daha bir kaç gün önce, bu seneki altın koza'da aradığını bulamayan zeki demirkubuz -ki sinemasını ve o sinemanın dert edindiği şeyleri severim- abesle iştigal nev'înden işler yaptı. elbette sinemasının kıymetinden bir şey götürmez ama sosyal medyada takındığı ergen tavırlarını kendisine hiç yakıştırmadım.
artık vaka-i adiyeden sayılan bu durum ise, ister istemez geçen yıl ki altın portakal sonrası aynı şeyleri yapan ümit ünal'ı hatırlattı.
ama yönetmen ümit ünal, "kosmos, bir zamanlar anadolu'da ya da vavien büyük ödülü alsaydı juri özel ödülünü kabul ederdim" derken ve "kosmos, bir zamanlar anadolu'da ve vavien'de sizi cezbeden ne oldu?"* sorusuna cevap verirken beni kendi safına çekmeyi başarmıştı.
bakalım, biraz sakinleşince yapacağı açıklamalarla zeki demirkubuz da aynı şeyi başarabilecek mi?
*
bu vesileyle uluslararası antalya altın portakal film festivali'nin kırk dokuzuncusuna günler kalmışken, ümit ünal'ın, katılmamak elde mi, dedirten cevabını hatırlayalım:
"apayrı filmler. kosmos'un taşraya bakışı, gerçeküstü ele alışı, karakterin peygamberce tuhaflığı... yakup kadri'nin yaban'ını hatırlatıyor. alâkası yok, ama neredeyse öyle bir dünya. çok acayip bir film, kurduğu atmosfer, ses kullanımı olağanüstü güzel. kısa zamanda çekilmiş olmasına rağmen görüntüleri harika. bir zamanlar anadolu'da ise, bayağı epik bir film. yönetmen gözüyle baktığımda, kırları öyle çekmek, fotoğraflamak gerçekten zor. zaman ve para alan bir şey. bu ülkenin erkek toplumu gerçekliğini inanılmaz iyi anlatan bir film. erkekler arasındaki hiyerarşiyi, hem rütbe olarak hem de ezen-ezilen arasındaki ilişkiyi çok güzel anlatıyor. ceset bulunana kadar, kırda geçen bölüm başyapıt. nabokov'dan beri beni en çok çarpan şey detayların kullanımı. senaryolarımda da detaylar önemlidir. birinci sahneden bir şey kullandıysam, yirminci sahnede başka türlü ortaya çıkar, filmin sonunda bir daha... vavien'de de detayların kullanımı olağanüstüydü. öyle bir karakteri anlatmaya cesaret etmek! o kadar popüler bir televizyon yıldızı çıkıp bu kadar derin, kötücül bir karakteri anlatmaya cesaret ediyor. oyuncular inanılmazdı. binnur kaya'nın 'ya bırakma beni, ben seni çok seviyorum' dediği o minicik sahne... insanın içine o kadar dokunan bir şey yakalamak... bayıldım. bu üç filmin yanında özel ödülü her zaman kabul ederim."
*söyleşi: yücel göktürk, bir+bir-sayı:15
festival etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
festival etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3 Ekim 2012 Çarşamba
5 Nisan 2012 Perşembe
let me kiss you
farkında mısınız bilmem, istanbul caz festivali on dokuz temmuzda morrissey'i konuk edecek diye internetlerde kendinden geçen bir grup insan var.
bu topraklarda bir ara moda olduktan sonra kaybolan, yaşı yolun yarısına gelmekte olan ablalar ve küçük kız kardeşlerinin bildiği bir abimiz olan mozz, (500)days of summer'la yeniden hatırlanır gibi olsa da, bu 'the smiths' etkisi pek uzun sürmemişti.
bana gelince, arabeske düşkün bir yanım olduğunu hiçbir zaman inkar etmedim.
ve bu son cümleyi şarkıyı dinlerken, özellikle de "close your eyes, and think of someone, you physically admire/ and let me kiss you, let me kiss you" diyen yerlerinde aklınızdan çıkartmayın.
*morrissey, let me kiss you
bu topraklarda bir ara moda olduktan sonra kaybolan, yaşı yolun yarısına gelmekte olan ablalar ve küçük kız kardeşlerinin bildiği bir abimiz olan mozz, (500)days of summer'la yeniden hatırlanır gibi olsa da, bu 'the smiths' etkisi pek uzun sürmemişti.
bana gelince, arabeske düşkün bir yanım olduğunu hiçbir zaman inkar etmedim.
ve bu son cümleyi şarkıyı dinlerken, özellikle de "close your eyes, and think of someone, you physically admire/ and let me kiss you, let me kiss you" diyen yerlerinde aklınızdan çıkartmayın.
*morrissey, let me kiss you
17 Ekim 2011 Pazartesi
bir kilo 'altın portakal'
geçen sene emir kusturica bahane edilerek faşizm eleştirirken, bir kilo altın portakalın bir kilo oscarla aynı ağırlıkta olduğunu düşünenler, bu eleştirinin sahiplerini sanat ve siyaseti birbirine karıştırmakla suçlamıştı. aynı tayfa, rutkay aziz'in konuşmasını (şüphesiz, hepsi de doğru söylediklerinin) nereye koydu bilmiyorum, umrumda da değil.
ama hayatın her alanına sirayet eden riyakarlık umrumda.
*
söylemesi gereksiz bir neden yüzünden ödül törenini baştan sona izledim, izlerken de altın portakaldan oscar çıkartma çabasının bir an önce son bulması için dua ettim.
teknik aksaklıklar, bana vatkalı omuzları, yüksek bel pantolonları ve permalı saçları hatırlatan seksenlerden kalma bir müzik, muhtemelen oscar törenlerinden esinlenerek komikçilik yapsın diye sahneye çıkmış erkek sunucunun akla zarar ciddiyeti, dizi yayınlamak yerine ödül törenini yayınlamayı göze alan televizyon kanalının bunu iki kamerayla yapmaya kalkması ve bütün çabalara rağmen oscar gecesi havasının üzerimize bol gelmesi.
batılı ülkelerle aynı hızda internet ya da aynı model cep telefonlarını kullanmanın yetmediğini, aradaki farkı kapatmak için çok uzun süreye ihtiyacımız olduğunu ne zaman anlayacağız?
ama asıl hayal kırıklığı açıklanan ilk ödülle başladı: ödülü ilan etmek için sahneye gelen türkan derya ve begüm kütük, söze 'bu sene farklı bir şey yaptık' diye başlayıp, sadece 'en iyi kısa film ödülü' verilmesi planlanan kısa film dalında sebepler uydurularak* üç ödül verildiğini söyleyince, objektifliğin uğramadığı değerlendirme ve herkesi memnun edebilmek amacıyla dağıtılacak ödüllerle karşı karşıya olduğumuzu anladım. gecenin sonunda ortaya çıkan ödül listesi de ne kadar haklı olduğumu ortaya koymuş oldu.
en basiti, en iyi film ile en iyi yönetmenin farklı yerlerden çıkması. diğerlerine girmiyorum bile.
*
kimsenin hakkını yemek istemem. filmlerin hiçbirini izlemedim, oyuncu performansları hakkında bir fikrim yok. bu yüzden ödüller hakkında bir şey diyemem. benim derdim, herkesi mutlu etme çabası.
başta behzat ç. seni kalbime gömdüm olmak üzere, güzel günler göreceğiz, zenne ve hakkı yenildiği söylenen nar filmlerini şimdiden izlemek istiyorum.
*
güzel şeyler yok muydu?
elbette vardı. kadına uygulanan şiddet ve her türden ayrımcılığa karşı yükselen bütün sesleri duymak güzeldi.
ve erdal beşikçioğlu... o, serin bir ankara akşamında ‘bir delinin hatıra defteri’ne notlar düşerken, diziden ve filmden rol arkadaşı ‘harun’ fatih artman sahneye geldi ve en iyi erkek oyuncu ödülünü onun adına aldı. tıpkı uzatmalarda gelen galibiyet golü gibiydi.
*: sebep olarak, ‘canlandırma ve deneysel sinemayı desteklemek amacıyla’ ve ‘özgün anlatım dili ve farklı bakış açısından dolayı’ dediler. ben onların yalancısıyım.
ama hayatın her alanına sirayet eden riyakarlık umrumda.
*
söylemesi gereksiz bir neden yüzünden ödül törenini baştan sona izledim, izlerken de altın portakaldan oscar çıkartma çabasının bir an önce son bulması için dua ettim.
teknik aksaklıklar, bana vatkalı omuzları, yüksek bel pantolonları ve permalı saçları hatırlatan seksenlerden kalma bir müzik, muhtemelen oscar törenlerinden esinlenerek komikçilik yapsın diye sahneye çıkmış erkek sunucunun akla zarar ciddiyeti, dizi yayınlamak yerine ödül törenini yayınlamayı göze alan televizyon kanalının bunu iki kamerayla yapmaya kalkması ve bütün çabalara rağmen oscar gecesi havasının üzerimize bol gelmesi.
batılı ülkelerle aynı hızda internet ya da aynı model cep telefonlarını kullanmanın yetmediğini, aradaki farkı kapatmak için çok uzun süreye ihtiyacımız olduğunu ne zaman anlayacağız?
ama asıl hayal kırıklığı açıklanan ilk ödülle başladı: ödülü ilan etmek için sahneye gelen türkan derya ve begüm kütük, söze 'bu sene farklı bir şey yaptık' diye başlayıp, sadece 'en iyi kısa film ödülü' verilmesi planlanan kısa film dalında sebepler uydurularak* üç ödül verildiğini söyleyince, objektifliğin uğramadığı değerlendirme ve herkesi memnun edebilmek amacıyla dağıtılacak ödüllerle karşı karşıya olduğumuzu anladım. gecenin sonunda ortaya çıkan ödül listesi de ne kadar haklı olduğumu ortaya koymuş oldu.
en basiti, en iyi film ile en iyi yönetmenin farklı yerlerden çıkması. diğerlerine girmiyorum bile.
*
kimsenin hakkını yemek istemem. filmlerin hiçbirini izlemedim, oyuncu performansları hakkında bir fikrim yok. bu yüzden ödüller hakkında bir şey diyemem. benim derdim, herkesi mutlu etme çabası.
başta behzat ç. seni kalbime gömdüm olmak üzere, güzel günler göreceğiz, zenne ve hakkı yenildiği söylenen nar filmlerini şimdiden izlemek istiyorum.
*
güzel şeyler yok muydu?
elbette vardı. kadına uygulanan şiddet ve her türden ayrımcılığa karşı yükselen bütün sesleri duymak güzeldi.
ve erdal beşikçioğlu... o, serin bir ankara akşamında ‘bir delinin hatıra defteri’ne notlar düşerken, diziden ve filmden rol arkadaşı ‘harun’ fatih artman sahneye geldi ve en iyi erkek oyuncu ödülünü onun adına aldı. tıpkı uzatmalarda gelen galibiyet golü gibiydi.
*: sebep olarak, ‘canlandırma ve deneysel sinemayı desteklemek amacıyla’ ve ‘özgün anlatım dili ve farklı bakış açısından dolayı’ dediler. ben onların yalancısıyım.
18 Ekim 2010 Pazartesi
antalya: bir festivalden fazlası (sonra)
pek de kısa sayılamayacak hayatımda türk sinemasını etkileyen üç tane devrime şahit oldum: seksenlerin sonunda yeniden açılmaya başlayan sinema salonları, eşkıya ve en nihayet geçtiğimiz günlerde sona eren altın portakal film festivalinde ulusal uzun metrajlı film yarışması' yla taçlanan büyük sinema patlaması...
*
seksenli yılların sonu doksanların başında rahat koltuklar, klimalar ve sağlam ses-görüntü sistemleriyle yeniden açılmaya başlanan sinema salonları, oynattıkları 'devamlı' filmlerle nezih bir yer olmaktan çıkmış sinemalara eski itibarını yeniden kazandırıp, 'film sinemada izlenir' çok haklı sözüyle sinemaseverleri bu salonlara davet etmişlerdi.
daha çok film gösterebilmek için icat edilen cep sineması komedisi, büyük şirketlerin kendi filmlerinden başkasına izin vermeyerek zor durumda bıraktığı bağımsız ya da yarı bağımsız filmler ise bu devrimde dökülen kardeş kanıydı.
*
eşkıya ise uzun süredir üretim ve seyirci sayısı bakımından büyük bir çöküş yaşayan ve elinde kalan ne varsa hollywood şirketlerine kaptıran türk sinemasının kaderini değiştirdi. aynı zamanda kendisini burjuva sınıfının buhranlarına kaptırmış türk sinemasının neden seyirci tarafından benimsenmediğini dost düşman herkese gösterdi. çünkü, batıya uzanmaya çabalasak da köklerimiz doğudaydı ve masallara ihtiyacımız vardı. edebiyatta yapmıştık ama sinemada 'varoluş' umuzu sorgulamak için henüz erkendi.
tüm zamanların izleyici rekoru kırıldı. türk filmi izlenmez yargısı yıkıldı. tek kötü yanı ise yavuz turgul gibi usta bir yönetmenin sonrasında sadece eşkıya taklidi filmler (gönül yarası ve senaryosunu yazdığı kabadayı) yapması, büyük oyuncu şener şen' in sonraki filmlerinin eşkıya' nın yeni macerası gibi durması.
*
doksanlı yılların ikinci yarısında nasıl pop müziği patlaması yaşanmışsa benzer biçimde on yıl sonra sinema patlaması da yaşandı. belki bu patlama kraltv muadili bir kanal doğurmadı ama gerek dijital kamera kullanımının düşürdüğü maliyetler gerek kültür bakanlığı ve sponsorların desteğiyle her türk entelinin içinde 'yol filmi çekmek' diye bir aslan yattığı ortaya çıktı.
bu patlama olmasaydı polis, takva, organize işler belki çekilecek ama sonbahar özcan alper' in zihninde bir gün gerçek olmayı bekleyen bir hayal olarak kalacaktı. biz de türk sinemasının son on yıldaki en iyi işinden mahrum kalacaktık.
ve bu yıl... altın portakal film festivali ulusal uzun metrajlı film yarışması' nda yaşları yirmi beşle otuz beş arasında değişen genç yönetmenler çoğunluktaydı. öyle ki derviş zaim, orhan oğuz, sinan çetin, tayfun pirselimoğlu' nun filmleriyle yarışan bu yönetmenlerin dokuzu ilk filmleriyle oradaydı.
üstelik bu gençler ödüllerin 'çoğunluk' unu da aldılar.
festivalin asıl galibi ise venedik film festivali’ nde ‘geleceğin aslanı’ ödülünü kazandıktan sonra kendi seyircisi önüne ilk kez altın portakal’ da çıkan ve yarışmada 'en iyi film' , 'en iyi yönetmen' ödüllerini kazanırken, başrol oyuncusu bartu küçükçağlayan' a da 'en iyi erkek oyuncu' ödülünü kazandıran çoğunluk oldu. çoğunluk da yönetmen seren yüce' nin ilk filmi. ve seyredenlere göre sonbahar' dan sonraki en iyi ilk film.
belki bu gençlerin kaderi de tek albümlük (hatta tek şarkılık) saltanatları olan şarkıcılar gibi olacak. yine de geriye sonbahar, uzak ihtimal, vavien kalsa bile değmez mi?
notgibi: bazı münafıklar yaş itibariyle şahit olabileceğim halde otoparka dönüşen, yerlerine apartman dikilen yazlık sinemaları neden listeye almadığımı soracaktır.
orada akan kan lehimize değildi ki devrim olsun.
olsa olsa darbedir.
*
seksenli yılların sonu doksanların başında rahat koltuklar, klimalar ve sağlam ses-görüntü sistemleriyle yeniden açılmaya başlanan sinema salonları, oynattıkları 'devamlı' filmlerle nezih bir yer olmaktan çıkmış sinemalara eski itibarını yeniden kazandırıp, 'film sinemada izlenir' çok haklı sözüyle sinemaseverleri bu salonlara davet etmişlerdi.
daha çok film gösterebilmek için icat edilen cep sineması komedisi, büyük şirketlerin kendi filmlerinden başkasına izin vermeyerek zor durumda bıraktığı bağımsız ya da yarı bağımsız filmler ise bu devrimde dökülen kardeş kanıydı.
*
eşkıya ise uzun süredir üretim ve seyirci sayısı bakımından büyük bir çöküş yaşayan ve elinde kalan ne varsa hollywood şirketlerine kaptıran türk sinemasının kaderini değiştirdi. aynı zamanda kendisini burjuva sınıfının buhranlarına kaptırmış türk sinemasının neden seyirci tarafından benimsenmediğini dost düşman herkese gösterdi. çünkü, batıya uzanmaya çabalasak da köklerimiz doğudaydı ve masallara ihtiyacımız vardı. edebiyatta yapmıştık ama sinemada 'varoluş' umuzu sorgulamak için henüz erkendi.
tüm zamanların izleyici rekoru kırıldı. türk filmi izlenmez yargısı yıkıldı. tek kötü yanı ise yavuz turgul gibi usta bir yönetmenin sonrasında sadece eşkıya taklidi filmler (gönül yarası ve senaryosunu yazdığı kabadayı) yapması, büyük oyuncu şener şen' in sonraki filmlerinin eşkıya' nın yeni macerası gibi durması.
*
doksanlı yılların ikinci yarısında nasıl pop müziği patlaması yaşanmışsa benzer biçimde on yıl sonra sinema patlaması da yaşandı. belki bu patlama kraltv muadili bir kanal doğurmadı ama gerek dijital kamera kullanımının düşürdüğü maliyetler gerek kültür bakanlığı ve sponsorların desteğiyle her türk entelinin içinde 'yol filmi çekmek' diye bir aslan yattığı ortaya çıktı.
bu patlama olmasaydı polis, takva, organize işler belki çekilecek ama sonbahar özcan alper' in zihninde bir gün gerçek olmayı bekleyen bir hayal olarak kalacaktı. biz de türk sinemasının son on yıldaki en iyi işinden mahrum kalacaktık.
ve bu yıl... altın portakal film festivali ulusal uzun metrajlı film yarışması' nda yaşları yirmi beşle otuz beş arasında değişen genç yönetmenler çoğunluktaydı. öyle ki derviş zaim, orhan oğuz, sinan çetin, tayfun pirselimoğlu' nun filmleriyle yarışan bu yönetmenlerin dokuzu ilk filmleriyle oradaydı.
üstelik bu gençler ödüllerin 'çoğunluk' unu da aldılar.
festivalin asıl galibi ise venedik film festivali’ nde ‘geleceğin aslanı’ ödülünü kazandıktan sonra kendi seyircisi önüne ilk kez altın portakal’ da çıkan ve yarışmada 'en iyi film' , 'en iyi yönetmen' ödüllerini kazanırken, başrol oyuncusu bartu küçükçağlayan' a da 'en iyi erkek oyuncu' ödülünü kazandıran çoğunluk oldu. çoğunluk da yönetmen seren yüce' nin ilk filmi. ve seyredenlere göre sonbahar' dan sonraki en iyi ilk film.
belki bu gençlerin kaderi de tek albümlük (hatta tek şarkılık) saltanatları olan şarkıcılar gibi olacak. yine de geriye sonbahar, uzak ihtimal, vavien kalsa bile değmez mi?
notgibi: bazı münafıklar yaş itibariyle şahit olabileceğim halde otoparka dönüşen, yerlerine apartman dikilen yazlık sinemaları neden listeye almadığımı soracaktır.
orada akan kan lehimize değildi ki devrim olsun.
olsa olsa darbedir.
15 Ekim 2010 Cuma
antalya: bir festivalden fazlası (önce)
ırk, etnisite, soy, milliyet, uyruk vb. kelimelerin uydurma, bunlar ve benzeri ne varsa saçma olduklarına inanırım.
ve bu saçmalıktan çıkacak bütün akım, düşünce ve felsefelerden nefret ederim.
*
bunları söyledim, çünkü bundan yıllar evvel arizona dream'in soundtrackini dinleyince varlığından haberdar olduğum, o filmi gördükten sonra da zamanın benim için kısıtlı koşullarına rağmen diğer filmlerini de izlediğim ve peşi sıra dostlarım arasına kattığım emir kusturica'nın beni nasıl incittiğinin kayıtlara geçmesini istiyorum.
beni inciten şey, taraf tutmaksızın bile sadece bir savaş olduğu için hatırlamaktan nefret ettiğim yugoslavya'nın parçalandığı olaylarda, emir kusturica'nın açık ve seçik bir şekilde hele de etnik temellere bakarak taraf olması(ymış).
kastettiğim, bosnalı bir müslüman ailenin çocuğu olarak doğan saraybosnalı kusturica'nın, "aslında sırp olduklarını, türklerle baş edebilmek için dinlerini değiştirmek zorunda kaldıklarını" ileri sürerek, iki bin beş yılında vaftiz olup ortodoks'luğa geçmiş olması değil.
o savaşta katliamlar yaşanırken ve bosna halkı açıkça soykırıma hedef olurken halkına karşı akıl almaz bir duyarsızlık ortaya koymakla kalmamış, savaşta (ve dolayısıyla katliamda) 'taraf olmuş ve savaş suçlusu olarak yargılanmakta olan radovan karaciç ve savaş suçlusu olarak aranmakta olan general ratko mladiç ile saf tutmuş olması.
savaş sırasında, şu an lahey’de uluslararası savaş suçları mahkemesi'nde yargılanmakta olan dönemin sırp güvenlik örgütü'nün başındaki jovica stanişiç ile sarmaş dolaş fotoğrafları yayımlanmış ve hatta savaş suçlusu slobodan miloşeviç'in 'sinemacısı' sıfatını elde etmiş olması.
"-miş'li geçmiş zaman" kullandım çünkü izlediğim en hüzünlü film olan dolly bell'i hatırlıyor musun ve çok kültürlülüğe güzelleme niteliğindeki babam iş gezisinde (ona büyük bir hayran kitlesi kazandıran çingeneler zamanı, onu tanımamı sağlayan arizona dream, bir çok aydın sözgelimi zizek tarafından 'sırpçı' bulunarak yerden yere vurulsa da güzelliğinden bir şey yitirmeyen undergraund, her anı şenlik black cat white cat'ten bahsetmiyorum bile) filmlerinin yönetmeni kusturica'nın bosna yirminci yüzyılın en son katliamına maruz kalırken faşizan bir duygunun etksiyle hem de katil konumundakilerin tarafında olduğunu bilmiyordum.
bunun sebebi sadece sinemasıyla ilgilenmek, gazetelerin haber sayfalarına güvenmediğim için bu ve benzer haberleri okumamış olmak, o zamanlar şimdi olduğundan daha çok hayat cahili olan yanım olabilir. kurbanı oynayan* sırbistan'ın tuzağına düşüp taraf olursak bunun sebebi olarak bosnalıların müslüman oluşları görünmesinden korkmuş da olabilirim. çünkü, oradaki insanlar sadece bizimle olan tarihi bağlarından ötürü bile muazzam bir alçaklığın hedefi olmuşlardı.
bunları bilmeyen, belki de bilip aklına bile getirmeyen biri olarak uluslararası antalya altın portakal film festivali juri başkanlığına bu sene emir kusturica' nın geleceğini öğrenince çocuklar gibi sevinmiş ve onur duymuştum. ama bal'dan da tatlı herkes kendi evinde'nin yönetmeni güzel adam semih Kaplanoğlu o rüyadan uyanmamı sağladı.
kusturica'nın oluşan kamuoyu baskısı sonrasında ülkeyi terk ederken düzenlediği basın toplantısı ise son söz söyleme meraklısı ergen kız çocuklarını hatırlatsa da benim gördüğüm riyakar bir adamdan başkası değildi.
*
evet, emir kusturica... hala izlediğim en hüzünlü filmin yönetmeni sizsiniz ama artık dostum değilsiniz. tıpkı türkçenin en büyük şairi olduğu halde kullandığı ifadelerle sevdiğim insanlardan bir kaçını ve onların ailelerini inciten ismet özel gibi.
*: kurban yalanı için bakınız: masumiyetin ayartıcılığı (pascal bruckner, ayrıntı yayınları) celladın masumiyeti-sırp propagandasında kurbanlaşmacı kimlik başlıklı altıncı bölüm.
ve bu saçmalıktan çıkacak bütün akım, düşünce ve felsefelerden nefret ederim.
*
bunları söyledim, çünkü bundan yıllar evvel arizona dream'in soundtrackini dinleyince varlığından haberdar olduğum, o filmi gördükten sonra da zamanın benim için kısıtlı koşullarına rağmen diğer filmlerini de izlediğim ve peşi sıra dostlarım arasına kattığım emir kusturica'nın beni nasıl incittiğinin kayıtlara geçmesini istiyorum.
beni inciten şey, taraf tutmaksızın bile sadece bir savaş olduğu için hatırlamaktan nefret ettiğim yugoslavya'nın parçalandığı olaylarda, emir kusturica'nın açık ve seçik bir şekilde hele de etnik temellere bakarak taraf olması(ymış).
kastettiğim, bosnalı bir müslüman ailenin çocuğu olarak doğan saraybosnalı kusturica'nın, "aslında sırp olduklarını, türklerle baş edebilmek için dinlerini değiştirmek zorunda kaldıklarını" ileri sürerek, iki bin beş yılında vaftiz olup ortodoks'luğa geçmiş olması değil.
o savaşta katliamlar yaşanırken ve bosna halkı açıkça soykırıma hedef olurken halkına karşı akıl almaz bir duyarsızlık ortaya koymakla kalmamış, savaşta (ve dolayısıyla katliamda) 'taraf olmuş ve savaş suçlusu olarak yargılanmakta olan radovan karaciç ve savaş suçlusu olarak aranmakta olan general ratko mladiç ile saf tutmuş olması.
savaş sırasında, şu an lahey’de uluslararası savaş suçları mahkemesi'nde yargılanmakta olan dönemin sırp güvenlik örgütü'nün başındaki jovica stanişiç ile sarmaş dolaş fotoğrafları yayımlanmış ve hatta savaş suçlusu slobodan miloşeviç'in 'sinemacısı' sıfatını elde etmiş olması.
"-miş'li geçmiş zaman" kullandım çünkü izlediğim en hüzünlü film olan dolly bell'i hatırlıyor musun ve çok kültürlülüğe güzelleme niteliğindeki babam iş gezisinde (ona büyük bir hayran kitlesi kazandıran çingeneler zamanı, onu tanımamı sağlayan arizona dream, bir çok aydın sözgelimi zizek tarafından 'sırpçı' bulunarak yerden yere vurulsa da güzelliğinden bir şey yitirmeyen undergraund, her anı şenlik black cat white cat'ten bahsetmiyorum bile) filmlerinin yönetmeni kusturica'nın bosna yirminci yüzyılın en son katliamına maruz kalırken faşizan bir duygunun etksiyle hem de katil konumundakilerin tarafında olduğunu bilmiyordum.
bunun sebebi sadece sinemasıyla ilgilenmek, gazetelerin haber sayfalarına güvenmediğim için bu ve benzer haberleri okumamış olmak, o zamanlar şimdi olduğundan daha çok hayat cahili olan yanım olabilir. kurbanı oynayan* sırbistan'ın tuzağına düşüp taraf olursak bunun sebebi olarak bosnalıların müslüman oluşları görünmesinden korkmuş da olabilirim. çünkü, oradaki insanlar sadece bizimle olan tarihi bağlarından ötürü bile muazzam bir alçaklığın hedefi olmuşlardı.
bunları bilmeyen, belki de bilip aklına bile getirmeyen biri olarak uluslararası antalya altın portakal film festivali juri başkanlığına bu sene emir kusturica' nın geleceğini öğrenince çocuklar gibi sevinmiş ve onur duymuştum. ama bal'dan da tatlı herkes kendi evinde'nin yönetmeni güzel adam semih Kaplanoğlu o rüyadan uyanmamı sağladı.
kusturica'nın oluşan kamuoyu baskısı sonrasında ülkeyi terk ederken düzenlediği basın toplantısı ise son söz söyleme meraklısı ergen kız çocuklarını hatırlatsa da benim gördüğüm riyakar bir adamdan başkası değildi.
*
evet, emir kusturica... hala izlediğim en hüzünlü filmin yönetmeni sizsiniz ama artık dostum değilsiniz. tıpkı türkçenin en büyük şairi olduğu halde kullandığı ifadelerle sevdiğim insanlardan bir kaçını ve onların ailelerini inciten ismet özel gibi.
*: kurban yalanı için bakınız: masumiyetin ayartıcılığı (pascal bruckner, ayrıntı yayınları) celladın masumiyeti-sırp propagandasında kurbanlaşmacı kimlik başlıklı altıncı bölüm.
18 Şubat 2010 Perşembe
kosmos (2009)
altmışıncı berlin film festivali panorama bölümünde gösterimi yapılan reha erdem' in son filmi kosmos' un ardından bir izleyici başarılı yönetmene sormuş: ne zaman bir film yapsanız, seyredenlerin ilk söylediği 'bu, reha erdemin en iyi filmi' oluyor. yine aynısı oldu ve herkes ağız birliği etmişcesine bir defa daha en iyi filminizin bu olduğunu söyledi. sizce en iyi filminiz hangisi? ya da siz, en çok hangi filminizi seviyorsunuz?
o da yanıtlamış: bir sonraki filmimi çekene kadar bu film.
o da yanıtlamış: bir sonraki filmimi çekene kadar bu film.
17 Ekim 2009 Cumartesi
filmekimi
o uzak şehirde filmekimi zamanı.
iksv' nın düzenlediği filmekimi sekizinci kez huzura çıkıyor. filmler, yönetmenler, seanslar bir süredir gazete ve dergilerde konuşuluyor, hatta bir 'tık' uzakta...
bir google araması' nın kaç kaplan gücünde olduğunu tahmin bile edemezsiniz.
hal böyle iken bilgilerin ulaşılabilirliğinde film seçkisi üzerine konuşmaya gerek yok. biz başka şeylerden konuşalım.
bir... ben orada olsaydım ve zamana dair bir sıkıntısı olmasaydı yani.
filmlerini izlemekten asla bıkmadığım coen kardeşlerin yeni işi a serius man (ciddi bir adam),
her ne kadar altın palmiyeden eli boş dönse de jane campion dokunuşuna olan sonsuz itimadımdan dolayı bright star (parlak yıldız),
filmlerinin tüm rahatsız ediciliğine rağmen yine de kayıtsız kalamadığım heneke' nin das weisse band (beyaz bant) ı,
büyüklere animasyon kontenjanının hakkını veren tim burton referanslı 9,
sadece sinemasına değil yazdıklarına da meftun olduğumuz woody allen' ın yenisi whatever works (kim kiminle nerede),
yeni bin yılda da sinemanın şiirini yazmaya devam eden efsane yönetmen angelopoulos' un the weeping meadow (ağlayan çayır) ile başlattığı üçlemenin ikinci ayağı the dust of time (zamanın tozu),
yeniye duyduğum karşı konulmaz merak yüzünden sundance ödüllü humpday (gel porno çevirelim),
soderbergh' ten önce başrol oyuncusu benicio del toro ile anılması daha doğru olan che:part-1&2 ve yaramaz çocuk michael moore' un yeni bir tokatı olduğuna inandığım capitalism: a love story (kapitalizm: bir aşk hikayesi) yi ard arda izlerdim ki 'güzel bir adam' ın nasıl paraya tahvil edildiğini daha iyi görelim.
iki... giderek bir filmekimi modasının oluştuğuna inanmaya başladım artık.
önceden biraz daha anlaşılabilirdi bu ilgi. yazları büyük şehirden kopmak zorunda kalan öğrenciler, yaz tatilini bahane eden sinemaların tempo düşürmesi, köşe başlarında yerlerini almaya başlayan kestanecilerin haber verdiği soğuk havalar.
sonra evin akıllı uslu davranan abisi gibi duran istanbul film festivali' nin yanında hırçın, şakacı, ele avuca sığmaz küçük çocuğu gibi oluşuyla cazibe merkeziydi.
ama artık anlamıyorum. çünkü filmekimi herkesin dilinde. 'boş ver sinemaya gitmeyi alalım şurdan bir dividi' cilerin, 'battaniye altı sinema keyfi' kavramını icat eden tembellerin, 'sinemayı severim ama vakit' diyenlerin... hepsinin.
sanki filmekiminde bir film görebilirlerse ruhları kurtulacak, entelektüel olduklarını hem kendilerine hem de eşe dosta ispat edecek, böylelikle sinemaya ve sanata olan borçlarını ödemiş olacaklarını düşünen yeni bir tür çıktı ortaya.
üç... bir de her festivalde ortaya çıkan 'festival insanları' var.
eminim farklı kostümleri, hayatın içinden değilmişcesine duruşları ve biz iki filme zor bilet bulurken neredeyse her filme buldukları biletlerle istiklal' i şenlendirmeye başlamışlardır.
merkez üs: http://www.iksv.org/filmekimi_2009/
notgibi: ve orada göreceksiniz ki mutlaka izlerdim dediğim filmlerden ilki olan a serius man, filmin kopyasında çıkan bir problem yüzünden gösterimden kaldırılmış.
iksv' nın düzenlediği filmekimi sekizinci kez huzura çıkıyor. filmler, yönetmenler, seanslar bir süredir gazete ve dergilerde konuşuluyor, hatta bir 'tık' uzakta...
bir google araması' nın kaç kaplan gücünde olduğunu tahmin bile edemezsiniz.
hal böyle iken bilgilerin ulaşılabilirliğinde film seçkisi üzerine konuşmaya gerek yok. biz başka şeylerden konuşalım.
bir... ben orada olsaydım ve zamana dair bir sıkıntısı olmasaydı yani.
filmlerini izlemekten asla bıkmadığım coen kardeşlerin yeni işi a serius man (ciddi bir adam),
her ne kadar altın palmiyeden eli boş dönse de jane campion dokunuşuna olan sonsuz itimadımdan dolayı bright star (parlak yıldız),
filmlerinin tüm rahatsız ediciliğine rağmen yine de kayıtsız kalamadığım heneke' nin das weisse band (beyaz bant) ı,
büyüklere animasyon kontenjanının hakkını veren tim burton referanslı 9,
sadece sinemasına değil yazdıklarına da meftun olduğumuz woody allen' ın yenisi whatever works (kim kiminle nerede),
yeni bin yılda da sinemanın şiirini yazmaya devam eden efsane yönetmen angelopoulos' un the weeping meadow (ağlayan çayır) ile başlattığı üçlemenin ikinci ayağı the dust of time (zamanın tozu),
yeniye duyduğum karşı konulmaz merak yüzünden sundance ödüllü humpday (gel porno çevirelim),
soderbergh' ten önce başrol oyuncusu benicio del toro ile anılması daha doğru olan che:part-1&2 ve yaramaz çocuk michael moore' un yeni bir tokatı olduğuna inandığım capitalism: a love story (kapitalizm: bir aşk hikayesi) yi ard arda izlerdim ki 'güzel bir adam' ın nasıl paraya tahvil edildiğini daha iyi görelim.
iki... giderek bir filmekimi modasının oluştuğuna inanmaya başladım artık.
önceden biraz daha anlaşılabilirdi bu ilgi. yazları büyük şehirden kopmak zorunda kalan öğrenciler, yaz tatilini bahane eden sinemaların tempo düşürmesi, köşe başlarında yerlerini almaya başlayan kestanecilerin haber verdiği soğuk havalar.
sonra evin akıllı uslu davranan abisi gibi duran istanbul film festivali' nin yanında hırçın, şakacı, ele avuca sığmaz küçük çocuğu gibi oluşuyla cazibe merkeziydi.
ama artık anlamıyorum. çünkü filmekimi herkesin dilinde. 'boş ver sinemaya gitmeyi alalım şurdan bir dividi' cilerin, 'battaniye altı sinema keyfi' kavramını icat eden tembellerin, 'sinemayı severim ama vakit' diyenlerin... hepsinin.
sanki filmekiminde bir film görebilirlerse ruhları kurtulacak, entelektüel olduklarını hem kendilerine hem de eşe dosta ispat edecek, böylelikle sinemaya ve sanata olan borçlarını ödemiş olacaklarını düşünen yeni bir tür çıktı ortaya.
üç... bir de her festivalde ortaya çıkan 'festival insanları' var.
eminim farklı kostümleri, hayatın içinden değilmişcesine duruşları ve biz iki filme zor bilet bulurken neredeyse her filme buldukları biletlerle istiklal' i şenlendirmeye başlamışlardır.
merkez üs: http://www.iksv.org/filmekimi_2009/
notgibi: ve orada göreceksiniz ki mutlaka izlerdim dediğim filmlerden ilki olan a serius man, filmin kopyasında çıkan bir problem yüzünden gösterimden kaldırılmış.
16 Ekim 2009 Cuma
blues festivali
festivalin yirmincisi bu akşam antalya' dan geriye kalan on dokuz şehre doğru yola çıkıyor.
dile kolay tam yirmi yıl...
yaş sınırını aşıp on sekizinde o kapıdan içeri dalanlar şimdi otuz yedi yaşında.
bense en az yarısına katılmış olmalıyım. anı diye sakladığım biletler duruyor, bu bünye biraz daha genç olsaydı net bir rakam söylerdim ama biletleri attım, bu bünye yaşlı. üstelik yorgun.
ilk olarak doksan dört yılında katılmıştım. demek ki doksan dört yılı sadece 'yirmi bir mart' ve sonrası günler değil daha fazlasıymış.
en son katılışım ise geçen yıl hilton' daki tadilat nedeniyle bilkent otel' de yapılan ankara ayağı. doğrusu pek şikayet etmiştik, değişen dinleyici profilinden, balo kıyafetiyle blues dinlemeye gelen cici kızlardan ve ruhu blues' a uzak kız peşindeki erkeklerden.
'beyaz bluescu mu olur' watermelon slim, 'kadınlar söyleyemez' sharrie williams ve 'babasının ününü hoyratça kullanan' john lee hooker jr. dan oluşan kadro da bizi mutlu etmemişti.
ardından bir sürü dedikodu: organizasyon komitesinin sanatçı seçimi için fazla zaman ayırmadığı, hatta bir çeşit paket program içinden tercihlerini yaptıkları konuşuluyordu. eskisi gibi büyük isimler getirme derdinde olmayıp sıradan isimleri reklam kampanyaları ile cilalamak istedikleri de dedikodular arasındaydı.
bakalım bu yıl ne olur?
shenekia copeland, terry evan, ray schinnery..
hiç olmazsa aralarında 'beyaz' yok.
merkez üs:http://www.efesblues.com/
dile kolay tam yirmi yıl...
yaş sınırını aşıp on sekizinde o kapıdan içeri dalanlar şimdi otuz yedi yaşında.
bense en az yarısına katılmış olmalıyım. anı diye sakladığım biletler duruyor, bu bünye biraz daha genç olsaydı net bir rakam söylerdim ama biletleri attım, bu bünye yaşlı. üstelik yorgun.
ilk olarak doksan dört yılında katılmıştım. demek ki doksan dört yılı sadece 'yirmi bir mart' ve sonrası günler değil daha fazlasıymış.
en son katılışım ise geçen yıl hilton' daki tadilat nedeniyle bilkent otel' de yapılan ankara ayağı. doğrusu pek şikayet etmiştik, değişen dinleyici profilinden, balo kıyafetiyle blues dinlemeye gelen cici kızlardan ve ruhu blues' a uzak kız peşindeki erkeklerden.
'beyaz bluescu mu olur' watermelon slim, 'kadınlar söyleyemez' sharrie williams ve 'babasının ününü hoyratça kullanan' john lee hooker jr. dan oluşan kadro da bizi mutlu etmemişti.
ardından bir sürü dedikodu: organizasyon komitesinin sanatçı seçimi için fazla zaman ayırmadığı, hatta bir çeşit paket program içinden tercihlerini yaptıkları konuşuluyordu. eskisi gibi büyük isimler getirme derdinde olmayıp sıradan isimleri reklam kampanyaları ile cilalamak istedikleri de dedikodular arasındaydı.
bakalım bu yıl ne olur?
shenekia copeland, terry evan, ray schinnery..
hiç olmazsa aralarında 'beyaz' yok.
merkez üs:http://www.efesblues.com/
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)