bizim mahalle etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bizim mahalle etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Temmuz 2025 Çarşamba

hak, hukuk, haram, helal

tam da bunlardan bahseden "şiir"i bir defa daha analım:

"İmar ruhsatı olan bir müteahhit şehrin ırzına tecavüz ederken yasal olarak suçsuzdur ama yaptığı iş helal değildir.

Keza raf ömrünü uzatmak için ekmeğin içine kanserojen madde koyan fırıncının yaptığı ambalajın üzerine koyduğu sürece yasal dolayısıyla suçsuzdur, ama helal değildir.

Bir kalem darbesiyle atar ergenleri sokağa döken yazar, alevler afakı sardığında suç mahallinde değilse, olayları evinden seyrettiğini ispat edebiliyorsa yasal olarak suçsuzdur ama helal değildir."*

*:alev alatlı

15 Ocak 2025 Çarşamba

son kahraman

nazan öncel, yıldız tilbe, lale müldür, ayşe şasa, didem madak ve hatta aslı serin'den oluşan bir listem var benim.

onların güzelliklerine iman ederim. hem cesur hem kahramandırlar. dokundukları her şey altın tozuna dönüşür. akıllı yaşamaktansa deli yaşamayı seçmişlerdir.

en önemlisi de, hem cenneti hem cehennemi görmüşlerdir. üstelik aynı anda.

sanırım bu listeye farah zeynep abdullah da dahil oldu.

kelebeğin rüyası (2013) ile görüş alanıma dahil olduğunda onda gördüğüm soylu hava beni çok etkilemişti. oyunculuğu ise filmdeki herkesten daha iyiydi. dayanamamış, türk işi bir anna karenina söz konusu olsaydı adayımın o olduğunu seslendirmiştim.

benimle bu fikri paylaşan başkaları da olmalı ki, çok geçmeden kostüme bir dizide, kurt seyit ve şura'da şura oluverdi.

herkes gibi ben de bir küçük eylül meselesi (2014) tarzı bikinili, dekolteli, ideal ölçülü ideal dizi oyuncusu olmasını beklerken onun hatrına bir süre tahammül ettiğim masumiyet apartmanı dizisinde sıradan bir karakter çıktı seyirci karşına. sıradan ve yayvan.

/hakkını teslim etmeliyim. o dizide beni asıl etkileyen aşk, meşk, flört meselesini halledip iki baş rolü ilk bölümde evlendirmeleriydi.

biliyorum dizinin bambaşka dertleri vardı ama bu bahis de en az bir sezon götürürdü diziyi./

bergen'i tam da bergen gibi oynaması yeteri kadar takdir edilmediyse sivri dili yüzündendir. çünkü baştaki listeye kendisini dahil eden haller de en çok dili belasına.

dokuz köyden kovulmayı göze alarak 'yılmaz güney putu'na saldırdı mesela. tepki alacağını bile bile görmezden gelinen yılmaz güney gerçeğini gözümüze soktu.

/sinemasına kimsenin sözü yok. ama gösterilmeye çalışıldığı gibi fikirleri yüzünden yurdundan uzakta ölmek zorunda olan biri de değil.

sinemasal yeteneğinin yanında, ataerkil kodları kıramamış, kadına şiddet uygulayan bir maço, bir gazinoda yumurtalık ilçe hakimini vuran ve on dokuz yılla cezalandırılan, beş yıl sonra da yurt dışına kaçan bir katil./

yalan yok bunu yapan o kızı sevdim. en son aforoz edilmeyi göze alarak dizi piyasasına çomak sokunca da söylemek istedim.

3 Nisan 2024 Çarşamba

paralel evrenler: on yedi

iki şarkıcı. ikisi de söz yazarı.

biri türk, diğeri amerikalı.

türk olan "bizim mahalle"den. o kadar çok severim yani. amerikalı olansa "gavur dostlarım"dan, yani "öteki çarşı"dan. ikisinin de emeği çoktur bende. hayatıma temasları 'beni ben yapan' şeylerdendir. tıpkı sinema dergisi ya da atilla atalay gibi.

benzerlikleri benim için 'en' olmalarıyla değil sadece, şarkılarından ilk akla gelenlerin vardıkları noktadan çok uzaktaki kaynaklarıyla da içimdeki dostluklarına dostluk katıyorlar.

*

sene iki bin. ya da iki bin bir... bursa karacabey'deki bir konser sonrası, dinleyiciler arasındaki veteriner çiftin davetiyle karacabey harasına giden feridun düzağaç orada bir tayla karşılaşır ve sevmek için şefkatle ona yaklaşırken ağzından o ünlü nakarat dökülür: gel tanışalım önce...

kalp kırıklığı ya da sevgilinin olmaması gereken bir yerdeki mevcudiyeti falan değildir sebep. sadece ve sadece bir market alışverişi sırasında bir annesinin küçük kızına söylediklerini duymuştur chris isaak: baby did a bad bad thing.

6 Şubat 2024 Salı

son mektup

alev alatlı hanımefendi,

adınıza yazıyorum. çünkü, inancınızın cennetinde, etrafı seyretmekten ve keşfetmekten fırsat buldukça bizden yana baktığınıza eminim.

sizi ilk duyduğumda 'doksanlar'dı. övülüyordunuz. bir büyüğümüzün kitaplığında kitaplarınızı görmüş, nedense henüz vaktin gelmediğini -hadi cesur olayım: anlayamayacağımı- hissetmiştim. elime aldığım kitapları da bir kaç sayfanın peşi sıra yerine koymuştum.

dergilerde adınıza denk geldikçe yazılarınızı okudumsa da işaret ettiğiniz dünyaya ilk adımı schrödinger'in kedisi/kabus ile attım. aldığım keyfi hiç unutmadım. bir de 'bir duygu'yu.

o yaşlarımda dahi bir kadının ilk olarak ellerine bakan, beğenmediği ellerin ötesine dahi geçmeyen ben, zekaya aşık olmanın mümkün olduğunu hissetmiştim. zekanın cazibesini, baş döndürebildiğini.

sonra iktidar değişti, dünya değişti ve söylediklerinizin teması evrenselden yerele döndü. bu, ihmal ya da çerçevenin daralması değil, herkes kendi kapısının önünü temiz tutarsa sokak kendiliğinden temiz olur hamlesiydi.

bu sırada iki şey daha öğrendim sizden. ilki, devlet ile iktidar aynı şey değildi; ülkemizi sevmek iktidarı/muhalefeti sevmek manasına gelmiyordu. ikincisi de, asla ve asla "kestane çıkmış da tabağını beğenmemiş tayfası"ndan olmayacaktım. sayenizde bunun ne büyük bir ayıp olduğunu öğrendim. elbette bu, hataları görmezden gelmek, yanlışlıklara çanak tutmak değildi. sadece, günahıyla sevabıyla doğduğumuz evi unutmamak, sırtımıza yük olmasına müsade etmeden bir şükran duygusunu içimizde taşımaktı.

anarşist olmayı beceremese de hayatı boyunca muhalif olmayı seçmiş biri olarak, sizin gibi başının üzerinde düşünen bir kafa taşıyan bir entelektüelin iktidara yakın olmayı seçmesini başta yadırgadığımı saklayamam. sonradan bu durumun benim için ne kadar öğretici olduğunu da.

iktidar tarafını seçen bir şeyleri satıyordu da diğer tarafta olanlar ne yapıyordu? bilmem ne gazetesi satılmış gazete, kabul. peki berlin'de yaşayıp ülkenin gidişatı üzerine internet üzerinden yayın yapanlar ne?

kaldı ki, siz "her yasal hak helal değildir" derken, muhalif kalmakta ısrar eden muhalefetin bunca yıldır yapamadığı muhalefeti, eleştiriyi yaptınız. günahı anlamayanların boynuna.

sizden geriye hiçbir şey kalmasa bile bu kalırdı: her yasal hak helal değildir... ingiltere oturum için yasal zemin araştıran, oğlanı tenise, kızı ingilizce kursuna gönderen, devlet okulları yerine özel okulları dolduran 'modern müslümanlar'a duyurulur.

ama bana bir şey daha kalacak sizden. yaşamınızın son demlerinde dilinize persenk olan "yavrum" hitabı.

onu ne zaman duysam/okusam her defasında bana da deyin istedim: "vnf. yavrum, sen zamanda ve mekanda kaybolmayacaksın."

sözler düğüm. başladığımız yere dönelim.

çünkü orada da meraklı olacağınızı, öğrenmek ve keşfetmek için etrafa dikkatle bakacağınızı biliyorum. ve gözünüz üzerimizde olacak, tıpkı müdahale edebilecek uzaklıkta olmasa bile çocuğundan gözünü ayırmayan anneler gibi.

selam ile

vnf.

31 Mayıs 2020 Pazar

oruç aruoba

her şey uzun sürmüş bir gecenin sabahında nasılsa önüme düşen umay umay tivitiyle başlamış, anlayamamışım. oruç aruoba'dan bir alıntıydı, şaşırtan bir yanı yoktu. 

sonra koşmaya gittim. eve döndüğümde posta kutularının elektronik olanında beni bekleyen bir mesaj vardı. daha doğrusu bir yorum. meğer oruç aruoba 'bu tatar çölü'nden kurtuluşun yolunu bulmuş. 

gittiği yerde buradakinden daha mutlu olsun. -eğer varsa- inandığı tanrı(lar) merhametini ve şefkatini ondan esirmesin. 

* 

"en yoğun özlemlerimizin ortasına bir katı bıkkınlık gelir yerleşir, apansız: öyle olur ki, en son ucuna gitmeye can attığımız bir ilişkinin içinden çekip gitme arzusu çöker üzerimize." 

bu, tek cümleyle girmişti hayatıma. iki binlerin başıydı. ankaraydı. içimde fark etmediğim gitmekler vardı. kelimelerini bulmuştu artık. yakari beni biliyordu. dosttu. "dikkat et," dedi. "bu gitmekler alışkanlık hâline dönüşmesin." 

her zaman gitmedim aslında. bazan gitmesine izin verdim. ben, öylece durdum. 

ilk oruç aruoba kitabım yürüme oldu haliyle. kitabın başında yer alan, oldukça alçak gönüllü biyografisinde tek bir cümleciğin altını çizmiştim: 1983'te üniversiteyi terk etti... istifa değil terk. bu da, ondan öğrendiğim ikinci şeydi. 

daha fazlası vardı ama bana bir kitaptan iki şey bile yeterdi. artık, beni ben yapan kitaplardandı; hangi şehre gitsem, hangi evlerin odalarına, salonlarına kitaplıklar kursam. 

en son zilif dahil oldu halkaya. sanki parantez kapansın, çember tamamlansın diye. zilif, yani: 'mürekkep = kan' denklemine yaklaşan bir mektup-kitap/ bir sonraki gece olmayabilecekken, bıçak sırtında yazılmış, bıçak gibi bir metin. 

* 

otuz bir mayıs pazar' iki bin yirmi. 

oruç aruoba, "dünyan çıkış yolu"nu buldu. ve bugün, ondan bana üç şey kaldı. 

ilk cümle: ilk oruç aruoba, en çok oruç aruoba... 

zilif, saplandığı yerde kalan bıçak. kanayan yara. 

geriye kalan ne kadar cümle varsa.

21 Haziran 2019 Cuma

çobanoğlu

şair, derviş ve sinemacı ahmet uluçay'ın küre yayınları'ndan çıkan, "sinema için bunca acıya değer mi?" başlıklı güncesinde rastladım çobanoğlu'na. ve bir nesneye bakınca aynı şeyleri görmenin güzelliğine bir defa daha iman ettim.

tarih, on haziran iki bin. ahmet uluçay, bozkırda deniz kabuğu'nun senaryosu üzerine konuşmak için kanal7'ye, pek de iyi geçmeyecek bir görüşme için cahit koytak'a uğramıştır.

"Çıkarken Süleyman Çobanoğlu'nu gördüm. Dünya bir yana, Çobanoğlu bir yana. Onu gördüğümde nerede olursam olayım, bir yurt özlemi duyuyorum. Çocukluğumun Ağustos güneşleri altındaki, harman yerlerinden toprak sıvalı, toprak tabanlı evlerin artık kaybolmuş serinliğinde dayanılmaz bir arzu duyuyorum. Çobanoğlu, unutulmuş eski bir rüyayı uyandırıyor içimde. Yeni sürülmüş bir tarla, toprak kokusu, iki yanı ulu kavaklar dizili bir köy yolu, tarla dönüşü bir öküz arabasının üstünde yorgun yakılan bir cigara... Bana "Bırak sinemayı, köyüne dön" diyor sanki. Sanki yarın kendisi de dönebilecek. Bu akşam evi toplaması gerekiyor."

2 Ocak 2019 Çarşamba

ismet bey

dostlarım, mustafa kutlu'ya olan hürmetimi bilir. ki, hayallerimden biridir bir gün 'dergâh'ın kapısından girip 'hacı' ellerini öpmek ve lütfederse bir bardak çayını içmek. ismet özel'e gelince; türkçenin en büyük şairi, diyorum, daha ne olsun...

twitter sayesinde haberim oldu. meğer mustafa kutlu, mavera vakfı'nın düzenlediği bir söyleşiye katılmış ve sorulara yanıt vermiş. bunlardan biri de, dergâh dergisi'nin kuruluşunda birlikte çalıştıkları ismet özel üzerine. eminim kimse şaşırmamıştır.

"ismet bey hakkında konuşmak fevkalâde zordur. çünkü ismet bey'in kendisi zordur. trajik bir adamdır. kimseyle imtizaç etmesi mümkün değildir. mafevkimde kimse yok, demektedir. buna da hakkı vardır. son büyük türk şairi olarak kabul ederim kendisini. fikriyatına da saygı duyarım. fakat mizacı ve yürüdüğü yol bakımından daima uçlarda dolaşan, daima ne yapacağı çok belli olmayan, nerede ne söyleyeceği çok hesaba kitaba gelmeyen fevkalade derin fakat bir o kadar geçimsiz önemli bir fikir adamıdır. ama şiiri bence onun da önündedir."

merkez üs: https://www.yenisafak.com/video-galeri/hayat/mustafa-kutlu-aydinimiz-dindar-olmaktan-korkar-2188095

uzun hâli ise buradan başlıyor.

4 Haziran 2018 Pazartesi

cengiz aytmatov

iki bin beş... sms yani kısa mesaj zamanları. başka bir deyişle, "bu telefonların bir de gelmeyen kutusu olmalı" dediğim günler...

john fowles'ın ölüm haberini alınca, yakari'ye "önce margarita duras, sonra john fowles... sıra cengiz aytmatov'da. sonra da biz gideriz herhalde sırayla," diye bir mesaj atmıştım.

peşi sıra oturup, "yirminci yüzyılın en iyi üç romancısından biri. duras ve fowles öldü ama allah ona uzun ömür versin. çünkü yazacakları henüz tükenmedi," diye onu yazmaya başladım. ama o da öldü. yazı ise bitmedi.

*

adını çok duyduğum bu adam artık okunmalı dediğimde doksan yedi yazıydı. limanı gören bir ev, balkonu neredeyse örten asma yaprakları, fonda dire straits.

geri gelmeyecek yazlardan biriydi. bütün bir yaz dire straits dinleyip cemile'den başlayarak cengiz aytmatov külliyatını okudum. normal olarak bir kaç yıl sonra aynı yollardan geçen yakari'ye, "çok şanslısın," diyeceğimi henüz bilmiyordum.

yazdıklarında eski coğrafyaya dair efsaneler, hikayeler güçlü bir duyarlılıkla hayat buluyordu. o eski coğrafyanın sadece geçmişi değil bugünü de yazdıklarının konusuydu. yazdıkları, anlattıkları bozkır sarısıydı. sık sık buharlı tren karası bulaşan bir sarı.

gözümün önünden hiç eksilmeyen bir görüntü: sarı-özek bozkırını bir baştan diğer başa geçen ve dünya savaşlarının ikicisi için cepheye asker taşıyan buharlı tren. trenler gelir, trenler giderdi. gün batarken sararırdı. fonda brothers in arms.

*

o yaz geri gelmeyecek yazlardan biriydi. cengiz aytmatov külliyatını okudum, dire straits dinledim. çok şey yaşadım, kendime bir çok şey sakladım.

cemile meselâ... ilk aşkın yakıcı ve yıkıcı öyküsü. belki de büyüme öykülerine bugün bile duyduğum zaafı başlatan, bana yeniden yeniden amorcord(1973), sjecas li se dolly bell? (dolly bell'i hatırlıyor musun?)(1981), almost famous(2000) izlettiren öykü. üstelik, aragon "dünyanın en büyük aşk hikâyesi" derken haksızlık etmemiş.

meselâ beyaz gemi... "onun iki masalı vardı. biri kendisinindi ve başkası bilmezdi. ötekini ise dedesi anlatmıştı ona. sonra ikisi de yok olup gitti. şimdi biz bunlardan söz edeceğiz." muhteşem paragrafıyla açılan, yaba kulaklı küçük bir çocuğun gözünden umudu, bekleyişi ve hayalleri anlatan ve "gittin yaba kulaklı çocuk." cümlesiyle biterken beni salya sümük ağlatan beyaz gemi… tatar çölü'nü okuyana kadar beni en çok ağlatan kitap olarak kalmıştı. ama acıdan değil şefkatten ağlamıştım.

ya da dişi kurdun rüyaları... aytmatov'u inkar edilemez bir biçim büyük yazar haline dönüştüren, mükemmel bir tabiat romanı olmasına rağmen yazarın her zaman yaptığı gibi tarihten, mitolojiden ve dinden bahsetmekten vazgeçmediği dişi kurdun rüyaları.

öyle ki, yirminci yüzyılın en iyi romanı 'üçleme'sinde kendine yer buldu.

adı yüzünden ne zaman hakkında konuşsam bir yığın açıklama yapma ihtiyacı duyduğum, modernizm ve teknolojinin sadece insandan değil tabiattan da neler alıp götürdüğünü anlatan roman bugün bile kıymeti bilinmeyen, okurunu bulamamış kitaplardan. bozkırın ortasında gece için yakılan ateşin başında eski papaz okulu öğrenci abdias büyük şehitten bahseder: "kollarını açtı ve şehit numarası yaptı." son noktayı ise çiftlik sahibi boston koyar. taşçaynar yerine henüz bir bebek olan oğlunu vurur.

*

dedim ya yıllar önceydi. beni ben yapan yazlardan biriydi.

o yaz cengiz aytmatov'un türkçedeki bütün kitaplarını okudum.

limanda gemiler, balkonu örten asma yaprakları. ufuk çizgisinin üzerinde bulutlar koşuyordu. fonda brothers in arms.

15 Aralık 2015 Salı

mustafa kutlu

dergâh'ın üç yüz on numaralı aralık sayısını gördünüz mü? mustafa kutlu, kısacık bir mektupla yirmi beş yılın ardından derginin 'yazı işleri' görevini ali ayçil'e devrettiğini açıkladı.

demek ki büyüdük. artık yaşlanabilirim. bir gün dergâh'ın kapısını çalıp bir çayını içme, elini öpme hayali ise yerli yerinde.

*

erzincanlı. atatürk üniversitesi'nden mezun. hocaların hocası orhan okay hoca'nın öğrencilerinden. "hareket"li yılların peşi sıra kısa süren öğretmenlik macerası ve sonu "dergâh"a çıkan yayıncılık yılları. bir yandan da yazıyor, hem de ne güzel yazıyor.

bir modern zaman dervişi. bu, "hareket"li yıllardan sonra vardığı "dergâh"ın her şeyi olmasından belli. sadece yazarlığı değil, edebi manada sezgisi de güçlüydü. nazan bekiroğlu'nun şiir yerine öyküde karar kılmasında, süleyman çobanoğlu, hakan arslanbenzer ve ibrahim tenekeci üzerindeki etkisi büyüktü.

sabahattin ali etkisindeki ilk dönem hikâyeleri sır'la yeni döneme girer: sosyal gerçekçi bakıştan manevi olan geçer bir manada. uzun hikâye ise romanla öykü arası bir türe konukluktur. yazan aynı güzel adam olduktan sonra ne fark eder ki? fenerbahçe bile yazsa okurum. ki, yazdı.

belki atladığım yazıları olmuştur ama bütün kitaplarını okudum. bahse değmez hayatımda gurur duyduğum işlerimden biridir bu. son dönem kitaplarının okuru olsam da, beni ona asıl bağlayan dergâh'ın arka kapağında okuduğum, "güzel bir gün nasıl olur?"u anlattığı deneme ile mücahit babasının savaştan dönmesini bekleyen küçük çocuğun hikâyesidir. mahzun mücahit soğuk bir kış günü halk kütüphanesinin arşivinden çıkarıp sobadan uzak bir köşede okuduğum dergilerin birindeydi. ve çok ağlamıştım.

yeni şafak'ın yeni şafak, kanalyedi'nin kanalyedi olduğu zamanlarda spor yazıp sinemadan konuşurken de, istanbul'un gözden ırak düşen yerlerini gönlümüze bağlarken de güzeldi.

ama uzun hikâye ile başlattığı ve her yıl ramazanla gelen, romana göz kırpan ama hikayeciliğinin tadından taviz vermeyen "uzun hikâye"leridir asıl beni benden eden.

onu okurken kalbimizin üzerinde bir ağırlık, yüzümüzde bir tebessüm, daima ikisi bir arada olur. yalın bir dil, sade bir işçilikle bu coğrafyanın öykülerini anlatır. değerlerine düşkün her yazar gibi anlattıkları bizden, konuları tanıdık. zamanın bir parçasına tutunmamızı sağlayan, toplum olarak nereden nereye geldiğimizi ve yakın zamanların bizden neleri alıp götürdüğünü anlatan dipnotlar.

biraz da çocukluğumun kemalettin tuğcu'su; yokluğun acısını bizlerle paylaşıp güzel günlere inanmamızı sağlayan.

fenerbahçeli. hacı. ressamlığı da var.

ve kitaplarından en çok yoksulluk içimizde'yi seviyor.

*

allah uzun ömür versin kendisine. ve sağlık. hayalim gerçek olmadı belki ama değişti. her ne kadar, yol arkadaşı ezel erverdi, "yayınevindeki masası, köşesi hep duracak, istediği zaman gelecek," dese de, şimdi o bir bardak çayı, bir yaz günü denizi gören rüzgarlı bir çay bahçesinde içmek istiyorum. yanımızda ercan kesal'da olsun. hatta, henüz tanışmamışlarsa o tanışıklığa ben vesile olayım.

30 Kasım 2013 Cumartesi

bir ahmet uluçay şiiri: davet

bu coğrafyanın "en güzel abi"lerindendi. "her ölüm erken"di ama o gerçekten erken gitti. ebediyete yürüdüğünde otuz kasımdı, dört yıl önceydi. dileyelim ki, ohepvarolan şefkatini hiçbir zaman ondan esirgemesin.

gitmezden önce bir şeyi çok istemenin o iş için yapılacak en güzel dua olduğunu, eğer çok istersek hiçbir şeyin hayal olmadığını, karpuz kabuğundan da gemiler yapılabileceğini, bozkırda deniz kabuğu bulmanın mümkünlüğünü öğretti bize.

ve adalet için beklemeye gerek olmadığını, tanrının bu dünyada da adaletli olabileceğini... yoksa karpuz kabuğundan gemiler yapmak iki bin dört yılı uluslararası istanbul film festivalinde "en iyi film" ödülünü kazanır, iki bin beş yılında siyad tarafından "en iyi film" seçilir miydi? hepsinden daha önemlisi, o adalet olmasaydı dünyanın en güzel insanlarından sevin okyay "benim kahramanım ahmet uluçay" başlıklı nefis bir yazı yazar mıydı?

şairdi aynı zamanda. ikinci yeni değil belki. neo-epik'in yanından bile geçmiyor. sinemasının yanında sönük belki ama baştan ayağa duygulu saf bir şiir bu. "kamyonunun egzoz sesiyle" mi yazdı bilinemez ama ikindiyazıları'nda* yayınlanmıştır.

*

beni sen çağırdın
dedin:
ben çiçekleri saksılarda okşadım hep
karlı dağları tablolarda
var olduğuna inanmak ellerimle
ellerinden tutmak isterim senin
beni sen çağırdın
dedin:
gel al, götür beni
bu istanbul'da büyük aşklar yaşanmaz
yalanın, sahteliğin şehri burası,
naylon ekmekler yenir burda
naylon tebessümler, naylon selamlar
naylon kalplerle sevilir burda
beni sen çağırdın
dedin:
ben yerimi buldum artık
kuru ekmeğine hasretmişim yıllardır
sahte güneşlerle aydınlanmıyor içim
gel, al götür beni, gel al, götür
mühr-ü süleyman'ı tanıdım ben
umrumda değil, belkıs'ın sabâ'sı
beni sen çağırdın
sen, istanbul'lu kız, padişahın kızı
ben anadolu'da bir çoban, taa uzak köylerden
ateşle su hikayesi yani
yani bizimki masal, bizimki efsane çok eski tarihlerden
uyanıverdi hülya, öpünce kirpiklerinden
beni sen çağırdın
bir kahramanı çağırır gibi tarih sayfalarından
topraklardan silkindim, mumyalardan çözüldüm
lahidleri devirip attım üstümden
çıkıp geldim elimde asa, ayağımda çarık
çıkıp geldim kenan çobanları gibi kitab-ı mukaddes'den
farzet ben musa, sen bana inanmış
ardımızda firavun'un zulmü, önümüzde deniz
yanımda sen, eteğini tutmuş doğmayan çocuklarımla ben-i israil
hani benimle gelecektiniz
gelmediniz, gelmediniz
beni sen çağırdın
öyle içtendi bu davet, öyle yürekten
ve öylesine susamış, öylesine tertemiz
sana sevgi, sana selam, sana kurtuluş getiriyordum asrı saadet'den
farzet ben ashab-ı kehf'den biri
üç yüz yıllık uykunun mağaralarından çıkıp geldim
geçmedi elimizdeki akçelerimiz


*: başlı başına bir yazı konusu olması gereken ikindiyazıları, kahramanmaraş'ın andırın ilçesinde çıkan andırın postası'nın sanat ekidir. davet,"ayda bir yayınlanır" notuyla çıkan ikindiyazıları'nın doksan iki eylülünde yayınlanan yüz yirmi birinci sayısında yayınlanmıştır. o sayının yayın yönetmenliğini ise serhat çıtak yapmıştır.

notgibi: hem suskunluğundan hem konuşkanlığından hayata dair çok öğrendiğim mesai arkadaşım şükrü bey şairlerin ilk kitaplarına duyduğum ilgiyi öğrendiğinde elinde ne kadar taşrada çıkan-çıkmış edebiyat dergisi varsa bana hediye etmeseydi ne ben dünyanın en güzel edebiyat dergisi ikindiyazılarını biliyor olurdum ne de bu yazı...

25 Eylül 2012 Salı

neşet ertaş

ah "yalan dünya"...

bir defa daha en iyi yaptığı şeyi yapıyor ve mecbur ediyor: yaklaşık üç yıldır taslaklarda duran, en son geçen kasım ayında bir kaç cümle eklediğiniz bir yazıyı bozlaklar eşliğinde, bazan ağlayarak tamamlamak zorunda kalıyorsunuz.

*

bozkırın tezenesi...

kırşehirli mahalli sanatçı...

eğer atatürk'ün öldüğü yıla denk gelmese belki de doğum tarihini bilemeyecek bu adam, yokluk içindeki çocukluğunu, bir kaç yıl sonra öksüz kalacağını bilmeden, babası muharrem ertaş'ın ardı sıra kırşehir ve çevresinde köyden köye, düğünden düğüne gezerek, babası bağlama çalıp türkü söylerken bazı oynak melodiler eşliğinde ortada oynayarak geçirir.

biraz büyüyüp bağlamasını eline alınca, babasından kendisine sirayet eden yetenekle abdal geleneğini iki binli yıllara taşıyacaktır. sonrasını biliyorsunuz, kara sevdaya, gurbete, ana sevgisine, yoksulluğa dair bozlaklar havalandıran bir 'garip'...

ankara gazinolarında çalışır. babasını kırmayı göze alarak sevdiği kadınla, 'leyla'sıyla evlenir. ki ona bütün kadınlar 'leyla'dır. kısa bir istanbul tecrübesi yaşar. bu tecrübe sırasında iki de plak doldurur. radyo günleri derken, ortadan kaybolur. bozulan sağlığı yüzünden çocuklarının yanına almanya'ya gitmiştir. hatta, bir trafik kazası yüzünden eski yugoslavya'da üç ay hapis yatar. gerçekten de, "hapishanelere güneş doğmuyor"dur. neredeyse yirmi yıl süren yokluğunda bolca "ölüm haberi" gelir. ölmemiştir ama eserleri gerek kendi sesinden, gerek 'folk müzik' cilasıyla çeşitli sanatçılardan dinlenmeye devam etse de unutulmuştur.

tam burada ben dahil oluyorum anlatıya. kestane çıkmış da tabağını beğenmemiş tayfasına dahil olmaktan haya ederim. kaldı ki, hiçbir zaman o tayfadan olmadım. ama büyüdüğüm dönemde okullardaki mahalle baskısına karşı koyamayacak kadar çocuktum. türkçe müzik mi, ne kadar banal... ama büyüklerimiz vardı, hem de en ikna edici cümleleriyle: sen blues seversin, neşet ertaş'ın yaptığı da blues. amerika'da yaşasa kesin blues yapardı.

ama neredeydi?

kanalyedinin kanalyedi olduğu zamanlardı. fotoğraflarla yapılmış bir klip eşliğinde içim titreyerek gönül dağı'nı dinledim. "gönül" sözcüğünü, "ğonul" ile "ğonül" arasında bir yerlerde söylüyor, daha da güzelleştiriyordu.

kalan müzik birkaç yıl sonra neşet ertaş külliyatını yayınlamaya başlayınca ilk aldığım albüm doğal olarak gönül dağı oldu. sonra da diğerlerini almak zorunda kaldım. çünkü kayıtsız kalınamazdı. ve öldüğümde terekemden çıkacak en kıymetli şey belki de bu külliyat olacak.

ilk albümü gönül dağı için alınmıştı ama kızılırmak daha ilk dinlemede onun önüne geçiverdi. o kızılırmak ki, şekip şahadoğru'nun şikayet olmasını ile birlikte tasavvuf etkisinin en yoğun hissedildiği halk müziği parçasıdır. o günlerden bugüne çok neşet ertaş türküsü eskittim ama kızılırmak değişmeden kaldı.

neşet ertaş'tan başka hiçbir şey dinleyemez olduğum, bayram bilge tokel'in neşet ertaş kitabı'nı elimden bırakamadığım günlerde bir konser için ankara'ya geldi. arkadaşlarımdan gelen olmadığı için tek başıma gittiğim konser unutulmaz bir tecrübeydi: altmış üç yaşındaydı ama sahneye koşarak çıktı. "buraya gelirken bastığınız yollarda yüzüm vardır," dedi. 'bakalım o gara suratlı ne yapıyor diye düşündünüz," dedi. "burası çok sıcak oldu. izin verirseniz ceketimi çıkartabilir miyim?" dedi. etrafıma baktım. tek başıma gelmiştim ama yalnızlık hissetmiyordum.

türkünün popülerleşip her popüler nesne gibi tüketime sunulduğu günlerde bana da sordular, türkü dinliyor muydum? "dinlemem. ben sadece neşet ertaş dinlerim." zaten, onu dinlemenin, 'türkü modası'yla bir alakası yoktu.

o 'türkü modası'nın güzelliklerinden olan gönül dağı'nda bir garip kitabı için neşet ertaş'la nehir söyleşi yapan haşim akman, zor geçen çocukluğunu dinledikten sonra dayanamaz ve sorar: "hiç isyan etmediniz mi?" o da, "biz doğduğumuzdan beri yoksulduk, varlığı görmedik ki yoksulluktan şikâyet edelim. biz şöyleyi böyleyi görmedik ki daha iyisi için hayal kurabilelim." cevabını verir.

ve böylece daha da büyür.

*

bugün: yirmi beş eylül iki bin on iki...

neşet ertaş, bu yalan dünya'dan geçti, ebediyete yürüdü.

inandığı tanrı ondan şefkatini esirgemesin.

24 Temmuz 2012 Salı

didem madak

vasiyetine "dalgınlığınıza gelmek istiyorum/ ve kaybolmak o dalgınlıkta" yazdırmış bir kadın, bundan tam bir yıl önce sonsuza yürüdü.

henüz kırk bir yaşındaydı ve küçük kızına daha doyamamıştı.

ama duasını tamamlamıştı: "olanlar oldu tanrım/ bütün bu olanların ağırlığından beni kolla."

*

izmir'de doğmuş, dokuz eylül üniversitesi'nde hukuk okumuş, tezgahtarlık, sekreterlik, anketörlük yapmıştı. sombahar, öküz, ludingirra ise şiirlerine "evet" diyen bazı dergiler... ilk kitabı, ancak çok şanslıysanız bulabileceğiniz, inkılap kitapevi şiir ödülü sahibi grapon kağıtlar. sene iki bin… iki yıl sonra ise, "ah"lar ağacı geldi. (ki bu kitapla bildim kendisini. daha doğrusu bu kitaptan çıkma bir hit sayesinde; sevgilim, sanki 'bir masada iki kişi'den biriymiş gibi, "soru sormadan sadece dinle," dedi ve çantasından çıkarttığı, çıktısı alınmış bir metni okumaya başladı: siz aşktan n'anlarsınız bayım?sevgilim bana yazdı sanmıştım... nihayetinde 'zalim bir adam' olmak isteyen bir çocuktum ve 'siz aşktan n'anlarsınız bayım?' zalim olmak yolunda bana umut vermişti.) son olarak, iki bin yedi yılının armağanı, "bu kitap ısrar üzerine yazılmıştır" sunusuyla görücüye çıkan pulbiber mahallesi.

son kitabı olduğunu bilmiyorduk.

*

"ruhunu ütüsüz ve buruşuk gezdirmeyi sevdiğinden hiçbir zaman yeterince 'düzgün insan' olamadı," yazar biyografisinde. ilk okuduğumda hemen altını çizdim, derkenara bir yürek kondurdum. sonra bir tane daha. bir tane daha… en son saydığımda beş tane olmuşlardı.

ilk mısrada hikayesi olan şiirler yazdığını -bir ilaç içsem bari diye düşündüm-, ikinci kıtanın hemen başında ise şair sesini- iç ses, diye söylendim/ ardından yıldırım gürses…- fark ettim.

sayfalar ilerledikçe, 'kadından şair olmaz' tezim çürüyordu. itiraf: bu lafımı bana yedirendir kendileri. lale müldür ve nilgün marmara'nın başımızın üzerinde yeri var ama coğrafyamızda şiir yazmak için rotası erkeklerce çizilmiş bir söylemi taklit etmeniz gerekir. ya da hem cenneti hem de cehennemi üstelik aynı anda görmüş olmanız.

aklınızı terk ettikçe şairliğe yaklaşırsınız. bu yüzden lale müldür, bu yüzden nilgün marmara...

*

didem madak, kapalı ve imgesel bir şiir yerine, gündelik hayatın diliyle kurulmuş sade şiirler yazdı: samimi, çocuksu, ironik, biraz arabesk ama kesinlikle doğal şiirler. biraz 'ikinci yeni'ydi şiiri; biraz 'garip', hatta neo-epik...

çocukluğunu, çocukluk kahramanlarını, geçmiş özlemini, modern insanın trajedisini, kalabalıklaştıkça yalnızlaşan ve kendine ricat etmekten başka çıkar yolu kalmayan ben'i, kalbini ve o kalbin taşıyamadığı acıları konu etti şiirine.

galiba büyümek hoşuna gitmemişti.

hüzün ve mizahın kardeşliğini ispat edercesine, hem romantik hem komikti şiirleri.

birileri kulağına, samimiyet sanata engel, diye fısıldamış olmalı ki, pulbiber mahallesi sanatın ön plana çıktığı, iyi şiir kitabıydı. fakat hem kendine hem poetikasına en az ihanetle gerçekleşti bu durum. nasıl derler, şiirleri biraz daha olgunlaşmış oldu.

*

nasıl öykücü benim için bir öykü yazsın istemişsem o da şiir yazsın isterdim. ama olmadı. tıpkı kaan ince gibi o da usulca gitti güneş gibi batı kapısından bu kentin. dilinde kendisi gibi erken giden nilgün marmara’dan bir şarkı: "ey, iki adımlık yerküre/ senin bütün arka bahçelerini gördüm ben…"

*

"vasiyetimdir:/ en güçlülerden seçilsin/ beni taşıyacak olanlar./ ahtım olsun,/ yükleri ağırlaşsın diye iyice/ tabutumun içinde tepineceğim," demişti.

sözünü tuttu mu bilmem ama, isterim ki ohepvarolan şefkatini ondan esirgemesin.

ve benimle birlikte çok şehir görmüş, yorgun üç kitap, 'bayım' yerine 'madam' denilerek okunan bir şiir ve sevgiliye hitap için kullanılan bir mısra için kendisine çok teşekkür ederim.

"ah benim nergis kokulu cehaletim..."

22 Eylül 2010 Çarşamba

atilla atalay

neden bilmem, ne vakit onu anlatsam söze 'genç yazar' diye başlıyorum. oysa altmış üçte doğmuş. belki o da yaşı olmayanlardan biri olduğu için. belki de her şey değişir ve kirlenirken orada bir yerlerde hep aynı kaldığından.

fırt ve gırgır dergilerinden başlayan yolculuğunun ürünleri önce telos peşi sıra iletişim yayınları vasıtasıyla kitaplaştı. bugünlerde türlü dergilerde yazarken bir yandan da bloglar denizinde amiral gemisine komuta ediyor.

eray, haftanın lakırdılukurdusu, sıdıka, sıkılhan... bunları da bilirim ama onu daha çok hıbır mizah dergisinde ergün gündüz' ün çizgileriyle resimlenen, mizah yüklü kitaplarının sonuna her defasında bir iki tanesini eklediği öyküleriyle bilmeyi seviyorum.(hayaller kahyası ve kabin böcüü istisna. çünkü baştan sona bu öykülerden oluşuyordu.)

'iki cami arasında beynamaz gibi' diyenlere "sen takılma usta, bırakıcam bu işleri. opera yazıyorum. liberettonun yarısındayım, bi aryayı da bizzat seslendiricem. bu bakımdan sesimi yormamam lazım. kapatalım bu mevzuları. (kalbin böcüü)" demesine bakmayın siz, 'komikçi kitapları' nın sonuna eklediği bu 'hisli öyküler' ondaki mizah - hüzün kardeşliğinden başka bir şey değildir.

"bazen konuşamaz, diyemez oluyorum... kalemi sıkıyorum,elime yapışıyor... tüm dünya üzerime geliyor... kalemleri gökyüzüne fırlatıp duvarlara tükürüyorum... 'beklerler' deyip 'o gülünçlü yazılardan' yazarken, elimdeki kalemi kocaman bir direk gibi hissediyorum...

ben o direkle, kan ter içinde, bir o tarafa bir bu tarafa savrula savrula debelenirken, birileri şaka yapıyorum sanıp gülüyor... anlatamıyorum.(şakacı)"

aşkın en yakıcı, en samimi öykülerini ondan dinledim. tahmin edilemeyecek kadar sadelikle anlattığı bu öyküler bir daha kaybolmamak üzere içimde bir yere saplanıp kalıverdi: gidiş geliş, seslerim, ebekulak, fondip, öpücük balığı, fabrıga, ağlama dolabı, insan kalma alıştırmaları...

şimdi ise bir türlü doğru dürüst çalışmayı başaramayan makinalarda hıbır dergilerinden birer sayfayı fotokopi ettiğim günler, büyümeye çalışırken oynadığım oyunlarda onun cümlelerinden yardım umduğum zamanlar aklıma geliyor: birileri size 'ben sana ne yapabilirim ki?' diye sorar. cevabı ancak kendi sesinizle verebilirsiniz "çok şey..." sesleriniz uzaklarda kalmıştır.

ondan öğrendim bir sınıf dolusu çocuğun öksüz kalmasını, yavru bir kedi yutmayı, yalnızlık aletlerini, okulun en kazık dersine kafayı takıp tek vuruşta haklamayı, gözlerimin üzerine bir çift mavi göz örtüp uykulara dalmayı, başımı bir otobüsün buğulanmış camına yaslayıp bozkırı tek başına yaşayan bir ağacın yerinde olmayı, öyküsünü yazmak yerine yaşamak gerektiğini, ki yazsak bile beş para etmeyeceğini.

bir gün alacağım cevabı bile bile ona sormak isterdim: gerçekten başınızdan geçti mi?

"anlatılan sizin hikayenizdir."

bizim hikayemiz.