hâl beyanı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hâl beyanı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ekim 2026 Çarşamba

düşler

"demek, doğrulardan çok yalanlara talipsiniz?" diye sordu adam, yüzünde uslanmaz bir tebessüm.

"yalanlara inanmak daha kolaydır da ondan," dedi kadın, biraz dalgın, biraz razı.

*

ben olsam, konuyu köpürtür, bir çıkma yapar, "ya düşlere inanmak?" diye sorardım, hayalci ve romantik.

20 Temmuz 2026 Pazartesi

yanında

sosyal medya güzergâhında olur olmaz yerde karşımıza çıkan bir saptama var: coğrafya kaderdir.

/kastedilenin ne olduğunu biliyorum.

derdini anlıyorum.

haklılığını kabul ediyorum.

ama her yerde ve durumda kullanımını ise reddediyorum. bir de bu 'kader'in tıpkı çocukluğumuz ya da ebeveynlerimizle ilişkilerimiz gibi her şeye bahane edilmesini...

genel performansı etkilese de bireysel performansa etkisinin iddia, hatta bahane edildiği kadar büyük olduğuna inanmıyorum. 

kimse kimseyi, ve dahi kendini kandırmasın, orada doğsa ressam olacak çocuk burada da ressam oluyor. orada adam olacak burada da.

bizdeki gibi diplomalı meslek merakı zirvede olmasa da oralardaki her çocuğun sporcu, sanatçı olmak istediğini ve başardığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz./

başka bir deyişle coğrafya her şey değil. nerede doğdunuz kader, nerede yaşadığınız önemli değil.

ama bir şey var ki çok önemli bana kalırsa: yanınızdaki kişi.

evlilik güzel bir şey değil ama biri çıkıp onu güzel kılabilir meselâ. iyi bir takımınız vardır ama kötü bir kaleciyle başarılı olamazsınız.

nereye gittiğiniz değil kiminle gittiğiniz önemlidir.

okyanusu ilk defa kiminle gördüğünüz.

tropik rüzgârla dans eden yapraklara dalıp gittiğinde yanında kim var? koku müzesinde asırlık kokularla mest olurken, bedenini zirveye taşıyan teleferikte dizlerin titrerken, vaka-i adiyeden bir depremle sallanırken yanınızdaki kişi önemlidir. 

o yüzden, dünyanın en uzun köprüsünün orta yerinde durmuş, dünyanın en geniş ırmağına gölgesini bırakan bulutları seyrederken, "seçme şansım olsa yine seninle gelirdim," dersiniz.

"biliyorum, yalnız da gelsem severdim. ama bu kadar huzurlu ve mutlu olmazdım."

ve bu kadar anlamlı olmazdı.

15 Temmuz 2026 Çarşamba

soru mu cevap mı?

ben bir cevap olduğuma inanıyorum. oralarda bir yerde duran, cevabını arayan bir soruya cevap olduğumu.

peki ya siz? siz nesiniz?

sorusunu arayan cevaplardan mı yoksa cevabını arayan sorulardan mı?

12 Temmuz 2026 Pazar

evlilik

her gençkız ruhta birikmiş sözlerin
sürgüsü açılsın diye
hep gezintiye çıkar.*
gençkız değil aslında. bir adam. kırklı yaşlarda. ama görseniz, siz de benim gibi adam demek yerine 'çocuk' demek isterdiniz. her daim kırmızı yanakları, yerinde duramayan, sürekli hareket hâlindeki küçücük mavi gözleriyle çok daha genç duruyor çünkü.

adını bilmiyorum ama sürekli karşılaşıyoruz. sokakta, koşu yolunda, market sırasında vs. ama başlangıçtan da anlaşılacağı üzere daha çok kırda, bayırda, şehrin bitip tarlaların başladığı yollarda karşılaşıyoruz.

ve ne zaman karşılaşsak durmak, onu dinlemek ihtiyacı hissediyorum. bazan bir dakika, bazan bir saat. vaktim yoksa müsade istiyorum, aksi takdirde başımın üzerinde yeri var.

ilk defa havuz dönüşü sohbet etmiştik. düzenli spor yapmak istediğini ama beceremediğini söylemişti galiba. ben de, ezber cevaplarımdan bir kaçını söylemiş, her şeyin kendi zamanına sahip olmakla alakalı olduğunu falan iddia etmiştim hatırladığım kadarıyla.

evet, ezber. çünkü, kendisini tanımıyordum ve "isterseniz olur"cu kolaycılardan değilim. üstelik, her şey gerçekten zaman meselesi. sabah ezanıyla evden çıkıp yatsıya zor dönen bir babaya kitap okumuyor demek ise davarlık.

onun anlattıklarından parça parça birleştirerek çıkarttığım hikâyesi de şöyle: kırklı yaşlarda, çalış(a)mıyor, eşinden ayrılmış, iki kızı annesiyle yaşıyor, kendisi de aile evine geri dönmüş.

bunları soru sormadan, günden güne öğrendim. çünkü kendisi soru sorulmadan, bir kitaptan okur gibi anlatmayı tercih ediyor. yalnız kalmaktan nefret ediyor, tuvalette bile sohbet edecek birilerini istiyor, ailesini yormuş bu durum, konuşacak -pardon, dinleyecek- birilerini bulmak için dışarı çıkıyor, konuşmak ona iyi geliyor, genelde o sabah ilacını almamış oluyor.

bazan sorduğu soruya cevaben kendimden bahsetsem de, anlattıklarına itiraz etmiyor sadece dinliyorum. ama ilaç bahsinde hep aynı şeyi söylüyorum: doktor kullan diyorsa kullanacaksınız.

geçen gün yeni bir bilgi eklendi bu hikâyeye. zaten bu yazıyı yazdıran bu bilgi. annesinde de varmış bu rahatsızlık. hatta dedesinde de. yani genetik miras. yani bu duruma rağmen bu adam evlendirilmiş. ve buna rağmen ebeveyn olmasına kimse itiraz etmemiş.

kötülük bu, dedim içimden. belki de eşinden saklanmıştı bu durum. tanımadığım bir kadın için üzüldüm. hâlâ üzülüyorum. sonra o iki kız çocuğu geldi aklıma. onlar için ömür boyu üzüleceğim.

"alçaklık bu," diye devam ettim, bu adamı değil ailesini ve akrabalarını kastederek. "değil ebeveyn olmasına, bazı insanların evlenmesine dahi izin verilmemeli."


*:ismet özel, bir yusuf masalı - birinci bab: şivekâr'ın çıktığıdır

5 Temmuz 2026 Pazar

nazire

hem böğürtlen topluyor hem de bu bahaneyle soluklanıyordum. bir avuç olsun da ağzıma atayım diye düşünürken bir süper yeteneğim daha olduğunu fark ettim: hazzın başında bekleyebilmek...

sonra da gökyüzüne, bulutlara bakıyorum duygusu uyandıran, iri, mavi gözlerini gözlerime dikip, "sadece doğrularınıza değil iyi söylenmiş yalanlarınıza da talibim ben," diyen 'kötücül kadın'ı andım.

ve "sadece hazdan değil azdan ölmeye de varım," dedim.

16 Haziran 2026 Salı

merak

hafta sonu izlediğim son bölümüyle eşrefrüya (2025 - 2026) bitti.

/özet yerine: iyi başladı, kötü bitti./

oyunculuğunu çok sevdiğim çağatay ulusoy, "ezel'den beri tanıdığım" uluç bayraktar ve -bir rivayete göre- murat menteş etkisindeki konusu diziye bir şans vermeme sebep olmuştu. pişman da değilim. en azından ilk sezon boyunca.

daha ilk on dakikada jeneriği, istanbul yollarında akan 'fıstık' yeşili cadillac deville cupe, senaristi, görüntü yönetmeni, müzik seçimi, hatta dış sesli anlatıcısıyla dizi ona verdiğim şansı çok iyi kullandı.

mesela, kahramanın öleceğini bilmek. başı sonu belli bir hikâye izleyeceğimizi müjdeliyordu.

/çünkü bir çok güzel şey gibi "güzel ve yalnız" ülkemizde senaryoda tutarlılık da nadirattan. sosyal medya etkisiyle değişen senaryolar, seyircinin ilgisine göre sadece dizideki konumu değil karakteri de değişip duran karakterler, yönetmene ya da yapım ekibine yakınlık artıkça çoğalan sahneler, başka bir diziden daha iyi bir teklif alınca aniden gelen ölümler, gelecek projeleri düşünerek iyi biri olarak ölmek isteyen oyuncular vs... 

saymakla bitmez bir bataklık.

biliyorum, "neremiz doğru" ki. ama daha kısa diziler, nerede başlayacağı nerede biteceği konular, atılan imzaya sonuna kadar sadık kalan yapım şirketleri, oyuncular istiyorum./

dış ses kullanımı, camı delip geçen kurşunun camda sebep olduğu 'e' harfi, yeşilçam melodramlarının izinde bir aşk yemini gibi duvarda asılı assolist fotoğrafı, yetimler ocağı fikri, vaadettiği erkek dostluğu "bu dizi izlenir" dedirtmişti.

güzel bir ilk sezondan sonra 'idare eder' bir ikinci sezonla devam eden dizi, üçüncü sezon için sözleşme de yenilemişken birden bire bitiverdi.

açıkçası dünyanın ve dünyamın en önemli meselesi değil. vardır bir sebebi. açıkçası merak etmiyorum.

ama...

diziyi bitirmeye karar verince senaryo değişip olaylar hızlandı ve konu izleyenleri tatmin etmeyen bir biçimde kapandı ya.

çok merak ediyorum. kitabı olsa da okusam istiyorum. hatta proje sahiplerinin izleyiciye bir borcu olduğunu düşünüyorum.

her şey planladıkları gibi olsaydı eşref tek'i dört yıl yedi ay sonraki ölümüne götürecek olaylar nasıl gelişecekti?

7 Haziran 2026 Pazar

ayrımcılık - iki

cinsel ayrımcı olduğumu daha önce kabul ettiğime göre rahat rahat yola devam edebilirim:

/koşarken karşı yönden gelen koşucularla selamlaşmayı severim. bunda hem motivasyon bahanesi hem de aynı cemaate mensup olduğumuzun bilgisi vardır./

ama...

karşıdan gelen koşucu erkekse sol elimi kaldırır, serçe ve yüzük parmağımla anahtarlığı tuttuğum için -bir yandan inşallah sırp faşistlerin çetnik selamıyla karıştırmaz diye dua ederek- boştaki üç parmağımı açarak selam ederim. eğer kadınsa o koşucu, sol kolumu yana açar, peşi sıra al görmüş boğayı kırmızı örtüden mahrum etmek istercesine kolumu geriye atarak sanki görünmez pelerimin eteğini savurur, "yol sizindir madam" demeye getiririm.

2 Haziran 2026 Salı

konum

konum bildiren, konum bildirmek zorunda hisseden sadece ben değilmişim. ferit edgü de aynı dertten muzdarip imiş: 
"Yitmek de var kalmak 
da uzayan çölünde
denizin.
Ya da yeşilliğinde gür bir ormanın.

Benim gönlüm
Bir kaktüsle ulu bir çınar arasında sıkışık."*

*: arada, ah min-el aşk

1 Nisan 2026 Çarşamba

yenilgi değil

"yenilgi yenilgi büyüyen zaferler" umudu, "yenil, daha iyi yenil" tavsiyesiyle büyüyen her çocuk gibi benim kelimelerim de, "yenilgiyi bir zafer halesi gibi taşıyan bir adam" izlenimi bırakıyor, biliyorum.

oysa sadece şimdi değil, kendimi bildim bileli yenilmeyi sevmedim. yenilmeyi sevmedim ama kazanınca da onunla ne yapacağımı bilemedim.

"bir ideolojisi olmayanların ideoloji"ne inancım belki bu yüzden. bu yüzden belki, "iktidar" yüzü görmeyişim.

yenilgim bu yüzden. bu yüzden her defasında "onlar"ın kazanması.

evet, hep muhalif oldum. bozan, yıkan bir "muhalefet"ten çok, bedeli ne olursa olsun her türden "iktidar"ın yanlışını, eksiğini söylemekten imtina etmeyen bir "muhalefet".

*

bir an düşündüm de, bütün bunlar zafer değil ama yenilgi hiç değil.

10 Mart 2026 Salı

tıpkı ben

160.Kilometre en başından bu yana takip ettiğim, 'benim yayınevim' diyebildiğim bir kaç yayınevinden biri. sadece kitap tercihleri değil, blog tarzına yakın bulduğum internet siteleri de çok iyi. kimlikli, zevkli, klas...

bir çok iyi şiir okudum o sitede. ama en çok çene. yazıları için ziyaret ettim. okumak için ya da yeni bir çene. yazısı var mı diye merakla.

ahmet güntan'ın yazdığı/ icat ettiği, şiirle düzyazı arasına sıkışmış, bazan mektup bazan günlük hissi veren metinleri her defasında keyifle okudum.

uzun zamandır kitaplaşmasını bekliyor, daha keyifli okumak için yazıların çıktısını alıp öyle okuyorum. evet, altını da çiziyor, derkenarlara bazan yürek çiziyor bazan da birbirini tek noktada kesen dört minik çizgiyle çentik atıyorum.

son yazısını da aynı hevesle okumaya başladım. daha ilk cümle de çarpıldım. kadim dostumuz paranoyak pérez'i andım hatta. çünkü yaş bahsini saymazsak -zira ben, yirmili yaşlardaki kızlarla takılma yaşlarındayım- benden bahsetmiş. her gün gençlikten biraz daha uzaklaştığım şu günlerde bir süredir zihnime yerleşen, dilime dolanan bir şeyi söylemiş.

"70 yaşındayım, önümden geçen her şeyi seyrettim, gördüm— gördüklerim hakkında fikir sahibi olmanın doğru olduğunu düşünerek birçok fikre sahip oldum, şimdi dünyaya bir fikir sahibi olmadan bakabilmenin esas üstün varoluş niteliği olduğunu anladım."


merkez üs: https://160incikilometre.com/2026/03/07/her-seye-ragmen-kapi-onu-sembiyozu-benim-icin-asklarin-en-guzelidir-ahmet-guntanin-yeni-cene-yazisi/

notgibi: belki yazı hoşunuza gitmez ya da sizi içine kabul etmez. en azından son paragrafa gidin ve "tam da bir mektubun bitmesi gerektiği gibi" deyin.

27 Şubat 2026 Cuma

konum - on dokuz

"arabesk bir yanım olduğunu hiçbir zaman inkâr etmedim" ile "yardım et de dizilerde çalınıp popüler olmadan önce şu şarkıyı dinleyelim"* arasında bir yerlerde...


*: osman konuk'tan, "yardım et de şu şarkıyı dinleyelim" dediği yerden ilhamla

25 Şubat 2026 Çarşamba

çöpe atılan kitap

her şey için geçerli değil elbette. ama insan "bunu asla yapmam" dememeli. hatta, "bunu asla yapmam" diye düşünmemeli.

çünkü, yapıyor.

mesela ben, bir kaç gün önce yapma ihtimalini aklımdan dahi geçirmeyeceğim bir şeyi eyleme döktüm. bir kitabı, kitaplığımda olmasın, yanındaki, yöresindeki kitaplara 'kir' bulaştırmasın diye çöpe attım.

ki ben, kitapları nesne olarak da sevenler tayfasındanım.

*

polisiye okumayı, türün incelikli yazarlarını kitaplığıma dahil etmeyi severim.

ününü bildiğim katalan bir yazarın türkçe çevirisine denk gelince düşünmeden, yayınevine de dikkat etmeden satın aldım, bu ara hafif bir şeyler okuyayım düşüncesiyle de geçen gün elime aldım.

tuhaflıklar daha ilk sayfada başladı. bırakın keyif almayı, okuduğumu anlamakta zorlanıyordum.

/ağır geldiği için -hadi dürüst olayım: anlayamadığım için- yarım bıraktığım bir kaç kitap dışında hiçbir kitabı yarım bırakmadım. bu hem kitaba saygımdan hem de bazan bir tek cümlenin bir kitabı kurtarabileceğine olan inancımdandır.

sadece, "neden baskalarınca belirlenmiş ritimlere ayarlı hayatımız?" tek cümlesi yüzünden bilmediği bir kitabı okumuş, o kitabı "beni ben yapan kitaplar"a dahil etmiş biriyim ne de olsa./

bir kaç sayfa sonra olaylar hakkında bir fikrim oluştu ama yolunda gitmeyen bir şey vardı: çevrimiçi çeviri sitelerinin ilk günlerdeki hâli gibi. türkçe çeviri rezalet olur da, işi kolaylaştırmak için ingilizceye çevirir, oradan anlamaya çalışırdık hani.

evet, metnin türkçeye çevirisi tam da o şekildeydi. eminim yapay zeka, hatta sıradan çeviri siteleri olsa daha iş çıkarırdı.

cümlelerin kötülüğünü, imla kurallarının yerlerde sürünmesini bırakın, sözlüğün önerdiği kelimeler arasındaki seçimler bile hatalıydı. hangi çevirmen, bir futbol takımına yeni katılan oyuncuyu ifade ederken "takımın yeni transferi" değil de "takımın yeni alımı" demeyi tercih eder? ve nasıl bir editördür ki bunu görmez?

hayır, dedim. o kadar da değil. karşımda ne demek istediğini tırnaklarımla kazıya kazıya çözdüğüm bir metin, berbat bir çeviri, sıfır editöryal katkı var. kitaba saygım olabilir, bir cümle bir kitabı kurtarabilir ama ben artık bir şeyler öğrenmek için değil keyif versin diye bir şeyler okuyorum.

bu da, sadece konusu kötü, beni sarmayan, onaylamadığım bir metin değil. her şeyiyle kötü bir kitap.

okumayı bıraktım. gözüm görmesin diye de kitabı çöpe attım. 

peşi sıra keyifle kemal tahir okumaya başladım: devlet ana...


notgibi: yayınevi ve kitap ismini özellikle söylemedim. kötünün bile reklam sayıldığı bir çağdan geçiyoruz çünkü.

4 Şubat 2026 Çarşamba

kardan arda kalan

bugün öğleden sonra son yılların en güzel karı yağdı buraya. "yağmurla karışık" diyen tahmincileri yanıltan kar, saatlerce lapa lapa yağdı. kısa sürede kiremit rengi çatılar beyaza döndü, park kanepelerini kar kapladı.

karın yağışını bir süre pencereden, perde ve tülü kenara çektiğim için kar aydınlığıyla dolan sıcak odada izledikten sonra "karın çağrısı"na karşı koyamadım ve kendimi dışarı attım.

çocuklar gibi şen, mahalleyi dolaştım kar yağarken. ohepvarolan'a kar gibi bir güzelliği bize armağan ettiği için şükrettim. ve beni bu güzellikten keyif alan biri olarak var kıldığı için de bir defa daha.

mevsimin ilk karı olmadığı için yakari'yi aramadım. ne karlı günlerde roman dersleri ne karlı bir gece vakti dostu uyandırmak geldi aklıma. neden bilmem, uzak (2002) düştü aklıma. daha doğrusu filmin yusuf'u, rahmetli mehmet emin toprak'ın kar altında yürüyüşü gözümün önüne gelip durdu.

o erken ölüm aklıma gelince, ölmeden kaç defa daha kar altında yürüyebilirim, diye düşündüm. insan ömrü yıllarla değil bunun gibi şeylerle ölçülür, dedim.

kaç defa suya daldırılmış bir sap leylağın kokusuyla kuşatılmış bir masada kahvaltı yaptığınla, babanla kaç defa balık tutmaya gittiğinle, oğlunla kaç defa denize gittiğinle, kaç defa mahremiyetine girmiş bir kadının sutyeninin kopçasını açtığınla, okyanusu kaç defa gördüğünle...

söylesenize, kaç kiraz mevsimidir ömür? kaç tane kalmıştır geriye?

sonra kendime bunu yapabileceğim bir hayat seçtiğim için kendimi tebrik ettim. kendime, ilgilerime zaman ayırabildiğim, olmasa da olur paralarla zamanını takas edenlerden olmadığım sevindim.

uzanıp yanaklarımdan öptüm elbette. 

üşümüştü.

19 Ocak 2026 Pazartesi

konum - on sekiz

"bazı insanlar öykü toplar ama kendi öyküleri yoktur" ile "bazı insanlar öykü toplar çünkü kendi öyküleri yoktur" arasında bir yerlerde.

11 Ocak 2026 Pazar

karışmak

paralel evrenlere benzer ama değil.

atışmaya benzer. atışma da değil.

*

bazan iki duygu iki ayrı yerden, iki farklı metinden gelir, aynı günde, tıpkı bambaşka dağlardan doğup gelen ırmaklar gibi birbirine karışır.

"nehir adaları, durmanın akmaya karşı küstahlığıdır. her şey akar gider ve o öylece kalır. susmadan önce seçtiğimiz o kelimenin öylece kalması gibi alnımızın ortasında."*

"hiçbir şey söylemek zorunda değilsin. bunu sakın unutma! insan çoğu zaman bir şey söylememek için bulunmaz bir fırsatı kaçırır ve tam da bu yüzden mahvolur."**


  *: furkan çalışkan, tuna kısmet
**: claire keegan, emanet çocuk

8 Ocak 2026 Perşembe

taşlar ve kum

fenerbahçe'yi ayrı tutarsak -ki o da geniş aile geleneğidir-, çocukluğumdan bu yana geniş aile dışında herhangi bir yapıya, cemaate, mahalleye ya da kiliseye dahil olmadım.

/bu vesileyle, beni "herhangi bir öğretiye tabi olmayanların öğretisine tabi olmak"la itham eden(!) huysuz kadına selam olsun./

bu durum beni kalıba girmekten, ruhumu ezberlere köle olmaktan korudu. bu durumun bir başka sonucu da, farklı mahallelerden bugün bile onur duyduğum arkadaşlarımın olmasıydı. ne de olsa etiket, konum ya da kostümler değil özlerimiz ahbap eylemişti bizi.

böyle böyle etrafımda insan adacıkları oluştu. ama birbirinden bağımsız adacıklar değildi bunlar. çünkü bu insanları zorunluluktan değil bile isteye seçmiştim. içten içe onlarla arkadaş olmaktan gurur duyuyor, bulduğum ilk fırsatta diğer 'adalar'a, bakın benim ne güzel 'şey'lerim var diyordum.

gururla söyleyebilirim ki, neredeyse tamamı benim kurduğum 'köprü'den diğer adalara geçti. bazıları dönmeyi reddetti hatta.

yıllarca bu adalar arasındaki köprü(ler) olarak gördüm kendimi. ta ki taranmış kumlardan ve taşlardan ibaret japon bahçelerini fark edene kadar.

o bahçelerde ne ağaç vardır ne de çiçek. su da, sular aşan köprüler de. sadece kumların içinde yüzüyor izlenimi veren irili ufaklı taşlar.

o taşlar arkadaşlarımdı. ben de bazan tahta bir tırmıkla taranıp biçimlendirilmiş bazan öylece bırakılmış kum.

30 Ekim 2025 Perşembe

konum - on yedi

uzun süredir ertelenen bir eylemin atalet bulaşmış boğuculuğu ile harekete geçmenin sarhoş edici neşesi arasında bir yerlerde.

16 Ekim 2025 Perşembe

el yazısı

el yazısı mühim. en azından benim için. "el yazısı çirkin bir kızla olmaz" mesela.

gerçi, öyle bir "ahir zamana kaldık" ki bırakın "güzel"i, yazabilenle olur aşamasına geldi insanlık. yakında, "el yazısıyla yazabilen elemanlar aranıyor" diyen şirket ilanları görürsek şaşırmayacağım.

hâl böyleyken bu bilgi ne işe yarar bilmiyorum ama "çocukların el yazısı en azından bir, bazan da iki ebeveyninin el yazısıyla neredeyse bire bir aynı olurmuş."

ama bu durum genetik değilmiş. örtük, yani bilinçaltı taklidiymiş.

11 Ekim 2025 Cumartesi

sümük

daldan dala atlayan sohbet yolumu eski bir hikâyeye çıkarttı.

o hikâyede, sabah nezlesinin sebep olduklarını fark eden bir kadın kağıt mendil teklif etmişti. "teşekkür ederim," dedim. "gerek yok."

"gerekirse tişörtümün eteğini kullanıyorum ben. elbette tersini. ya da kolumu. üstelik, sümüğümün kolumda bıraktığı izi, kuruduktan sonra o izin kolumda parıldamasını çok seviyorum."

hikâyenin peşi sıra gelen günler yalan değilse, o kadının benden etkilendiğini, beni sevdiğini, görmeye muktedir gözlerinin beni gördüğünü biliyorum.

tıpkı, onu etkileyen şeylerden birinin bu hikâye olduğunu bildiğim gibi.

*

bir de, "kadın seviyorum ben. hem de çok seviyorum," dediğim bir hikâye var.

ama konumuz bu değil.

24 Eylül 2025 Çarşamba

isyan

ben her zaman şükretmesini bilen biri oldum. hayatından memnun, sahip olduklarıyla mutlu. elbette komşunun tavuğunu kaz gördüğüm olmuştur ama evdeki tavuk bana yetti de arttı.

'isyan' anarşist söylem, edebi estetik ve duruş olarak hayatımda olsa da, erdem bayazıt usta gibi "isyan şiirleri"ni bilsem de iki yer dışında ohepvarolan'a hiç isyan etmedim.

/biri ankara'da bir kahvaltı masası, diğeri mavi gözlü bir şehirde, eski hastanenin bahçesindeki en uzak çam ağacının altı...

kısa sayılmayacak bir ömre iki isyan hiç de çok sayılmaz bence.

üstelik her ikisinde de abim -ki kendisi büyük teyzemin büyük oğludur- yanımdaymış./

galiba geçen gün üçledim...

ağzımın suyu aka aka, iki kocaman siyah ekmek diliminin arasını tıka basa doldurmuş nefis bir sandviç hazırlamıştım. ilk ısırığı kopardım 'içindekiler'in tadını birer birer hissettim ve "allahım," dedim.

"allahım, neden beyaz ekmeğin tadını siyah ekmeğe vermedin? ya da siyah ekmek yerine neden beyaz ekmeği sağlıklı yapmadın."

*

bilmiyorum isyanım ulu katta duyuldu mu?

eğer duyulduysa ve tanrı benim bildiğim gibi iyi değil de bir kısım geri kafalının iddia ettiği gibi kötü ise öldükten sonra kesin cehennemdeyim. cezam da ateşlerde yanmak yerine sabah akşam siyah ekmek.

diğerleri neyse de siyah ekmekle kahvaltı.

asıl ceza bu.