1 Nisan 2026 Çarşamba

yenilgi değil

"yenilgi yenilgi büyüyen zaferler" umudu, "yenil, daha iyi yenil" tavsiyesiyle büyüyen her çocuk gibi benim kelimelerim de, "yenilgiyi bir zafer halesi gibi taşıyan bir adam" izlenimi bırakıyor, biliyorum.

oysa sadece şimdi değil, kendimi bildim bileli yenilmeyi sevmedim. yenilmeyi sevmedim ama kazanınca da onunla ne yapacağımı bilemedim.

"bir ideolojisi olmayanların ideoloji"ne inancım belki bu yüzden. bu yüzden belki, "iktidar" yüzü görmeyişim.

yenilgim bu yüzden. bu yüzden her defasında "onlar"ın kazanması.

evet, hep muhalif oldum. bozan, yıkan bir "muhalefet"ten çok, bedeli ne olursa olsun her türden "iktidar"ın yanlışını, eksiğini söylemekten imtina etmeyen bir "muhalefet".

*

bir an düşündüm de, bütün bunlar zafer değil ama yenilgi hiç değil.

29 Mart 2026 Pazar

kestane kebap

bu akşam kıştan kalma bir görüntü ile karşılaştım; yaşlı bir adam kestane satıyordu.

bu manzara beni eskiye, geçen kıştan da geriye götürdü. nerden aklımıza gelmişse, o yıl satın aldığımız ilk kestanelerin kese kağıdını saklamıştık. galiba bir sonraki yıl da. hangi yıllardan olduğunu hatırlamıyorum ama bir kaç kese kağıdı daha geliyor gözümün önüne.

sonra, "ebevenler aşk şarkılarını alıp çocuklarına ithaf edebilir," minvalinde kestiğim ahkâmlar geldi aklıma.

aşkla çocuk arasındaki tek benzerlik bu olmayabilir ama. saklamak da benziyor sanki.

nasıl bir ilişkinin ya da aşkın başında her şeyin bir manası olur, sinema, konser biletleri, beraber içilen kahvelerin, birlikte yenilen yemeklerin kasa fişleri, alışveriş listesinden hallice, bazan saçma bazan vasat duygularla yüklü notlar biriktirilir hatta özel kutularda saklanırsa ebevenler de çocuklarına dair ne varsa gerek zihinlerinde gerekse fiziksel olarak saklar, biriktirir. kenarına eğri bir çizgi eklediği kağıt parçası ayraç olur kitaplara, yamuk yumuk bir kare ve üçgenden yaptığı ev, sağ üst köşesine sarı rengi boca ederek güneşe ulaştığı ya da alt yarısını vicdansızca yeşile boyadığı a-dört kağıtları kitaplığın raflarını, duvarları süsler. çok daha fazlası ise dosyalara konulmuş, tekrar bakmak hayaliyle özenle saklanmıştır.

ama zaman geçer. aşklar eskir, çocuklar büyür.

yılın ilk kestanesini yediğimizi fark etmeyiz bile. biletler, kasa fişleri "neden burada?" diye sorgulanan çöplere dönüşür. laf aramızda, hayatımıza o kadar şey girmiştir ki onlara yer yoktur.

çocuklara gelince... "resme yeteneği var," denecek kadar iyi resimler yapıyordur ama bilmem kimin resmi daha iyidir, neden ilkbaharı değil de sonbaharı resmetmiştir, maviyi daha çok kullansa daha iyi olur falan. anne ya da baba deyince mutluluktan havalara uçtuğumuz çocuğun konuşmasını düzeltir, biraz da annesine/babasına sormasını ya da susmasını isteriz.

insanın en büyük laneti budur belki de. hayretinin elinden alınması...

ya da üzerinde biriken rutinin tozu yüzünden olayların cazibesini zamanla yitirmesi.

27 Mart 2026 Cuma

defter

yıllar sonra bir defterim daha oldu.

adı da, "I. tokyo seferi".

25 Mart 2026 Çarşamba

paralel evrenler: on dokuz

eksilte eksilte yazan biri ya da ihtimallerin sonsuzluğuna yaslanarak kalem oynatan bir başkası...

fark etmez. okurum. yeter ki beni ikna etsin.

en sevdiklerim listesinde hem genazino hem javier marías'ın aynı anda olması tam da bu yüzden. oysa biri nakavtla, diğeri sayıyla biten boks maçlarının anlatıcısı.

aynı mantıkla, pornografiye dönüşmediği, yazanı o anlardan prim yapmaya niyetlenmediği sürece mahrem anların kelimeleşmesine de varım. raziye, bir oyun bir eğlence, decameron, hatta dede korkut masallarında olduğu gibi. üstelik keyifle okuduğumu saklamayacağım.

ama ben sadece kelimelere muhtaç olanlardan değilim. imaya da varım. problemin çözümünün okuyucuya bırakılmasına. bakışları sayfadan kaldırıp uzaklara bakmaya. gözlerin dünyaya kapanıp hayallere açılmasına.

tıpkı alper canıgüz ve afşin kum'un yaptığı gibi: 

gizliajans... musa sanem'e küçükken banyo yapmaktan nefret ettiğini anlattıktan sonra, biraz da damarlarında dolaşan alkolün etkisiyle "sen bana banyo yapmayı yeniden sevdirebilirsin diye düşünüyordum," der ve "deneyelim bakalım" cevabını alır.

ama son sözü alper canıgüz söyleyecektir: sonra... sonrası mahrem.

sıcak kafa... murat siyavuş ve şule, salgının orta yerinde, şule'nin babası fazıl beyden kalma bebek'teki bir dairede yanyana oturmuş yeni türkü'nün günebakan albümünü dinlerken, olmasa mektubun başladığında şule başını murat'ın omzuna yaslar.

ve mikrofona afşin kum gelir: ve... gerisini biliyorsunuz zaten.

20 Mart 2026 Cuma

kartvizit

yanlış anlamadığından emin olmak için elindeki kartvizite baktı, hatırası hâlâ parmak uçlarında gezinen kabartma dört yapraklı yoncanın altındaki ismi okudu.

17 Mart 2026 Salı

dakika ve skor

"Sevgisizlik de sevgi kadar içtendir. Bir zamanlar sevdiğiniz birinin artık zayıf olduğunu hissettiğinizde, duygularınız sizi ondan uzak tutmak üzere harekete geçer. Hayatta kalma savaşınızda fazladan bir ayak bağına hiç ihtiyacınız yoktur. İçinizde bir burukluk kalır belki, ona karşı sorumluluğunuz olduğunu düşünürsünüz. Ama fazla üzerinde durmazsınız. Hayat, takım dışı edilen zayıf oyuncular için üzülmeye vakit bırakmaz.

Bu ilişkinin diğer tarafında olmak ise hayatta en çok acı veren şeylerden biridir. Sizi bırakanlardan anlarsınız ki, artık tekrar çıkamayacak kadar batışa geçmişsinizdir, batışınızı durduracak hiçbir şey yoktur. Güvendiğiniz, sarılmak, tutunmak istediğiniz "sevdikleriniz" sizin batışınızın durdurulamaz olduğunu hissettikleri anda, yanınızdan uzaklaşmak için saniyeleri saymaya başlarlar. Bu arada beyinleri, vicdan azabı çekmelerini engelleyecek küçük oyunlar oynayabilir. Mesela yaptığınız ya da söylediğiniz bir şeye çok kızarlar. O kadar kızarlar ki, sizi bir daha görmek istemiyorlardır. O kadar kızılacak bir şey midir söylediğiniz? Pek önemi yoktur, onlar bunun gerekli doğrulamasını yapmışlardır. Zaten içgüdüleri sizden uzak durmayı söylemektedir, akıl ona gerekli kılıfı bulur. Bu içgüdü, sizin yaptığınız ya da söylediğiniz şey karşısında onarılamayacak şekilde kırılmayı haklı çıkaracak mantık zincirini kurmaya da kadirdir."*


*: afşin kum, sıcak kafa

15 Mart 2026 Pazar

yarım kalan huzur

selim ileri, hatırlıyorum'da anlatıyor:

evindeki meşhur buluşmalardan birinde kemal tahir, aslında okumadığı ahmet hamdi tanpınar hakkında biraz da kulaktan dolma bilgilerle olumsuz şeyler söyleyince bu durumdan rahatsız olan selim ileri kemal tahir'e huzur'u okuyup okumadığını sorar, o da okumadığını itiraf eder. orada bulunan ayşe şasa da, "kemal ağbi, huzur çok güzel bir roman" diyerek duruma müdahil olur.

üç gün sonra kemal tahir'in vefat haberini alırlar. masasının üstünde yarısına kadar okunmuş bir kitap varmış: huzur.

eşi semiha hanım da, selim ileri'ye okuduğu son kitabın huzur olduğunu söylemiş.

10 Mart 2026 Salı

tıpkı ben

160.Kilometre en başından bu yana takip ettiğim, 'benim yayınevim' diyebildiğim bir kaç yayınevinden biri. sadece kitap tercihleri değil, blog tarzına yakın bulduğum internet siteleri de çok iyi. kimlikli, zevkli, klas...

bir çok iyi şiir okudum o sitede. ama en çok çene. yazıları için ziyaret ettim. okumak için ya da yeni bir çene. yazısı var mı diye merakla.

ahmet güntan'ın yazdığı/ icat ettiği, şiirle düzyazı arasına sıkışmış, bazan mektup bazan günlük hissi veren metinleri her defasında keyifle okudum.

uzun zamandır kitaplaşmasını bekliyor, daha keyifli okumak için yazıların çıktısını alıp öyle okuyorum. evet, altını da çiziyor, derkenarlara bazan yürek çiziyor bazan da birbirini tek noktada kesen dört minik çizgiyle çentik atıyorum.

son yazısını da aynı hevesle okumaya başladım. daha ilk cümle de çarpıldım. kadim dostumuz paranoyak pérez'i andım hatta. çünkü yaş bahsini saymazsak -zira ben, yirmili yaşlardaki kızlarla takılma yaşlarındayım- benden bahsetmiş. her gün gençlikten biraz daha uzaklaştığım şu günlerde bir süredir zihnime yerleşen, dilime dolanan bir şeyi söylemiş.

"70 yaşındayım, önümden geçen her şeyi seyrettim, gördüm— gördüklerim hakkında fikir sahibi olmanın doğru olduğunu düşünerek birçok fikre sahip oldum, şimdi dünyaya bir fikir sahibi olmadan bakabilmenin esas üstün varoluş niteliği olduğunu anladım."


merkez üs: https://160incikilometre.com/2026/03/07/her-seye-ragmen-kapi-onu-sembiyozu-benim-icin-asklarin-en-guzelidir-ahmet-guntanin-yeni-cene-yazisi/

notgibi: belki yazı hoşunuza gitmez ya da sizi içine kabul etmez. en azından son paragrafa gidin ve "tam da bir mektubun bitmesi gerektiği gibi" deyin.

8 Mart 2026 Pazar

endişelenmeler

beklenen kişi zamanında gelmediğinde, onu bekleyen bizler neler yaşanmış olabileceğine ilişkin hikâyeler uydurmaya başlarız ya hani.

nedense iyi ve güzel şeyler değil de kaçtığına, kaçırıldığına, kaybolduğuna ya da kaza geçirdiğine dair olumsuz şeyler düşünürüz. bil(e)memek hâli yerine kötü senaryoları tercih ederiz.

neden?

bilgi ya da kontrol sahibi olmadığımız durumlarda bu hâlin altında ezildiğimiz, bilgiye sahip, kontrol bizdeymiş gibi davrandığımız zaman içimiz rahatladığı için mi?

peki, neden kötü senaryolar?

neden çok iyi müzikler yapan sokak şarkıcısına takılıp kaldığını, zamanın geçtiğini fark etmemiş olabileceğini düşünmeyiz mesela? ya da fırındaki bir arıza yüzünden elmalı kurabiyelerin geç piştiğini, bu nedenle evden geç çıktığını?

bahaneler kötü mü olmak zorundadır?

kötücül yanımız mı iyimserliği elimizden alıp güzel bahaneleri bize yasak eden?

yoksa içten içe tapılası, vazgeçilmez olduğumuzu düşünüyoruz da muhtabımızın o karşımızda olmayan mevcudiyetini kötü olaylara bağlıyoruz?

4 Mart 2026 Çarşamba

vefa t

bunları sosyal medya yayınlanan, tıpkı romain gary'ninki gibi, "çok eğlendim. hepinize teşekkür ederim." diyerek biten bir intihar mektubundan öğrendim.

meğer genç şair vefa t, şair ve yazar onur caymaz'mış. oyunbaz yanı bütün oyunlar gibi ilgimi çekse de bu eylemin asıl önemi eleştirel yanında.

*

yazdıklarıyla bir çok edebiyat ödülü kazanan onur saymaz yaklaşık otuz yıldır edebiyat dünyasında. ilk şiir kitabı ise iki bin yılında yayımlanmış. tam yirmi beş yıl. ama son dönemde kitaplık, varlık gibi dergiler, e-postalarıma cevap vermez, yolladığı şiirleri nezaketen bile olsa reddetmez olmuş.

/ türkiye'de bir kültür mafyası olduğunu iddia ediyor onur caymaz.

(bu konuda ona katılıyorum. türkiye'de yayımlanan kitapların yüzde sekseninin dosyasını başka bir isimle yayınevine yollarsanız yayınlanmayacağına eminim.)

"onlar gibi ol, öyle düşün isteniyor. farklı düşünen yalnız bırakılıyor, eser önemli değil," dedikten sonra noktayı koyuyor: sorun onur'daydı./

bunu üzerine kendisinden ikinci bir şair yaratmış onur saymaz. adını da sait vefa koymuş. sözümona memurdur, vefa t mahlasını kullanıyordur. ve özdeki caymaz'ı koruyarak biçime 'boya cila attığı' şiirler yazar.

vefa'nın şiirlerinde, caymaz'ın önceden yolladığı şiirlerdeki dizeler de vardır ama fark etmezler bile. caymaz'dan esirgenen cevaplar vefa'ya verilir, şiirleri yayımlanır, hatta muteber bir yayıncı vefa t'nin kitabını basacak olur. sözleşme günü vefa'nın onur, t'nin caymaz olduğu anlaşılınca vazgeçer.

/anlayacağınız hâlimiz yaman, edebiyatımız eser kalitesiyle değil, yazarın adıyla ayakta. vefa't etmiş editörlüğün, dergiciliğin ve eleştirinin sorgulanma zamanı gelmiştir./

bundan sonrası onur caymaz'ın kaleminden: 

sonra yayınevim kırmızı kedi'ye durumu aktardım. değerli enis batur'a teşekkürler, editörüm anıl mert özsoy'un emeğine de... kitabı hazırladık. onur, intihar süsü'nü vefa ile okura bırakıyor artık. vefa, kitabın sonunda ölecek. bu, ilk ve son oyun. öğrenmem gerekeni öğrendim, hayat ve edebiyat öğretti: kültür ortamımızın ederi buymuş.

kitabın başında, tüm şiir kitaplarımda olduğu gibi bir önsöz var. burada hem muhatap olduğum dergilerle, kültür mafyamızla, edebiyata bakış açımızla karınca kararınca hesaplaşıyor hem de kitabın macerasını detaylarıyla anlatıyorum.

borcum dile ve okuradır, gerisi boştur. üç yıl boyunca vefa t olarak kandırdığım kim varsa özür dilerim. ikiyüzlülüğümüzü, bitmişliğimizi, artık işe yaramadığımızı göstermek için bunlar gerekliydi. edebiyatımız böylesi kokuşmuş kadrolardan kurtulmadıkça işimiz çok zor!

romain gary'nin, intihar mektubunun sonunda yazdığı gibi: "çok eğlendim. hepinize teşekkür ederim."

2 Mart 2026 Pazartesi

masumiyet müzesi (2026)

romanını, müzesini nasıl sevdimse dizisini de öyle sevdim.

fikrim hâlâ aynı: bu roman bir erkek romanı, böylesi bir tutku erkek işi.

*

romanı okumamış, müzeyi görmemiş olsaydım da diziyi severdim. çünkü her ikisinden de bağımsız, oyuncu seçimlerinden set tasarımına, yönetmenlikten kurguya kadar ortalama üzeri bir iş çıkmış ortaya.

güçlü, siyahi bir karakterin ortaya çıkacak, "üzerine konuşulmasa da sosyetenin gözde bekarları arasında hemcinslerine ilgi duymak batılılaşmanın gereği olarak görülüyor, içten içe bu durumdan keyif alıyorlardı," diyen bir dış ses eşliğinde birbirinin mahremiyetine girmiş iki kadın ya da iki erkeği gözümüze sokacaklar diye endişelensem de müthiş keyif aldım izlerken.

zaten bildiğim bir hikâyeyi sonu nereye varacak merakıyla değil, orada, o zamanlarda, o karakterlerle zaman geçirebilmek için izledim. tıpkı bir zamanlar behzat ç.'yi konudan ziyade ankara'yı özlediğim, ankara'nın orada ve var olduğunu unutmamak için izlediğim gibi. ya da ted lasso'yu izlerken sadece güldüğüm için değil, karakterlerle takılmak hoşuma gittiği için izlediğim gibi.

*

doğru, masumiyet müzesi orhan pamuk'un en iyi romanı değil. yazarın çok sevdiği yeşilçam melodramlarına bildiği, tanıdığı çevrelerde geçen orhan pamuk usulü bir nazire.

biraz hafif hatta. kaldı ki, kemal'in koleksiyonculuğunu ve müze fikrini çıkarırsak geriye sıradan bir yeşilçam filminden başka bir şey kalmaz.

romanın dizi olacağına dair haberleri ilk duyduğumda bir kitabı seven her okur gibi ben de endişelenmiş, bir yandan da merakla beklemiştim. ama beklediğime değdiğini, korkularımın ise yersiz olduğunu söyleyebilirim.

bazı yerler atlanmış, bazı yerler çabucak geçilmiş olsa da senaryo tam da olması gerektiği gibiydi. ne de olsa bütün bir romanı senaryoya dahil etmek mümkün değil.

romanlarında bir karakter olarak yer almayı, 'zeki ve dikkatli' okurlar için oyunlar oynamayı seven orhan pamuk'un dizide rol alması beni şaşırtmadı. dizinin neredeyse romanın sonundan başlaması ve bunun anlatıya sağladığı kolaylık da çok hoşuma gitti. hatta, "romanın sonunu dizide başa almak parlak bir fikirmiş, bilmiyordum." bile dedim.

yine, dönemin pek de az olmayan siyasal gelişmeleriyle oyalanmayıp intependenta tanker kazasına bir hayli zaman ayırmaları, hem romana sadakat hem orhan pamuk melankolisine saygı gösterisiydi. orhan pamuk'un da yaşarken öyle hissettiğine, iktidar değişiklikleri, öğrenci olayları, sokaklardaki çatışmalardansa binlerce insanla beraber boğazda yanan petrol tankerini seyretmeyi tercih ettiğine eminim.

kemal neredeyse yirmi yıl önce okuduğum kitaptan hatırladığım gibiydi. yakışıklı bir adam olmasına rağmen selahattin paşalı'nın onu bir jön gibi oynamayışı, özellikle omuzunu düşürerek oynadığı anlar mükemmeldi.

füsun'u izlerken de füsun'u hatırlamadığımı, hatta romanda sibel kadar bile olmadığını fark ettim. fakir, uzak akraba, artist olmak istiyor, genç, güzel... aklımda bunlar kalmış. ama dizide füsun diye biri var. onu gördüm. öfkesini, hayallerini, neden ölmek istediğini gördüm.

ama benim için asıl sürpriz nesibe hala karakteri oldu. romanı okurken böyle hissetmemiştim ama dizide kemal ve füsun'dan sonraki en güçlü karakter oydu. akrabaları zenginken kendisi fakir olduğu için hayata, ihtimaldir ki allah'a öfkeli, çıkış için kızının yaşını büyütecek kadar hırslı, kocasını varlığı yokluğu belirsiz bir insana dönüştüren ve ipleri elinden asla bırakmayan bir karakter.

kemal'in babası osman beyle sohbetleşip yemek yediği sahneyi herkes gibi ben de sevdim. ama füsun'un babası tarık bey için ercan kesal'ın yanlış bir tercih olduğunu düşünüyorum. tarık bey daha 'silik' bir tip olmalıydı. ercan kesal ise sahnede sadece görülmekle, "ben buradayım," diyen bir oyuncu.

kemal'in füsun'u ararken fatih çevresinde geçirdiği zamanlar, perişan ve yoksul otelde geçirdiği geceler daha uzun olsun isterdim ama bu oyalanmanın diziyi mevcut güzelliğinden uzaklaştıracağına eminim.

kim bilir? belki ilerde tıpkı kara kitap'ın içinden çıkan gizli yüz (1991) gibi o kısımdan da zeki demirkubuz tadında bir sinema filmi çıkar.

*

füsun'un giydiği on kıyafetten sekizini çok beğendim. diğer ikisini ise sadece beğendim. zamaneler gibi diyecek olursam, "kızlar böyle giyinmek çok mu zor?"

bütün zorluklarına, noksanlarına rağmen yetmişler ruhunu da sevdim. itiraf etmek gerekirse o yıllarda genç ve istanbul'da olmak isterdim. 

bir süre sonra babam istabul'a gelir, onunla arkadaş olurduk.

"ben onu bulurdum."

27 Şubat 2026 Cuma

konum - on dokuz

"arabesk bir yanım olduğunu hiçbir zaman inkâr etmedim" ile "yardım et de dizilerde çalınıp popüler olmadan önce şu şarkıyı dinleyelim"* arasında bir yerlerde...


*: osman konuk'tan, "yardım et de şu şarkıyı dinleyelim" dediği yerden ilhamla

25 Şubat 2026 Çarşamba

çöpe atılan kitap

her şey için geçerli değil elbette. ama insan "bunu asla yapmam" dememeli. hatta, "bunu asla yapmam" diye düşünmemeli.

çünkü, yapıyor.

mesela ben, bir kaç gün önce yapma ihtimalini aklımdan dahi geçirmeyeceğim bir şeyi eyleme döktüm. bir kitabı, kitaplığımda olmasın, yanındaki, yöresindeki kitaplara 'kir' bulaştırmasın diye çöpe attım.

ki ben, kitapları nesne olarak da sevenler tayfasındanım.

*

polisiye okumayı, türün incelikli yazarlarını kitaplığıma dahil etmeyi severim.

ününü bildiğim katalan bir yazarın türkçe çevirisine denk gelince düşünmeden, yayınevine de dikkat etmeden satın aldım, bu ara hafif bir şeyler okuyayım düşüncesiyle de geçen gün elime aldım.

tuhaflıklar daha ilk sayfada başladı. bırakın keyif almayı, okuduğumu anlamakta zorlanıyordum.

/ağır geldiği için -hadi dürüst olayım: anlayamadığım için- yarım bıraktığım bir kaç kitap dışında hiçbir kitabı yarım bırakmadım. bu hem kitaba saygımdan hem de bazan bir tek cümlenin bir kitabı kurtarabileceğine olan inancımdandır.

sadece, "neden baskalarınca belirlenmiş ritimlere ayarlı hayatımız?" tek cümlesi yüzünden bilmediği bir kitabı okumuş, o kitabı "beni ben yapan kitaplar"a dahil etmiş biriyim ne de olsa./

bir kaç sayfa sonra olaylar hakkında bir fikrim oluştu ama yolunda gitmeyen bir şey vardı: çevrimiçi çeviri sitelerinin ilk günlerdeki hâli gibi. türkçe çeviri rezalet olur da, işi kolaylaştırmak için ingilizceye çevirir, oradan anlamaya çalışırdık hani.

evet, metnin türkçeye çevirisi tam da o şekildeydi. eminim yapay zeka, hatta sıradan çeviri siteleri olsa daha iş çıkarırdı.

cümlelerin kötülüğünü, imla kurallarının yerlerde sürünmesini bırakın, sözlüğün önerdiği kelimeler arasındaki seçimler bile hatalıydı. hangi çevirmen, bir futbol takımına yeni katılan oyuncuyu ifade ederken "takımın yeni transferi" değil de "takımın yeni alımı" demeyi tercih eder? ve nasıl bir editördür ki bunu görmez?

hayır, dedim. o kadar da değil. karşımda ne demek istediğini tırnaklarımla kazıya kazıya çözdüğüm bir metin, berbat bir çeviri, sıfır editöryal katkı var. kitaba saygım olabilir, bir cümle bir kitabı kurtarabilir ama ben artık bir şeyler öğrenmek için değil keyif versin diye bir şeyler okuyorum.

bu da, sadece konusu kötü, beni sarmayan, onaylamadığım bir metin değil. her şeyiyle kötü bir kitap.

okumayı bıraktım. gözüm görmesin diye de kitabı çöpe attım. 

peşi sıra keyifle kemal tahir okumaya başladım: devlet ana...


notgibi: yayınevi ve kitap ismini özellikle söylemedim. kötünün bile reklam sayıldığı bir çağdan geçiyoruz çünkü.

19 Şubat 2026 Perşembe

dakika ve skor

"Yağmur dinmişti.
Kenti çevreleyen, salt sarp kayalardan oluşan, üstünde hiçbir bitki örtüsü seçilmeyen dağ, güneşin ışıklarını kente yansıtan bir ayna gibiydi. Dağın üstünde bin renkli ebemkuşağı belirmişti. Hiçbir denizde böyle bir görünümle karşılaştığımı ansımıyorum.
Olduğum yerde donakalmıştım.
Hayranlıkla, dağa, ebemkuşağına baktım.
Sonra, bir elimde tılsım mührü ve nereye, hangi denizlere ait olduğunu bilmediğim bir harita, öbür elimde Süryani kitapçının benim için seçtiği on kitap, kente girerken gördüğüm hana doğru yürümeye başladım.

Ola ki kendimi atacağım boş bir odası vardı."*


*: ferit edgü, hakkâri'de bir mevsim

13 Şubat 2026 Cuma

üniforma

bana yeniden psikoloji sevdiren adam darian leader tadından yenmez kitabı kadınlar neden yazdıkları her mektubu göndermez'de kadınların üniforma merakından bahseder.

cevaba doğru yol alırken pilotlar ve otel kapısında bekleyen kapıcıları bir terazinin iki farklı kefesine koyup, "ikisi de üniforma giyer. ama birisi orada, diğeriyse gitti gidecektir. kadınlar da o gitme ihtimaline meftun olurlar," demeye getirir.

bu bakış açısını sevdiğimi, ihtimallerden biri olarak gördüğümü inkar edemem.

ama sadece bu mudur?

burada bir market var. yakın olduğu için alışverişlerimin yüzde seksenini orada yapıyorum. bunların yüzde sekseninde gördüğüm otuzlu yaşlarda kadın çalışan var.

/başka bir deyişle alışverişlerimin yüzde altmış dördünde gördüğüm birinden bahsediyoruz.

evet, matematik biliyorum./

düşünceli düşünceli kasa sırasında beklerken gittiğim yerden döndüğümde onu fark ettim. ilk düşündüğüm şey, "güzelmiş," oldu. ikincisi de, "kocaman gözlerini siyah bir çembere hapseden gözlükleriyle tam e.'nin tipi".

/e. nereden çıktığını bugün bile anlayamadığım bir evlilik kararıyla yanımıza gelmiş, "neden?" sorusuna çok net bir cevap vermişti: gözlükleri.../

bu iç konuşmanın üzerine biraz daha dikkatli baktım. evet, güzel bir kadındı, bunu tartışmak yersizdi. peki, neden daha önce fark etmemiştim? alıcı gözle bakmakla bir ilgisi yoktu, çünkü şimdi de öyle bakmıyordum.

malesef, kasiyer olmakla ilgiliydi durum. üzerinde yapıştırma duran, adına üniforma deseler de iş elbisesi olan kıyafetti sebep.

ve bu durum ona bakışımızı, hatta bakmayışımızı etkiliyordu.

/pilot olsaydı görürdüm ben sizi./

10 Şubat 2026 Salı

az öte

bugün, "cinnet geçirmeye muktedir kadınlar ve mutlu bir ilişkisi olduğunu sananlar mutlaka izlemeli," dediğim die my love (2025) üzerine keyifli bir yazı okudum.

film eleştirisi gibi yapan ama günümüz ilişkileri ekseninde kişisel hesaplaşmaya dönüşen bir çeşit muhasebeydi bu yazı. üstelik, mevsim, yer şekilleri ve hava koşulları uygunken sevgililer günü kandırmacası da eleştiriden nasibini almış.

/bu arada, "geber aşkım" ne güzel, nasıl da yerinde bir çeviri/isimlendirme olmuş. hayır, bunu filmin uyarlandığı kitabı seda ersavcı çevirdiği için söylemiyorum./

ama yazıya dikkat etmeme sebep olan şey kitap ya da film değil başlığıydı: az ötede "geber aşkım".

evet, hatırası var.

'az ötede' değil, artık uzakta, çok uzakta kalmış bir hikâyede vasat duygulanım anlarının vazgeçilmez bir şakasıydı çünkü. 

ama ben seni çok özlüyorum. teşekkür ederim ama az ötede özle lütfen. üzülüyorum bak. bana ne, az ötede üzül. yanıyorum. az ötede yan.

vesaire...

8 Şubat 2026 Pazar

vasiyet

bülent akyürek, bülent abi vefat etmiş. ya da dünya denilen dertten nihayet kurtulmuş.

rahmet olsun, ohepvarolan şefkatini ondan esirgemesin.

*

ankara günleri. en sevdiğim yerlerin sinemalar, kitapçılar ve sahaflar olduğu zamanlar...

"bülent abi az önce buradaydı." onunla ilgili en çok duyduğum cümlelerden biri olabilir. haber vermek için değil gurur verdiği için söylenirdi bu. öyle sevilir, öyle hürmet gösterilirdi kendisine. en azından ortak arkadaşlarımız.

kendisine duyulan bu hürmet beni hem şaşırtır hem henüz bilmediğim kıymetine delil olurdu.

ufak tefek, zayıf, saygı ve sevgi dolu, her zaman neşeli ama en çok da hüzünlü bir adamdı. karşılaşsak beni hatırlar mıydı bilmem? gözü bir yerlerden ısırır ama adımı söyleyemezdi galiba.

ama ben şahidim. bülent abi iyi bir insandı, güzel bir adamdı.

*

bu yazıyı yazmazdım aslında. ilk duyduğumda yazmayı isteyip vaz geçtim zaten. ama vasiyeti düştü sosyal medyaya.

bu 'yalan dünya'da sahte olma ihtimali de var, biliyorum. metinlerinden çıkma, dost meclisinde ortaya attığı bülent abi usulü bir şaka da olabilir.

ama ben inandım. tam da onluk bir hareket, ona yakışır bir vasiyet çünkü.

"Ölürsem vasiyetimdir;

Dünyanın bütün ırmaklarını ve kirletilmemiş tüm sularını balıklara,
O balıkları sabah vakti enginlere açılan güzel balıkçılara,
Güvercinleri mavi göklere,
Güzel yavruları tatlı annelere,
Anneleri anlayışlı erkeklere,
Yeşillikleri koyunlara,
Kuytuları böceklere,
En güzel ilhamları ilham beklemeyen sanatçılara,
Dürüst sanatçıları dürüst okuyuculara,
Yıldızlı geceleri aşıklara,
Gücü ezmeyenlere,
Şöhreti taşıyabilenlere,
Borçlarımı ödeyebilecek birilerine bırakıyorum."

5 Şubat 2026 Perşembe

kırk zırh kırk kafes

göz alan ışıltılı görüntüsü, şövalye çağrışımlarıyla ne kadar caziptir zırhlar.

üstelik korur kollar da...

ama çok geçmez, sizinle birlikte hareket eden bir kafese dönüşür.

öyle bir kafes ki, çıkartmaya kalktığınızda çoktan paslanmıştır. olur da başarırsanız, inanmaz, tıpkı bir sabah uyandığında kafesinin kapısını açık bulan ama çıkıp gitmek yerine uzak bir köşede omuzlarını kısıp, açık kapıyı görmemek için gözlerini kapatan kuşlar gibi sessizce beklersiniz.

kafesin kapısı yeniden kapanana kadar.

sonra da yeniden ötmeye, oyunlar oynamaya başlarsınız.

bir kafesin içinde.

4 Şubat 2026 Çarşamba

kardan arda kalan

bugün öğleden sonra son yılların en güzel karı yağdı buraya. "yağmurla karışık" diyen tahmincileri yanıltan kar, saatlerce lapa lapa yağdı. kısa sürede kiremit rengi çatılar beyaza döndü, park kanepelerini kar kapladı.

karın yağışını bir süre pencereden, perde ve tülü kenara çektiğim için kar aydınlığıyla dolan sıcak odada izledikten sonra "karın çağrısı"na karşı koyamadım ve kendimi dışarı attım.

çocuklar gibi şen, mahalleyi dolaştım kar yağarken. ohepvarolan'a kar gibi bir güzelliği bize armağan ettiği için şükrettim. ve beni bu güzellikten keyif alan biri olarak var kıldığı için de bir defa daha.

mevsimin ilk karı olmadığı için yakari'yi aramadım. ne karlı günlerde roman dersleri ne karlı bir gece vakti dostu uyandırmak geldi aklıma. neden bilmem, uzak (2002) düştü aklıma. daha doğrusu filmin yusuf'u, rahmetli mehmet emin toprak'ın kar altında yürüyüşü gözümün önüne gelip durdu.

o erken ölüm aklıma gelince, ölmeden kaç defa daha kar altında yürüyebilirim, diye düşündüm. insan ömrü yıllarla değil bunun gibi şeylerle ölçülür, dedim.

kaç defa suya daldırılmış bir sap leylağın kokusuyla kuşatılmış bir masada kahvaltı yaptığınla, babanla kaç defa balık tutmaya gittiğinle, oğlunla kaç defa denize gittiğinle, kaç defa mahremiyetine girmiş bir kadının sutyeninin kopçasını açtığınla, okyanusu kaç defa gördüğünle...

söylesenize, kaç kiraz mevsimidir ömür? kaç tane kalmıştır geriye?

sonra kendime bunu yapabileceğim bir hayat seçtiğim için kendimi tebrik ettim. kendime, ilgilerime zaman ayırabildiğim, olmasa da olur paralarla zamanını takas edenlerden olmadığım sevindim.

uzanıp yanaklarımdan öptüm elbette. 

üşümüştü.

30 Ocak 2026 Cuma

dakika ve skor

"Yıllar geçtikçe kimin kimi yazdığını ayırt etmek giderek zorlaşıyor. Belki de üçüncü bir kişi, fazla gayret göstermeden ve tutarlılık gözetmeden, ikimizi de yazıyor. Bazen daha mutlu ve daha iyiyim, öyle olduğumu yazıyorlar, ben de havalara uçuyorum, ama daha bir sonraki paragrafta kanatlarımı kırpıyorlar, ben de tozlar içindeki bir güvercin gibi sendeliyorum. Kendi kendime tekrarlıyorum, hikâyenin öteki tarafında olduğunu unutma, hikâyenin öteki tarafında olduğunu unutma... Sen onu yazıyorsun, o seni değil. Bir başkasının seni yazdığını hissetmeye başladığın an işin biter, iblisler seni ele geçirir, en çok korktuğun şey meydana gelir, beynin kış ambarı gibi boşalmaya başlar. Hayır, duruma hâlâ hâkimim... Sanırım kapıları hâlâ sıkıca kapalı tutuyorum.
Yazan benim...
Yazdığım sürece, kim olduğumu biliyorum, ama durduğumda artık o kadar emin olamıyorum."*


*: georgi gospodinov, zaman sığınağı

27 Ocak 2026 Salı

enternasyonal - dört

üç, dört...

almanya'nın başkenti berlin'in eskiden doğu berlin olan semtlerinden birinde amerika birleşik devletleri merkezli kargo şirketinde ukraynalı bir çalışanın görüldüğüdür.

bu çalışanın üzerinde siyah sweatshirt varmış. sweatshirtün önünde de sol ortada başlayıp sağ üstte biten bir imza: cumhuriyetimizin kurucusu, büyük önder k. atatürk'ün bildik imzası.

işin tuhafı, bu çalışan sweatshirtün önünde yazanın bir imza olduğunu bilmiyormuş. imzanın kime ait olduğunu anlatınca da atatürk'ü tanımadığı ortaya çıkmış.

cep telefonları, arama motorları, fotoğraflar falan da bir işe yaramamış.

25 Ocak 2026 Pazar

hişt

kayıp zamanın izinde'ye ve marcel proust'un kayıp zamanların peşine düşmesine sebep olanın madlen kurabiyesi olduğu bilinir.

çayına batırdığı kurabiyenin saldığı koku onu alıp eski günlere, çocukluğuna götürür ve sonunda bütün zamanların en ünlü nehir romanı ortaya çıkar.

bana kalırsa, proust günümüzde yaşasaydı madlen kurabiyesine gerek kalmaz her şeyin başlangıcı bir şarkıya bakardı. 


kış günlerinde bir pazar sabahı. yazın, denizin ve yolların çağrısı.

19 Ocak 2026 Pazartesi

konum - on sekiz

"bazı insanlar öykü toplar ama kendi öyküleri yoktur" ile "bazı insanlar öykü toplar çünkü kendi öyküleri yoktur" arasında bir yerlerde.

16 Ocak 2026 Cuma

son akşam yemeği

ara sıra karşılaştığım, karşılaştıkça da sohbetleşmekten, iki lafın belini kırmaktan keyif aldığım, hayatlarının "üniversite sonrası iş öncesi" dönemini ifa eden bir çift var. dün akşam onları gördüm.

tam da bir lokantada siparişimin gelmesini bekliyordum. kurt gibi açtım, kağıt peçeteleri yememek için kendimi zor tutuyordum.

/merak etmeyin, yalnız değildim. hatta, "akşam yemeğine kiminle çıkmak isterdiniz?" sıralamasının birinci basamağı karşımdaydı.

sıralama deyince, selçuk'un bambaşka bir sıralamada ikinciliğe gerilediğini hatırladım. ve bunu ona hatırlatınca nasıl öfkelendiğini.

bir bilseniz, nasıl keyifli?

keşke, buradan haberi olsaydı da bu satırları okusa, yeniden hatırlasaydı./

onlar ise kardan hafif adımlarla sokak lambaları ve camekan ışıklarının aydınlattığı kaldırımda yürüyor, muhtemelen yurt niyetine kaldıkları evlerine gidiyorlardı. o ikisi nasıl da keyifli, nasıl da güzeldiler.

üstelik sadece gençlik vurdum duymazlığının doğurduğu bir keyif ve güzellik değildi bu. bir arada olmaktan keyif alıyorlar, karşılıklı güzelleşiyorlardı.

"tıpkı," düşündüm kullanmayı sevdiğim bir ifadeyle. "tıpkı, bir insanın sevdiği tarafından çekilen fotoğraflarda güzel çıkması gibi. her an birbirlerinin fotoğrafını çekiyorlar sanki."

sonra dua ettim: aman bozulmasın, allah bu mutluluklarını korusun.

/artık yatsıyı cemaatle kılan, namazdan sonra çay ocağında takılan emekliler gibi etmedim bu duayı.

bir güzelliği inandığı en büyük güce emanet eden biri olarak ettim./

amin.

13 Ocak 2026 Salı

günün sorusu: mutluluklar

mutluluklar neden kısa sürer de hatırlamak uzun, hatta ömür boyu sürer?

11 Ocak 2026 Pazar

karışmak

paralel evrenlere benzer ama değil.

atışmaya benzer. atışma da değil.

*

bazan iki duygu iki ayrı yerden, iki farklı metinden gelir, aynı günde, tıpkı bambaşka dağlardan doğup gelen ırmaklar gibi birbirine karışır.

"nehir adaları, durmanın akmaya karşı küstahlığıdır. her şey akar gider ve o öylece kalır. susmadan önce seçtiğimiz o kelimenin öylece kalması gibi alnımızın ortasında."*

"hiçbir şey söylemek zorunda değilsin. bunu sakın unutma! insan çoğu zaman bir şey söylememek için bulunmaz bir fırsatı kaçırır ve tam da bu yüzden mahvolur."**


  *: furkan çalışkan, tuna kısmet
**: claire keegan, emanet çocuk

8 Ocak 2026 Perşembe

taşlar ve kum

fenerbahçe'yi ayrı tutarsak -ki o da geniş aile geleneğidir-, çocukluğumdan bu yana geniş aile dışında herhangi bir yapıya, cemaate, mahalleye ya da kiliseye dahil olmadım.

/bu vesileyle, beni "herhangi bir öğretiye tabi olmayanların öğretisine tabi olmak"la itham eden(!) huysuz kadına selam olsun./

bu durum beni kalıba girmekten, ruhumu ezberlere köle olmaktan korudu. bu durumun bir başka sonucu da, farklı mahallelerden bugün bile onur duyduğum arkadaşlarımın olmasıydı. ne de olsa etiket, konum ya da kostümler değil özlerimiz ahbap eylemişti bizi.

böyle böyle etrafımda insan adacıkları oluştu. ama birbirinden bağımsız adacıklar değildi bunlar. çünkü bu insanları zorunluluktan değil bile isteye seçmiştim. içten içe onlarla arkadaş olmaktan gurur duyuyor, bulduğum ilk fırsatta diğer 'adalar'a, bakın benim ne güzel 'şey'lerim var diyordum.

gururla söyleyebilirim ki, neredeyse tamamı benim kurduğum 'köprü'den diğer adalara geçti. bazıları dönmeyi reddetti hatta.

yıllarca bu adalar arasındaki köprü(ler) olarak gördüm kendimi. ta ki taranmış kumlardan ve taşlardan ibaret japon bahçelerini fark edene kadar.

o bahçelerde ne ağaç vardır ne de çiçek. su da, sular aşan köprüler de. sadece kumların içinde yüzüyor izlenimi veren irili ufaklı taşlar.

o taşlar arkadaşlarımdı. ben de bazan tahta bir tırmıkla taranıp biçimlendirilmiş bazan öylece bırakılmış kum.

4 Ocak 2026 Pazar

neden

meltem gürle'den ilhamla.

'günün sorusu' tadında, ama değil.

şıkları var ama beş tane değil. dört de değil. üç tane.

'hepsi' diye bir seçenek yok. ki, onun yeri ayrı.

yanıtlar ise benim için değil kendiniz için.

*

evinizdeymiş gibi hissediyorsunuz. neden?

- hata yapsanız da bir şans daha verileceğini bilmek

- farklılıklarınıza rağmen kabul görmek

- korunup kollanıyor olmak

2 Ocak 2026 Cuma

dakika ve skor

"Bazı şeyleri aynı oldukları gibi hatırlıyorum. Zamanla renkleri biraz solmuş, tıpkı unutulmuş bir takım elbisenin cebindeki bozuk paralar gibi. Ancak ayrıntıların çoğu, diğer bazı şeyleri öne çıkaracak şekilde çoktan başkalaşmış veya yeniden düzenlenmiş. Aslında bazılarının sahte olduğu açık yine de daha az önemli değiller. İnsan geleceği oluşturmak için geçmişi değiştiriyor. Ama sonunda ortaya çıkan ve de ğişime daha fazla direnen yapı gerçekten önemli oluyor. Aslında, denemeye devam edersem olayların oluşturduğu düzenin eski bir gazete gibi ellerimde dağılmaya başlaması tehlikesi var ve ben bunu düşünmeye dayanamıyorum. Sayısız geçmiş içimize girer ve kaybolur. Ama geçmişin içinde bir yerlerde, tıpkı elmaslar gibi tüketilmeyi reddeden parçalar var. Cesaretin varsa onları toplar, inceler, elekten geçirir ve sonunda gerçek resmi keşfedersin."*


*: james salter, bir oyun, bir eğlence - jaguar kitap