mepeüç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mepeüç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Temmuz 2026 Cuma

yaban gülü*

bunu sadece ben biliyorum, ben dinliyorum gibi gelir bana. ne radyoda denk geliyorum ne de dinleyen/ bilen birini tanıyorum.

şaibeli 'müzik zevkim'le tavsiye meselesinde iddialı konuşamam ama ben seviyorum. hem çok. öyle ki, "ben koşarken" çalma listesinde bile var.

daha adıyla türküymüş gibi yapmaya başlıyor ama türkü değil. türküymüş gibi yapıyor sadece.

ama türkü olmadığı hâlde türküymüş gibi yapan şarkıların en başarılısı. başarının sahibi ise sözleri yazan, müziği yapan, üstüne söyleyen sümer ezgü.


18 Nisan 2026 Cumartesi

jersey girl*

"şa la la la laa..."

bu ara dünyadaki en hüzünlü şey bu melodi olabilir.

*

her şey sosyal medyada rastladığım crime101 (2026) filmini kıymeti bilinmeyen collateral (2004) filmine benzeten izleyici yorumuyla başladı.

/iki filmi de severek izledim. hatta collateral'i defalarca. crime101 özellikle sonuyla çok hoşuma giderken, collateral aksiyon filmi kabul edilmesine rağmen senaryodan oyunculuğa, yönetmenlikten görüntü tercihine kadar harikaydı. biliyorum, kulağa tuhaf geliyor ama kiralık katil rolünde tom cruise müthişti./

filmi izlerken bir yerde jersey girl bahsi geçti. biliyordum. hem tom waits'ten hem de bruce springsteen'den dinlemiş, ne yalan konuşmalı özel bir yere koymamıştım.

ama o şarkıya döndüm. tam da filmde bahsedilen konser kaydına. neden bilmem hüzünlü geldi bana. öyle bir hüzün ki fonda john denver'dan 'take me home, country roads' çalan ve yetmişler amerika taşrasında geçen bir hollywood filminin melankolisi ile yarışır.

zihnimden bunlar geçerken kendimi bulduğumda pencerenin önünde, camla tül perde arasındaydım.

evdeydim, yalnızdım. gökyüzünde bulutlar.

"şa la la la laa..."


25 Ocak 2026 Pazar

hişt

kayıp zamanın izinde'ye ve marcel proust'un kayıp zamanların peşine düşmesine sebep olanın madlen kurabiyesi olduğu bilinir.

çayına batırdığı kurabiyenin saldığı koku onu alıp eski günlere, çocukluğuna götürür ve sonunda bütün zamanların en ünlü nehir romanı ortaya çıkar.

bana kalırsa, proust günümüzde yaşasaydı madlen kurabiyesine gerek kalmaz her şeyin başlangıcı bir şarkıya bakardı. 


kış günlerinde bir pazar sabahı. yazın, denizin ve yolların çağrısı.

13 Ekim 2025 Pazartesi

gönül kuşu*

karanfil elden ele.

ama sizden önce e. ile paylaştım. ilk tepkisi, "a ha! zehirli oku yemişsin sen de" oldu. çok iyi bir dinleyici olmasına rağmen bir süredir yapay zeka ile üretilen şarkılar dinleyip bana da sevdirmeye çalışıyordu çünkü.

ama ben hem yapay zeka ürünlerine karşı olduğum hem de köşe ve doğallık sevdiğim için hâlâ mesafemi koruyorum. o kadar kusursuzlar ki, "zeka" kayboluyor sadece "yapay" geliyor insana.

yine de bu başka. blues neyse eksiksiz, fazlasız tam da o. önceki 'türkçe blues' denemelerinden çok farklı bir yerde. türkçe operalar gibi yapıştırma durmuyor mesela. kaldı ki, 'türkçe blues'a ihtiyaç olmadığını, neşet ertaş ve şürekâsının zaten blues yaptığını savundum yıllarca.

sözlerini sabahattin ali'den çalan şarkı aslında bir koşma. onun koşma tarzında yazdığı bir şiir yani. kaldı ki, gönül kuşu diye bir şiiri yok sabahattin ali'nin.

"blues neyse tam da o," diyorum ama bunun bir kusur, kusur değilse de eksiklik olduğunun farkındayım. tıpkı gerçek mona lisa yerine reprodüksiyonunu, izlenimcilerin anlamı seyirciye emanet eden resimleri yerine ultragerçeklikle yapılmış bir resmi tercih etmek gibi.

ama güzel. yine de güzel.



21 Eylül 2025 Pazar

malabadi köprüsü*

dua. ama beddua.

oxymoron örneği oluşuna aldırmadan 'iyi beddua': "en sevdiğin türküyü rakçılar kavırlasın".

/ö.'den duymuştum bu bedduayı. bunu söylemekle kendisinden helallik almış oldum bence. yok, başkasının cümlesini sahiplenmişse de orasını o düşünsün./

bugün, öğleden sonra, sonbahar yağmuru altında koşarken kulağımı dolduran şarkı hatırlattı bana. ankara'yı özledim.

biraz soluklandım.

/yüksek sesle, mümkünse kulaklıkla dinlemeniz tavsiye olunur./


15 Ağustos 2025 Cuma

the message*

erken, erken eylül...

çünkü, durup dururken still corners'a denk geldim/yakalandım/çarptım:

sanki bir kız eski bir hikâyeden çıkmışcasına denize yürürken geriye dönmüş, güneşe siper ettiği elinin gölgesinde bana kocaman gülümsüyordu.

yaz bitmiş. kumsalda bizden başka bir kaç yaşlı insan daha. tatilciler dönmüş, yazlıkçılar şehre çekilmiş.

kızdan, daha doğrusu gölgeye sığınmış tebessümünden bakışlarımı alabilirsem kumsalda unutulmuş bir kaç plastik oyuncak göreceğime eminim. muhtemelen o masal kadını da.

etekleri suya değdi değecek, üstünde siyah boğazlı kazağıyla ufku seyrediyor. ve hep olduğu gibi gitmekle kalmak arasında kararsız. ama içinde denizin çağrısını duyuyor.

benim içimde ise henüz bitmemiş bir yazın geçip gittikten sonraki hüznü. 


10 Temmuz 2025 Perşembe

tut beni düşmeden*

rica ya da "dakika ve skor":
"bir şeyler olacak belli bu
tut beni düşmeden"

8 Haziran 2025 Pazar

deli ibram 'zeybeği'*

sevdiğim değilse de çok sevdiğim şeyler hakkında konuşmaktan imtina ediyorum galiba. bu açıdan bakınca, "söylenmemiş söz" kendini gerçekleyen bir kehanet gibi.

meseleye belli bir disiplin altında yaklaşmayı tercih etmediğim, dahası bilmediğim için söz konusu bahiste bana temas eden ne varsa anlatmak, not düşmek istiyorum çünkü. bu durum da hem konuyu dallandırıp budaklandırıyor hem de beni yoruyor.

düşünün, neredeyse on beş yıldır devam eden bir ricardo reis'in öldüğü yıl yazısı var. (bu arada, doğrusu "reis'ın" olmalı. ve romanın henüz izleyemediğim bir filmi var artık.) zaman zaman okuyorum, en iyi yirminci yüzyıl romanı listemi alt üst eden bu romanı o kadar çok yerinden tutmuş, hevesle anlatmaya niyetlenmişim ki ben bile yoruluyorum.

ama yine de, bu dört yüz sayfalık romanda bu kadar şey görebildiğim/bulabildiğim için kendimle gurur duyuyorum. çok kullanmış olmasam, uzanıp yanaklarımdan öpüyorum, bile derdim.

"burada, denizin bittiği yerde ve karanın beklediği yerde."

*

zamanla türlü oyunlarla bahsetmeyi öğrendim çok sevdiklerimden. belki bir hatırlayan çıkar; deli ibram divanı'ndan da ödülleri bahane ederek konuşmuştum. tiyatrosever olsaydım tiyatrosunu dile dolardım. ama hayır.

müzik seviyorum ama. üstelik her türden müzik dinlemeyecek kadar da kendime saygım var. deli ibram 'zeybeği'ni dinleyecek kadar da zevkim...

melih yeşilbağ'ın başının altından çıkmış bu şarkı. deli ibram divanı'ndan esinle.

elbette romanın ruhuna uygun bir şekilde zeybek olmalıydı. denizin tuzunu, rüzgârın serinliğini hissedecek, izmir sokaklarında dolaşacaksınız.

biraz dikkatli bakarsınız, suyun karşı yakasını ve bir zamanlar bize ait mavi gözlü bir şehirde doğan büyük kahramanı da görebilirsiniz.


1 Nisan 2025 Salı

efulim*

"efulim sevgilim demektir."

*

volkan konak vefat etmiş. allah rahmet etsin.

takipçisi ya da hayranı değildim. bir şarkılık, belki bir albümlük saltanatı olan doksanlar popçusu gibiydi daha çok.

yine de üzüldüm, eksiklenmiş, yaşlanmış hissettim. çünkü efulim albümü benim için çok özeldi. hâlâ özel.

bir süru güzel şey gibi o albüm de yakari sayesinde dahil oldu hayatıma. yılını hatırlamıyorum ama iki binler civarı olmalı. türk işi goran bregović gibi karşılamıştım. üstelik, 'trabzonlu delikanlı' yaşar miraç da el vermişti.

özellikle iki şarkı kaldı o yıllardan şimdiye. ikincisi, bir kaç yazıya konu olabilecek mora nene. ilki ise efulim...

bir kadını "efulim" diyerek sevmeyi öğretti bana. başkalarından (ç)aldığım kelimelerin en apaçık olanıydı. "seni seviyorum" demeye ihtiyaç bırakmadı.

ister gece yarısı mesajlarına, 'konusuz' e-postalara konu olsun, isterse sonra koparılıp saklanacak defter sayfalarına yazılsın sadece bir cümle her şeyi anlatırdı: efulim sevgilim demektir

o zamandan bu zamana, bu üç kelimenin toplamından daha yiğit ilan-ı aşk cümlesi duymadım bu dünyada.

gözlerimle görmesem inanmazdım ama efulim kaydıyla eklendiğim telefon rehberi de oldu.

en güzeli de elektronik olsun olmasın "efulim" hitabıyla başlayan mektuplardı. çünkü, her şeyi anlatır, 'nasıl hitap etmeli' zahmetinden kurtarırdı.


13 Ekim 2024 Pazar

syntynyt suruun ja puettu pettymyksin*

sıradan başlayalım söze, bir klişeyle: her türden müzik dinlediğim günlerden geçiyorum. genellikle sözlerini anladığım müzikler tercih etsem de istisnalar yok değil.

/güfteye yani söze önem vermek ile müziğe odaklanmak arasındaki farka işaret eden bir şeyler okumuştum. melankolik ve hüzünlü olduğu zamanlarda şarkıların sözlerine dikkat edermiş insanlar.

evet, sadece 'söz' değil 'hüzün' de öyle burada. fena durmasa da "yakışandır" diye övünecek kadar aptal değilim ama./

o istisnalardan biri de fallen leaves'ten bu yana bıkmadan dinlediğim, maustetytöt ikilisinin "hüzünle doğdum ve hayal kırıklıklarıyla giyindim" diyen şarkısı oldu.

/başka şarkılarını da dinledim, konser kaydı ve videolarını da izledim ve anladım ki, aki kaurimäki rol yapsınlar diye değil kendileri olsun diye filme dahil etmiş onları./

filmde japoncadan italyancaya bir sürü şarkı var. hepsi de çok güzel ama bu şarkı bambaşka bir yerden yakaladı beni. fince tek bir kelime bilmesem de şarkı beni benden almış, sarıp sarmalamış kuşatmıştı.

gugılın çeviri departmanında çalışan yiğitlere sorunca sözlerindeki şiiri de gördüm. "gördüm," diyorum çünkü şüpheye yer bırakmayacak biçimde hissetmiştim.

"demlikte küf tutmuş kahve" diyerek kendi kendine mırıldanır gibi başlayan şarkı, nakarat kısmında hem müzik hem de söz olarak şiire ulaşıyor.
sonsuza kadar tutsağım burada
mezarlığın bile çitleri var
dünyadaki zamanım nihayet bulduğunda
beni iyice derine göm
senden hoşlanıyorum da kendime yok tahammülüm
seni bilmem ama ben başkasını aramıyorum
olur da buradan gidersem kendi hatrım için yaparım bunu
fincenin fonetiği ise muhteşem...


23 Eylül 2024 Pazartesi

kalbi çiçek*

"karanfil elden ele" değil bu. karanfil elden ele gibi. 

pazartesi sabahı "yankı"sı da sayılabilir.

bu şarkı, 'kalbi çiçek'lere gelsin benden. gıdısı olanlar dahil...


9 Ağustos 2024 Cuma

ayrılmam*

neden olmasın? nasıl olsa müzik zevkim kötü.

bir kaç hafta önceydi. yaz sıcağından kaçmış, evde, kapı ve pencereleri ardına kadar açmış ama perdeleri sıkı sıkıya kapamış kitap okuyorum. zaman zaman sokağın sesi doluyor olduğum odaya. ya da ben zaman zaman okuduğum kitap bahanesiyle gittiğim uzaklıktan geriye dönüyorum.

ve döndükçe aklıma kemal bey geliyor. 'masumiyet müzesi'nde füsunla geçirdiği "hayatının en mutlu anları"nı hatırlıyorum. ardından, tam da öyle, mahalle ortasındaki bir evde, evin önündeki çocuk parkından gelen çocuk, sokaktan yükselen vasıta sesleri eve dolarken sevişmek yerine kitap okuduğumu düşünerek gülüyorum.

bütün bunların arasında bir şarkıyı ayırt ettim. uzaklaşmadığına göre komşu evlerden birinden geliyordu. ya da sokaktaki binaların ilk katını işgal eden dükkanlardan birinden. belki de sevgilisinin oturduğu evin önüne park eden sevdalı bir yiğit emanet arabasının kapı ve camlarıyla beraber sesi de sonuna kadar açmıştı.

sonrası malum. dinledikçe dinleyesim geldi. şimdi de buraya taşıdım. müzik zevki yükseklere değilse de her türden müzikten haz devşirebilenlere gelsin benden. gıdısı olanlar istisna...



3 Eylül 2023 Pazar

vur gitsin beni

ecnebi -sözlükler 'ecnebi' için, "başka devlet uyruğunda olan kimse" dese de, bence batıyı işaret eden, avrupalı ülkeleri kasteden bir imajı var. o sebep bu, 'başlangıç'a şerh ihtiyacı duymalar- bir arkadaşım, nereden aklına geldiyse en sevdiğim ibrahim tatlıses şarkısını sordu.

"kal benim için," dedim. ama hemen düzelttim. "vur gitsin beni." der demez de yutup videosunu açtım.

"yıllar önce sadece burası vardı. ben de sadakatle, aklıma geldikçe buradan dinliyorum. altı milyon dinlenmenin yaklaşık yarısı bana aittir."

nedenini şarkı anlatır.

8 Haziran 2023 Perşembe

sen benimsin ben seninim

yakın, sevdiğim şeyleri sevsin isteyecek kadar yakın bir arkadaşım.

arada türkü de dinlediğini söyleyince tufan altaş'ı sordum. o hatırlamaya çalışırken ortamdaki bilgisayarların birinden harmana serdiler sarı samanı açtım. açtım ama bir çeşit guilty pleasure olarak içimde büyüttüğüm, bir köy düğününde ya da bir pavyon eğlencesinde ona denk gelme hayalimden bahsetmedim.

çünkü o, chris isaak mevzusu hallolduktan sonra geriye kalan tek canlı performans hayalimin 'aziz' tom waits olduğunu sanıyordu hâlâ.

bağlama geriye çekilip de ortamı tufan altaş'ın sesi doldurunca, "biliyorum ben onu," dedi. "yutupun tavsiyesi üzerine bir kaç defa dinledim. çok iyi." bir süre müziğe kulak verdikten sonra, sanki, "çok iyi olduğunu nereden anladın?" diye sormuşum gibi devam etti.

"bağlamayı kafasını eğerek çalıyor. söylerken de gözlerini kapatıyor."

"bağlamayı kafayı eğerek çalmak" ve "söylerken gözleri kapatmak"... kaliteyi belirlemek için harika bir standart, diye düşündüm, kader'in son sahnesinde bekir'in "yol belli, eğ başını, usul usul yürü şimdi" dediği yeri andım ve "biliyor musun?" dedim.

"bir köy düğününde ya da bir pavyon eğlencesinde ona denk gelmeyi çok isterdim. hatta planlama şansım olsa tatilimin bir kaç gününü buna ayırırdım. ya da levent cantek bozkır'ın senaryosunda ona yer açsın, ben de arka planda bir iç çekiş gibi duran figüranlardan biri olayım."

elbette, beni eller gibi görme çalsın. 

10 Ocak 2023 Salı

geçmişin yükü*

çok değil bir kaç gün önce - hatta kesin tarih verelim: cuma gecesi yatmadan önce - biri çıkıp, "mepeüç'e bir pentagram şarkısı atacak olsaydın hangi şarkıyı atardın?" diye sormuş olsaydı, cevabım "bir" olurdu.

o şarkının müziği, sözleri, duygusu, başka bir deyişle ruhu beni ben yapanlardandır çünkü.

ama cumartesi sabahı kahvaltı için bir şeyler hazırlarken bildik bir melodinin, biraz yumuşak bir yorumuna yakalandım. zamaneler, akustik, diyorlar. ya da acoustic...

güzel insan harun tekin'in katkısıyla ne kadar güzel bir şey olmuş böyle.

aklıma gelen her şeyi hikâyesinde paylaşan, twitter sokaklarında duvarlara yazan biri olsaydım, "geçmişin yükü adında bir kuyuya düştüm. ama nasıl güzel!" yazardım.

"geçmişin yükü adında bir kuyuya düştüm. ama nasıl güzel!" ve burada bir mecaz yok.

*

şiirini (sözleri demeye dilim varmadı. "şiir gibi" çünkü.) ekleyelim de tam olsun.
bizler tanrının yetim çocukları,
cennetten düşen umut sürgünleri.
her şey adem'in ilk oğlundan beri,
az çok eskisi gibi.

gölgeler seyreder uzaktan bizi,
ağlatırken güldüren masallar ülkesi.
yarını mühürleyen bir rüya gibi,
omzumuzdan düşmüyor geçmişin yükü.

bizler tanrının kırık hayalleri,
devr-i dünya'nın kader yorgunları.
bağlı gözlerin çözülmüyor düğümleri,
tükenmeden nefesleri.

gölgeler seyreder uzaktan bizi,
ağlatırken güldüren masallar ülkesi.
yarını mühürleyen bir rüya gibi,
omzumuzdan düşmüyor geçmişin yükü.

1 Kasım 2022 Salı

ben seni şarkı söylerken duydum muydu hiç?

"seni tanımadan önce dinlediğim şarkılar" diye bir liste yapmıştım onu tanıdıktan bir süre sonra. bir tane de o gittikten sonra yaptım. deftersiz, kayıtsız, bellek mekan: benim için söylemediğin şarkılar...

çünkü benden sakındığı iki hâlden biriydi, herhangi bir şarkıyı taganni edişi. ikincisi de gözlüklü hâli.

başka da var mıydı sakındığı bilmem ama o zamanlar önemi yoktu şimdi ise önemi kalmadı.

anlayacağınız, ben onu "uzun bir yolda yürürken" gördüm de ne şarkı söylerken duydum ne gözlüğünün burnunda bıraktığı ize şahit oldum.

kale yıkıntılarında ışıklar gördüğünü iddia eden öykücüler misali bir kaç eski fotoğrafta o izi gördüğümü sandığım anlar olmadı değil ama şarkıların sadece listesini yaptım.

bazan eski bir şarkı düştü dilime, "bana bunu söylemeliydi," dedim, bazan yeni bir şarkı keşfettim, "bu şarkıyı ondan dinlemek vardı". ama hiçbir zaman eylem aktaş'tan kömür gözlerin'i dinlerken hissettiğim arzu kadar güçlüsünü duyumsamadım.

kocaman bir parkın uzak bir köşesinde bir park kanepesinde... sırt üstü uzanmış, başımı onun kucağına koymuşum. gözlerim kapalı ama ne zaman göz kapaklarım aralansa onun beni seyreden yüzünü görüyorum. elleri yüzümde.yüzümü, alnımı okşuyor. parmakları saçlarımın arasında dolaşıyor.

ve bütün bunlar olup biterken bu şarkıyı söylüyor.

hayal gibi...

6 Ağustos 2022 Cumartesi

kağıttan kaptanlar*

çünkü, dün sabahtan bu yana aralıksız dinliyorum.

adının çağrışımları bile yetti buna: kağıt gemiler, kağıt kaplanlar, kağıttan gemilerin kaptan-ı derya paşası, uzak bir martının gölgesinde kağıt gemiler yüzdüren yol yorgunu bir adam... ve bütün bunların toplamı.

geriye dönüp bakıyorum da, 'bülent ortaçgil okulundan mezun birsen tezer'i keşfedeli yıllar olmuş. daha doğrusu yörüngesine gireli. öyle ki, bir kitap yazacak olsam soundtrackinde kendine yer bulur. sanırım, değirmenler...

cihan albümü o kadar özeldi ki -ya da öyle bir zamana denk gelmişti ki-, hem dinleyip durdum hem de peşi sıra ne geldiyse yetersiz buldum. cihan-iki de, birsen tezer'in 'çok sakallı' adamlarla yaptığı düetler de, baş döndüren icrasıyla yeniden yorumladıkları da yetmedi.

ama düne kadar. dün, bütün gün dinledim. ve bugün, bütün bir sabah. havalar biraz serinlemiş, ağustos sonbaharı hatırlatan denemeler yaparken.

beni birsen tezer konusunda en çok anlayacağını düşündüğüm be.'ye haber ettim sonra. muhtemelen bir süre beraber dinledik paralel bir evrende.

ve be.'ye katılıyor, şarkının, "bildiğin hiçbir koku kalmıyor yarınlara" dediği yere katılmıyorum. ama gerisi güllük gülistanlık.



notgibi: hanımefendi, çıkar da bir gün, bu şarkının protest bir yanı var, derse, üzülürüm. çünkü, biz kendisini bir aşk, bir kalp şarkısı gibi bildik.

17 Mayıs 2022 Salı

bi' tek ben anlarım*

orada öylece, denizi seyreden park kanepelerinden birinde baktığımı görmeden oturuyordum. bir zamanlar yenmeyi hayal ettiğim ufuk çizgisi önümde iki maviyi birbirinden ayırıyor, denize gölge bırakan bulutlar üzerimde oradan oraya koşuyordu.

yanıma birisi oturdu. dönüp bakmadım. hem o günlerde, öyle bir anda yanıma oturabilecek tek kişinin kim olduğunu bildiğim hem kim olduğu umrumda bile olmadığı için. bir müddet sonra, "sen," dedi. "sen diğerleri gibi değilsin. zamanda ve mekanda ziyan olmayacaksın."

bir şey söylemedim. ama içimden geçenleri bugün bile utançla hatırlıyorum: "şimdi anlatmam gerekiyor değil mi? çünkü bu cümleden sonra bir şey söyleme sırası bana geçti."

sustum. başka zaman olsa konuşurdum ama o gün, orada, o an sustum. o da sustu. sadece kalkmadan önce bir kaç cümle kurdu. "biliyorum, üç ay bile olmadı tanışalı. seni iyi tanıdığımı da söyleyemem. ama seni herkesten daha iyi anlarım."

bu şarkı onun şarkısı değil elbette. ama onu hatırlattı. bir de ze.'yi. özellikle de, "hiç izlememiş olsaydım bu filmi/ canımı acıtırdı" dediği yer.

bugünlerde deliler gibi dinlediğim ama normal koşullarda fark etmeyeceğim bu şarkıyı bana işaret edene gelince, o kadar hüzünlüdür ki, oynayacak olsa hava olarak ankara'nın bağları'nı seçer, üstüne "ankara'nın bağları'na oyun havası muamelesi yapanın kalbini kırarım" der. bir de flört var tabiî...


2 Şubat 2022 Çarşamba

"haklıydın" diyeceğiz "günün birinde"

bütün ayrılıkların ortak kaderidir; ayrılırken yalnızca bir taraf acı çeker. ya da üzülür. ya da kalır. ya da gidemez...

işte o taraf, olan bitene anlam veremeyen taraftır. aklı almaz, nasıl da bitebilmiştir her şey. ceza olsun diye kendini suçladığı kısa anlar dışında muhatabını suçlar, beddualar değilse de sitemler eder ona. bir şeyden emindir; hatasını anlayıp geri dönecektir giden. ya da onun gibisini bulamayacak pişman olacaktır. dönmese bile özleyeceği, bir gün "ne yapmışım ben" diyeceği kesindir. tıpkı yıllar önce göksel'in günün birinde ile yaptığı gibi.

aradan zaman geçip yara soğuyunca, olaydan biraz uzaklaşıp olanlara dışarıdan bakma şansı bulunca yani. belki de onsuz yaşamaya alışınca... her işte bir hayır olduğunu anlayıverir geride kalan. ya da gidemeyen. yeni anlamıştır ama doğrusu budur. allaha şükürler olsun ki, gitmekle onunla yaşayacağı sonsuz ölümden korumuştur onu. bir sabah uyanır, tıpkı göksel gibi haklıydın der. 
çünkü seninle çürürdük aynı toprakta
çünkü seninle üşürdük aynı yatakta
bir yastıkta büyürdü dağlar aramızda
sen haklıydın, imkansızdı bu sevda*
*

göksel'i pek bilmem. ama günün birinde'yi hem dinler hem severdim. haklıydın'ı ise bir kaç gün önce tavsiye üzerine dinledim. uzun yol yürümüş, eşikler aşmış, büyümüş bir kadın gördüm.

şarkılar tesadüf değildir belki de. göksel kalbi kırık genç kızken günü gelmiş "mevlâm ne eylerse güzel eyler" diyen bir kadına dönüşmüştür artık.


*: elbette bu şarkının evlilik düşmanı bir şarkı olma ihtimali de var. aşka evet, evliliğe hayır. ne de olsa bütün evlilikler diğer evlilikler kadar mutsuz.

3 Kasım 2021 Çarşamba

kovdum*

bu sabah bir şarkıya yakalandım ve ceylan ertem, "yıldız tilbe harikası el adamı'nı mükemmel yorumlayan kadın şarkıcı"dan çok daha fazlasına dönüştü benim için.


notgibi: el adamı bugünlerde görücüye çıksaydı, "adam değil insan," diyen aklı evveller meydana hücum eder, dünya güzeli yıldız tilbe de inadına 'adam'lı şarkılar saçardı ortalığa. ne güzel olurdu.