öteki çarşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öteki çarşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Temmuz 2026 Perşembe

kavinsky

son günlerde ölüleri, 'ölü kızlar'ı* bu denli dilime dolamış olmam boşuna değilmiş. belki hissettim, -söylemeye dilim varmıyor ama- belki de çağırdım; kavinsky yani vincent belorgey doğum gününe bir kaç gün kala ölmüş.

salı gecesi ne olduysa olmuş, paris'teki evinde ölü bulunmuş.

inandığı her ne ise ondan şefkatini esirgemesin.

sadece sıradan bir filmi külte dönüştüren bir adam değildi o. ya da bir ulusun olimpiyat kapanış törenini emanet edeceği kadar büyük bir müzisyen. daha başka anlamları da vardı.

denizin çağrısına karşı koyamayanlar için dalgaların sesiydi mesela. ya da rüzgârın. ya da karla karışık yağmurun.

başka bir deyişle "med" demekti.


*: jorge ibargüengoitia, jaguar kitap

27 Haziran 2026 Cumartesi

ruh kardeşim

daha önce de söyledim. mevzu futbol ise, mahallenin de öteki çarşının da yakışıklı abisi bellidir: maradona...

imajındaki kirler, paslar yakın çevresinin ve cümle arjantin halkının konusu olabilir ama ben bakınca çocukluk görüyorum, yetenek görüyorum, isyan, sanat, adalet...

bu yüzden soruyorum ya karşılaştığım her on numaralı arjantin formalıya, "messi mi maradona mı?" diye. neredeyse bütün cevaplar 'messi' ama olsun.

bugün de rastladım. göğsünde on numarasıyla arjantin formalı biri adam. tam soruma hazırlanıyordum ki, eşine ya da sevgilisine bir şey söylemek için geriye döndü, formanın sahibi 'maradona'ydı. "işte bu!" dedim, kendimi tutamayarak. evet, türkçe.

sonrası kısa bir sohbet. ayaküstü ama şenlikli. ne de olsa, "messi yetenekli bir futbolcu ama maradona tanrı".

ruh kardeşimsin, diyecektim ama vazgeçtim. nasıl olsa anlamıştır.

27 Ağustos 2024 Salı

anwar el ghazi

kendisi futbolcu. fas asıllı hollandalı. geçen yıl mainz05'e transfer olunca radarıma girdi. çünkü mainz05 bir liverpool değilse de en sevdiğim takımlardan biri(ydi).

iyi futbolcudur. oynadığı takımlardan, o takımlara verdiği katkıdan da anlayabilirsiniz bunu. ne denli büyük bir karakter olduğunu ise gazze'de olup bitene kayıtsız kalmayarak gösterdi. ve bir kahramanım daha oldu.

tıpkı kendisinin olmayan bir savaşa gitmeyi reddeden muhammed ali, bir çift siyah deri eldiveni paylaşan tommie smith ve john carlos gibiydi. çünkü "katil devlet israil"e verdiği sözden, ettiği sadakat yemininden dön(e)meyen bir ülkede susmayı reddetmişti.

kulübü hemen bir açıklama yaparak bu yiğidin sözleşmesini askıya aldı, göğsünün sol yanında mangal gibi bir yürek taşıyan bu cesur adam sözlerini geri almak yerine arkasında durunca da sözleşmesini tek taraflı feshetti. sebep ise, "kulüp olarak her türden siyasetin dışında kalmak" istemeleri.

oysa aynı kulüp, takımı olduğu ülkenin hatasından ve yazılı anlaşmalara uymayışından doğan ve devam eden bir savaşa karşı neler neler yapmıştı. elbette, "savaşa hayır!" ama utanmasalar insanları neredeyse rus kökenli oldukları için stadyuma almayacaklardı.

anwar el ghazi bir yandan sosyal medya hesaplarını "kötülüğün ana kaynağı israil"e ve masum insanlara yaptığı zulme karşı kullanırken, diğer yandan hakkı olanı almak için mainz05 futbol kulübünü mahkemeye verdi.

twitter hesabımda "süper ligimizde yiğide ihtiyacı olan bir takım yok mudur?" günün sorusu hâlâ taslak olarak duruyorsa dava yüzünden bu sene başka bir sözleşme yapmamayı göze aldığını öğrendiğim içindir.

ve temmuz başındaki mahkemeyi kazandı anwar el ghazi. kulüp temyize başvurdu ama hakim sözleşmenin haksız bir şekilde feshedildiğine, futbolcunun paylaşımlarının ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğine ve mainz05'ün bir milyon yedi yüz elli bin euro tazminat ödemesine karar verdi. 

/hiçbir zaman olur olmaz yerde ve zamanda almanya ya da batı övenlerden olmadım. ama her bir parçasıyla "aşağılık israil"e teslim olmuş bir ülkede hukukun bu kararı ver(ebil)mesi muhteşem. ve saygı duyulası./

ve son haber daha geldi anwar el ghazi'den. hukuki mücadelesinin parayla ilgisi olmadığını söylüyor, kazandığı tazminatın beş yüz bin eurosunu gazzeli çocuklar için bağışlayacağını duyuruyordu.

bir de mainz05'e teşekkür ediyordu. futbol dünyasının gördüğü en güzel çalımlardan biriyle. hatta nanik...

"umarım, tazminat ödememek için tekrar tekrar yaptıkları başarısız girişimlere rağmen, benim aracılığımla gazzeli çocuklar için hayatı biraz daha katlanılabilir hale getirmeye maddi katkıda bulunduklarını bilerek teselli bulurlar."

3 Nisan 2024 Çarşamba

paralel evrenler: on yedi

iki şarkıcı. ikisi de söz yazarı.

biri türk, diğeri amerikalı.

türk olan "bizim mahalle"den. o kadar çok severim yani. amerikalı olansa "gavur dostlarım"dan, yani "öteki çarşı"dan. ikisinin de emeği çoktur bende. hayatıma temasları 'beni ben yapan' şeylerdendir. tıpkı sinema dergisi ya da atilla atalay gibi.

benzerlikleri benim için 'en' olmalarıyla değil sadece, şarkılarından ilk akla gelenlerin vardıkları noktadan çok uzaktaki kaynaklarıyla da içimdeki dostluklarına dostluk katıyorlar.

*

sene iki bin. ya da iki bin bir... bursa karacabey'deki bir konser sonrası, dinleyiciler arasındaki veteriner çiftin davetiyle karacabey harasına giden feridun düzağaç orada bir tayla karşılaşır ve sevmek için şefkatle ona yaklaşırken ağzından o ünlü nakarat dökülür: gel tanışalım önce...

kalp kırıklığı ya da sevgilinin olmaması gereken bir yerdeki mevcudiyeti falan değildir sebep. sadece ve sadece bir market alışverişi sırasında bir annesinin küçük kızına söylediklerini duymuştur chris isaak: baby did a bad bad thing.

11 Eylül 2022 Pazar

javier marías öldü

on bir eylül' yirmi iki...

biraz daha yalnızım. çünkü javier marías öldü.

babam öldüğünde, "o öldüyse herkes ölebilir," demiştim. "demek ki, kolaymış."

ama bunu öğrenmek ölüm acısını hafifletmeye, hissettiğim boşluğu, eksilme duygusunu ortadan kaldırmaya hiçbir zaman yetmedi.

altı yıl önce keşfettiğimde, hakkında bildiğim tek şey vardı. (sonradan, yani javier maríasla iyiden iyiye hemhâl olduktan sonra, bir gece durup dururken yarınki yüzün hakkında* bir şeyler okuduğumu hatırlayacaktım.) onu da yapı kredi yayınları'nın internet sitesindeki alçak gönüllü yazar biyografisinden öğrenmiştim: marías'ın bin dokuz yüz seksen altıdan itibaren yazdığı romanların kahramanlarının hepsi çevirmendir.

sadece bunun için bir şans vermeye karar verdim. çünkü bu bana oyunbaz görünmüştü. oyunlara zaafımı ise hiçbir zaman saklamadım.

mevzuya beyaz kalp'le girdim. daha ilk cümlede, "bilmek istemezdim ama artık biliyorum ki kızlardan biri artık kız değilken ve balayından döneli çok olmamışken, banyoya girdi, aynanın karşısına geçti, bluzunun düğmelerini çözdü, sutyenini çıkardı ve o sırada ailenin diğer fertleri ve üç davetliyle beraber yemek odasında olan babasına ait silahın namlusuyla kalbini yokladı," cümlesiyle yeni bir yazarım olduğunu anlamıştım.

upuzun cümleleri, her ihtimali değerlendirmeye dahil eden tarzıyla okumayı ve kitapları tüketmeyi seçenlerin değil okumanın bizzat kendisini sevenlerin beğeneceği türden bir yazar olduğunu anladığımda ilk bölüm henüz bitmemişti.

ingiliz edebiyatına hakimiyetini, shakespeare'e düşkünlüğünü daha ilk kitapta, kitapları arasındaki, bir üst öyküye çalışırcasına hep aynı şeyleri dert ediyor duygusu veren bağı da okuduğum ikinci kitabı olan karasevdalılar'da fark ettim. ayrıca, bu adamın insan ruhunu gösteren bir mikroskobu vardı.

shakespeare uzmanı ve çevirmeni olarak sadece beyaz kalp ve yarın savaşta beni düşün gibi kitaplarına isim seçerken değil bulduğu her fırsatta ona selam duruyordu. orta yerine doğup büyüdüğü franco dönemi, ingiltere'de oxford üniversitesi'nde geçirdiği yıllar, muhtemelen sözlü kültürle de beslenen ispanya iç savaşı ve sebep olduğu acılar en sevdiği malzemelerdi.

en önemlisi de bir yazarda aradığım bütün özelliklere sahipti: kalem gücü yani yetenek, zeka, humour, en önemlisi de muhatabını yargılamadan dinleme yeteneği. öyle ki, bir azizeyi de bir fahişeyi de aynı mesafeyle anlatabiliyordu.

yine de beyaz kalp ile başlamak benim şansımdı. karasevdalılar ile başlamak daha ileriye gitmek hevesimi elimden alabilirdi. ben de son beş yıldaki en iyi arkadaşımdan mahrum kalabilirdim. üstelik o kadar çok yazıya konu oldu ki bu sürede, kendi kendime blogun adını "javier marías üzerine bir blog denemesi" olarak değiştirmeyi teklif ettim. ama oy birliği ile reddettim.

evet, javier marías yok artık. yeni kelimeleri, yeni cümleleri, yeni kitapları olmayacak. bunu bilmek acı verici. nobel kazanamayacağını bilmek ise mutluluk.

ama tam da onun isteyeceği gibi bitirmek isterim:

/ben kitaplarını renklerine göre dizenlerden olmadım hiç. en sol, en üst rafı saymazsak kitaplar konusuna göre tasnif edilmiştir. yazarlar yan yana durmak zorunda değil yani.

son bir kaç yıldır ise okuma sırasına göre raflara koyar oldum. ama javier marías'ın türkçeye çevrilen bütün kitaplarını okumayı tamam edince hepsini bir araya koydum. karşısında durup şöyle bir baktım. hatta o topluluğun bir fotoğrafını çektim.

içimden o fotoğrafı sosyal medyada paylaşmak ve altına salt -n- pepa klasiği let's talk about sex'ten ilhamla "let's talk about javier marías, baby" yazmak geçti.

beni bu yola itenin ise liverpool'un altıncı şampiyonlar ligi şampiyonluğundan sonra jürgen klopp'un verdiği şenlikli röportaj olduğunu itiraf ederim./


*: esra yalazan, kelimeler ve kader - kendi ıstırabına dönüşenlerin anlatıcısı: javier marías

19 Ağustos 2019 Pazartesi

stefan zweig’ın intihar mektubu

birkaç hafta önce stefan zweig'ın intihar mektubu ile karşılaştım. zihnimde cevabı meçhul bir soru: hayat mı sanatı taklit eder sanat mı hayatı?

ama önce başka şeylerden konuşalım.

*

okumak ve okur olmak söz konusu olduğunda kendimle gurur duyduğum konulardan biridir stefan zweig. çünkü onu moda olmadan yıllar önce keşfetmiştim. eserleri, ilgi alanları ve duyarlılıklarıyla vazgeçilmezlerim arasına girmişti. en azından, bir dönem vazgeçilmez sanmıştım.

ilk okuduğum kitabı yıldızın parladığı anlar'dı. adından anlaşılacağı üzere tarihin kırılma anlarını hikâyeleştirerek anlatıyordu. ardından üç ciltlik dünya fikir mimarları'nı okudum: kendileriyle savaşanlar, kendi hayatının şiirini yazanlar, üç büyük usta... bu üç kitapta toplam dokuz hayat anlatıyordu. ama anlattığı hayatlar sanki kendi hayatıydı. kimi anlatıyorsa o oluyor, anlattığı kişiyle arasındaki her türden mesafeyi ortadan kaldırıyordu.

dikkatimi en çok çeken kleist biyografisi olmuştu. iki insanın paylaşabileceği tek şeyin ölüm olduğuna inanan, karşılaştığı insanlara tanışır tanışmaz birlikte ölmeyi teklif eden, nihayet wannsee kıyısında sevgilisi henriette vogel'le intihar eden heinrich von kleist.

oradan roman ve uzun hikâyelerine geçtim. özellikle meçhul bir kadının mektubu ve dünün dünyası çarpmıştı beni.

meçhul bir kadının mektubu üzerine burada, "varlık yayınları'ndan çıkma behçet necatil çevirisinden okuduğum bu öyküyü unutamayacağımı daha o an anlamıştım. belki de tutku denilen o yakıcı duyguyu bu öyküyle, "meçhul" bir kadının rehberliğinde öğrenmeye başladım. ne vakit o duyguyu unutacak olsam bu öyküyü yeniden okudum. yeniden. yeniden..." demiştim.

dünün dünyası içinse üniversite yıllarının vnf.si mikrofona gelsin. ikinci dünya savaşı'na henüz "savaşların ikincisi" demediği günler. her şey defteri-ikide sayıklamış:

"on dokuzuncu yüzyıla son bir bakış ve iki dünya savaşının gölgesinde avrupa günleri. zamanın sanatçıları üzerine sanat- estetik kitaplarında ve ansiklopedi maddelerinde rastlanmayacak türden sözler. viyana, paris, londra üzerine ikinci savaşın kahredici günlerinde özlemli sayıklamalar... ve yazar; kırılgan bir ruh. böylesi bir yoldan çıkmayı kaldıramadığı için öldürür kendini. kim bilir? belki de zamanında yaşayamadı o. ya da soylu bir zamana dair düşleri vardı saraybosna'da sıkılan kurşunla yaralanan, hitler'ce darmadağın olunan."

*

savaştan, güzel olan ne varsa kaynağı saydığı avrupa'dan kaçmak zorunda kalır. önce ingiltere'ye, ardından amerika birleşik devletleri'ne giden ünlü yazarın son durağı brezilya olur. orada bir zamanlar biyografisini yazdığı kleist'ın yolundan gidercesine üç yıl önce evlendiği eşi charlotte e. altmann'la beraber ölüme yürür.

geriye onlarca eser, roman gibi bir hayat, bir de intihar mektubu kalır. brezilyalı bir doktor, intihar mektubunu altmışlı yıllarda bir polis memurundan almış ve otuz sonra da israil ulusal kütüphanesi'ne bağışlamış. kütüphane, ünlü yazarın yetmişinci ölüm yıldönümünde, aralarında intihar mektubunun da olduğu birkaç belgeyi internet üzerinden okurlara sunmuş.

"özgür iradem ve açık bir bilinçle bu yaşamdan ayrılırken, son bir sorumluluk yerine getirilmeyi bekliyor: bana ve işimi yapmama huzurlu bir ortam sunan harika ülke Brezilya'ya içten teşekkürlerimi sunmak. her yeni günle bu ülkeyi daha çok sevmeyi öğrendim, ruhsal anavatanım avrupa kendi kendini yok ettikten ve ana dilimin dünyası yok olduktan sonra, dünyanın hiçbir yerinde hayatımı bu kadar severek yeniden kuramazdım. ama altmışıncı yaştan sonra tam anlamıyla yeniden başlamak çok özel bir güç gerektiriyor. ve benim gücüm yıllar süren vatansız yolculuklardan sonra iyice tükendi. bu nedenle hayatımı doğru zamanda ve doğru bir şekilde sonlandırmamın iyi olacağına inanıyorum. ki hayatım boyunca tinsel uğraşım en büyük haz kaynağım ve kişisel özgürlüğüm en yüce değerim oldu. bütün dostlarımı selamlarım! hepsine uzun geceden sonra gelen tanın kızıllığını görmek nasip olsun! ben, her zamanki sabırsızlığımla önden gidiyorum.”

stefan zweig, petropolis, 22.11.1942"

11 Kasım 2016 Cuma

leonard cohen

sevgili ze.,

bugün on bir kasım: leonard cohen öldü.

şair ve şarkıcı "ufak tefek montréalli yahudi delikanlısı" artık yok. kalabalığa sırtını döndü ve çekti gitti.

yenilgilerdeki en büyük ortağımız, bir persona yaratıp onun duygularını yazmaktansa olay yerinden bildiren muhabir gibi yazan ve anlatan ve söyleyen baştan ayağa kalp ve duygu dolu "ladies man", "siz nereden bileceksiniz" dediği "onca yalnız geceyi ve gündüzü" arkasında bırakıp gitti.

bugün on bir kasım: leonard cohen öldü.

bir süredir benim için bu tarz ölüm haberleri ikiye ayrılıyor. ya üzüyor beni ya da yaşlandığımı hissediyorum.

şu an hem üzgünüm hem yaşlandığımı hissediyorum.

bugün on bir kasım: leonard cohen öldü.

sabah twitterda adını ve yanında muhtemelen şarkılarından birini işaret eden linki görünce, "sabah sabah cohen olur mu?" demiştim. çünkü, öyle her güne cohen dinleyerek başlayamazsınız. o dükkanı açan değil, sandalyeleri ters çevirip masaların üzerine kaldırdıktan sonra dükkanı süpüren, mesaisi bittiği için rahatlamış ve mutlu, fonda efkarlı bir şarkı son sigarasını içtikten sonra ıssız sokakları yürüyerek evine dönen ve tüm yorgunluğuna rağmen ancak gün doğumuna doğru uyuyabilen elemanlar gibidir.

şarkıyı dinlerken whatsappten aldım haberi: "leonard cohen ölmüş". içim acıdı. demek herhangi bir gün değilmiş.

bugün on bir kasım: leonard cohen öldü.

son bir kaç gündür budala okuyorum. şu an fonda famuos blue raincoat çalıyor. her zaman kendi hikâyesini anlattığını bilmesem, bu şarkıyı yazdığı sırada onun da budala okuduğunu iddia edebilirdim. bir süreliğine mişkin olduğunu, mektup-şarkıyı ragojin'e yazdığını, bütün bunlara sebep olanın da jane değil nastasya filippovna olduğunu.

bugün on bir kasım: leonard cohen öldü.

saat sabahın dördü değil, aralığın sonu, new york da... ama hava soğuk. bana sadece "boyun atkısı" değil, eldiven de gerek galiba. çünkü, turgut uyar kadar ben de "bilirim bir kışa hazırlanmayı".

bu defa nina persson söylüyor. famuos blue raincoat dinliyorum.

ve şarkıdaki gibi bitiriyorum.

"sincerely,
l.cohen"

4 Haziran 2016 Cumartesi

muhammed ali

"kelebek gibi uçarak" geçti gitti dünyadan.

doğumunda verilen adı cassius marcellus clay jr. olsa da 'asıl adı'nı sonradan buldu: muhammed ali...

şairdi. dervişti. şampiyondu.

bir kelebek. bir arı.

kahramandı. kahramanımdı.

olimpiyat madalyasını nehre bir tek o atabilirdi.

başarı, ün, para... hepsine sahipti. korumak için savaşa gitmesi, belki de gidiyormuş gibi yapması yetecekti. ama o kendisinin olmayan bir savaşta taraf olmayı reddetti.

belki de amerika, yanında o olmadığı için uzakdoğu'dan ağzı burnu dağılmış olarak döndü.

sponsorlar, siyasetçiler, zenginler için değil fakirler, çocuklar, işsizler için dövüştü.

kimsesizler yurdundaki yalnız ve üşümüş çocuklar için, pis bir sokakta müşteri bekleyen yaşlı ve yorgun fahişeler için, meyhanede oturmuş demlenen yalnız kalpler için, kocası terk etmiş gencecik anneler için salladı yumruğunu.

dövüştü. savaştı. baş kaldırdı. kelebek gibi uçup, arı gibi soktu.

nazar boncuğu yerine, son yıllarda giyindiği "gönül adamı" kimliği belki de tek kusuruydu. oysa o, ne mandela ne dalai lama, sadece ali'ydi.

ve "kelebek gibi uçarak" geçti gitti bu dünyadan.

babamın muhammed ali maçı izleyebilmek için arkadaşlarıyla gazinolarda sabahladığı geceler geçti gitti.

dünyanın bir ucundaki bir tenis maçını izlemek için uykusuz kaldığım gecelerde, tıpkı babam gibi, deyip tebessüm ettiğim zamanlar gitti.

ince uzun bedenlerine ali yazılı tişörtler giymiş genç çocuklar kaldı geriye.

bir de uyandığı yer yatağında sırtını yastığa, başını duvara vermiş, telefon ekranına bakarak bu kırık dökük yazıyı yazmaya çalışan, kendini daha yaşlı hisseden bir adam...

3 Şubat 2014 Pazartesi

philip seymour hoffman

artık yeni bir "bir numara" bulmalıyım. çünkü dün akşam bir haber okudum ve "yaşayan en iyi oyuncular" listem değişiverdi.

philip seymour hoffman, manhattan'daki evinin banyosunda ölü bulunmuş. daha kırk altı yaşındaydı. resmi olmayan bir açıklamaya göre ölüm nedeni yüksek doz eroin.

*

ikonlaştırılmış güzelliğin ortasında neredeyse albino, sarı-kızıl çehresi, çilli yüzü, bembeyaz teni, şişman bedeni ve tırnakları derin kesilmiş tombul parmaklarıyla bu adam vebalı muamelesi görmediyse kimselere nasip olmayan yeteneği yüzündendir.

bir anka kuşu gibi küllerinin arasından değilse de her filmde yeniden doğar yaşa(t)dığı hayatlara bir yenisini eklerdi: bazan ispiyoncu kolej öğrencisi olurdu bazan bir "ekşın"ın orta yerinde yakışıklı başrol oyuncusundan rol çalan kötü adam... bazan uşak olurdu bazan duygulu bir hastabakıcı... bazan romantik komedilerin "esas oğlana en yakın arkadaş"ı olurdu bazan kumar tutkusu yüzünden her şeyi göze alan bankacı... bazan yanlış bedene doğmuş bir insanoğlu olurdu bazan kilisenin karanlık koridorlarında özgürlük savunucusu... bazan üzerine ünlü bir yazarı giyinirdi bazan usta bir senaristin senaryosunda kaybolmamaya çabalayan bir yönetmeni... bazan zavallı, korkak bir kovboy olurdu bazan parası için babasını öldürebilecek kadar hain bir evlat...

ama en çok, rolling stone dergisi için kurgusal grup stillwater hakkında bir yazı yazmaya çalışan ve bu yolda penny lane'i tanıyan lise öğrencisi william miller'in akıl hocası, müzik eleştirmeni lester bangs olurdu. "cameron crowe'un biyografisinden parçalar taşıyan william miller" tespiti ne kadar doğrudur bilmiyorum ama ben hem william miller hem lester bangs'im. lütfen kayıtlara geçsin; eğer bir gün sigaraya başlarsam o ikisi telefonda hâlleşirken philip seymour hoffman'ın sigara içtiği sahne, eğer bir gün ekmeğimi bir zengin evinde uşaklık yaparak kazanmaya razı gelirsem big lebowski'de asıl "büyük lebowski"ye hizmet eden brandt yüzündendir.

*

en son jack goes boating'te izledim onu. garip bir tesadüfle yönetmenlik yaptığı ilk ve tek filmde. hoşlandığı kadını etkilemek uğruna onu sandalla gezdirmek istiyordu. ama su korkusunu yenmek için önce yüzme öğrenmek zorundaydı.

*

o şimdi öldü. "yaşayan en iyi oyuncular" listem değişiverdi.

bir numaraya yeni birileri gelir elbette.

ama william miller akıl hocası lester bangs olmadan ne yapar hiç bilmiyorum.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

jorge luis borges

biliyorum, gündemi takip etme derdinden uzak kimliğim -belki de egom- akıp giden zamanın içindeki bir çok ayrıntıyı ıskalıyor ya da çok sonra farkediyor. ama yüce tanrı, bu dünyada olan biteni hepimizden daha iyi gördüğüne emin olduğum kör ve iflah olmaz serseri borges'in doğum gününü atlamama izin vermedi.

fırsat bu fırsat diyerek, yirmi dört ağustos bin sekiz yüz doksan dokuzda (nabokov'la aynı yılda doğmaları ne garip, ne güzel) buenos aires'te dünyaya gelen ve çok uzun bir yazıyı hak eden borges'i anmak için, her yerde rastlayabileceğimiz hayat hikayesini tekrar etmek yerine anekdotlar anlatalım ve oralarda bir yerde bizi seyreden ruhuna selam yollayalım.

*

her yıl ekim ayının ortalarında, nobel edebiyat ödülü adayı olarak ismi açıklanan ama bir türlü kazanamayan borges, bin dokuz yetmiş sekizde kendisine sorgulayan gözlerle bakan gazetecilere, ona nobel verilmemesinin bir gelenek haline geldiğini, kendisinin de iskandinav olan her şeyi sevdiği için bu geleneğin bir parçası olmaktan gurur duyduğunu söyler.

"her zaman bilimeyen üzerine yazdığım için son nobel ödülü'nü kazanan kişi üzerine yazma özgürlüğünü hissediyorum. umarım yanılmam. sanırım adı singer'di. gerçekten de pek tanınmamış bir bey (en azından birkaç gün öncesine kadar öyleydi), kim bilir, belki de iyi yazardır.(...) nobel ödülü'nün daimi adayı olarak kendimden bahsetmekten başka çare kalmıyor. nobel, bir yazarın hayatında kazanabileceği en büyük ayrıcalıktır. bunu hak ettiğimi sanmıyorum. ben unutulsun diye yazıyorum. yapıtlarımı nasıl anlatayım? bence biraz karışıklar. yalnız ödülü hak etmemem, kazanmak istemediğim anlamına gelmez. sadece simgelediği ödül için değil. kulağa kötü gelse de, parası fena değil."

yeterli miktarda para kazandığı zaman kitaplık alacağını söylerdi. evinin her yerinde kitaplar vardı.

hemen bir yıl sonra ispanya kültür bakanlığı, ispanyol şair gerardo diego ve borges'e ispanyol dilinin en önemli ödülü olan cervantes ödülü'nü layık görür ve bu haber borges'i mutluluğa boğar: "cervantes ödülü, politikacılar değil, edebiyatçılar tarafından verildiği için beni gururlandırıyor," der.

ayrıca o parayla espasa calpe ansiklopedisi'ni alabileceği için çok mutluydu. bundan bir radyo programında bahsedince, ertesi gün aksiklopediyi ona hediye olarak gönderdiler. mutluluktan uçarken etrafındakilere bulduğu yeni çözümü söyledi: "artık bir şeye ihtiyacım olduğunda veya bir şey hoşuma gittiğinde ne yapacağımı biliyorum, radyoda söyleyeceğim ve ertesi gün bana hediye edecekler."

ödüllerden söz açılmışken, bin dokuz dokuz altmış birde samuel beckett ile paylaştığı, avrupalı bir grup yayıncı tarafından verilen ve iletişim kanallarında daha çok görünmesine neden olan formentor ödülü'nü anmamak olmaz.

artık gittiği her yerde insanlar onunla sohbet etmek ve kitaplarını imzalatmak istiyordu. sıranın uzadığı günlerden birinde, borges ve yakın arkadaşı bioy düzinelerce kitap imzalıyor, bir yandan da şakalaşıyormuş: "adolfito, imzaladığımız onca kitaptan sonra imzasız kitabımızın ne kadar değerli olacağını bir düşünsene."