bir masada iki kişi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bir masada iki kişi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Temmuz 2026 Çarşamba

bir masada iki kişi: teselli

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- eleştirilmek istemiyorum ben. haklı ya da haksız olmak da.

- ne istiyorsun?

- teselli edilmek. hepsi bu.

*

vira bismillah dedim, "o ciciyse sen daha cicisin," diyerek girdim söze.

19 Eylül 2025 Cuma

bir masada iki kişi: itiraf

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- sana bir şey itiraf etmek istiyorum.

- cesur ol. hiçbir şey bendeki seni değiştirmez çünkü.

- ben aşık oldum galiba.

- suç işledin yani.

- aşık olmak suç mu?

- ne bileyim suçlu gibi itiraf ediyorsunuz da.

*

kindar biri değilim, sekiz yıl önce unutmaya karar verdiğim çocukluktan kalma bir kini saymazsak hiç kin tutmadım, tutmam.

ama yapılan bir hatayı unutmuyorum.

22 Ekim 2024 Salı

bir masada iki kişi: sev beni

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- sev beni.

- emir mi bu? yoksa bir rica mı?

- hiç sevilmemiş gibisin, demiştin ya hani. sev o zaman.

- ne emir ne rica. teşhisi koydun, tedavi de et.

- sanırım öyle...

* 

sevilmemiş yerlerinden sevdim ben de. yaralarından öptüm. iyi oldu mu bilemem ama yetmedi.

kaldı ki, yetmez. hiçbir zaman yetmez.

30 Temmuz 2023 Pazar

bir masada iki kişi: şan şöhret

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- hakkınızda bir kaç şey duydum.

- hiçbiri doğru değil.

- ama neler duyduğumu söylemedim daha.

- fark etmez. hepsi yanlış.

- çok kalp kırmışsınız.

*

istemeden oldu hep. çoğu zaman fark etmedim bile. anladımsa dönük bir sırttan, küskün omuzlardan anladım.

11 Mart 2023 Cumartesi

bir masada iki kişi: suskunluk

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- sadece sustu öyle mi?

- hatta o kadar uzun süre sustu ki, söylediğim saçma sapan şeylere bile derin anlamlar yüklediğini anladım.

- etkilenmiş olmalı.

- hayır, sadece performansımı beğendi. gün gelecek kelimelerime alışacak ya da anlam yüklemeye değer olmadıklarını düşünecek.

- bu onun sorunu. senin değil.

- yanılıyorsun. o zaman tek söylediği "sen çok değiştin," olacak.

*

sırtı bana dönük, bavulunu toplarken, öfke ve kırgınlık yüklü bir sesle.


14 Aralık 2022 Çarşamba

bir masada iki kişi: tekrar okunanlar

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- en çok yeniden okuduğunuz kitap, karamazov kardeşler ya da fransız teğmenin kadını o zaman.

- hayır, küçük prens.

- çok eminsiniz.

- çünkü, aradaki okumaları saymasak bile doksan beş yazından iki bin on altıya kadar her doğum günümde erkenden uyanıp ilk iş olarak küçük prens'i okudum.

- iki bin on yedide neden okumadınız?

- babam öldü.

*

haberi aldığımda mutfaktaydım. tezgaha yaslanmış, telefonda abimle konuşuyordum. ki, kendisi büyük teyzemin büyük oğludur. sözü hiç uzatmadı, direkt söyledi. doğum günüme beş gün vardı. ne o yaz ne de başka zaman küçük prens okumak içimden gelmedi.

8 Ocak 2022 Cumartesi

bir masada iki kişi: onay

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- buradayım, çünkü,  bana söylemek istediğiniz şeyler olduğunu hissettim.

- hayır. defalarca hayır. bunu kabul etmiyorum.

- neye hayır? neyi kabul etmiyorsunuz?

- buradasınız, çünkü, beni görmek istediniz. çünkü beni özlediniz.

- kelimelere muhtaç olanlardansınız demek?

- benim kelimelerimle karşılık vermeniz gurur verici ama istediğim bambaşka bir şey. siz de duyun istiyorum.

- duyunca ne olacak?

- gerçeklik kazanacak. asla kaybolmayacak bir onay kayıtlara geçecek. ve isteseniz de inkar edemeyeceksiniz bundan böyle. tıpkı gözlerimizle gördüğümüz ve beğendiğimiz hâlde bir ayakkabıyı elimize alıp  bir defa da dokunarak varlığına onay vermek gibi olacak.

*

ve bu, benden çok size iyi gelecek...

1 Aralık 2021 Çarşamba

bir masada iki kişi: kötü

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- çok kötüsün!..

- bütün kızlar böyle der bana.

- ama...

- içten içe bu durumdan memnun olduklarını düşünüyorum. bir çeşit iltifat yani.

- değil.

- "gerçekten kötü biriysem, daha da kötü olmanın mahsuru yok," diye düşünürüm o zaman. al sana özgürlük.

*

ilki olduğunu biliyordum. bunu bilmenin beni daha kötü yaptığını da...

13 Haziran 2021 Pazar

bir masada iki kişi: hiç ihtimal

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- dönme ihtimali var mı?

- sadece ihtimal olarak var. o da kibirden uzak durmak, büyük konuşmamak için.

- bekleyişler, okunan kitaplar, seyredilen filmler, zaman geçsin diye oyalanmalar bu yüzden demek?

- asla. geçmişin tecrübesi hâlâ benimle çünkü. konuştuklarımız, yazdıklarımız, yaptıklarımız... ben, beni o şekilde sevmesine talibim. daha azına değil.

*

söylemeye gerek yoktu. söylemedim de zaten. köprünün altından bu kadar su akmışken onun beni öyle sevmesi imkansız derecede mümkündü ancak.

13 Mart 2021 Cumartesi

bir masada iki kişi: tecrübe

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- uzun zaman oldu.

- çok uzun...

- değişmiş miyim?

- doğal olarak.

- iyi anlamda değil demek.

- genç kızlıktan genç kadına evrilmiş bir ifade sadece. ama merak etme, her şey yolunda.

- ne olacak peki? ne yapmayı düşünüyorsun?

- seninle mi?

- benimle.

- sana yeniden aşık olacağım. ilk defa gibi. 


*

bu defa avantaj bendeydi. bana yol gösteren, geçmişten kalma bir tecrübem vardı.

29 Aralık 2020 Salı

bir masada iki kişi: güven

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- ne zaman güvenmekten vazgeçtin? ya da güvenini kaybettin?

- olan bu değildi.

- neydi?

- güvenmeye ihtiyaç yoktu. sorgulamadım o yüzden. tıpkı yanında uyumayacağın birinin horlayıp horlamadığının ya da uyurken üzerini açıp açmadığının önemi olmayışı gibi.

- nasıl aynı servisle işe gidip geliyoruz diye birinin siyasi görüşünü merak etmiyorsak ya da asla futbol konuşmayacağını bildiğin birinin hangi takımı tuttuğu önemli değilse.

- tam da öyle.

- ya sonra?

- eskilerin eşik dediği, zamanı ruhuna uygun yaşayanların ise level atlamak diye tarif ettiği o an geldi.

*

güvenilmezdi. cezası hapis olsa, yıllarca içerde tutacak kadar delil de vardı üstelik.

24 Ağustos 2020 Pazartesi

bir masada iki kişi: netlik

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- beni seviyor musun?

- haddinde fazla.

- sonsuza kadar sevecek misin?

- bunu her şeyden çok isterim.

- benimle evlenecek misin peki?

- asla!..

*
netlik iyidir. kafa karıştırmaz.

27 Kasım 2019 Çarşamba

bir masada iki kişi: nefret

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- hatırlıyor musun? "o an gelirse, elden geldiğince soylu yüreklilikle unutalım birbirimizi," demiştim.

- ben de, "saçmalama," demiştim.

- sonra da eklemiştin: "daha iyilerine layıksın da dersin bana."

- daha iyilerine mi layığım?

- hayır. sadece bana layıksın. ama konu bu değil.

- ne peki?

- senden nefret ediyorum. bir defa daha haklı çıktığın için de daha çok nefret ediyorum.

*

ben de öyle. tek fark, bunu söylemenin bir işe yaramadığını biliyordum. belki, ayrılık acısının yerine koyabilirdiniz. hepsi bu.

17 Nisan 2019 Çarşamba

bir masada iki kişi: en doğru ile en yanlış

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- sormazsam söylemezsin değil mi?

- içinde bulunduğumuz durumda, hayır.

- aramazsam aramazsın.

- kesinlikle.

- ara sıra da olsa özlüyor musun bizi?

- seni bırakmak bu ilişkide yaptığım en doğru şeydi.

*

en büyük yanlış ise daha önce terk etmemekti.

1 Şubat 2019 Cuma

bir masada iki kişi: galibiyet

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- galiba ben size aşık oluyorum.

- kolay bir galibiyet oldu bu.

- aşk sizin için yenmek ve yenilmek ihtiva eden bir oyunsa sevinebilirsiniz.

- konu yenmek ya da yenilmek değil.

- ne o halde?

- siz oluyorsunuz, bense oldum. bitiş çizgisini ilk geçen benim. yani kazanan.

- siz kadınları gerçekten tanımıyorsunuz.

- hiçbir zaman aksini iddia etmedim.

- bir kadın, aşık oluyorum galiba, demişse çoktan olmuştur. aksi takdirde bu konunun yanına bile yaklaşmaz.

*

fark etmez, dedim içimden. zafer yine de benim. en kötü ihtimalle berabere kalırız. çünkü, ben onu görür görmez aşık olmuştum.

22 Eylül 2018 Cumartesi

bir masada iki kişi: ruhsuzluk

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- söyleyeceğiniz başka bir şey yoksa gündemin bir diğer maddesi olan, "sorun nedir?" sorusuna geçebiliriz.

- bence sorun senin ruhsuz olman. bu kelimeyi daha önce çok kullandığım için şimdi de kullanmakta sakınca yok. sorun senin öküz olman.

- seni anlamadığımı mı düşünüyorsun?

- hayır. yanlış anladığını düşünüyorum.

- aklıma, zekama ettiğin iltifatlar?

- bunun akıl ve zeka ile ilgisi yok. senin ruhsuz olmanla ilgisi var.

- nasıl?

- ruhsuz olduğun kalbi meselelere o kadar uzaksın ki, iki ayrı bakış arasındaki farkı süzemiyorsun mesela. birisiyle göz göze gelsen sana aşık sanıyorsun. birisi sana, kahve içebilir miyiz, dese bu evlilik teklifine eş. kendi yolunda yürüyen birisi sırf karşıdan geliyor diye sana yürüyor oluyor. oysa adam kendi yolunda yürüyor.

*

hep yaptığı gibi.

19 Eylül 2017 Salı

bir masada iki kişi: yolun sonu

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- hepsi bu kadar. galiba her şeyi anlattım.

- çok mu seviyorsun onu?

- bunu ben de bilmek isterdim.

- o zaman şanslısın.

- şans mı?

- kesin olarak bilmemek iyidir. tıpkı sisin manzaraya güzellik katması gibi.

- bazan insana yolunu kaybettiriyor.

- merak etme bütün yollar aynı yere çıkar. hayal kırıklığına...

*

bir süredir "son-uç"ta. ama geçecek. her zaman geçer. gelir yeni hikâyeler anlatır bana. ben de dinlerim. hatta onları yazarım.


1 Mayıs 2017 Pazartesi

bir masada iki kişi: sevmeyi istemek

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- bunca zaman neredeydiniz?

- sizinle baş etmeye çalışıyordum.

- isterdim ki baş etmeye çalışmaktan çok yan yana yürüyelim...

- zaaflarımdan haberdar olmanıza itirazım yok. ama görmenizi istemem. sizinle yan yana yürümem çünkü sizi uzaktan seviyorum ben. ve buradan bakınca o kadar güzelsiniz ki, anlatamam...

- ah, sizdeki ben...

- anlatamam derken anlatmışım meğer.

- sizdeki ben, bendekinden ne farklı değil mi? ona benzemek isterdim biraz da olsa. ama insanım.

- benzemeye çalışmadığınızı hiç kimse iddia edemez. güzel olan da, bir süreliğine de olsa bendeki o kadına benzediğinize hem siz hem ben fena halde inandık.

- güzeldi, evet... ne farklıymışım oysa değil mi?

- buna cevap veremem. çünkü o farklı dediğiniz sizi, yani iddia ettiğiniz o kadını ben hiç tanımadım.

- nasıl? tam da onu tanıdınız, en yalın haliyle.

- hayır! siz hep berbat bir kadın tasvirindesiniz. ama ben o kadını hiç tanımadım.

- görmek istemediğinizden, gözlerinizi kapatıyorsunuz ya ondandır.

- ben sizi sevmek istedim ya ondandır.

- sevmek istemek ne tuzak ama. bubi tuzağı. hep bundan oldu ne olduysa.

- kimin umurunda.

- benim.

- olmasın. siz bakmayın benim ölçülü, korkak, çekinik ve kırılgan duruşuma. ben bilerek ve isteyerek dışı kora dönmüş sobalara dokunabilirim. yani bubi tuzaklarına gönüllü düştüğüm, bile isteye lades dediği çoktur.

- biliyorum. siz hep dersiniz kahraman değilim. ama şu var ki ciddi bir maceraperestsiniz ve adrenalin bağımlısı. istediğinizde kimse engel olamaz bir kahramanlık hikâyesine kendinizi atmanıza.

*

"yapma," dedim konuşmasının tam burasında. ve bu, "evet. tanıyorum seni." demeden hemen önceydi.

21 Aralık 2016 Çarşamba

bir masada iki kişi: hayal

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- zayıflamışsın.

- bunu daha farklı hayal etmiştim.

- nasıl farklı?

- fincanı masaya bıraktıktan sonra bana uzanıyordun. sağ avucunu yanağıma koymuştun. baş parmağınla yüzümü severken, gözlerin gözlerimde, şefkatle ve özlemle, "zayıflamışsın," diyordun.

*

hayır, bu konuşma hiç olmadı. bu masa da. yalnızca bir hayalin hayaliydi.

27 Temmuz 2016 Çarşamba

bir masada iki kişi: on dakika daha

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- on dakika.

- efendim?

- on dakika daha oturalım, diyorum. sadece oturmayalım. konuşalım da...

- günlerdir konuşuyoruz. gördüğün gibi değişen hiçbir şey yok. on dakikada ne değiştirmeyi umuyorsun ki?

- emin ol, on dakika sandığından çok daha uzun.

*

masanın üzerinden uzandı. elimi tuttu. on dakika son bir kaç aya dönüştü önce. yeşil lastik çizmelerine güldüm. gözlerinin rengini merak ettim. ona doğru dünyanın en uzun mesafesini yürüdüm. nefesini yüzümde, sıcaklığını gövdemde hissettim. karşılıklı oturduğumuz bir tren yolculuğunda kucağıma uzattığı çıplak ayaklarına masaj yaptım. sinema çıkışı babası ve küçük kız kardeşiyle buluşup bir yerlerde çay içtik. kocaman gülümsedim. parmak uçlarını öptüm. öptüm. öptüm.