okumadan kitap eleştirisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
okumadan kitap eleştirisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Aralık 2020 Cuma

kül: roman değil günlük

hayata dair bir çok şey gibi onat kutlar adını da nazan bekiroğlu öykülerinden öğrenmiştim. nefis bir alıntıyla metne konuk olarak, "kim merak eder, niçin lâle sularıyla her gün yıkandığını isfahan sokaklarının?" diyordu. alıntı doğu-I adlı öyküsünden, kitap ise, bana, "iyi ki anadilim türkçe," dedirten kitaplardan bahar isyancıdır.

adının peşine düşünce sinema ilgisini öğrendim. merakım daha da çoğaldı. çünkü, hayatın sinema-masal-rüya sacayağı üzerine kurulabileceğine inanacak kadar çocuktum. geçenlerde de dediğim gibi, "çocukluk işte!"

sonra ölümünü ve nasıl bir unutuluşa terk edildiğini fark ettim. mahalle arkadaşları, katillerine katil dememek için onun hakkında konuşmamayı tercih ediyordu. konuşurlarsa öldüğünü, nasıl öldüğünü söylemek zorunda kalacaklardı çünkü. şefkatimden başka verecek bir şeyim yoktu, ben de onu verdim. okuru olabilirdim, öyle oldum. ben bahar isyancıdırcıyım ama ishak'ı okumayan kimse kalmamalı.

kül adını uygun gördüğü yarım kalmış bir romanı var, deniliyordu. kırmızı kedi yayınevi'nin, kül'ü ise onat kutlar'ın bin dokuz yüz altmış iki yılında, şubat ve temmuz ayları arasında avrupa'da (paris, valencia, barcelona, frankfurt ve cenova) geçirdiği günler sırasında tuttuğu notlardan oluşuyor. yarım kalmış, belki de hiç başlanmamış bir romana dair notlar da ihtiva ettiği için, "kül" üst başlığına itirazım yok ama altı aylık bir sürenin dökümüne "günlükler"den daha uygun bir isim bulunabilirdi. gezi notları mesela. ya da avrupa'da bir cevelan. ahmed midhat efendi'nin kulakları çınlasın.

bu sırada onat kutlar yirmi altı yaşında. ve tuttuğu notlar daha o yaşta takdir edilesi bir entelektüel donanıma sahip olduğunu haber veriyor. sadece mimari, sanat ve edebiyata dair görüşleri değil not aldığı alıntılar da dikkate değer. alıntıların çoğu fransızca olduğu için kitabın sonunda türkçe çevirilerine de yer verilmiş. dönemin imla kuralları doğrultusunda kaleme aldığı ve bugün hata(!) olarak görülebilecek kullanımlar da günümüz imlasına uyarlanmış.

sona doğru, "türkiye'de nelerle karşılaşacağımı hiç bilmiyorum. ama doluyum, güçlüyüm, kararlıyım. bu kez kendimden başka dayanağım olmadığını bilerek gidiyorum," diyor. -ki ben başkalarının yalancısıyım.- batı'da kazandığı bir alışkanlık olarak, artık sözünü sonuna dek söyleyebildiğini kaydediyor defterine ve sözünü de tutuyor.

bu kitap yarım kalmış bir romanın hikâyesi ve hiç şüphesiz onat kutlar'ın dünyasına açılan bir kapı.

ama asıl hikâye başka yerde saklı...bu defa metin celâl'in yalancısıyım.

bin dokuz yüz seksen sekiz yılının son ayları. attilâ ilhan yönetimindeki cönk dergisinde birlikte çalıştığı grafiker arkadaşı aziz yavuzdoğan ona bir defter getirir. kadıköy'de her pazar günü kurulan bitpazarında bulmuştur. eski, solmuş bir defter. okul defteri gibi ama sayfalarını çevirince okur-yazar birinin olduğu anlaşılıyor. birkaç sayfa alıntıdan sonra "yirmi sekiz şubat paris" başlıklı bir sayfaya gelince bu defterin günlük olduğunu anlıyorlar. pırıl pırıl bir türkçesi var defter sahibinin. yabancı terimleri ve adları da orijinal yazılışlarıyla kullanıyor. el yazısı okunaklı ve şık. birkaç sayfa sonra karşılarına "11 Nisan 1962" tarihi çıkıyor ama hâlâ yazarın kimliğine dair işaret yok.

günlükte anılan kişiler de önadlarıyla belirtilmiş. bu isimlerden yola çıkarak iz sürmek de mümkün değil. günlük yazarı her kimse edebiyatla da sinemayla da yakından ilgili. bergman'ı ustam diye anıyor. edebiyat eserlerinden alıntılar yapıyor, mimariden, sanattan söz ediyor. güçlü bir entelektüel bakışa sahip ve büyük olasılıkla kendi yazdığı, "kül" adlı bir roman hakkında fikir belirtiyor.

okudukça, günlük yazarının fransa, ispanya ve italya'yı kapsayan bir avrupa gezisi yaptığını ve paris'te bir süre kaldığını anlıyorlar. son sayfalarda ise bir isim listesi, bir öykü ya da romana ait planlar var. bunlar yazarın başta da sözünü ettiği "kül" adlı roman çalışmasıyla ilgili olmalı. türk edebiyatında bu isimde bir roman yok ama ilhan berk'in "kül" adlı bir şiir kitabı var. metin celâl kendisiyle mektuplaştığı için en azından defterin ilhan berk'e ait olmadığından emin.

"türk sinemasında senaryo sorunu" adlı bir yazının girişi var. bir paragraf yazılmış, ondan da bir sonuç çıkmıyor. sonra bir romanın önsözü var. ilerleyen sayfalarda el yazısı çalışmaları görülüyor, yeni alınmış bir dolmakalem denemiş olabilir, diye düşünüyor metin celâl. bu yazı alıştırmalarında hüseyin hacıbaşoğlu ve onat kutlar adlarına rastlıyorlar.

dergi toplantısında defteri inceleyen attilâ ilhan da onat kutlar'ın olabileceğini, içerik olarak da edebiyat ve sanatla ilgili olduğu için dergide kullanabileceklerini söylüyor ve özel konulara girmeden haberleştirmeye karar veriyorlar.

metin celâl onat kutlar'ın günlüğünün bitpazarında bulunmuş olmasından rencide olabileceğini de göz önüne alarak "bitpazarında bulduğumuz günlük acaba kimin?" başlığını atar ve yazıyı “sonuç olarak defterin sahibini tespit edici ve geçerli bir ipucu bulamamıştık. yine de kimin olursa olsun içten, güzel bir günlük. dergiler için ısmarlama yazılanlardan çok farklı. sayfalarımızda birkaç bölümünü yayımlamayı uygun bulduk. bakarsınız bu yazıyı okuyunca çıkar gelir de günlük gerçek sahibini bulur” diye bitirir.

ayrıca, "bir günlük sahibini arıyor" başlığıyla, orijinalleriyle beraber günlükten birkaç sayfa cönk'ün bir ocak bin dokuz yüz seksen dokuz tarihli sayısında yayımlanır. dergi çıktıktan birkaç gün sonra da onat kutlar arar ve günlüğün kendisine ait olduğunu, gelip almak istediğini söyler. aynı gün de gelir. yüzü kapkara, canının sıkkın olduğu bellidir. çay, kahve ikramlarını kabul etmez. defteri alıp başka bir şey demeden hemen gider.

merkez üs: https://www.hurriyet.com.tr/kitap-sanat/onat-kutlarin-kayip-gunlugunun-ilginc-hikayesi-41691964

27 Nisan 2020 Pazartesi

huzur ya da "ve şimdi birçok sayfasını atlayarak bitirdiğim kitabın başından başlayabilirim"*

huzur'u ilk defa bundan yıllarca önce, neredeyse çocukken okudum. öykücü çok fazla bahsetmişti. ben de ona benim için ne kadar kıymetli olduğunu göstermek istemiştim. bu yüzden de çabucak okudum.

bu benim için hâlâ böyledir. muhatabımın bahsettiği bir filmi zaman geçirmeden seyretmenin, müziği hemen dinlemenin, kitabı okuma listesinde en başa almanın en iyi iltifatlardan biri olduğunu düşünürüm. kendisi bilmez ama karşımdaki bunu yaparsa da, sözlüsünü yüksek verip karne notunu yükseltirim.

ama hem zamanlama hem çabucak okumak büyük bir hataymış. bunu daha okurken biliyordum. sonraki yıllarda bir çok defa emin oldum. tam burada, "huzur hakkında ne biliyorsam bambaşka yerlerden öğrendim," dersem yanlış olmaz. röportajlar, makaleler, eskimeyen kitaplar ya da edebiyatımızda sevdiğim romanlar kılavuzu tarzı antolojiler, tanpınar sözlüğü tarzı kitaplar, mümtaz ve nuran'a göndermeler, bizzat ahmet hamdi tanpınar hakkında okuduklarım ve hatta ömer kavur'un yönettiği, edebiyat öğretmeni aysel ve resim öğretmeni bedri arasındaki diyalogları** huzur'dan parçalarmış gibi izlediğim kırık bir aşk hikâyesi(1981) filminden öğrendim.

saatleri ayarlama enstitüsü'nü, yani sadece 'tanpınar romanları'nın değil türk romanının en büyük romanını okuyunca da huzur iyiden iyiye bir imgeye dönüştü. tıpkı güzel olduğunu hissettiğiniz ama bu güzelliğin kaynağını açıklayamadığınız bir resim gibi.

bir yandan huzur'a haksızlık ettiğimi, romanın tanpınar'ın dünya ve sanat görüşüne ayna olmaktan, mümtaz ve nuran'ın sohbet ederek istanbul'u dolaşmasından daha fazlası olduğunu hissettim. ve bu hisle her yılın başında -yani yaz geçip de sahiller tenhalaşınca- yeniden okunacaklar listesine huzur'u da dahil ettim. ama olmadı, sıra bir türlü ona gelmedi.

içimde bunlar olurken huzur'a dair gelişmeler de oldu. romanın yayınlanmasında bir yıl sonra yapılan bir söyleşide*** kendisine yöneltilen "huzur devam edecek diyordunuz?" sorusuna, tanpınar'ın, "edecek, tabii edecek. mümtaz ölmemiştir. hâlâ yaşıyor ve yeni bir insan olarak doğmak için beni zorluyor," dedikten sonra, "fakat daha evvel huzur'un diğer kısmını neşredeceğim, yani suat'ın mektubu'nu. küçük bir eser, okuyucu orada mümtaz'ın meselelerini daha başka bir planda görecektir," diyerek devam etmesinin boşuna olmadığı anlaşıldı.

romanın görünmez kahramanı "suat'ın mektupları" ortaya çıktı. handan inci, istanbul üniversitesi türkiyat araştırmaları enstitüsü'nde, tanpınar'a ait bazı notları ortaya çıkardı. bu notlar arasında suat'a ait kayıp mektup da vardı. hatta, handan inci bu mektubun ilk sayfasını hemen yayınladı.

devam eden araştırmalar suat'ın intihar etmeden önce mümtaz'a yazdığı mektubu ortaya çıkarttı. bu mektuplar suat'ın mektubu başlığıyla bir kitaba dönüştü. handan inci'nin gönderilmeyen mektup başlıklı sunuş yazısıyla başlayan kitap üç bölümden oluşuyor: suat'ın mektubu (düzenlenmiş metin), suat'ın mektubu (orijinal metin ve tıpkıbasım), tanpınar'ın suat'ın mektubu hakkında notları.

çok merak ettiğim 'mektup'u okumaya karar verdiğimde, o eski arzu yeniden büyüdü içimde. ben de "şimdi değilse, ne zaman?" dedim.


*: ismet özel, kanla kirlenmiş evrak
**: senaryo, ömer kavur ve selim ileri'nin ortak çabası
***: tanpınar'la huzur hakkında bir konuşma, kitaplar, s.2, 1 mart 1950

26 Ocak 2018 Cuma

romeo ve romeo.*

bir kitap ki, arka kapağında, "françoise sagan'dan "sabahın erken saatlerinde karyolasının kenarında sebepsiz olarak oturan otuz beş yaşlarında bir adamdı," alıntısıyla açılan romeo ve romeo., şairin virgüllerin gücünü kullanarak giriştiği, kendi deyişiyle bir haletiruhiye orkestrasyonu. ahmet güntan'ın "her şeyi atmıştım şiirimden," dediği dönemde yazdığı, aşkta adaletin, uykuda tekliğin, rüyada birliğin, saflığın ve şiirde edasızlığın arayışı," diyerek uyarıyor olası okurunu.

bütün bunların üzerine başka ne denilebilir ki? okumadan önce. okuduktan sonra...


*: ahmet güntan, 160. kilometre

20 Aralık 2017 Çarşamba

akçasazın ağaları

olayları olup biterken değerlendirmek zor. üzerinden zaman geçmesi, tıpkı ayrıntılarını görebilmek için gözlerimizden uzaklaştırdığımız nesneler gibi arada mesafe olması gerekiyor.

tıpkı, kaynaklarda "üçleme" olarak geçen ama yaşar kemal üçüncü kitabı yazmadığı/ yayınlamadığı için "iki"de kalan akçasazın ağaları gibi. rivayete göre yazarın üçleme olarak düşündüğü bu kitaplar, demirciler çarşısı cinayeti ve yusufçuk yusuf'tan öteye geçememiş, anavarza gün ışığını hiç görmemiştir.

kaynaklara ve kayıtlara düşülen notlara rağmen ben durumun daha farklı olduğunu, yaşar kemal'in başlangıçta "üçleme" gibi bir planı olmadığını düşünüyorum. kaldı ki, şu an kendi içinde bütünlüğü olan iki roman söz konusudur.

*

ilk kitap olduğu iddia edilen akçasazın ağaları'nın aynı cümle ile paranteze alınması biraz da bundan.

"parantez" ve "paranteze almak" ifadelerini özellikle seçtim. çünkü, demirciler çarşısı cinayeti'nin ünlü ilk cümlesini herkes bilir: o iyi insanlar, o güzel atlara bindiler çekip gittiler.*


bu güzel cümle tek başına bile her şeye yetse de roman orada başlamaz bence. çünkü epigraf gibidir. "bu hikâye başladığında ben yoktum. muhtemelen siz de." ya da "her şey geçtiğimiz yaz başladı. geçen yaz." gibidir.

roman aslında bir sonraki paragrafla başlar. dinleyiciler o paragrafla anlatıcıya sokulur, dizlerinin dibine oturur. okur yavaşça romana girer.

"derviş bey bir ağıt tutturmuştu. yıllanmış, ağır, uzak bir ağıt. uzun yıllar önce yaşadığı büyülü düşü yeniden yaşayabilmek için durmadan söylüyordu: 'o iyi, o iyi insanlar...'"

anlatıcı hikâyesini tamam edip dinleyenlerin üzerinde bıraktığı etkiyi seyrederken ya da okur okumayı bitirip kitabın kapağını kapatırken çember başladığı yere dönmüş gibi aynı cümleyi bir daha duyarız: o iyi insanlar, o güzel atlara bindiler çekip gittiler.

*

yusufçuk yusuf'un yazarın aklına daha sonra düştüğünü, derdinin üçleme olmadığını yine ilk cümleden anlıyoruz: o iyi insanlar, o güzel atlara bindiler gittiler.*"

sanki, bir köy kahvehanesinde dinleyiciler yavaş yavaş kendisini çevrelerken "nerede kalmıştık?" diyen anlatıcılar gibidir.

kaynaklar ve kayıtlar "üçleme" diye dursun. o bir defa daha anlatacağını anlatacak, hikâyesini bu defa son dercesine bitirecektir: "o iyi atlar, o iyi insanları aldılar çektiler gittiler."

*

anavarza ise hiçbir zaman başlamaz. bana kalırsa zaten hiç olmamıştır.




*: cem yayınevi, 1977
**: yapı kredi yayınları, 2012

25 Ekim 2017 Çarşamba

best of nazan bekiroğlu: yerli yersiz cümleler

bir şey bir defa oldu diye ikinci defa olması gerekmez. ama ikinci defa olduysa üçüncü defa da olacaktır.

*

yeni nazan bekiroğlu kitabının haberini twitter'dan aldım. bu, uzun zamandır beklediğim bir haberdi. 'haber' değil 'müjde' demek daha yerinde olur. ne de olsa, "yemek tarifi yazsa okurum ben," dediğim bir yazar söz konusu. üstelik mücellâ'nın üzerinden iki yıl geçti.

"türkçe'de en sevdiğim yazarlar üçlemesi" yapacak olsam, o üçlemenin "paha biçilmez"i kesinlikle nazan bekiroğlu olurdu. sadece seçtiği, kalbime temas eden konular, tıpkı beni anlatmış dediğim cümleleri ve duyarlılıkları sebebiyle değil, kelimeleri ve türkçe'yi kullanma biçimi yüzünden de onu severim. eski ve yeni kelimeleri bir arada ve bu denli güzel kullanan başka bir günümüz yazarı bilmiyorum. akademisyen yanının dilini, kelimelerini, kalbini makineleştirmemiş olması bile tek başına övgü sebebi.

o yüzden çok satıyor diye iskender pala, aynı pozları veriyor, kaynaklardan besleniyorlar diye elif şafak'la aynı kefeye konulmasına her zaman karşı çıktım. sadece kitaplarını değil, yayınlanmış her yazısını okumuş olmalıyım. öncelik sıralaması değişse de bütün kitapları ve yazdıkları kıymetli benim için. bazılarını "daha çok" olsa da her birini sonsuz bir zevkle keyif alarak okudum. içlerinden yalnızca isimle ateş arasında'yı sevmiyorum ve sayın yazar mücellâ'yı roman kahramanına dönüştürdüğü için de kızgınım.

*

sadık bir okuru olarak, ona olan kızgınlığım yeni kitabının mahiyetini öğrenince ikiye çıktı. oysa kitap müjde gibi, tıpkı bulutsuz gökyüzünden usul usul dökülen kar taneleri gibi hiç beklenmedik bir anda çıkıp gelmişti. ama hayat masala hep galip gelir değil mi?

"yerli yersiz cümleler" gibi nazan bekiroğlu lisanına uymayan ama güzel bir isimle gelmişti. isimlendirmedeki bu rahatlık yazar olgunluğu kadar yaşını başını almış bir kadın olmakla da açıklanabilir. yazar, tıpkı mücellâ'nın yaşadıkça anladığı gibi her türden toplumsal baskıyı görmezden gelse, bazı kuralları ihmal etse de insanların umursamayacağı yaşlara geldiğini düşünüyordur.

bana bruegel'in karda avcılar tablosunu hatırlatan kapağını da çok beğendim. sanırım bu hatırlayışta yapraksız ağaçlar ve kompozisyonun önündeki kedi ve köpeğin formu etkili oldu. bu vesileyle tabloyu yeniden seyrettim. hem resim hem kapak daha da hoşuma gitti.

sonra arka kapak yazısı olması muhtemel bir yazıdan kitabın mahiyetini öğrendim. öğrenmez olaydım. en hafif tabirle başımdan kaynar sular döküldü. bana göre her türden övgüyü hak eden nazan bekiroğlu, bu yazıda isminin ikince defa geçmesini kabul edilemez bulduğum ve aralarında ne zaman birileri benzerlik görse itiraz edip düzeltmeye çabaladığım bir yazar gibi yapıp kelimenin tam anlamıyla bir "best of albüm"ü çıkartmış. araya daha önce yayınlanmamış parçalar da koymuş ki, en azından yeni şarkılar için albümünü alanlar olsun.

kabul etmeliyim; twitter çağında yerinde bir hamle. yüz kırk karakteri aşmayan cümleler çoğunluktaysa herkes bu alış verişten memnun kalır. bir de, twitterda mesaj uzunluğunun iki yüz seksen karakter olma ihtimali var ki, o kadar karaktere bırakın cümleler, roman sığar.

*

başa dönersek. bu ikinci oldu sayın yazar. mutfak masasının çalışma masasına dönüştürdüğüm ve bunları yazdığım köşesinde oturmuş üçüncüyü bekliyorum.

4 Ekim 2017 Çarşamba

üçüncü romandan hemen önce

bu sene çok kitap okudum. tıpkı şarkının dediği gibi: yokluğunda...

şimdiye kadar okuduğum kitaplar içinde en iyi roman bullet park. aynı zamanda okuduğum ilk john cheever romanı. bir çeşit tavsiye üzerine okudum ve "sadece cheever külliyatı değil, bildiğim tüm romanlar içinde başlı başına bir sınıf oluşturan bir eser" diyen joseph heller'a katılıyorum.

nasıl bu senenin romanı bullet park ise yazarı da javier marías. onu da ilk defa bu yıl okudum. üstelik ard arda iki kitap. üçüncü kitap ise masada bu yazının bitmesini bekliyor.

anlatacağım.

beyaz kalp'i konusundan etkilenerek okumaya karar vermiştim. yazarın yapı kredi yayınları'nın internet sayfasında yer alan alçak gönüllü biyografisini okuyunca da kararım kesinlik kazandı. özellikle "bin dokuz yüz seksen altıdan itibaren yazdığı romanların kahramanların hepsi çevirmenlerdir. bunda bizzat çevirmen olarak yaşadıklarından esinlenmiştir." cümlelerini okuduğumda. çünkü bu tarz oyunlara zaafım var.

ben olsaydım roman kahramanlarım deniz feneri bekçisi olmazdı belki ama bazı karakterler diğer romanlarda bir anlığına da olsa görünür sonra kaybolurdu. rüzgarın önü sıra kaçarken bir an için güneşi örten bulut gibi mesela. ya da su içmeye eğilmiş bir karacanın su dalgalanmadan önce suda yansıyan gözleri gibi.

dediğim gibi beyaz kalp ve karasevdalılar'ı ard arda okudum. 'suç ve ceza'vari yanları da olan bu iki kitabı, insan ruhunun sınırlarında dolaşmayı, ondan beslenircesine bir edebi yapıtı merkezine alan romanları seven herkese tavsiye ederim.

üçüncü kitabı, yani yarın savaşta beni düşün'ü keyifle okuyacağımı adım gibi biliyorum. sadece ilk iki kitapta olan bazı ortak şeylerin üçüncü kitapta olmamasından korkuyorum. gerçi olmasından daha çok korkuyorum. çünkü, benzerlik sadece başkahramanların çevirmen olması değil.

her iki romanda da cinayet var. aşk cinayeti. birileri aşık olduğu kadına ulaşsın diye işlenen cinayetler. ama bunun için kimse ceza almıyor. neredeyse kusursuzlar. sırlar anlatıcının kapı ardından bazı konuşmaları dinlemesiyle ortaya çıkıyor. her ikisinde de anlatıcı uykudan yeni uyanmış ve yatak odasında. salonda konuşulanları aralık bir kapıdan dinliyor. macbeth'e çokça gönderme var. elden düşmeyen, alıntı ya da göndermelerle olan biteni anlaşılır kılan bir kitap var. ve en az bir karakter ünlü bir sinema oyuncusuna çok benziyor.

biliyorum, bir şey bir defa oldu diye ikinci defa olması gerekmez. yine de umuyorum.

17 Ocak 2017 Salı

huzursuzluğun kitabı

fernado pessoa'nın "gündüzleri bir kumaş mağazasında çalışan, geceleri yağmurun sesinde, ayak seslerinde yalnızlığını duyumsayan" bernardo soares'i giyinerek yazdığı huzursuzluğun kitabı'nın türkçe çevirisi saadet özen tarafından yapılmış, ilk defa iki bin altı yılında yayınlanmıştı.

fernando pessoa'nın "pessoa" adındaki bir lokantada tanıştığı ve ona edebi tasarılarını ve düşlerini anlatan bernardo soares adlı bir şahıs(!) tarafından yazılan bu kitap, o günlerde bir çok "huzursuz" bünyeye iyi gelmiş, hem can yayınları hem çevirmen büyük sevap kazanmıştı.

*

yaklaşık on yıl sonra, geçtiğimiz günlerde çevirmen saadet özen, twitter üzerinden kendisine yöneltilen bir soru üzerine (soru, sadece bu soruyu sormak ve bu açıklamaya zemin hazırlamak için açılan bir hesaptan gelmiş bana kalırsa) zincirleme tivitlerle (bu bile blog dünyasının ferahlığını anlamak için yeter sebep) kitabın bu yıl sonunda yayınlanacak, gözden geçirilmiş yeni baskısı hakkında açıklama yaptı:

"hazır soru gelmişken, huzursuzluğun kitabı hakkında bir- iki şey söylemek istiyorum. bu kitabın çevirisini iki bin altıda bitirmiştim. pessoa'yı bilenler meselenin çok karışık olduğunu bilir. fernando pessoa kendi adıyla pek az metne imza atmıştı. müstakil bir hayat hikâyesi, edebi üslubu olan "kimlikler" (heteronimler) yaratmış, bu kimliklerin ağzından yazmıştı. bu metinlerin çoğu ölümünden sonra bir sandıktan çıktı. huzursuzluğun kitabı dağınık halde, f. pessoa'nın ölümünden sonra bulundu. bazı sayfaların aynı metne ait olduğuna editörler çoğunun başındaki "L.D." (livro do desassossego) ibaresine bakarak karar verdiler. konuyla bağlantılı sayılan bazı başka metinleri de kitaba dahil ettiler. bu işte en çok adı bilinen editör r. zenith'dir. ben metni temel olarak fransızca çevirisinden çevirmiş, portekizce ve ingilizce metinlerden kontrol etmiştim. aradan geçen zamanda pessoa metinlerini farklı derleyen yeni editörler oldu. huzursuzluğun kitabı da yeniden derlendi. hatta kitabın iki "kimliğin" ürünü olabileceği bile düşünülüyor. iki bin altıdan bu yana benim dilim ve kavrayışım da değişti. bu nedenle, bu kez yeni portekizce derlemelere dayanarak metin üzerinde tekrar çalışmaya başladım. bu yeni çeviri henüz yayınlanmadı. umarım iki bin on yedinin sonuna doğru çıkacak. huzursuzluğun kitabı'nın kaderi değişmekse çevirisi de değişmeli diye düşünüyorum. kısacası, yeni çeviri üzerinde hâlâ çalışıyorum. bugüne kadar iki bin altıda çıkan çeviriyi okudunuz, okuyorsunuz, sevabı ve günahıyla. yeni çevirinin az çok farklı olacağı kesin, ama daha iyi olacak diye bir şey yok. huzursuzluğun kitabı'nın kaderi bu olduğu için yapıyorum."

*

"yeniden çeviri"lerin ticari olmakla nam saldığı bir ortamda şüphe duymamak imkansız. (bunu yeniden okuma arzusunu bahane ederek behzat ç.'nin onuncu yıl özel baskısını koşa koşa gidip almış birisi olarak söylüyor olmam da ayrı bir konu) her ne kadar ilk çeviriyi sevmiş olsam da doğru kitabı okumak beni mutlu eder. üstüne üstlük yeni çevirinin, fransızca gibi ikinci bir dil üzerinden değil ana kaynağından, portekizceden yapılıyor olması da var.

belki de en doğrusu saadet özen'nin ilk çeviriye yazdığı önsözün son cümlesini anmak: huzursuzluğun kitabı aynı zamanda bir edebiyatçının ulaşmak istediği yapıtla kağıda dökebildiklerinin arasındaki mesafedir de; hayal edilenin soluk, titrek bir sureti, gölgesi olarak kalmaya, kusurlu olmaya mahkumdur; tıpkı bütün kitaplar ve bütün çeviriler gibi...

şimdi iki bin on yedi sonunu bekleyebiliriz.

merkezüs: https://twitter.com/zen_saadet/status/820235733977931776

30 Haziran 2016 Perşembe

oz büyücüsü'nün adam fawer hâli: oz

ya da "olasılıksız ve empati'nin yazarı adam fawer"ın son romanı.

evet, tırnak içi. çünkü romanın kapağında öyle yazıyor.

*

"bestseller" diye isimlendirilen, "çok satan" kitaplardan uzak durmayı tercih edenlerdenim. herkes gibiyim yani. sıradan.

bu yüzden, "çok satan", hatta "çok ve uzun satan" kitapların belki de en güzeli olan nietzsche ağladığında'yı kaçırabilirdim ama kitabı okuduğumda henüz korsan baskısı kaldırım sergilerine düşmemişti. baskı sayısı ise henüz tek haneli sayıları gösteriyordu.

bunları söylerken, söz gelimi masumiyet müzesi ya da mücellâ'yı ve bir kaç kitabı daha çok satacağını bilerek aldığımı da itiraf etmeliyim. ve şimdi bir tamlama: "olasılıksız ve empati'nin yazarı adam fawer"ın son romanı oz'un yazarı adam fawer'ın ilk romanı olasılıksız da onlardan biriydi.

o sıra kaos teorisi ile ilgiliydim ve henüz hem alev alatlı'nın kabus ile rüya'sı hem bilim teknik yayınları'ndan çıkan kaos (james gleick) ile rastlantı ve kaos'un (david ruelle) tadı damağımdaydı.

ama karşıma çıkan, olasılık bahsinden yola çıkarak yazılmış, sürükleyici, sinemasal bir anlatıma sahip, içinde cia ve fbi'ın cirit attığı bir macera romanı olmuştu. sanki yazar, hollywood için yazılmış bir senaryoya biraz ekleme yapmış ve roman olmuştu. kaldı ki o ara matematik konulu filmler pek modaydı. hatta şöyle devam etmiştim: "eğer öyle değilse de eklendiğini düşündüğüm fazlalıklar budanarak roman senaryoya dönüşür ve yakında sinemalarda da fırtına gibi eser."

nihayetinde olasılık teorisinden, teolojiden, fizikten özellikle de kuantum fiziğinden çokça bahsederek önemli şeyler anlatıyormuş gibi yapan kitabın tek derdi vardı; bizi son durağa ulaştırmak.

"olasılıksız ama imkansız değil" diyen cümleyi deftere not etsem de, biliyorum ki gündelik hayatın içine "sürpriz"i sokarak o meseleyi halletmişiz: sürpriz, zayıf ya da hesaba katılmayan bir ihtimalin gerçekleşmesidir. bir de borges var. "imkansız, reddedilmiş mümkündür ve kuzeye gidildikçe imkansızlar çoğalır," diyen borges...

her şey defteri-iki'yi karıştırınca, laplace'ın deterministik dünya kabulünden yola çıkan kitaptan satranca dair bir kaç cümle, bir de ahkâm çıktı karşıma: "biri eğer fizik kurallarını ve bir an için evrendeki her şeyin konumunu bilirse, o kişi olan her şeyi bilebilir ve gelecek tüm tarihi de bilebilir," cümlesini yazmış, hemen altına "ve biz ona tanrı diyoruz" demişim.

daha orijinali yayınlanmadan türkiye'de türkçe çevirisi yayınlanan empati'yi okumadım bile. çünkü, adam fawer'a "ayırdığım süre" dolmuştu. kitap hakkında bildiğim bir kaç cümleyi de bu yazıyı yazarken öğrendim.

şimdi ise mevsimlerden yaz. insanlar kumsala indi, denize koşuyor. yeni bir adam fawer kitabı için şartlar müsait yani. türkiye'deki yayıncısı da arayıp, "'adam'ım seninle iyi bir dalga yakaladık. önümüz yaz. bunu kaçırmayalım," demiş galiba. o da elindeki malzemelere bakıp, bir zamanlar yaratıcı yazarlık dersinde işlediği konuyu, yani oz büyücüsü'nü ele almış. hikâyeye bir başka karakterin gözünden, uçan maymunun gözünden bakarak her şeyin sonrasını anlatmış.

sonrası malum. tıpkı empati de olduğu gibi bu kitabın da ingilizcesinden önce türkçesi yayınlanmış. bence olur. ne de olsa korsan baskılarıyla beraber bir milyondan fazla satan bir yazar söz konusu. o da durumun farkında ve önsözde türk okurlara "siz olmasaydınız ben de olmazdım" diyerek teşekkür etmiş. çünkü, onların baş tacı ettiği olasılıksız'ın ülkesi amerika'da esamisi bile okunmuyormuş.

yazar, tanıtım röportajlarında oz'un ikincisini de müjdelemiş. sihirli değil bilimli bir devam. ilk kitabı tamamen baş aşağı çevirip tüm bu sihrin gerçekte nasıl çalışabileceği, oz'un da bilimsel düzlemde nasıl var olabileceği üzerine bir anlatı. önümüzdeki yaz muhtemelen. tatil için bavullar hazırlanmaya başladığında.

10 Kasım 2015 Salı

okumadan kitap eleştirisi: mücellâ

"a"nın üzerinde bir şapka. tıpkı "cânım" gibi.

rüzgâr çıksa uçacak gibi.

şu an masamda duruyor. okunacak.

*

iki bin dokuz yazı. aylak adımlarla beyazıt'tan sultan ahmet'e doğru iniyorum. tramvay hattı boyunca yürüyüp gülhane parkı'nın deniz köşesindeki çay bahçesine gitmek niyetindeyim. cihangir câmii'nin avlusundan sonra istanbul'da en çok sevdiğim yer.

adımlarım aylak, zamandan bol bir şeyim yok. türk edebiyatı vakfı'na ev sahipliği yapan binaya girdim. giriş kattaki satış bölümünde kitaplara, derginin yeni ve eski sayılarına göz atıyorum. "nazan bekiroğlu: mücellâ" uyarı-notu düşülmüş haziran sayısını adeta kaptım. param olmasaydı bile çalardım.

beşir ayvazoğlu'nun çok yerinde bir tercihle, malik aksel'in ev içlerine hapsolmuş pencere önü kadınlarını anlatan, "bir evin tenhalığında bir başına oturan genç kız"lı resimleriyle* süslediği öyküyü bazan boğazı yırtan gemileri bazan gökyüzüne asılı bulutları seyrederek üst üste bir kaç defa okudum.

lâ:sonsuzluk hecesi'nden yeni çıkmıştık. bu öykü ise hem konu hem tarz olarak başka bir dünyaya kapı aralıyordu. yazdıkları en başından bu yana postmodern anlatının sularında yol alan yazarın, ilk defa klasik anlatıya bu kadar yaklaştığını görmüştüm: orta yeri...

bu yer daha sonra nar ağacı'na giden yolun başlangıcına dönüştü.

*

gün geldi gece yarısı telefonlarında sevgilime de okudum. hikâyeyi bu defa onun aynasında seyrettim. evet, muhteşemdi. keşke o okumaları kaydedebileceğimiz teknik imkanlara ve zamana sahip olabilseydik. onun gitmesi gerekiyordu. ben de, "kal!" demedim.

*

iki yıl kadar önce mücellâ'nın romana dönüşeceğini ilk duyduğumda, "lütfen tanrım! dedikodu olsun bu," diye çok dua ettim. ama ortada bir öykü kahramanı vardı ve öyle kalmaya karşı çıkıyordu. romana dönüşmek istiyordu. kaldı ki bu işler hep böyle yürümez mi? yazarın ihaneti okura rağmen gerçekleşmez mi?

benzer bir durumu yine çok sevdiğimiz bir yazar olan haruki murakami'nin "erbabının elinde bir cinayet aletine dönüşebilecek" ebattaki romanı 1Q84 ile de yaşamıştık. murakami bu romanını, "temelde aynılar. bir çocuk, bir kızla karşılaşır. sonra ayrılırlar ve yıllarca birbirlerini ararlar. 1Q84'te sadece bu hikâyeyi biraz uzattım," dediği, on seeing the 100% perfect girl one beautiful april morning adlı öyküsünden çoğaltmamış mıydı?

*

hayır, kitabı henüz okumadım. ama okuyacağım. şu an masamda duruyor.

*

"birinci baskı yüz bin adet" mührü bir madalya gibi kapağında. twitter'daki her takipçi birer tane alsa birinci baskı kolayca biter. üstelik onlar yorulmasın, hem internet alışverişi yüzünden kargo yolu gözlemesin hem gündelik rutinleri bozulmasın diye mutfak alış verişlerini yaptıkları süper marketlerin "çok satanlar" reyonunda en az bir raf çoktan rezerve edilmiştir.

ne yalan söyleyeyim, o kısmı beni alakadar etmiyor. dergi ve gazete sayfalarındaki, ışıklı ya da ışıksız reklam tabelalarındaki abartılı reklamlar da.

ben, tıpkı eskiden olduğu gibi mücellâ bir öykü kahramanı olarak bana kalsın isterdim. roman olması için öyküye eklemlenen kişiler, gündelik ve tarihi ayrıntılarla çoğaltılmış bir öykünün onun hikâyesi olduğunu düşünmüyorum. mücellâ roman değil, bahanedir bana kalırsa. bambaşka bir roman için bahane.

okurları tarafından beğenileceğine emin olduğum kapağı ise başka bir facia. daha bakmadan ravza kızıltuğ tarafından yapıldığına emin olduğum kapak tasarımı en azından benim hikâyemden çok uzak. malik aksel resimlerinden biri bu kitaba kapak olmayacaksa başka hangi kitaba kapak olacak?

çünkü ben, şu pek de kısa sayılamayacak ömrümde, nazan bekiroğlu'nun mücellâ'sı ile malik aksel'in ev içlerine hapsolmuş pencere önü kadınlarını anlatan, "bir evin tenhalığında bir başına oturan genç kız"lı resimleri kadar birbirine uyan, birbirini tamamlayan başka iki şeye daha şahit olmadım.

*

ne diyordum? yazarın ihaneti okura rağmen gerçekleşir.

sevgilinin ihaneti ise aşka rağmen.



*: üç resim var mücellâ'ya eşlik eden: aynalar, pencere, oturan kız...

5 Haziran 2015 Cuma

yazar'ın imzası

selim ileri'nin kurgu mu yoksa hatıra mı bir türlü karar veremediğim, yaşamla yoğrulmuş romanlarını çok severim. daha doğrusu severdim. yüreğinden damıttığı kanı kalemine mürekkep yapan bu güzel adamı en son ne zaman okuduğumu hatırlamıyorum bile. oysa kelimelerinden taşan zarafet ve duyarlılığı daima sevmişimdir.

onun, kayıtsız kalmamak gerektiğine inandığım bir yazar olduğu kadar iyi bir okur olduğunu da inanırım. bu yüzden, günlüklerinden çıktığına emin olduğum edebiyatımızda sevdiğim romanlar kılavuzu'nu, kitabı haber alır almaz satın aldım.

hemen okunacak kitaplardan olmadığı, zaman zaman, tıpkı sözlük ya da ansiklopediler gibi içimizde bir arzu uyandığı veya ihtiyaç duyduğumuz anlarda ele alıp okunacak kitaplardan olduğu için kitaplıktaki yerini bulana kadar sehpanın üzerine, okunacak kitapların yanına bıraktım.

erken uyandığım bir sabah ilk defa sayfalarını çevirdiğimde yazarın imzasıyla karşılaştım; "sevgilerimle" diyordu. bunun satış stratejisi olduğunu anlamak zor değil. yine de, uğruna hiçbir şey feda etmediğiniz, anısı ve hikâyesi olmayan bir imzaya sahip olmak ne acı.

"oldu olacak baskıdan imzalı çıksın kitaplar. ya da her yazar için damga yapılsın kimse yorulmasın," dedim ve daha önce konuştuğumuz bir bahsi andım.

ününün doruğundaki borges, neredeyse her akşam -muhtemelen kendisine,"bir rüyayı unuturken" adlı şiiri yazdıran güzeller güzeli viviana aguilar yüzünden- galeria del este'deki la ciudad adlı kitapçıya gidermiş. gittiği her yerde olduğu gibi orada da insanlar onunla sohbet etmek ve kitaplarını imzalatmak istiyordu. sıranın uzadığı günlerden birinde, borges ve yakın arkadaşı bioy düzinelerce kitap imzalıyor, bir yandan da şakalaşıyormuş: "adolfito, imzaladığımız onca kitaptan sonra imzasız kitabımızın ne kadar değerli olacağını bir düşünsene."

19 Ocak 2015 Pazartesi

okumaya başlamadan "kafamda bir tuhaflık"

blogun burasında kitap kapaklarından, arkakapakyazılarından, ayrıntı'dan, can yayınları'ndan, binooki'den, iletişim'den, yuvarlakkareyuvarlak yayınlarından, marquez'den, emrah serbes'ten, orhan pamuk'tan, adalet ağaoğlu'ndan, murat menteş'ten bahsedeceğiz.

bu haliyle biraz olsun "okumadan kitap eleştirisi" sayılabilir.

ve bütün bunların arasında, "görmeye muktedir gözler" onu nasıl da özlediğimi falan görecek.

başlayalım.

*

yalnızca yazara ya da konusuna dikkat ederek okumak okyanusunda kendine rota çizdiğini iddia edenlere rastlarsanız inanmayın. okumayı tetikleyen, rotayı değiştiren ve hatta belirleyen bambaşka etkenler de var çünkü.

mesela, sadece arka kapak yazılarına bakarak adını ilk defa duyduğun yazarların ilk defa rastladığım kitaplarını satın aldığım çoktur. aklımda kalan tek yanılgı ise -aynı zamanda ayrıntı'nın beni hayal kırıklığına uğratan nadir kitaplarındandır- yalanın erdemi.

kitaplığın rengine ya da okuma odasındaki mobilyalara uyup uymadığına dikkat etmesem de beni kapağı yüzünden tavlayan kitaplar da çoktur. eğer can yayınları'nın yeni basım marquez kitapları için tasarladığı kapaklarla rastlaşırsanız, onlar ne demek istediğimi anlatır.

konuyu bir örnekle açıklayınız. peki...

*

emrah serbes harikası erken kaybedenler'in yeni kapağını gördünüz mü? birileri eleştirimizi, birileri de duamızı duymuş gibi. darısı her temas iz bırakır'ın başına. binooki'den daha çok çalışmasını bekliyoruz.

*

bilindiği üzere orhan pamuk artık yapı kredi yayınları için ter döküyor. yıllardır beklenen son romanı kafamda bir tuhaflık oradan yayınlandı. bilmiyorum yeni dizgicilerinden memnun kalır ve "iletişim yayınları’nın dünya şampiyonu dizgicisi" hüsnü abbas hakkında kurduğu, "en okunmaz yazımı okur ve çok büyük süratle yazar. bazen ben yazmasam bile onun romanı iyi yazdığını hayal ederim"* tarzı cümleler kurar mı?

ama darmin hadzibegovic'in hazırladığı "orhan pamuk'un yazı ve resimleriyle" alt başlığıyla yayınlanan kara kitap'ın sırları tasarımı, kağıt seçimi, boyutu ve içeriğiyle muhteşemdi. öyle ki, kara kitap'a bu denli zaafım olmasaydı bile rastlar rastlamaz satın alır, hem sever hem okurdum.

meğer bütün bunlar "son roman" faciası için hazırlıkmış. resim gibi görsel bir sanattan vazgeçip romancı olmaya karar veren, dahası estetik kaygıları olduğundan emin olduğum orhan pamuk bu kadar berbat bir kapağa ve hatta yazı karakteri ve sayfa düzenine nasıl izin vermiş merak etmekteyim.

*

henüz okumadım ama "türk romanının ilk üçü"ne sokabileceğim orhan pamuk'un son romanından umutlu değilim. ve bu duygu ilk defa içimde büyüyor. (eğer kitaplığın rafında yan yatmış vaziyette sırasını bekleyen kitabı okur da fikrim değişirse soluğu burada alacağıma "küçük izci sözü" veririm.) masumiyet müzesi'nden artan malzemeyi boşa gitmesin diye kullanmış geliyor bana.

onun klasındaki bir yazar için yeni bir roman için altı yıl beklemek hiç de uzun bir süre değil. bu yüzden "altı yıl"ı dillerine persenk edenleri anlamıyorum. türk romanını kilometre taşlarından adalet ağaoğlu neredeyse yirmi yıl sonra roman yayınlayabiliyorsa orhan pamuk da sevenlerini üzmek pahasına bekleyebilmeli.

bir başka tehlike de orhan pamuk'un giderek, "sadece" istanbul yazarına dönüşmesi. yoksa, bulmuşum bir kanal oradan yürüyeyim, kolaycılığına mı kapıldı? oysa bunu murat menteş de yapıyor ve hiç hoş değil.


*: öteki renkler 

4 Mayıs 2012 Cuma

1Q84

ya da 'bir verbum non facta hizmeti'dir.

*

iki bin on yazında, ankaralı edebiyat dergisi fayrap'ta (sayı: yirmi dokuz) haruki murakami'den çevrilmiş bir öykü okumuştum. melek arslanbenzer'in çevirdiği bu öykünün çevirisi, "güzel bi nisan sabahı şa'ane bir hatunun görüldüğüdür" adından başlayarak şair izleri taşıyordu.

ilk görüşte aşk olgusuna, benim verebildiğim en güzel cevap olan hatırlamak dışında bu dünyanın ölçeğine göre oldukça mantıklı bir açıklama getiriyordu: birbirini seven iki kişi, bir kış mevsimi bellek yitimine neden olacak bir hastalığa düşmüşse ve iyileştikten yıllar sonra erkek olan kaldırımın birinde "aldım verdim/ ben seni yendim" oynarken karşıdan gelen kızı bir yerlerden tanıyormuş gibi olmuşsa...

aradan geçen zamanda orijinal adını bilmediğim, bilme ihtiyacını da hissetmediğim bu öyküyü bir kaç defa daha okudum. hatta bu sayfalara taşımak bile aklımdan geçmişti. artık öykünün gerçek adını biliyorum: "on seeing the 100% perfect girl one beautiful april morning"

tıpkı, 1Q84'ün bu öykünün uzun versiyonu olduğunu bildiğim gibi. temelde aynılar, diyor murakami. "bir çocuk, bir kızla karşılaşır. sonra ayrılırlar ve yıllarca birbirlerini ararlar. 1Q84'te sadece bu hikâyeyi biraz uzattım."

burada, melek arslanbenzer'in değil ama aylin sökmen'in çevirisi var.

şimdi tercih sizin. ya bu kısa öyküyle yetinirsiniz ya da erbabının elinde bir cinayet aletine dönüşebilecek olan bin iki yüz elli alti sayfalık kitabı okursunuz.

ben kendi adıma kitabı okuyacağımı söyleyebilirim. murakami olduğu için. okumanın bizzat kendisini sevdiğim için.

ve bir cinayet aletine ihtiyacım olduğu için.

*

verbum non facta, son olarak romanın adındaki 'Q' hakkında öğrendiklerini söylemek ve peşi sıra atını gün batımına sürmek ister.

hiç şüphesiz george orwell ve onun seveni bol eseri 1984 akla gelen ilk şey. üstelik '1Q84', özellikle 'büyük birader' bağlamında pek çok gönderme ihtiva ediyor(muş). 'Q' harfi ve japonca 9 demek olan 'kyuu' ile aynı şekilde telaffuz ediliyor(muş). bu adın meşhur çinli yazar lu xun'un "Q'nun gerçek hikâyesi"ne gönderme olduğunu düşününler de var(mış). bir ihtimal, "question mark"ın yani "soru işareti" 'Q'su da olabilir(miş).

26 Temmuz 2011 Salı

okumadan kitap eleştirisi

modern zamanlarda işlevi haber vermekten yeni ürünlerin reklamını yapmaya dönüşen gazetelere bakılırsa büyük-güzel-seksi-anne-esnaf dostu-göçebe-sürgün-firari yazar elif şafak'ın yeni romanı iskender, aşırı talep nedeniyle planlanan tarihten önce piyasaya sürülüp okuyucuya sunulacakmış.

ne güzel, dedim. böylelikle ramazan münasebetiyle plajlardan çekilecek tayfa da bir kaç günlüğüne dahi olsa kapağını erkekelifşafakiskender'in süslediği sarışın kitapları ellerinde, 'ben okuyorum yaa!..', diyebilir.

laf aramızda, sarışın kapak; kadınların sarışın olmayı, erkeklerin de sarışın talep ettiği bir coğrafya için fevkalede isabetli bir karar olmuş. neydi o 'aşk kitabı'nın kapağı? ülke tarihinin gördüğü en büyük pazarlama hatası: aşkın pembeyle uyumu güzel de, erkek adam pembe giyer mi? pardon, okur mu? allahtan birileri gri kapakları akıl etti de erkeklerimiz, her ne kadar kitabın erkek kahramanı, bizden böyle erkekler çıkmaz, denilerek büyük britanya yöresinden seçilmiş olsa bile, 'aşk'tan uzak ruhsuzlar olmadıklarını eşe dosta gösterdi.

dediklerine göre, sabancı ailesinin kadınlarından 'aşk'a düşkün bir üye, evvela romanın yazarıyla yemek yemiş, peşi sıra çalışanlarına hediye etmek için yirmi bin tane kitap almış. umarım, yirmi bin kitabın tamamı değilse de büyük kısmı pembe kapaklıdır da karda azalma olmamıştır.

'aşk' dolu günlerin unutulmaya başladığı günlerde, kendisini 'aşk'la kucaklayan geniş kitleye, benim başka cicilerim de var, diyerek, aşktan önce(a.ö) yazdıklarından kendince en iyileri seçerek kağıt helva tadında bir kitap yapmıştı.

kitabı görünce bir arkadaşım olası yeni kitap için isim bulmuştu, biz de çok gülmüştük: best of elif shafak... hem de yıllar sonra very best of elif shafak adındaki seçmenin seçmesini yaptığı kitabının da yolu açılmış olurdu.

sonrasında ortaokul kitaplıkları serisinden, okulu asan çocuklar için firarperest yazılar yayınlandı. herkes okusun diye ortaokul düzeyinde yazılan dergi yazılarından bir kitap yapalım cesareti için kendisini tebrik ediyorum. ama yıllar sonra yazacağı otobiyografisinde, bu kitap benim fikrim değildi, derse, tebriğimi geri alırım.

*

ve iki bin on bir yazı. iki bin dokuz martında yayımlanan ve türk yayıncılık dünyasında önemli bir rekora imza atarak, en kısa sürede en çok satan roman olan aşk'tan yaklaşık iki yıl sonra(a.s:iki).

iskender...

(böyle anlarda üç noktaya sığınmayı seviyorum. bir iki üç: ne kadar vaatkar...)

yazar, irtifa kaybının farkında olmalı ki, bir kadın yazar olarak kahramanı erkek bir roman yazmanın zorluğu söylüyor ve hiç olmazsa buradan bir takdir almayı umuyor. neden zor olsun ki, diye sormak istiyorum: yazar mısınız, yoksa olay yerinden bildiren muhabir mi? sakın romanlarınız otobiyografik unsurlarla bezeli olmasın. üstelik iskender adı bu kadar tanıdık iken.

hiç kimseyi yargılamadan, insanı ve insanlığı anlamaya çalışarak yazılan bu romanda elbette kadın olacak: esma. tam da olması gerektiği gibi bir kadın; zeki, duyarlı ama aynı zamanda kızgın ve kırgın. hiç olmazsa bir tane, insan sevgisiyle dolu, dünyaya zen tadında bakan bir karakterimiz de olmalı ki çember tamamlansın: yunus. ama uzak doğu felsefesi yerine bir süredir yakın doğu felsefesi tüketiyoruz değil mi? o halde yaşasın mevlana, şems, yunus emre...

'aşk'ın daima sattığı, bilinen bir gerçek. o halde ondan da bahsedelim: ama ne işimiz var, ibn-i hazm, ortega y. gasset, stendhal'le, hafif bir şeyler olsun; mevlana'nın en anlaşılır yerleri, bir kaç tane de emesende kişisel ileti yapılabilecek, feysbukta duvara monte edilebilecek cümle işimizi görür.

'aşk aptallar içindir' çünkü 'en çok onu küçümseyenlere çarpıyor'. ama benim favorim; 'en çok sevdiklerimiz incitir bizi'. en küçük hayal kırıklığında sığınılacak bir liman daha. sanki mevlana'dan alınmış gibi. hayır, hayır... sanki mevlana'nın ingilizcedeki bir tercümesinden alınıp türkçeleştirilmiş gibi.

*

sakın kanma okur. bu kadar kısa sürede yazılan bir roman roman değildir. romanın sözlüklerdeki tarifine uyan, ortaokul düzeyinde bir toplamdır.

bu reklam bombardımanına aldanma okur. çünkü, reklam sana ihtiyacın olmayanı satın aldırmayı hedefler. iyi bir ürün kendini zaten sattırır. ayşe arman'la röportaj yapmaya ihtiyaç duymaz.

yazarını iyi seç okur. yazar dediğin, pop yıldızı imajıyla kurulduğu tahtta halktan insanlara tepeden bakıp onlarla ilişkilerini lütuf olarak sunmaz, günlerce süren stüdyo çalışmalarının sonundaki fotoğraflarla var olmayı tercih etmez, ben güzel bir kadınım diye kendini yerlere atıp sonra bundan rahatsızım, en mahrem zamanlarını pornografik bir içgüdüyle paylaştıktan sonra kendimi belki ilerde anlatırım, ayağına yatmakla hiç olmaz.

kitabını iyi seç okur. kapak güzellerine aldanma. kitabın mobilyalarınla uyumunu dert etme. en önemlisi tüketim maddelerine dahil edip metalaştırma.

*

türkçenin en büyük şairi ismet özel'in son harikası of not being a jew'da, john maynard keynes'ten nefretimin yirmi sebebi başlıklı nefis bir şiir vardır. elif şafak'a duyduğum nefrete yirmi sebep bulabilir miyim bilmem, ama kendisinden nasıl nefret ettiğimi iyi biliyorum.

benimki, insanlar bana kayıtsız kalmasın da ne olursa olsun, isterse nefret etsin pozlarındaki bir yazarın arzusuna uyup, ondan nefret etmeyi seçmek.