yeniden. tam senin boyutlarında.

o boşluğu kendine ait sananlar oldu. hatta benim de öyle sandığım. kül kedisi ve cam ayakkabı denklemi.

bir gün üzerini örttüm. yanılgılardan yorgun. biraz da unuturum ihtimaliyle.

sonuç:

şimdi sonsuz genişlikte bir zeminin üzerinde dans etmeye kalkıyor görenler genişliğin ve tenhalığın emniyetinde.

ve istemeden kurduğum bir tuzağa düşüyorlar.

zeyl:

masumiyet insanın en büyük gücü.

30 Kasım 2014 Pazar

varlığım varlığına...

varlığının varlığıma kelebek temasları inkar edilemez.

öpmeyi yeni öğrenen bir çocuğun dudağını dokundurup çekmesi gibi hafif.

ama gerçek.

ve güzel...

13 Kasım 2014 Perşembe

tam kafiye

ya hazdan ölürüz biz ya azdan.

ölebilirsek.

ölemiyorsak bir önemi yok nasıl olsa ne şekilde öldüğümüzün.

ya da ölmediğimizin.

 

27 Ağustos 2014 Çarşamba

bir gece vakti

"sarıl bana," dedi kadın. "kötü bir düş gördüm." adamın gövdesine sığınıp fısıltıyla anlatmaya başladı. rüyasının ayrıntıları nefes alıp verişlerinin arasında kayboluyordu.

"hadi uyu," dedi adam. "sadece bir düştü, geçti." esneme arzusuna daha fazla direnemedi. yalvaran bir sesle "uyuyalım artık," dedi.

"lütfen uyuma," dedi kadın. "beni burada yalnız bırakma." sığındığı gövdeye daha sıkı sarıldı.

"buradayım," dedi adam. "hiçbir yere gitmiyorum, aynı yataktayız, seni bırakmayacağım."

"lütfen," dedi kadın. "beni uyanık bırakma."