günden kalan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günden kalan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Eylül 2026 Cuma

o adam

josé saramago okumalarımdan arda kalan son romanı, görmek'i bitirdim.

seviye olarak ortalama, konusu ve anlatım tarzıyla klasik saramago anlatılarından biriydi. yani saramago romanları listem değişmedi.

/ilk üç. sırasıyla. lizbon kuşatmasının tarihi, ölüm bir varmış bir yokmuş, yitik adanın öyküsü. paha biçilemez olansa, elbette ve tartışmasız ricardo reis'ın öldüğü yıl./

ama körlük'le çıktığım yolun görmek'le son-uç'a varması gerçekten manidarmış.

çünkü saramago başlardaki göndermelerle yetinmeyip romanı yarısından sonra bir manevra ile körlük'e bağlıyor.

hem o romanı hem de bunu nihayetlendirirken, adeta bekiroğlugillerden nazan'ın tadından yenmez denemesi son için güzelleme'deki "örtük" sorusuna cevap veriyor: asıl, roman bittikten sonra ne yapar kahramanlar?

bunlardan bahsedişim kimseyi kandırmasın. romandan bahsetmek de eleştiriye soyunmak da değil niyetim. sadece, "o kadın ortaya çıktı," demek için yazıyorum. hâliyle adam da.

o adam belediye başkanı değilmiş. komiser olarak anılan, körlük'ün kahramanı kadını ve arkadaşlarını araştırmakla görevli ajan, polis karışımı üç kişilik ekibin lideri.

kadın da herkesin 'beyaz' körlüğe yakalandığı ilk romandaki kör olmayan tek kişi. göz doktorunun karısı.

yan yana oturdukları bir bankta, hakim olamadığı göz yaşları yanaklarından süzülürken yaşıyor adam aydınlanmasını.

bir kaç gün sonra da aynı katilin silahından çıkan kurşunlarla hiç olmazsa ölümde birleşiyorlar.

22 Eylül 2026 Salı

hep

sonda söyleyeceğimizi başta da söyleyelim: yapay zeka hiç bu kadar doğru yerde ve doğru zamanda kullanılmamıştır.

yapay zeka kullananlardan değilim. yapay zekayı arkadaş listesine ekleyenlerden ise hiç değilim. bazan gugıl aramalarında 'bakış'ına başvuruyorum, hepsi o.

/ama bugün kullandım. bu da onun hikâyesi./

dört yıl boyunca edebiyat okuduğu yetmezmiş gibi hâlâ okumaya devam eden bir arkadaşım var. bu sabah onunla karşılaştık. sınav, araştırma, tez vs. bahanelerle uzun zamandır ortalıkta yoktu.

"nasılsın?", "nasıl gidiyor?" tarzı bir soru sormak isterken ağzımdan "hâlâ öyle misin?" sorusu çıktı. o, bu manasız soruya manalı bir cevap vermeye çalışırken ben devam ettim: "hâlâ öyle misin ferit?"

neredeyse yüz yıl öncesinden kalma bir soruydu bu? hayır, sadece edebiyat tarihi açısından değil. benim için de.

arkadaşım hatırlamadı ama ben peyami safa olduğuna emindim. bir an yalnızız ve matmazel noraliya'nın koltuğu arasında gidip gelsem de matmazel noraliya'nın koltuğu olduğuna da emindim. peşi sıra bu sorunun roman için mühim, ferit için bir dönüm noktası olduğunu da hatırladım.

ama bir şey vardı. dilim, "hâlâ" dese de içimdeki yankı bambaşkaydı.

ben de daha önce yapmadığımı yaptım, yapay zekaya sordum. evet, doğrusu "hep öyle misin?" imiş.

arkadaşıma da söyledim. ve ekledim: yapay zeka hiç bu kadar doğru yerde, doğru zamanda kullanılmamıştır.

17 Eylül 2026 Perşembe

o kadın

bu ara josé saramago okumalarımdan arda kalan son romanı, görmek'i okuyorum. bir anlamda körlük'le açtığım parantez görmek'le kapanmak üzere.

manidar...

/romanın bir yerlerinde körlük'e gönderme de var zaten: olan bitenin tuhaflığı birilerinin dikkatini çekiyor ve "bizimki de amma garip bir ülke, daha önce dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş şeyler meydana geliyor," diyor. ama iki olay arasında renk dışında en ufak bir ilişki bulunmadığını da kabul ediyor: "tek ortak nokta renk, biri beyaz körlük salgınıydı, diğeri beyaz renkli boş oy salgını./

saramago romanlarında hep olduğu gibi parlak ve farklı bir fikirle başlıyor roman: yağmurlu bir seçim günü. seçimlerde kullanılan oyların yüzde seksen üçü boş.

sonrası bilindik saramago anlatısı.

bana bunları yazdıransa bambaşka bir şey. romanın yarısına geldim. hâlâ farkına bile varmadan roman kahramanına dönüşecek şaşkın ve sıradan adamı bekliyorum. [o adam, başkentin müstafi belediye başkanı olacak gibi] ve peşi sıra arz-ı endam edecek o kadını. [o da, -henüz sahneye çıkmadı ama- belediye başkanının doktor karısı sanki.]

çünkü saramago romanlarında hep öyle adamlar olur ve o tutkulu, zeki, görmeye muktedir, cesur kadın sayesinde hayatı, aşkı, yaşayıp değil de ölüp gittiğini fark eder. peşi sıra eski hayatını geride bırakıp yeniden başlar.

bana kalırsa o adamlar saramago, kadın ise her defasında onun ölümsüz aşkı pilar'dır.

6 Eylül 2026 Pazar

mektup

dördüncü. evet, tam dördüncü. geçen gün hayatımın en güzel dördüncü mektubunu almış olabilirim.

/ilki. en kısası ve en güzeli. hiç beklemediğim bir anda gelip beni bulan iki kelime. yazanı artık imkansız uzaklıkta olsa da armağan ettiği aşılamaz güzellik yerli yerinde.

ikincisi. aslında bir not. kitaplığın rafında duruyor. bir fotoğraf çerçevesinin içinden bana gülümseyip duruyor. bazan gözlerim doluyor ama her defasında şükrediyorum.

üçüncüsü. yakari'den. milena'ya mektuplar'ın ilk sayfasını en küçük boşluğuna kadar dolduran bir yol haritası. hep olduğu gibi benden önce yola çıkmış, "uzak iklimlerde seni bekliyor olacağım" demişti./

ne diyordum? mektup...

burada bir kız var. dört yaşında. hem ebeveylerini tanıdığım hem de aynı mahallede yaşadığım için çok sık karşılaşıyoruz. sadece kız çocuklarına düşkünlüğümden değil o olduğu için de seviyorum onu.

laf aramızda araya mesafe girince özlüyorum bile. o da özlüyor olmalı ki, o mesafeleri ne zaman aşsak daha sıkı sarılıyor bana. sağ dizimi kırıp yere koyunca neredeyse aynı boyda oluyoruz ne de olsa.

pek konuşmuyoruz ama. daha doğrusu o konuşmuyor. hem annesi hem babası çok şaşırıyor buna. konuşkan mı konuşkan küçük kızlarının ne zaman benimle karşılaşsa suskunlaşmasına.

annesi ne bulursa eve getirdiğinden bahsetmişti bir ara. dal parçaları, vaktinden önce sararıp dökülmüş yapraklar, gazoz, plastik şişe kapakları, oyuncak parçaları, irili ufaklı taşlar falan.

geçen gün posta kutumda çakıl taşları buldum. tam beş tane. beş minik çakıl taşı.

"ben de seni özledim," dedim. "ben de seni."

1 Eylül 2026 Salı

dakika ve skor

"Savaş pazar günü başladı. Bunu biliyorum çünkü pazarları Skenderiya'da futbol oynardık. O gece bizim takımdan bir adam gelmedi, ama kimse üstünde durmadı bunun. Maçtan sonra her zaman olduğu gibi birer bira içmeye gittik. Son tramvayın vakti eriştiğinde, eve gitmeye hazırdım. Yolculuk kısa sürmüş bulundu çünkü kafalarına çorap geçirilmiş, ellerinde namluları bize doğrultulmuş kalaşnikoflar bulunan bir grup adam tramvayı durdurdu. Tramvaydan çıkarken bu alaca tayfaya baktım ve bizim takımın maça gelmeyen elemanını tanıdım. Öyle şaşırdım ki aynı soruyu iki kez tekrarladım: "Şlyuka, sen misin?" Utandı, çorabın arkasında sessiz kaldı."*


*: semezdin mehmedinoviç, saraybosna blues - çoraptan şapka

22 Ağustos 2026 Cumartesi

karnabahar kızartması

yaklaşık bir ay önce bu yazıyı andım.

/bu dünyadan vazgeçişinin sene-i devriyesi yaklaşırken üç hacimlik didem madak külliyatını okumak istemiştim. okudum da.../

"ah"lar ağacının daha başında, "karnabahar kızartmıyordu asla/ başroldeki kadınlar" dediği yerde gelişti olaylar.

"bilinçaltı muazzam bir muamma,"dedim bu defa da murat menteş'i anarak. daha doğrusu taklit ederek.

meğer karnabaharın tohumları yıllar önce atılmış içime. belki de o yüzden önemsemiş, manalar katmışım.

ya da basit bir tesadüftür. şair olmadığım için uzun uzun yazmışım sadece.

şimdi de bunları yazdım işte. kabak kızartmaya hazırlanırken.

13 Ağustos 2026 Perşembe

kendime karne

kemal sayar, "iyi bir hayat nasıl olmalı?" sorusuna, a. c. grayling'ten alıntılayarak cevap veriyor:

"ilk sırada sorgulama ve düşünülmüşlük geliyor: sokrates'in mirası uyarınca, iyi hayat kendi değerlerini eleştirel biçimde seçmiş, "yaşanmış olduğu kadar düşünülmüş" bir hayattır. ikincisi özerkliktir: kişinin hayatının yazarı kendisi olmalıdır; devralınan, dayatılan, korkuyla sürdürülen bir hayat, konforlu bile olsa iyi bir hayat değildir. üçüncüsü anlamlı insani bağlardır: dostluk, sevgi ve duygudaşlık. dördüncüsü entelektüel ve estetik zenginliktir: bilgiye duyulan merak, sanata ve güzelliğe açıklık, hayatı genişleten ve derinleştiren deneyimlerdir. beşincisi dürüstlük ve ahlaki cesarettir: hem kendine hem başkalarına karşı hakikatli olmak. altıncısı ise başkalarının özgürlüğüne saygıdır: kendi iyi hayatımı kurma hakkım, başkalarının aynı hakkını tanımamla sınırlıdır; hoşgörü, çoğulcu bir iyi hayat anlayışının zorunlu sonucudur."*

*

kusursuz ve istediğim her şeye sahip olduğum bir hayat sürdürdüğümü iddia edecek kadar ahmak ve dahi yalancı değilim. ama hâlimden memnunum. ne de olsa "lüks değil ama konforlu ve huzurlu bir hayatım var".

durduğum yeri, olduğum insanı seviyorum. zaman zaman geçmişi düşünüp bu değil de şu yolu seçseydim ne olurdu diye meraklansam da 'bu' yolu seçtiğime fazlasıyla memnunum.

ve şunu biliyorum, yukarıdaki maddeler -ki bold oluşları benim tercihim- ders olsaydı hepsinden de çok iyi notlarla geçerdim.

sanırım bu iyi bir şey...


*: what is good? -the search for the best way to live-

9 Ağustos 2026 Pazar

yıllar sonra

sadece bugün, bu balkonda, arada bir at kestanesinin yapraklarını da yoklayan rüzgârla alnımı serinletirken değil, dokuz yıl önce kulağım telefonda, mutfak tezgahına yaslanmış abimin -ki kendisi büyük teyzemin büyük oğludur- söylediklerini dinlerken de yitirdiğimin bir babadan fazlası olduğunu biliyordum.

tam dokuz yıl oldu ve onu özlemediğim tek bir gün bile yok.

ama yine karşılaşacağımızı biliyorum. kelimeleşenlerin tersine o gün geldiğinde, o meydanda onu bulacağımı, tanıyacağımı da. "ben senin oğlundum," diyeceğim. "biliyorum, bizim seçimimiz değildi. ama seçme şansım olsaydı da babam sen ol isterdim."

5 Ağustos 2026 Çarşamba

çiçek açmış kaktüslerin gölgesinde*

uzun zamandır bir kaktüs kolonisiyle birlikte yaşıyorum.

/ne sandınız? "papatyalardan kaktüslere geçişimiz elbette kolay olmadı!" diyen aslı serin'i öylesine sevdiğimi mi?/

karşılıklı sevgi ve saygıya dayalı bir ilişki var aramızda. ben onlara evin en güzel penceresinin denizliğini ve içlerinden en büyük olanına da televizyon sehpasının sol yanındaki ferah boşluğu verdim, onlar da bana evin kalanını.

suya toprağa dikkat etmiyorum sadece. vakti gelince saksılarını değiştiriyor, hatta onları fazlalıklardan kurtarıyorum.

durumdan memnun olmalılar ki bir tanesi şu an neredeyse bir metreye ulaştı. ve onun boyu koloniye ilk katıldığında on santimetre kadardı.

geçen hafta dört yeni üye daha katıldı aralarına. iki tanesini, iki büyük saksıda duran ama bir süredir düzgün büyümeyi reddeden, -hadi cesur olayım- iyiden iyiye çirkinleşen iki tanesinin yerine aldım.

tam bunu söylemiştim ki, "ne yani, sırf çirkinler diye onlardan kurtulmak mı istiyorsun?" diye sordu en sonunda bir kaktüsle de empati kurmuş biri olarak.

cesaretimi toplanıp, "evet," diyemedim ama gerçek buydu. bir iki kelime bulup bir araya getirdim ama tavrı çok netti: kötüsün.

/kötü değilim aslında. sadece estetik kaygılarım var. sadece çiçekleri değil kendimi beğenmekte bile güçlük çekiyorum. allahtan bu huyumu biliyorum da aldırmıyorum.

pelerinim yeter./

tüm bunlar olup biterken, zaman zaman ölü olduğundan şüphelendiğim ama kendisine kıyamadığım bir kaktüste çiçek alametleri belirdi.

/ben bu yazıyı yazana kadar açtılar da./

yaklaşık beş yıldır benimleydi ve ilk defa çiçeğe durmuştu. zamanlama manidardı belki. belki de ben kötü değildim. ama o empatiye devam etti.

"zavallı kaktüs. onu da çöpe atma diye korkusundan çiçek açmış."


*:proust'a selam olsun

30 Temmuz 2026 Perşembe

kavinsky

son günlerde ölüleri, 'ölü kızlar'ı* bu denli dilime dolamış olmam boşuna değilmiş. belki hissettim, -söylemeye dilim varmıyor ama- belki de çağırdım; kavinsky yani vincent belorgey doğum gününe bir kaç gün kala ölmüş.

salı gecesi ne olduysa olmuş, paris'teki evinde ölü bulunmuş.

inandığı her ne ise ondan şefkatini esirgemesin.

sadece sıradan bir filmi külte dönüştüren bir adam değildi o. ya da bir ulusun olimpiyat kapanış törenini emanet edeceği kadar büyük bir müzisyen. daha başka anlamları da vardı.

denizin çağrısına karşı koyamayanlar için dalgaların sesiydi mesela. ya da rüzgârın. ya da karla karışık yağmurun.

başka bir deyişle "med" demekti.


*: jorge ibargüengoitia, jaguar kitap

28 Temmuz 2026 Salı

giriş

dire straits'in -ki en sevdiğim müzik grubudur- tadından yenmez şarkısı money for nothing'in girişinde şarkıya hava katan bir vokal vardır. vokalistimiz orada "i want my mtv" der ve sarkastik yaklaşımını başından belli eder.

bugün öğrendim ki, bunca yıl grubun vokalisti mark knopfler diyerek dinlediğim ve tam yerinde yapılmış bir nanik diye daha çok sevdiğim o yerde mikrofona henüz the policeliği bırakmayan sting geliyormuş.

şaşırdım elbette. şaşırdığıma şaşırdım peşi sıra. oysa öğrenmenin yaşı yok. insan her gün bir şey öğreniyor.

ölüler tekrar tekrar ölüyor, yaşayanlar bu kadarını da yapmaz dediklerimizi yapıyor.

26 Temmuz 2026 Pazar

dakika ve skor

"Ona düşündüklerimi anlatarak yazı yazma alıştırması yapıyordum. İçimdeki şeytanlarla başa çıkmak için kendimi edebiyata yönlendirmem gerektiğini söylemişti. Hem havuç hem de kırbaç olabilen bir şeyler görüyordu bende. Hımm, dedi sözcükleri yakalar yakalamaz. O zaman gerçek bir kitabın içine yazabileceğim bir cümle söylediğimi düşledim. Sınamak için başka bir kitaptan çalınmış laflar etmek istedim, aniden durup kolunu yakalayarak fısıldadım:

"Ölülerin üzerimizdeki gücü, bizi her zaman görebileceklerine inanmamızdan kaynaklanıyor."

Başımı kaldırıp Ferdinand'a baktım.

"Hımm," dedi."*


*: kjersti skomsvold, 33

25 Temmuz 2026 Cumartesi

"hayırlı cumalar" yazısı

bir cumartesi gününde...

beni türk pop müziğine öykücü başlattı.

ben o zamanlar sözlerini yarım yamalak ya da sözlüklere baktıkça anladığım yabancı şarkılar, gözlerimi kapatınca hayal kurmama izin veren klasik müzikler dinliyordum. geriye kalanları ise dinlemiyor da duyuyordum. düşünün bir, bırakın türküleri neşet ertaş'ı bile henüz keşfetmemiştim.

öykücü'nün türkçe pop dinlediğini fark edince de çok şaşırmıştım. ne de olsa onun büyük büyük annesini korsanlar uzak bir saraydan kaçırmış, buralara getirmişti. hem melekler türkçe pop dinler mi? cennetin seslerini değilse de senfoniler, klasikler falan dinlediğini sanırdım.

üstelik sadece sezen aksu, nilüfer, ilhan irem, mfö, nazan öncel, yıldız tilbe, tarkan vs. değil ne bulursa dinliyordu. ayna, jale, izel, kayahan, hatta yonca evcimik bile dinlediğini hatırlıyorum. 

ve kısa bir süre de olsa bana yonca evcimik sevdirdiği bugün bile aklımda. kendisini değilse de bir şarkısını. daha doğrusu şarkısından bir yeri.

suskunluğumu kırmak için yapmıştı galiba. "bu kadar" gözleriyle bana anne anne bakmış, "seni herkeslerden daha iyi tanımıyorum belki ama ben seni herkeslerden daha iyi anlarım," demişti.

iyi gelmişti.

böyle bir günde herkese iyi gelir.

'ölüler'e bile...

20 Temmuz 2026 Pazartesi

yanında

sosyal medya güzergâhında olur olmaz yerde karşımıza çıkan bir saptama var: coğrafya kaderdir.

/kastedilenin ne olduğunu biliyorum.

derdini anlıyorum.

haklılığını kabul ediyorum.

ama her yerde ve durumda kullanımını ise reddediyorum. bir de bu 'kader'in tıpkı çocukluğumuz ya da ebeveynlerimizle ilişkilerimiz gibi her şeye bahane edilmesini...

genel performansı etkilese de bireysel performansa etkisinin iddia, hatta bahane edildiği kadar büyük olduğuna inanmıyorum. 

kimse kimseyi, ve dahi kendini kandırmasın, orada doğsa ressam olacak çocuk burada da ressam oluyor. orada adam olacak burada da.

bizdeki gibi diplomalı meslek merakı zirvede olmasa da oralardaki her çocuğun sporcu, sanatçı olmak istediğini ve başardığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz./

başka bir deyişle coğrafya her şey değil. nerede doğdunuz kader, nerede yaşadığınız önemli değil.

ama bir şey var ki çok önemli bana kalırsa: yanınızdaki kişi.

evlilik güzel bir şey değil ama biri çıkıp onu güzel kılabilir meselâ. iyi bir takımınız vardır ama kötü bir kaleciyle başarılı olamazsınız.

nereye gittiğiniz değil kiminle gittiğiniz önemlidir.

okyanusu ilk defa kiminle gördüğünüz.

tropik rüzgârla dans eden yapraklara dalıp gittiğinde yanında kim var? koku müzesinde asırlık kokularla mest olurken, bedenini zirveye taşıyan teleferikte dizlerin titrerken, vaka-i adiyeden bir depremle sallanırken yanınızdaki kişi önemlidir. 

o yüzden, dünyanın en uzun köprüsünün orta yerinde durmuş, dünyanın en geniş ırmağına gölgesini bırakan bulutları seyrederken, "seçme şansım olsa yine seninle gelirdim," dersiniz.

"biliyorum, yalnız da gelsem severdim. ama bu kadar huzurlu ve mutlu olmazdım."

ve bu kadar anlamlı olmazdı.

5 Temmuz 2026 Pazar

nazire

hem böğürtlen topluyor hem de bu bahaneyle soluklanıyordum. bir avuç olsun da ağzıma atayım diye düşünürken bir süper yeteneğim daha olduğunu fark ettim: hazzın başında bekleyebilmek...

sonra da gökyüzüne, bulutlara bakıyorum duygusu uyandıran, iri, mavi gözlerini gözlerime dikip, "sadece doğrularınıza değil iyi söylenmiş yalanlarınıza da talibim ben," diyen 'kötücül kadın'ı andım.

ve "sadece hazdan değil azdan ölmeye de varım," dedim.

27 Haziran 2026 Cumartesi

ruh kardeşim

daha önce de söyledim. mevzu futbol ise, mahallenin de öteki çarşının da yakışıklı abisi bellidir: maradona...

imajındaki kirler, paslar yakın çevresinin ve cümle arjantin halkının konusu olabilir ama ben bakınca çocukluk görüyorum, yetenek görüyorum, isyan, sanat, adalet...

bu yüzden soruyorum ya karşılaştığım her on numaralı arjantin formalıya, "messi mi maradona mı?" diye. neredeyse bütün cevaplar 'messi' ama olsun.

bugün de rastladım. göğsünde on numarasıyla arjantin formalı biri adam. tam soruma hazırlanıyordum ki, eşine ya da sevgilisine bir şey söylemek için geriye döndü, formanın sahibi 'maradona'ydı. "işte bu!" dedim, kendimi tutamayarak. evet, türkçe.

sonrası kısa bir sohbet. ayaküstü ama şenlikli. ne de olsa, "messi yetenekli bir futbolcu ama maradona tanrı".

ruh kardeşimsin, diyecektim ama vazgeçtim. nasıl olsa anlamıştır.

24 Haziran 2026 Çarşamba

dakika ve skor

"On altı yaşındayım ve kollarımı çapraz kavuşturup önümdeki yüksek masaya yaslanıyor, yanağımı bir koluma dayayıp kameraya bakıyorum. Artık var olmayan ve benden başka kimsenin hatırlamadığı fotoğrafta çıplak omuzlarım biraz görünüyor. Sanırım resmin amacı çıplaklığı çağrıştırmak, verdiği mesaj ise dünyaya açılmak üzere olan genç bir kadının üzerinde bulunması gereken tek şey bir çift sallantılı küpedir, şeklinde."*


*:linn ullmann, genç kız,1983

31 Mayıs 2026 Pazar

hayran

kış bitip de üniversitenin atletizm pisti bakıma alındığı, "o eski hâlinden" eser kalmayan pist inşaat alanına döndüğü için yolum o tarafa nadiren düşüyor. yılda değilse de ayda bir falan.

ama bugün bile isteye o tarafa koştum. hem dut fidanını özlemiştim hem de payıma düşen bir şey varsa nasiplenmek istedim.

yol kenarındaki böğürtlen çalıları çiçeklenmiş, alçak boylu yaban gülleri coşmuştu. hanımeli ve yaseminler ise 'ağustos sabahı yaprağına su dokunan sardunya'dan rol çalmış, adeta çıldırmıştı. çiçeklerinde sabah yağan yağmurdan arda kalan sular ısınan havayla buharlaşıp havaya karışıyor, havaya karışırken de beraberindeki kokuyu ortalığa saçıyordu.

/evet, bir süre hanımeli ve yasemin saldırısı altında koştum./

bahçe, daha doğrusu bir evlek arsa yine bakımsız, dut fidanı da dahil olmak üzere bütün fidanlar neredeyse boylarını aşan hüdayinabit arasında kalmıştı. diğerlerini bilmem ama dut fidanı olmuş, oldu olacak, olmasına daha var dutlarla doluydu.

/duta daldım. bir an bile tereddüt etmeden./

"siftası benden bereketi allahtan"* diyerek ilk dutu ağzıma attım. dilim ve damağım arasında ezdim. tadına vardım.

hiç şüphesiz kutlu bir andı. ama hiç zaman kaybetmeden diğer olmuş dutlara ilgimi, ohepvarolan'a şükranlarımı sundum. ne de olsa, en çok özlediğim meyvenin dut olduğunu duymuş, gereğini yapmıştı.

'ellerimde dut sesleri' olay yerinden uzaklaşıyordum ki aklıma küçük prens geldi. o gülünden sorumluysa ben de dut fidanından sorumluydum. hatta bunu içimden tekrar bile ettim.

geri dönüp ayağımla otları, dikenleri ezip fidanın etrafını açtım. tam gidecektim ama durdum. sol dizimi kırıp eğildim, etrafta ne kadar ot, diken ve sarmaşık misali fidana saldırmış bitki varsa ellerimle koparıp attım. bunu yaparken de, "bu bahçenin, daha doğrusu bir evlek arsanın sahibi gelip de diğer bütün fidanlar hüdayinabit tarafından istila edilmişken dut fidanın etrafını tertemiz görse acaba aklından geçer?" diye düşündüm.

"meğer o da blog yazıyormuş. ve bloguna 'galiba bahçedeki dut fidanının gizli bir hayranı var' diye yazıyormuş."

ya da blog yazarı falan değilmiş, sadece dut fidanına bakıp fidanın da duyabileceği bir sesle, "sana hayran birileri var galiba," diyormuş.


*: doğrudur. dizgi ya da düzelti hatası yoktur. siftası.

24 Mayıs 2026 Pazar

rüya

rüyamda, sabah uyanınca telefonumda bir kaç cevapsız kalmış arama uyarısı ile karşılaştım. "her şey yolundadır inşallah" duaları ettim, "hacı n'aptın?" diye mesajı atmamak için kendimi zor tuttum. başardım.

şimdi çoktan uyanmış, kahvaltıyı bitirip kahve aşamasına geçmişken "rüyamda beni aramıştın, her şey yolunda mı?" diye sorsam diyorum. hem "uyuyordum, açamadım" şakasını da yaparım.

acaba "rüyamda seni gördüm" mesajları kadar sığ, banal ya da yapay görünür mü?

17 Mayıs 2026 Pazar

eski çamlar

geçenlerde yolum, eskiden şair bildiklerimden birinin sosyal medya sayfasına düştü. düştü, çünkü prensip olarak öylelerini takip etmiyorum.

yalan yok ama. oyalandım, manzarayı seyreyledim. ayrılırken de, "başka bir iktidarda şair ya da yazar olacak adamlar bu iktidarda akademisyen veya bürokrat oldular," dedim.

böyle bir zamana denk geldi işte cevdet karal elinden çıkma, osman konuk'a ithaf iyi marka şairler* şiiri...

*

Soldan şerit sağdan başkan değiştirenler
Düzene dümdüz gidenler pırasayı törenle sayanlar
Şiir yazıyor iken plazalardan iğrenip özgeçmişinde tapanlar
Yaşasın kuramlar dili kıranlar ve spor sloganlar

İyi marka şairler
Soruları yanıtlarlar sinemadan anlarlar bunlar iyi planlar
Terminaller güzeldir şuraya uçak şu saatte kalkar
100 metrelik koşuda sana 99 teori sayarlar

Gördüğün zaman tanı okuduğun zaman anla
İyi marka şairler "tırnak" içinde konuşur çok da şık dururlar
(Aç parantez) devrimlerden sokaklardan yana tavır alırlar
Falanlar, şiiri çıkmazlardan
Aşıranlar, güvenlikten kaçıranlar
Seri sonu manifestolarda indirim var
Açık oturumlarda önce hava durumunu sunarlar

İyi marka bir şair
Görürsen sen birinin üzerinde
Hiç bekleme nakit vakit, çok yakıştı de
Tam mevsimi denk düşmüş tenine

İkinci eli yoktur sıkı marka şairin
Bak burası kesin,
Padişah gözü kadar orijinal ilk eli de
Ver külah al takke kirpi ütülü bir dilde