ilk izlenim için tek bir şansın vardır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ilk izlenim için tek bir şansın vardır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2024 Pazartesi

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: yirmi altı

peyami safa'nın, edebiyat mahfillerinde "o olmasaydı peyami safa aç kalırdı" denilen müstearı server bedi olarak yazdığı ama yazarken peyami safa olmaktan kurtulamadığı romanı cumbadan rumbaya'da güzeller güzeli karagümrüklü deli cemile yeni kiracılarının önce evlerinde kiracı, daha sonra kalbinin sahibi olacak oğlu selimle ilk kez karşılaşıyor:

"cemile eve girerken kiracının genç oğlu ile göz göze geldi. nedense ikisinin de bakışları birbirine fazlaca yapışmıştı. cemile, "şirin bir oğlana benziyor!" diye düşündü. iki adım yürüdükten sonra başını çevirip bir daha bakmıştı. bu sefer genç kiracının halinde aradığı şey sevimlilik değil, yapmak istediği karışık işlere* yarar beceriklilikti. tekrar göz göze geldiler. cemile bu sefer de, "kurnaz bir oğlana benziyor!" diye düşündü."

selim de onunla**:

akşam ev ziyaretine gelen arkadaşlarına, "azizim... merkezi şu topuğumun bastığı yer olmak üzere bütün karagümrük'ü ve civarını içine alan büyük bir daire çizin, içinde iki tane daha böyle kız bulursanız alnınızı karışlarım." dedikten sonra anlatmaya devam ediyor.

"yüzü de güzel... dedim ya bu taraf mamulâtından değil... bilhassa gözler ve ağız mükemmel... kurnaz ve... hezeyanlı bir bakışı var. gözlerinin içi sayıklıyor... iki defa baktı bana... iki defa. birincisinde çapkınlık vardı. sonra iki adım yürüdü, başını çevirdi, bu sefer... bir şey arar gibi, daha dikkatli ve daha ciddî büsbütün başka türlü baktı."


*: türk modernleşmesine güçlü bir eleştiri ihtiva eden bu romanda karamgümrüklü deli cemile, mahalleden kurtulmak, eski ahşap evden apartman dairesine, başka bir deyişle 'cumbadan rumbaya' geçmek için her şeyi göze almıştır. annesini evi satmaya ikna edemezse, evi yakacak ve sigortadan alacakları parayla nişantaşı'na taşınacaklardır.
**: bütün bunları, kahkahaları merak edip kiraya verilen selamlık dairesindeki sohbeti ahşap kapının ardından dinleyen cemile de duyacaktır.

13 Temmuz 2024 Cumartesi

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: yirmi beş

gassan kenefânî, "kıymetlim!" hitabıyla başladığı mektup-öyküde hasta, adım adım ölüme giden bir adamın duygularına ses olur. 

adamın arada "azizem" deyip nefeslendiği bu mektupta, taşıyamaz olduğu duyguları, muhatabına vaktinde söyleyemediklerini ölüp gelip onu bulmadan önce söylemenin telaşı vardır.

doktorunun 'ruhsuz' kelimelerinden kendisi için bir gelecek olamayacağını anlayan adam, tam da kadına "benden sana yar olmaz" demeye karar vermişken kadın ondan hızlı davranmış, istikrarlı bir hayat isteyenlere özgü cesaretle bir başkasının hayatındaki varlığını haber vermiştir. adama ise kala kala suskunluk, bu tercihe saygı duymak ve kelimelere sığınmak kalmıştır çünkü.

adam anlattıkça anlarız ki sonu istediği bitmese de hiç de fena başlamamıştır hikâye. zor geçen çocukluğunun peşi sıra büyümenin zorlu yollarında yürürken birden bire "güzel bir şey olmuş, uzaktaki pırıltının üzerinde üst üste yığılmış bulutlar aralanmıştır".

"Hatırlıyor musun? Küçük bir tören ikimizi bir araya getirmişti. Gözlerim gözlerinle buluştuğunda bir kazmanın göğsümün içinde harekete geçtiğini ve küçüklüğümden bu yana içimde çöreklenen bütün acıları devirdiğini hissettim. Saçların harikaydı. Gözlerin büyüleyici bir siyaha bürünmüştü. Bilinçsizce sana bakarken buldum kendimi. Daha sonra okuduğum hatıralarında yazmıştın bu ânı, bir limana demir atacakmışçasına bakan bu denizciden hoşlandığını."*


*: on iki numaralı yatağın ölümü - cenazemde, s:53, loras yayınları

10 Temmuz 2023 Pazartesi

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: yirmi dört

cioran'ın son elli üç yılına yoldaşlık eden hayat arkadaşı simone boué bir röportajda onunla ilk karşılaşmalarını anlatıyor.

ki o röportaj, "simone boué, siz kimsiniz? cioran’la karşılaşmadan önce kimdiniz?" ilk sorusuna verdiği, "biliyor musunuz, beni cioran ilgilendiriyor, ben değil!" cevabıyla başlar.

*

paris'e gidip doçentlik sınavına hazırlanmak için bir burs aldım. cioran'la tanışmam da o arada oldu; doçentlik dersinde değil ama, saint michel bulvarı'ndaki bir öğrenci yurdu olan foyer international'a yerleşmiştim. bir yemek salonu vardı ve bütün öğrencilere açıktı. cioran'la orada karşılaştım. 

çok iyi hatırlıyorum, on sekiz kasım bin dokuz yüz kırk ikiydi. onu önceden de fark etmiştim, zira başkalarından çok farklıydı; hem sonra, öğrencilerin yaş ortalamasının üstündeydi, otuz bir yaşındaydı. yemek almak için sıraya girmiştim. bir kupon doldurmak gerekiyordu, tarihi ve adınızı yazıyordunuz, kasaya geldiğinizde de bu kuponu göstermeniz gerekiyordu. kuyrukta yanıma geldi ve tarihi sordu bana. çok iyi hatırlıyorum, çünkü doğumgünümdü. annem bana pasta yollamış olmalıydı. ona tarihi söyledim, sonra da…


merkez üs: https://birartibir.org/kediye-benzerdi/

8 Kasım 2022 Salı

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: yirmi üç

eski öğrencisi, bir 'günlük-roman'da* hocası nazan bekiroğlu ile ilk karşılaşmasını anlatıyor:

"Yeni Türk Edebiyatı dersine girecek olan hoca, doğum iznindeymiş, o nedenle ilk haftalar o ders boş geçmişti. Kendisi yoktu, ama namı vardı. Üst sınıflar onu anlata anlata bitiremiyordu. Hocanın izinin bittiğini ve fakülteye geldiğini öğrenince dersine kadar bekleyemedik ve birkaç arkadaşla görüp tanışmak için odasına gittik. O da odasına yeni girmiş, mantosunu çıkartıyordu. Pek de büyük sayılamayacak odaya kalabalık bir grubun doluşması onu rahatsız etmiş olacak ki, "Hoş geldiniz hocam." cümlesine, "Kirli ayakkabılarınızla batırdınız odamı!" cümlesiyle karşılık verdi. Zeminde halı serili olduğundan ayakkabılarımızın izi çıkmıştı. "Temizleriz hocam, ne olacak!" diye karşılık verirken temizlik ve titizlik konusunda aynı hassasiyeti odamdakilerden beklediğimi unutmuşum. Bizim destursuzluğumuza o da böyle karşılık vermişti. Duruşu ve konuşması o kadar hanımefendiydi ki, bizi azarlayışında dahi bir şiirsellik vardı. Gücenmemiş, aksine bizi öğrencileri olarak hemen kabullenmesinin içtenliği olarak görmüştük. Dedikleri kadar vardı, o bir başkaydı. Bazılarına göre kibir kokan bakışlarının arkasında aslında asalet vardı ve o asalet belki de bize biraz ağır geliyordu."


*: tanım değil his. bir günlüğün, tamamı olmasa da bir kısmının roman formunda yayınlanmış olması ben de bu hissi uyandırdı.

1 Mart 2022 Salı

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: yirmi iki

önnot: vnf., başlamadan önce leonard cohen ve kris kristofferson için google image araması yapmanızı tavsiye eder. bu aramanın anlamlı olabilmesi için 'altmışların sonu- yetmişlerin başı'na odaklanmak doğrusu olacaktır.

(bir yanda ufak tefek, yakışıklılıktan aldığı nasip az leonard cohen, diğer yanda hem sinema hem müzikte zirveye yürüyen, boylu poslu, "hayvan gibi" yakışıklı kris kristofferson.)

*

"i remember you well in the chelsea hotel" diyerek başlayan leonard cohen harikası chelsea hotel #2, leonard cohen'in new york chelsea hotel'de janis joplin'le geçirdiği günleri anlatır. "kaçamak" da denebilir bu "macera"ya. ama cohen söz konusu olduğundan "sığınmak" demek daha doğru sanki.

tanışmaları otel asansöründe olmuş. cohen kendisi gibi ufak tefek, çipil gözlü, saçları biçimsiz, biraz da şişmanca olan janis joplin'e kimi aradığını sormuş. "kris kristofferson" diye yanıtlamış janis joplin. "o zaman şanslı günündesin," demiş bizimki. "çünkü, kris kristofferson benim!"

8 Nisan 2021 Perşembe

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: yirmi bir

baltasar, baltasar yedi-güneş... sol elini savaş meydanında bırakmış asker eskisi. yirmi altı yaşında. blimunda.. adına 'yedi-ay' eklenecek ama vakit var. insanların içine bakmasını bilen, görmeye muktedir bir genç kadın. on dokuzunda.

memleketine dönmeden önce, uğruna savaştığı kraldan elinin diyetini almak umuduyla lizbon'a gelen baltasar, günahkârları cezalandırmak için rossio meydanı'nda yakılan engizisyon ateşini ve sebep olduklarını seyrederken, yanında duran ince uzun bir kadın, yani oraya annesi olduğunu kimseye söyleyemediği annesini son kez görmeye gelmiş blimunda ondan yana döner ve adını sorar. böylece adlarının arasına konulacak "ile"nin ilk adımı atılır.

"Adın ne senin, adam doğallıkla cevap vererek bu kadının ona sorular sorma hakkını kabul etmiş oldu, Baltasar Mateus, bana Yedi-Güneş de derler."*

*

zeyl:"Yedi-Güneş denen Baltazar Mateus sessizliğini koruyor, gözünü dikmiş Blimunda'ya bakmakla yetiniyor ve ona her baktığında boğazının düğümlendiği hissediyor, çünkü onunki gibi gözler hiç görmemişti, açık, kül rengi, ya da yeşil veya mavi, çünkü dışarıdaki ışıkla birlikte değişiyor, ya da içindeki düşünceyle birlikte, ve kimi zaman zifiri karanlık oluyorlar, kimi zaman ise akkor gibi parlak bir beyaz. Eğer Baltazar bu eve gittiyse, oraya gitmesi söylendiği için değil elbette, ama Blimunda adının ne olduğunu ona söylediği ve ona cevap verdiği için gitti, daha iyi bir nedene hiç ihtiyaç yoktu."

zeyl-iki:"Niçin adımı sordun, ve Blimunda cevap verdi, çünkü annem bunu bilmek isterdi ve çünkü benim bunu bilmemi isterdi, Onunla konuşmadığına göre bunu nasıl biliyorsun, Bildiğimi biliyorum, nasıl bildiğimi bilmiyorum, cevaplayamayacağım soruları sorma bana, yaptığın gibi yap, geldin ve niçin diye sormadın, ve şimdi, eğer daha iyi yaşayacak yerin yoksa, burada kal, Benim Mafra'ya gitmem gerek, orada ailem var, bir karım, anne babam ve kız kardeşim, Oraya gitmeyi beklerken burada kal, gitmek için her zaman vakit olacak, Niçin kalmamı istiyorsun, Çünkü böyle gerekiyor, İkna etmiyor bu beni, Kalmak istemiyorsan çek git, seni zorlayamam, Buradan gidecek gücüm yok, sen bana büyü yaptın, Ben sana büyü yapmadım, tek laf etmedim, sana dokunmadım. Sen benim içime baktın, Yemin ederim ki senin içine asla bakmayacağım, Yapmayacağına yemin ediyorsun ama yine de yaptın, Sen neden söz ettiğini bilmiyorsun, ben senin içine bakmadım, Eğer kalırsam, nerede uyuyacağım, Benimle birlikte."

notgibi: 'zeyl'lerin birincisinde blimunda'nın gözlerinden bahsederken "ak kömür" ifadesi kullanılıyor. "akkor"dur o, dedim. ve düzelttim. hata yapmışsam vebali boynuma. ikincisinde ise, baltasar "bir karım var," diyor ama romanda ne öncesinde ne sonrasında öyle biri yok. vebali mutfaktakilerin boynuna.


*:josé saramago, baltasar ile blimunda - kırmızı kedi yayınevi, s:52

14 Eylül 2020 Pazartesi

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: yirmi

'dünyanın en büyük yalancısı' olan yazar borges, son öykü kitabı kum kitabı'nda, fantastik olduğu kadar "gelip geçen olaylar üzerine derin düşünceler" tadında hikâyeler anlatır. zaman zaman otobiyografik öğelerin de kendini ele verdiği bu hikâyelerin en güzeli ulrike'dir bana kalırsa.

borgesvari bir aşk öyküsü olan bu hikâyenin kolombiyalı, bogota'da and üniversitesi'nde profesör olan erkek kahramanı istemeden şahit olduğu bir sohbette, "ingiltere bizimdi ve biz onu yitirdik, eğer birinin bir şeyi varsa o şey yitip gidebilir." cumlesiyle norveçli ulrike'yi fark eder.

henüz bilmiyordur ama aşka, şehvete ve gizeme giden yolun ilk adımı olacaktır bu.

*

"İşte o zaman ona baktım, William Blake'in bir bir dizesi genç kızları yumuşak gümüş ya da öfkeli altın olarak niteler, ama Ulrike'de hem yumuşaklık vardı, hem altınlık. Zayıf, uzun boyluydu. İnce hatları ve gri gözleri vardı. Yüzünden çok, gizemli dingin havası beni etkilemişti. Kolayca gülümsüyordu ve bu gülümseme onu uzaklaştırıyor gibiydi. Siyahlar giyiyordu, çevrenin sönük havasının renklerle canlandırıldığı Kuzey ülkelerinde tuhaf kaçıyordu bu. Akıcı ve anlaşılır bir İngilizce konuşuyordu ve r'leri hafifçe vurgulu söylüyordu. İyi bir gözlemci değilimdir, bunları yavaş yavaş keşfettim."


*: jorge luis borges, iletişim yayınları- s:18

6 Haziran 2018 Çarşamba

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: on dokuz

dedektif romanlarının alışılmış kalıplarının dışında, -bu kelimeyi yerli yersiz her yerde kullananlar gibi söylersem- postmodern bir dedektiflik öyküsü olan yaban koyununun izinde'nin* adsız kahramanı hikâyenin en başında bir reklam kampanyası için önüne konan üç fotoğrafta bir kulakla karşılaşır.

evet, yalnızca kulak. üçü de aynı kadına aittir ve fotoğrafları masaya koyan reklam şirketinin yönetici kahramanımızın kulaklara zaafını bilmiyordur.

kahramanımız yazı masasının karşındaki duvara yapıştırdığı bu üç fotoğrafı yaklaşık bir hafta boyunca seyreder. sonunda dayanamaz ve sahibiyle tanışmak ister. kıza ulaşır, randevulaşırlar ve buluşurlar. kız geldiğinde ise düş kırıklığı yaşar. çünkü kulaklar kızın dümdüz saçlarıyla örtülüdür. ama konu kaçınılmaz bir şekilde kızın kulaklarına gelince kızın kulaklarının farkında olduğu ortaya çıkar. dahası, kulaklarını insanlardan sakladığını, ancak kendisi olmak isterse kulaklarını ortaya çıkardığını itiraf eder.

sohbetin sonunda kulaklar ortaya çıkacak, kulaklara değilse de ellere zaaf duyan bir okur yalnız olmadığını hissedecektir.

*

"... çantasından siyah bir saç bandı çıkardı. dudaklarının arasına sıkıştırıp iki eliyle saçlarını geri çekti, hızla bandı başına taktı.
"eeee?"
yutkunup, büyülenmiş gibi bakakaldım. ağzım kurudu. hiçbir şekilde sesin çıkmıyordu. beyaz badanalı duvar bir an dalgalanır gibi oldu. diğer masalarda oturanların sesleri ve çatal bıçak tıkırtıları kesildi, sonra her şey tekrar eski haline döndü. deniz dalgalarının sesini duydum, çoktan unutulmuş bir akşamın kokusu doldu burnuma. gene de bütün bunlar, şu yüz küsur saniye boyunca içimden geçip giden duyguların küçücük bir parçasıydı sadece.
"nefis" diyebildim. "aynı kişi olduğuna inanamıyorum."*


*: haruki murakami, doğan kitap- s:48-49

27 Şubat 2018 Salı

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: on sekiz

"türkçe'nin en büyük yazarı" ahmet hamdi tanpınar, "türkçe'nin en büyük romanı" saatleri ayarlama enstitüsü vesilesiyle verdiği röportajda romanın kahramanı hayri irdal'la karşılaşmalarını anlatıyor. siz de, ahmet hamdi tanpınar'a bu yakışırdı, diyorsunuz.

*

"- bu şahsı nasıl buldunuz?

- bulmadım, kendi geldi. şehir saatlerinin birbirini tutmaması yüzünden vapuru kaçırdığım bir gün kadıköy iskelesinin saatinin altında birdenbire onunla karşılaştım ve bir daha beni terk etmedi. ondan kurtulmak için bu hikâyeye başladım. bütün eserlerim böyle olur. onun içindir ki çok defa birisi tarafından anlatılır.
"

6 Ocak 2018 Cumartesi

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: on yedi

anlatının olanaklarından faydalanma konusundaki mahareti tartışılamaz saramago, lizbon kuşatmasının tarihi'nde* "roman içinde roman tekniği"ni kullanıyormuş gibi yapar. "roman" ile "roman" arasındaki sınırları ortadan kaldırır, içteki romanı ayrı bir metin olarak sunmak yerine çoğu zaman yeni yayın koordinatörü maria sara'nın motivasyonuyla tarihi 'yeniden' yazmaya koyulan düzeltmen raimundo silva'nın omuzları üzerinden okumamızı sağlar.

"roman içinde" olsa da olmasa da her romana bir aşk gerekir. yeniden yazılan tarihe yeni kahramanlar gerekir. elbette tanışmaları da.

*

"... derken mogueime, belki de söze nasıl başlayacağını bilemediğinden, kadına soruyor, adın ne, dünyanın başlangıcından beri kim bilir kaç kez sormuşuzdur bunu birbirimize, adın ne, bazen hemen ardından kendi ismimizi ekleyerek, benim adım mogueime, laf lafı açsın diye, almadan önce vermek için, sonra da beklemeye koyuluruz, ta ki cevabını duyana dek, tabii cevap gelirse, karşılık susarak verilmezse, ama bu kez öyle olmadı, adım ouroana, dedi kadın, adam bunu zaten biliyordu, ama bu ağızdan çıkışını ilk duyuyordu."


*: kırmızı kedi yayınevi, s:322

18 Mart 2017 Cumartesi

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: on altı

yazarımız, kıymeti yazdıklarından çok daha fazla mustafa kutlu, başlangıcı kahramanından çok öncesine giden bu hikâyede "aşk imiş her ne var âlemde" dercesine ilk önce sinan ile nur'u tanıştırıyor.

birazdan aşk mı dostluk mu belirsiz bir uçurumun kenarına yürümeye başlayacaklar...

*

"şeyh vefa camii'nden çıktım, ayakkabılarımı bağlıyorum. birden üstüme bir gölge düştü. bağcık işi bitti. başımı kaldırıp doğruldum.
aman allah'ım!
yahu arkadaş dünyada bu kadar güzel bir göz, güzel bir yüz olabilir mi?
iri hareli, uzun kirpikli elâ gözler, hilal kaşlar; kaş dedikse hiçbir yanı alınmamış hilkatten böyle. minik kalkık bir burun, zarif ağız ve çene. koyu kestane gür saçlar parıl parıl o kuğu boyun üzerine dökülmüş.
ne desem boş, bu güzelliği tarife dil yetmez. bir de beyaz dişlerini, gamzelerini göstererek gülümsemez mi.
toprak ayağımın altından kaydı, bayağı bir sallandım.
gel de düşme.
buğulu, esrarlı bir sesle konuştu. ya rabbi bu bir insan mı, yoksa melek mi?"*


*:mustafa kutlu, nur

4 Ocak 2017 Çarşamba

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: on beş

yıldırım türker tezer özlü ile ilk karşılaşmasını, bugüne kadar yazılmış en iyi 'açık mektup'lardan biri olan ve muhatabından çalarak, "bu kahrolası yeryüzünün büyük yalnızı. seni ne denli seviyorum," diyerek tamam ettiği tezer'e mektup'ta anlatıyor.

*

"ankara'dayım henüz. edepsizcesine gencim. hayat, sanki her köşebaşında pusu kurmuş, bana serüvenler hazırlıyor. yüreğim ağzımda geziyorum sokaklarda. bir gece, neden çağrılı olduğumu hatırlayamadığım bir evde... birkaç kişiyiz. önden giriyorum. salona adımımı attığım anda bir film karesine sızmışlık duygusu. boş salonda, geniş kanepede tuhaf bir kedi uyumuyla oturan ince, sarışın bir kadın. nedense o an; seni ilk gördüğüm an belki de yakalayabildiğim tek an. sonrası hep izini sürmek oldu."

* merkez üs: http://m.radikal.com.tr/yazarlar/yildirim_turker/tezere_mektup-896133

2 Aralık 2016 Cuma

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: on dört

bir yanıyla "prens" bir yanıyla "budala" mışkin, yazar her şeyi o an için tanzim etmişçesine tesadüfen kapıyı açar ve tren yolculuğunda anlatılanlardan bildiği, peşi sıra yepançinlerde resmini gördüğü ve "böyle bir güzellikle dünyanın altını üstüne getirmek olasıdır," dediği nastasya filippovna'yı ilk kez dünya gözüyle görür.

ve kolayca tahmin edileceği üzere bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

*

"koridora çıkmak, oradan da odasına gitmek için salondan antreye geçmişti ki, dış kapının yanından geçerken dışarıdan birinin kapının çıngırağını var gücüyle çekiştirmeye çalıştığını fark etti. ama çıngırakta bir bozukluk olmalıydı: titreşiyor ama ses çıkarmıyordu. prens sürgüyü çekip kapıyı açtı, açar açmaz şaşkınlıkla bir adım geri çekildi, ürpermişti bile: karşısında nastasya filippovna duruyordu. resminden hemen tanımıştı onu. prensi görünce öfkeyle parladı nastasya filippovna'nın gözleri. bir omuz vurup onu kenara ittikten sonra hızla antreye daldı, kürkünü çıkarırken hiddetle,

- çıngırağı onarmaya üşeniyorsan, hiç değilse antrede otur da, kapıyı çaldıklarında duy...öf, şimdi de kürkümü yere düşürdün, salak.

kürkü gerçekten de yerdeydi. nastasya filippovna, yardım etmesini beklemeden kürkünü çıkarıp arkasına bakmadan ona doğru atmış, ama prens yakalayamamıştı onu.

- kovmak gerek seni. haydi koş, geldiğimi haber ver içeri.

bir şey söylemek istiyordu prens, ama öylesine şaşkın durumdaydı ki, ağzını açıp bir şey söyleyememiş, yerden kaldırdığı kürk elinde, konuk salonuna doğru yürümüştü.

- şuna bakın, şimdi de kürkümle gidiyor! ne diye götürüyorsun kürkümü? ha- ha- ha! deli misin nesin?

prens durmuş aval aval bakıyordu nastasya filippovna'nın yüzüne. nastasya filippovna gülmeye başlayınca o da gülümsemişti. ama hâlâ ağzını açıp bir şey söyleyemiyordu. nastasya filippovna'ya kapıyı açtığı ilk anda yüzü bembeyazdı, oysa şimdi birden kıpkırmızı olmuştu.

nastasya filippovna ayaklarını yere vurarak nefretle bağırdı:

- ne budala şey bu! nereye gidiyorsun? kim geldi diyeceksin?

prens,

- nastasya filippovna, diye mırıldandı.

hemen sordu nastasya filippovna:

- nereden tanıyorsun beni? daha önce hiç görmedim seni. hadi git, haber ver... o bağırışmalar da ne oluyor?

- kavga ediyorlar, dedi prens"

11 Şubat 2014 Salı

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: on üç

her cümlesinde yazarından tevarüs eden "büyü"nün etkisi hissedilen, "gerçek"liğini ise bizzat yazarının, "bu kitabı yazmak için yıllarca okuyup araştırma yapmam gerekti," diyerek itiraf ettiği okumalardan alan romanımızın, bir savaş ganimeti olarak şah ismail'le kalmayı kabul ettiği için ailesini utandıran ve bu yüzden kayıtlardan silinip yok sayılan, baburhan'ın kız kardeşi, şah ismail tarafından öldürülen şıhanî han'ın baldızı prenses kara göz, floransalı bir çocuktan önce bir korsana sonra da evinden uzakta müslüman bir yeniçeriye evrilen arkaliya ile ilk defa çaldıran savaşı'nın yıkıntıları arasında karşılaşıyor.

*

"çadırın önüne bırakılan muhafızlar da kaçmıştı. kan gölüne dönmüş ovanın kenarında bekleyen iki kadın kalmıştı geriye. çaldıran savaşı'nın sonunda arkaliya onları bulduğunda, şah'ın çadırında sırtlarını kapıya dönmüş oturuyor, peçelerini indirmiş, sırtları dik, yalnız başlarına hüzünlü bir türkü söylüyorlardı. prenses kara göz çıplak yüzünü bakışlardan sakınmak için hiç çaba göstermeden dönüp savaşçıya baktı ve o andan sonra sadece birbirlerini gördüler, dünyanın geri kalanına aldırmaz oldular.

bir kadına benziyor, diye düşündü kara göz; uzun boylu, solgun, kara saçlı, karnını kanla doyurmuş bir kadına benziyor. ne kadar beyazdı, yüzü bir maske gibi solgundu. maskenin üzerine, kan lekesi gibi kıpkırmızı dudakları kondurulmuştu. sağ elinde bir kılıç, sol elinde bir tüfek vardı. her ikisi birdendi o; silahşör ve tetikçi, eril ve dişi, kendisi ve gölgesi. kara göz, kendisini çadırda bırakıp kaçan şah ismail'i o anda terketti ve yeniden seçim yaptı. bu solgun yüzlü kadın-adamı seçti. daha sonra arkaliya onu ve ayna'sını savaş ganimeti olarak talep edecek, yavuz sultan selim de arzusuna icazet verecekti; oysa kara göz onu çoktan seçmişti ve sonradan olan her şeye yön veren onun iradesiydi.

"korkma," dedi arkaliya, farsça.

"burada korkunun anlamını bilen yoktur," diye cevap verdi genç kadın, farsça. sonra aynı cümleyi anadilinde, çağatayca tekrarladı.

karşılıklı söylenen bu sözcüklerin altında başka, gerçek sözcükler vardı. benim olacak mısın. evet. seninim."*


*: salman rushdie, floransa büyücüsü
notgibi: son üç cümlede vuku bulan italikten vazgeçiş yazarın tercihidir.

25 Ekim 2013 Cuma

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: on iki

hem aylak adam hem yüzyıllık yalnızlık olmaya çalışan ama başaramayan romanımızın camus'nün yabancı'sını hatırlatan kahramanı mesut, amcasının ölümü üzerine döndüğü baba ocağında bir sürü yorgunluğun uykusundan yengesi sandığı münevver hanım'ın sesiyle uyanıyor.

*

"- uyanmak istemiyorsun, değil mi?

nihayet anlayan biri. bir duru kadın sesi. asalet, eğer insanda varsa, seste gizleniyor ve sadece anlayış anlarında ortaya çıkıyor olmalı.

yengem hayatıma sesiyle girdi. daha gözümü açıp yüzünü görmeden bir anneye, bir kadına, bir yıldıza duyulabilecek bütün hayranlıkla ona bağlanıverdim.

karşımdaki koltuğa oturmuş beni seyrediyordu. koyu yeşil bir elbise içinde ince bir kadın. saçları sarı beyaz. yaşlılığı şikâyetsizce kabul etmiş bir gençlik. ince uzun bir yüz. çizgiler yaşlılık için değil ifade derinliği için orada. iri gözleri saçlarının sarısından biraz daha koyu, altın rengi, parlak. gözlerinin altı, sadece, yaşadıklarının onun için çok fazla olduğunu gösteriyor. gözlerinin altın pırıltısı ise yaşadıklarını arkada bırakmaya çalıştığını.

yatakta doğrulup onu görünce görüntümün -saç sakal birbirine karışmış- muhtemel çirkinliğini bile unutup öylece kalakaldım. gerçek şu ki, gördüğüm kadın güzelliği karşısında kalakaldım. ve o an onunla ilişkimin, daha doğrusu ona olan ilişkimin, hiçbir zaman tabii olamayacağını anladım. ona gelince, gözlerindeki ışıltı dışında yüzünde, vücudunda tek bir kımıltı olmaksızın bana baktı. konuşmaya çalışmadı. benimle karşılaşmanın ona zor geldiğini önceki gün söylenenlerden biliyordum, sebebini anlayamadıysam da.

- yenge? demeyi becerebildim."*


*: hamdi koç, çıplak ve yalnız

14 Haziran 2013 Cuma

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: on bir

istiklâl savaşı gazisi, haydarpaşa garı gece bekçiliğinden emekli yüz yaşındaki ruhi mücerret ile nereden ve neden ortaya çıktığını daha sonra anlayacağımız civan kazanova'nın yengesi, ozan'ın annesi, yaslı dul nazlı hilal ilk defa karşılaşıyor.

'ilk an'ın etkisi geçip kendine geldiğinde, yüz yaşındaki delikanlının, "benim yaşımda aşk, kimin kollarında öleceğine karar vermektir. aslında her yaşta öyledir," dediğini duyacaksınız.

şaşırmayın.

*

"hastane, uzay gemisi gibi dekore edilmişti. kalın cam ve ince mermerlerden yapılmış, lahit benzeri lobideki koyu renkli aynaların arasında, küle bulanmış kardan adam sessizliğiyle oturuyordum. civan pediatri uzmanının odasına girince tek başına kalmıştım. muayenehaneden genç bir kadın çıktı.

kalbim yanlış alarm veren geri kalmış bir saat gibi ötmeye başladı. kadın güzelliği beni her zaman cezp etmiştir. bu işte yalnız olmadığımı düşünüyorum.

sömürgeleştirilmiş bir ülkenin siyasi haritasını anadıran ağlamaklı yüzü köşeli ve çizgilerle doluydu. cenaze yemeği için soğan doğrayan taze dul misali, gözlerinden yaşlar süzülüyordu.

bir kayanın altında yaşamıyorsanız, böylesi imtiyazlı bir zarafete ve süzme hüzne kayıtsız kalamazsınız.

güneş ona ışıklarını dik olarak gönderiyordu. yüksek ökçeli pabuçlarıyla, yansımalı fayans üzerinde yürürken, siyah elbisesinden kesilmiş gibi duran mendiliyle gözyaşlarını sildi. nafile. makyajını melekler yapmıştı besbelli. gözleri, deniz facialarına yol açabilecek mavilikteydi. ağzı, pırıl pırıl bir öpücük atölyesi. bu kadın, şişelenmiş yıldırıma benziyordu. kainat güzeli seçilmediyse adaylığını koymadığındandır. cazibe ve masumiyet onun bedeninde mükemmel bir kombinasyon oluşturuyordu.

"merhaba... ben nazlı hilal, ozan'ın annesiyim" diyerek elini uzattı. cennette siestaya dalmış, fevkalade bir rüya görüyordum sanki.

sesini duyunca nefesim büsbütün kesildi. kıpırdayamıyordum. astronot giysileriyle atletizm yarışına katılmış ya da don-atletle uzaya fırlatılmış gibi hissediyorum. kimliği belirlenemeyen hedefe ateş eden asker misali karışık duygular içindeydim. aşk'ın o ilk an'ında miladi kesinlik doğar; mazi ve istikbal birbirine kavuşur. yazık ki benim hayatım kaymıştı. türkçe'ye hakimiyetimi bir anda yitirdim. keş cazcının alkollü tükürüğüyle paslanmış trompetinki gibi bir sesle "dü-ce-ç-b-ak-ta-se-b-o" diye inledim. ["dünya cennete çok benziyor, aksi takdirde sen burada olmazdın" demeye çalışıyordum.]

karşı cinsin kara listesinde adım en tepede yazılı. biliyorum. beni olduğum gibi kabul etmek zor. nitekim fırın eldivenine benzeyen elimi korku filmlerindeki hortlaklar gibi uzatınca bastonum düştü. nazlı hilal'le tokalaşırken, mezar taşıma ne yazdıracağımı buldum: "yaşamak ölülerin de hakkı."

yanıma oturdu. ifriti evliyaya çeviren nurdan kemendiyle beni sımsıkı bağlayıverdi sanki. yerden alıp bana verdiği baston, onun mucizevi dokunuşuyla yeşerip filizlendi. öylesine güzel ki, onunlayken asla kaybolmazsınız.  sonra... her ikimiz de şehir kütüphanesindeki balıklar kadar suskunlaştık. içimdeki derbeder, sakat ve baygın orkestra mozart'ın 40. senfonisi'nin molto allegro bölümünü çalmaya koyuldu."*


*: murat menteş, ruhi mücerret

6 Nisan 2013 Cumartesi

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: on

ünlü ressam vasily kandinsky'yle eşi nina kandinsky bir telefon konuşmasıyla birbirlerinin hayatına dahil olurlar. bu konuşma, hayat arkadaşlığına giden görüşmelerin başlangıcıdır ve bin dokuz yüz on yedi yılında, nina henüz ondokuz yaşındayken evlenirler.

kandinsky, her şey olup bittiğinde, "sesin beni çok derinden etkilemişti," diye itiraf eder. üstelik "bilinmeyen sesin anısına" diye adlandırdığı bir suluboya resim de yapmıştır.



notgibi: nina kandinsky, "kandinsky ve ben" adını verdiği ama kendisinden neredeyse hiç bahsetmeyip kandinsky'yi anlattığı anı-kitabın sonlarına doğru kandinsky'den aldığı hediyeleri sayarken, bu suluboya tablodan "bilinmeyen sese saygı" diye bahseder.

aradaki fark nereden kaynaklanıyor, bilmiyorum.

8 Şubat 2013 Cuma

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: dokuz

anlatıcının, "herkes güzel bir hikayenin konusu olabilir. ama bu, mutlu olacağı anlamına gelmez," diyen dedesinin ne kadar haklı olduğu çok geçmeden anlaşılacaktı.

*

"sonra nuran hemşire geldi. o gelmeden evvel koridorlarda çınlayan kahkahası geldi daha doğrusu. muayene odasına girdiğinde, üstünde beyaz önlüğe ve saçlarındaki kepe rağmen, hemşire olduğundan emin olamıyorduk bir türlü. hemşireler genellikle nemrut insanlardır, öyle olmalarının da bir nedeni vardır ama beni ilgilendiren şey bu değil. o asık yüzlü hemşire sizi ik gördüğünde suratınıza, hasta değilmişsiniz de onu kandırmaya çalışıyormuşsunuz gibi bir edayla bakar ya, içinizden bir küfür daha edersiniz o zaman, sizi hastaneye getiren sağlık problemine de, sağlık sistemine de, hatta bütün sağlıklı insanlara da. ama nuran hemşire, kendisine söylenen güzel bir söze şen bir kahkahayla cevap vermişti az evvel. kim söylemişti o sözü, ne demişti, o kadarını anlayamamıştık. sadece isminin nuran olduğunu öğrenmiştik. o ilk kahkahadan kalma küçük bir tebessüm de vardı dudaklarında. bizi gördüğünde bile yok olmayan ısrarlı bir tebessüm. bu ayrıntının üstünde, asıl hikâyenin o an başladığını düşündüğüm için duruyorum. galip'le benim aklımdan aynı anda geçtiğinden emin olduğum şu soruyla başlamıştı asıl hikâyemiz: "nuran hemşire bizi gördüğünde neden gülümsemişti?" bizi gören insanlar gülümsemezler. hele gecenin köründe, körkütük sarhoşsak, sırılsıklamsak ve kanlar içindeysek asla gülümsemezler. tekrar soruyorum: "nuran hemşire bizi gördüğünde neden gülümsemişti?" 

yüzündeki gülümseme silinirken, "geçmiş olsun," dedi nuran hemşire, durumun vehametini anladığından ciddileşmişti o da. doktorun bıkkın bir yüz ifadesiyle verdiği talimatlar doğrultusunda dikişleri atmaya başlamıştı. bir ara, "ne iş yapıyorsunuz?" diye sordu galip'e. o zaman anladım, galip hiçbir şey diyemeyip öyle dalgın, karşısındakini görmüyormuş gibi bakınca.

nuran hemşire, galip'in anlına dört dikiş attı. üstüne bir de tetanos aşısı yaptı. o cevap verilmemiş sorunun dışında hiçbir şey konuşulmadı."*


*: emrah serbes, hikâyem paramparça-galip işhanı


16 Kasım 2012 Cuma

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: sekiz

hilmi yavuz, yara şiirleri adındaki yeni kitabıyla sahne alınca, yedi yıl kadar önce can bahadır yüce ile gerçekleştirdikleri ve şiirim gibi yaşadım adıyla yayınlanan nehir söyleşiyi hatırladım. ünlü şairin rahle-i tedrisinden geçen, böylece oldukça genç yaşta yaslı mızıka'yı yayınlayan can bahadır yüce, üzerine düşen görevi yerine getirmiş, şairi iyi konuşturmuştu.

şiiri ve sanatıyla birlikte yaşam öyküsünü de anlatır hilmi yavuz; geçirdiği dönüşümleri, bir entelektüel olarak şahit olduklarını tarihe not düşer.

ve "ilk izlenim" bütün bunlar arasından sıyrılıp bizi bulur.

*

hilmi yavuz o sırada otuz dokuz yaşındadır ve harbiye'deki gelişim yayınları'nda çalışmaktadır. sık sık uğradığı osmanbey'deki sander kitabevi'nin sahibi necdet sander ara sıra "editörümüz nuran hanım," dedikçe, hilmi yavuz'un aklına "kırk beş- elli yaşlarında, biraz kaknemce falan bir kadın" gelir, üzerinde durmaz. oysa nuran ülken otuz iki yaşındadır. ama kader ağlarını örmüştür.

bin dokuz yüz yetmiş yetmiş altı yılının başında bir kış akşamüstü, olur olacak olan:

"oturuyoruz, dükkân da tenha, hemen hemen kimse kalmamış. içeriye genç bir kadın girdi. doğruca, necdet'in yanına geldi. ilk bakışta aşk belki de böyle bir şey. ben o an kayboldum... kesinlikle kayboldum. necdet bizi tanıştırdı, nuran hiç bakmadı bile bana. nasılsınız, falan dedi, necdet'le konuşmaya devam etti. ben öyle kalakaldım. gerçekten büyülenme diye bir şey varsa, öyle donup kaldım. ondan sonra ben, ne yapsam etsem de onunla bir daha karşılaşsam diye düşünmeye başladım. necdet'e geliyorum, oturuyorum, hani belki tekrar karşılaşırız diye. ya daha önce gelmiş oluyor, ya gelmemiş oluyor."

28 Temmuz 2012 Cumartesi

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: yedi

hayatı boyunca sert ve ağır kitaplar yazmış andré gorz, karısına yazdığı "son mektup"ta hayatının 'ilk izlenim'ini, "hikâyemiz neredeyse bir yıldırım aşkı gibi çok güzel başladı," diyerek anlatmaya başlıyor.

*

tanıştığımız gün, seni poker oynamaya razı etmek isteyen üç erkekle sarılıydı etrafın. kızıl kestane gür saçların, sedef gibi bir tenin ve ingilizlere özgü ince bir sesin vardı. ingiltere'den yeni gelmiştin ve erkeklerin üçü de kötü bir ingilizce konuşarak senin dikkatini çekmeye çalışıyordu. üstünlük sendeydi, tercüme edilemez  biçimde witty, bir düş kadar güzeldin. bakışlarımız karşılaştığında şöyle düşündüm: "onun karşısında hiç şansım yok." ev sahibimizin seni bana karşı uyardığını öğrendim sonradan: "he is an austrian jew. totally devoid of interest."

bir ay sonra sana yolda rastladım, bir dansçı gibi yürüyüşün beni büyülemişti. sonra bir akşam, sen işten çıkmış, sokak boyunca aşağı inerken uzaktan seni gördüm tesadüfen. yakalamak için ardından koştum. hızlı yürüyordun. kar yağmıştı. saçların çiseleyen yağmur yüzünden kıvırcıklaşmıştı. kabul edeceğine pek inanmasam da sana dansa gitmeyi teklif ettim. peki, why not dedin sadece. tarih 23 ekim 1947'ydi.


*:andré gorz, son mektup-bir aşk hikayesi