sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Haziran 2025 Pazar

yaba kulaklı, adsız çocuk

ya da "bir adı varmış, ben bilmiyormuşum"...

bütün bunları beyaz gemi'nin filmini seyrettim de ondan yazıyorum.

/her gün aklıma gelmese de unutmadım. unutacağımı da sanmam. ama bilirim, o yaz da geri gelmeyecek bütün yazlar gibi.

limanı gören ev. asma yapraklarının örttüğü mutfak balkonu. limanda gemiler, ne zaman başlayıp ne bittiğini fark etmediğimiz yaz yağmurları, ufukta koşan, kucağındaki güneş ışıklarını yakamoz misali denize döken bulutlar.

tavsiye üzerine cengiz aytmatov okuyorum. tam da tavsiyedeki gibi cemile'den başlayarak, külliyatı tamam etmek niyetiyle. fonda dire straits çalıyor. en çok da brothers in arms. çünkü kömür karası bir tren sarı özek bozkırını boydan boya geçiyor, dünya savaşlarının ikincisine asker taşıyor. çünkü cengiz aytmatov'un anlattıklarına en çok o yakışıyor.

hata yapsam da önümde telafi edecek kadar zaman olduğunu düşünecek kadar genç, zamanın gelip geçiciliğini unatacak kadar da çocuktum. mutluydum yani.

bir yandan da sonsuza kadar sürecek sandığım bir aşkı unutmaya çalışıyordum.

cengiz aytmatov alıp beni uzaklara götürmüştü. eski masallara, ikinci dünya savaşı zamanlarına, yokluk ve yoksullukla kuşatılmış hayatlara, aşklara, özlemlere konuk olmuştum. tabiatı kutsayan bir çevre bilinci de vardı anlattıklarında, güzel bir gelecek umudu da. en çok hüzün vardı ama. bilseniz, "ne güzel yakışıyordu bize". hâlâ da öyle...

nerelerde ağladım hatırlamıyorum ama en çok ağladığım romanı biliyorum: beyaz gemi.

öyle ağladım, ağladım ki, anlatamam. o adsız, yaba kulaklı çocuk hem kendi hem de dedesinin anlattığı masalları yanına alıp giderken, "ne çok acı var allahım!" demiştim. "teşekkürler sayın yazar. beni ağlattın."/

senaryoyu cengiz aytmatov yazmış, bolotbek shamshiyev yönetmiş. orijinal adı belyy parokhod olan film, sovyetler birliği adına yirmi altıncı berlin film festivaline katılmış.

tam bir festival filmi zaten. anlatıya dahil mitolojik unsurlardan bir hayali gerçek kılmaya çalışan sosyalist gençlere kadar.

sinema dili yerlerde gerçi. kurgu berbat, mitolojik anlar tiyatro sahnesinden kaçmış gibi 'teatral'. ama olumsuz manada. bir de tarkan'ın ahtapotundan özür dilerim.

seyretmesem de olurmuş yani.

ama...

o adsız, yaba kulaklı çocuğun adını öğrendim. bir adı olmuş filmle beraber. belki adsızlık filmde uygunsuz olduğu, belki onu oynayan çocuğun da adı olduğu ve sette kolaylık sağlayacağı için.

nurgazi...

3 Eylül 2024 Salı

fallen leaves (2023)

ya da "bir film izledim, bir çok filmi andım".

/en başta, anlam değilse de fonetik benzerlikten fallen angels (1995).../

her şeyden önce film yerine hikâye demek isterim bu filme. seksen bir dakikalık, modern zaman dizilerinde ancak bir bölüm olabilecek uzunluğu ile kısa film olamayacak kadar uzun, normal bir sinema filmine göre kısa, edebiyat olsa novella denilebilecek bir hikâye.

has yönetmenlerden aki kaurismäki, usul usul akan, fazlalıkları acımadan atılmış, şiir gibi film yapmış. neredeyse her sahnesi diyalog yerine müzikler eşliğinde perdeye yansıyan, kurgusu eksilte eksilte tamamlanmış, ışık ve renk tercihleri ile yönetmenin ruhdaşı jim carmush'a [only lovers left alive (2013)] selam durduğu bir film.

sıradan iki insan, yapayalnız iki ruh karşılaşır ve aşk olur. ama kavuşamazlar, çünkü adam kadının telefon numarasını kaybeder. [mr. nobody (2009) gelir akla. ama orada sebep, "teksas'ta bir kelebeğin kanat çırpması" iken burada holappa'nın dikkatsizliğinden başka bir şey değil.] tekrar bir araya geldiklerinde ise ansa adamın alkol bağımlısı olduğunu anlar. [bir leaving las vegas (1995) hayranı olarak ben ve sera'yı hatırlamamak mümkün değildi. ama ben ölmek için içerken, holappa hayata tahammül edebilmek için alkole sığınıyor.]

çünkü ansa, hem babasını hem de abisini alkol bağımlılığı yüzünden kaybetmiştir ve alkole anlayışlı yaklaşması mümkün değildir. holappa alkolü bırakıp kadına tekrar ulaştığında, kadın, "gel," der. "hemen gel!"

ama payına yağmurla yıkanan camın ardında, ıslak kaldırımı seyrederek beklemek düşer.

çünkü sevinçle pansiyondan dışarı fırlayan adama tren (muhtemelen tramvay) çarpmıştır. ama bunu bilmeyen kadın bir defa daha makus talihine yenildiğini düşünür ve minimalist yaşantısına geri döner. [perfect days (2023) dediğinizi duyar gibiyim ama bu bir tercih ya da güzelleme değil. aksine mecburiyet. para için bulabildiği her işte çalışmaya hazır ansa'nın hirayama ile yalnızlıktan başka ortak yanı yok. hele elektrik faturasını okuduğu bir sahne var ki, anında tek keyfi olan radyoyu kapatması, bununla yetinmeyip lambayı söndürmesi iç acıttı.]

/evet, dayatılan değil tercih edilen güzel. hayatın her alanında olduğu gibi./

merak etmeyin ama bir araya gelecekler ve bir sonbahar günü parkta, kuru yapraklar üzerinde geleceğe yürüyecekler.

*
en iyi 'hatırlama'yı ise en sona sakladım.

ikinci karşılaşmada (ki bu, tesadüften çok göz göze gelebilmek için sürekli onun gözlerine bakmak gibiydi) ansa holappa'yı evine, akşam yemeğine davet eder. ama bir problem vardır; minimalist(!) yaşantısına ikinci bir tabağa, çatala, bıçağa olanak yoktur. onları satın alırken bütün aşk sözcüklerinin boşuna, aslolanın eylem olduğunu anlıyorsunuz: ansa holappa'yı seviyor, ansa holappa'yı seviyor...

yemeğin peşi sıra adamın alkol sorununu fark eden ansa, babası ve abisinden sonra buna bir defa daha şahit olmak istemediğini söyleyince de kendisine yolun gözüktüğünü anlayan holappa ceketini alıp gider. ve ansa tabağı çatal ve bıçakla birlikte çöpe atar. biraz kırgın ama öfkeden uzak. evet, aşk bitmiştir. ya da, bu ilişkinin bir geleceği yoktur.

bazan bir tabak bile her şeyi anlatıyor aslında. tıpkı konserveler gibi.

[vesikalı yarim (1968), sabiha ve halil'in konserve kavanozlarını rafa dizdiği sahne. bak buradayız, en azından bu konserveler bitene kadar. söz...]

2 Temmuz 2024 Salı

federer: twelve final days (2024)

ya da 'iyi aile çocuğu federer'in son on iki günü.

asif kapadia ve joe sabia ikilisinin yönettiği, gelmiş geçmiş en iyi tenisçinin profesyonel kariyerindeki son on iki gününe odaklanan belgesel film bence 'olmuş'.

kurgu, anlatım/senaryo, arşiv görüntülerinin kullanımı vesaire... kısaca sinema adına ne varsa yerli yerinde.

belki oyunculuk biraz soru işareti. hâl ve hareketler, kameranın ve o anların belgesel olacağının farkındaki insanlara ait gibiydi. nasıl desem? hiç kimsenin okumayacağı bir günlük ile yayınlansın diye tutulan günlük arasındaki bariz fark gibi.

yine de yanılgı ihtimalini, roger federer ve ailesinin bizler gibi örtülü gelenekten gelmediğini de akılda tutmalı.

/ama derdim bunlar değil. hem de hiç değil. asıl söylemek istediğimi sona bırakarak devam etmek istiyorum./

* mirka'nın hem belgeseldeki, hem aile içindeki yerine bayıldım. -eğer varsa- ideal evlilik böyle olmalıdır, dedim. erkeğin ön planda olduğu geleneksel bir aile tablosu ama son söz kadının. onun onayını almayan hiçbir eylemin olabilirliği yok.

* evet, federer'in vedasını bekliyorduk. yine de o süreci sanki hazırlıksız yakalanmış gibi yaşadık. enerjisinin tekler maçına yetmeyeceğini tahmin etmek zor değildi. o yüzden partnerinin nadal olacağı bir çiftler maçı hem filmde hem hayatta veda için makul ve uygundu.

son bir kaç dakikaya kadar kurgu, hollywood tarzı bir filmin sonuna yakışacak bir maç vardı kortta. son bir şarkı için korta çıkan federer, yanında adının her zaman birlikte anıldığı nadal, yüze gelip yerleşen acı ifadesi, izleyene hüzün veren, eski günlerin geride kaldığını hatırlatan hatalar, hatta mucize (top fileyi direklere bağlayan düğümün içinden geçti) bir sayı ve nihayet maç sayısı için servis noktasına gelen federer. 

ama amerikalı tenisçi tiafoe çıktı ve partiyi tam anlamıyla bozdu. oyunu bildiği gibi oynadı. hatta direnç koydu. maç federer'in servisleriyle bitmediği gibi maçı da kaybetti federer - nadal ikilisi. başka bir deyişle tarihin en büyük tenisçisi son maçını kaybederek veda etti kortlara.

tiafoe'ya çok kızdığımı hatırlıyorum. ve herkesin benimle aynı fikirde olduğuna emindim. ama maç sonrası soyunma odasında nadal'ın tiafoe için "göt!" diyeceğini, federer'in de "bırak şu götü" mealinde yanıt vereceği, hele de bunun yarı belgesel bir filmde yer alacağını tahmin etmezdim. 

/filmin en keyifli yeri olduğunu itiraf ederim./

* "nadal'dan bahsetmeden federer belgeseli olmaz," cümlesini önceden başka kurardım şimdi ise daha başka. son yıllara kadar "her şey zıddıyla kaimdir" hikâyesi olarak gördüğüm bu ilişkinin, yarışmacı kültürün ihtiyacı olan rekabet için bize öyle gösterildiğini bir defa daha anladım.

oysa kamera önünde hep dosttular. meğer kameraların olmadığı yerlerde de dostlarmış. adeta yirmi yıl boyunca her yere beraber giden, beraber seyahat eden iki yakın arkadaş. ve federer veda ederken ne güzel ağladılar. hem de el ele.

* ama bir kişi var ki her ikisinden de rol çalmış: 'küstah sırp' djokovic...

ama bu yeni bir hikâye değil. daha o günlerde, federer'in veda mektubu ve laver cup'ın son profesyonel turnuvası olacağı kesinleştiği günlerden itibaren.

kaldı ki federer de hem djokovic'e hakkını teslim ediyor, hem hak ettiği sevgiyi neden görmediğini açıklıyor, hem de ona yeterince saygı göstermediği günler için af diliyor belgeselde.

/yeteneği başından beri herkesçe bilinen djokovic'in atp tour'daki ilk yılları pek de takdir edilesi değil. yenileceğini anlayınca kaçan, pardon, "sakatlandım, güneş çarptı, anneme küstüm" diyerek maçtan çekilen bir oyuncuydu. federer de kameralar karşısında buna ayar olduğunu saklamıyordu./

* evet, asıl söylemek istediğim yere geldim...

ne zaman başladı bilmiyorum ama kendimi bildim bileli tenisi seviyorum. ama gerçek bir tenis izleyicisine dönüşmem iki bin sekiz australian open finalleriyle oldu. cumartesi kadınlar finali, pazar da erkekler. arkadaşım o hafta sonu yalnızdı. davet etti. ben de, "hayır" demedim.

finalde tabiî ki tsonga'yı tutuyordum. çünkü siyahiydi ve fena halde muhammed ali'ye benziyordu. ama ilk seti kaybetmesine rağmen maçı djokovic kazandı. ve bu grand slam şampiyonluğuydu. sonra da herkes gibi benim de radarıma girdi. ve işin tuhafı sevdim de. hatta nadal'dan bile çok sevdim.

oyunu sıkıcıydı ama rakibinin iyi sayısını alkışlaması beni mest etmişti. hele de kort dışında çok daha şenlikli biriydi. tam da üniversitede arkadaş olmak isteyeceğiniz türden. "küstah sırp" da onu çok sevdiğimden. yoksa milliyetinden dolayı birinden nefret edecek kadar ruh hastası değilim. faşistler müstesna. sadece nefret değil küfür de ediyorum.

ama korona sürecinde "küstah sırp" gitti, yerine tanımakta ve anlamakta güçlük çektiğim birisi geldi.

/aşı yaptırmamayı anladım ama aşı karşıtlığını bir türlü anlamadım. kaldı ki mecbur olmasam aşı yaptırmazdım. yaptırdığım için de pişman falan değilim.

biyoloji ya da tıpla en ufak ilişkisi olmadığı hâlde "aşı faydalı" diyenlere inanmayıp "aşı zararlı" diyenlere inanan, büyük oyunu çözmüş kitleyi hiç mi hiç anlamadım. anlatmaya çalışanı da dinlemedim.

bizler maymuna dönüşünce ya da kalp krizinden ölünce mutlu mesut yaşarlar artık./

dediğim gibi, sorun aşı karşıtlığı değildi. ama hastalık kapması muhtemel bir kalabalıkta basketbol maçı izledikten sonra çocuklarla etkinliğe katılması, röportaj vermesi ve nihayet kurallar gereği avustralya'ya giremeyeceği kesinleşince de, "testim pozitif çıkmıştı, iyileştim" demesi.

sevenlerinin eline tutuşturduğu iki ucu pis değnek. ya hasta hasta çocuklarla sarmaş dolaş fotoğraflar çektirip röportaj verdi ya da sırf doğal favorisi olduğu turnuvaya katılabilmek sahte belge düzenledi. ben kızmayı, hatta nefret etmeyi seçtim.

ta ki, federer'in son profesyonel turnuvası olacak laver cup'a katılacağını açıklayana kadar. tarihin en başarılı erkek tenisçisi olmasına rağmen takdir görmeyen, federer ve nadal kadar sevilmeyen, hatta oyun bozanlık yaptığı için bir çok tenisseverin nefret ettiği bu adam başrolde nadal ve federer olacağını bile bile, kendisinin de üçüncü adam olacağını bilerek, gölgede, arka planda kalmaya razı gelerek veda partisine katıldı.

olan bitene hiç aldırmadan federer'i onurlandırdı. erdemli bir insan, "küstah sırp" gibi.

20 Nisan 2024 Cumartesi

bir film, çok hayat

perfect days (2023) filmini nihayet izledim ve "her popüler olandan uzak durmak gerekmediğini hatırlatan iyi bir örnek," dedim.

tıpkı nietzche ağladığında, kürk mantolu madonna, küçük prens, ismet özel, saramago, didem madak, eternal sunshine of the spotless mind (2004), breaking bad (2008-2013) gibi.

wim wenders, konusuyla, bu konuya çok yakışan anlatım, mekan, karakter ve görsel tercihleriyle mükemmele yakın, üzerine olumlu konuşmayı hak eden bir iş çıkartmış bence.

çok sevdiğim, günler arasında ayraç izlenimi bırakan rüya sahnelerine rağmen belgesel tadındaki film, yönetmenin yaklaşık kırk yıl önce çektiği tokyo-ga (1985) adlı ozu belgeselinin izinden gidiyor ve kahramanı hirayama'nın dünyayı seyretme şekliyle fena halde der himmel uber berlin (1987) şiirini hatırlatıyor.

/evet, film değil şiir. ilk seyredişimde, "ama bu bir şiir," demiştim ve fikrim hâlâ aynı./

hirayama, bile isteye, eksilte eksilte vardığı sade hayatını umumi tuvaletleri temizleyerek kazanan bir adam. ama bu kadar pis bir işi elinden gelenin en iyisini yaparak, keyif alarak yapıyor. işi bitince de kitap okuyor, altmışlı yetmişli yıllardan kalma rock klasiklerini dinliyor, fotoğraf çekiyor ve dünyayı seyrediyor.

yalnız bir adam değil. sadece insanlarla kısa ve öz muhatap oluyor. tıpkı maddesel eksilmede olduğu gibi yalnızlığı da seçmiş, yalnızlıkla baş edebilen, hatta bundan memnun olan biri. keyif aldığı şeyleri yapıyor. sadece bu 'şeyler' vasata keyif veren 'şeyler'e denk düşmüyor.

münzevi değil sade bir hayat onunki. insanlardan kaçmıyor, sadece az ilişki kuruyor. öğle molalarında denk geldiği uyuz kızı saymazsak ilişki kurmada sorun yaşadığı da yok. günahını almayalım ama. kız belki uyuz değil sağır ve dilsizdir.

belgesel gibi demiştim ya. bu, biraz yönetmenin bir el kamerası ile karakterin peşinde dolaşıyor hissi vermesinden biraz da mimari güzellemesi olan columbus (2017) filmini hatırlatmasından.

/columbus'un belgesel değil film olduğunu inkar etmiyorum elbette. kahramanların sanat galerisi ya da müzede gezercesine hakkında konuştuğu, yanında yöresinde sohbet ettiği ve görüntü yönetmeninin nefis karelerle kadraja dahil mimari eserleri saymazsak film iki farklı karakterin büyümesini anlatıyor aslında. ve bunu birinin giderek, diğerinin kalarak yapmasını. üstelik giden genç kız, kalan orta yaşa yaklaşmakta olan bir erkek. genç kız annesini ardında bırakıp hayallerinin peşi sıra gidiyor, adam ise babasının yanında kalmayı seçiyor./

hirayama'nın işi nedeniyle gördüğümüz -ya da ziyaret ettiğimiz- umumi tuvaletlerin hepsi tarzı olan, mimari ve malzeme seçimiyle bulunduğu çevreyle uyumlu sanat eserleri gibi.

/filmin sonunda tuvaletleri tasarlayan mimar/sanatçıların adı da jenerikte vardı diye hatırlıyorum./

yalnızca bulutlardan ibaret bir instagram hesabına sahip biri olarak ağaçları, rüzgârın yapraklara ettiğini, gölgeleri seyretmekten keyif alan hirayama'dan etkilenmemek elimde değildi. "idolümsün hirayama!" paylaşımları yapmadıysam her aklıma geleni sosyal medyaya malzeme yapmadığım içindir. yoksa ortalık "geri zekalı" ile dolardı.

beni en çok etkileyen, yakalayan yer ise yeğeninin hirayama'yı ziyareti oldu. orada iki şeyi anladım çünkü.

ilki, hirayama bu hâli mecbur olduğu için değil seçtiği için yaşıyordu. konforu ve o konforu devam ettirmek için gerekli sorumlulukları da terk etmişti hirayama. sorumluluğu az bir iş seçmiş, az kazansa da heveslerine yetiyor.

ikincisi de, seçimiyle aile içinde eleştirilen, anlaşılamayan, başarısız ve kendini ziyan ettiği düşünülen bir dayının yeğenine kahraman oluşu.

ben hirayama olsam, sadece bu kahramanlık için bile olsa değdiğini düşünür, yeğenimin de tıpkı benim gibi fotoğraflar -üstelik benim hediye ettiğim fotoğraf makinesiyle- çektiğini öğrenince mutlu olurdum.

*

evet, sosyal medyada çok konuşuluyor bu film. neredeyse hepsi övgü. katılıyorum.

ama saçma sapan yorumlar da yok değil. keşke, "filmi beğenmedim şekerim" tarzı olsa.

adamın biri çıkıp, "tuvalet temizlemek de sınıfsal" demiş. hirayama'yı anlamaktan uzak biri, "sosyal devlet sayesinde geçimini garantiye alınca bu tür artistlikleri yaparsın elbet" demeye getirmiş.

ben de, "yönetmen matematikçi. çünkü asal sayıda tuvalet temizliği söz konusu. erbabı bilir, bütün matematikçiler asal sayı sever," demek isterim. şakaydı...

*

benim düşündüğüm ise bambaşka bir şey oldu. hani, filmi ve film kahramanı olarak hirayama'yı çok sevdik, hirayama'yı övdük, övüp duruyoruz ya...

gündelik hayatta karşılaşsak n'olurdu?

içten içe onu takdir eder, onun yerinde olmak ister ama başkalarıyla konuşurken kendisine yazık ettiğini, hayatını ziyan ettiğini söylerdik.

bir hayatı toplumun öğütlediği, hatta emrettiği şekilde değil kendimizi mutlu edecek şekilde yaşamak ne demek anlar mıydık?

çünkü bizler üniversite okumalı, diplomalı meslekler edinmeli, belli bir yaşa gelmeden evi, arabayı almış olmalı, peşi sıra da ikinci eve ya da sene de bir kaç gün kullanacağımız yazlık için banka kredisine başvurmalıyız. bir de dara düşsek bile elimizi sürmeyip başka şekilde darlıktan çıkmaya çalışacağımız banka hesaplarımız olmalı.

ya da hayranlıkla izlediğimiz, seçimlerini övdüğümüz bu adamla evlenmek ister miydik? yoksa 'banyosu olmayan bir evde olmaz' mı derdik? ya da üç aylığına hindistan'a gitmiş gibi sevgili olup üç ay sonunda bol stresli, bol kazançlı, bol etiketli işimize geri döner gibi sağlam bir işi, aileden gelme parası, arabası olan biriyle mi ciddi düşünürdük?

siz cevabınızı düşünün. benimki belli.

ne de olsa, bu dünyada en çok sevdiğim insanın yaptığı sıralamaya göre en sevdiğim ikinci şey bulutlar...

"ben, bulutlar, deniz fenerleri, kitap okumak, koşmak/yüzmek, film izlemek, yemek yemek."

27 Şubat 2024 Salı

değil

"illa her buhranlı dönememizden bir verim mi almamız gerekecek? bir kere de karakter acılar içinde süründüğü, hiçbir şeyin onu teselli edemediği yıllar yaşasın.

sürekli umut yeşertmeye çabalama, insanları yaşadıklarından olumlu sonuçlar çıkarmaya teşvik etme... mal yerine koyuyorlar bizi.

bizim toplumun illeti bu. ajda pekkan sendromu...

yaşlandığın halde hayatın zevklerinden vaz geçmemek. çalışmaya devam etmek. her derdimizin üstesinden pozitif düşünme yöntemleriyle mi geleceğiz?

hayatta sorun diye bir şey var, her şeyin çözümü olmak zorunda değil."

*

bornova bornova (2009) filmiyle tanıştığımız, 'çukur selim' namlı öner erkan'ın ama (2022) filmindeki nefis tiradı bu.

x'de denk geldim.

ve, altına imzamı atarım. dedim.

*

bu da seyretmeyi sevenler için: link

29 Ocak 2023 Pazar

gerçeklik

bir kişi de çıkıp demiyor ki, hangi 'kısa video"?

meğer, oyunu başlatan videoyu kelimelerin altına saklamayı becerememişim.

*

kaçınılmaz biçimde kaybedenler kulübü geliyor aklıma. hayır, 'yolda'ki değil, istanbul'daki.

/zaten, 'yolda' olanı biraz meraktan, biraz da çemberi tamamlamak için izledim. umutlu olmak için sebebim yoktu.

bir kaç cümle dışında ilk filmden çok uzaktı. o kadar kötüydü ki, "bu filmi bunca sene utançlarından saklamışlar" ile "hiç kimse bu filmi dolaşıma sokarak günah işlemek istememiş" arasında kaldım.

ama ilk film öyle miydi? tam yerine ve zamanına denk gelmesi bir yana, oyunculuk, senaryo, anlatım dili ve teknikleriyle ortalamanın üzerindeydi.

evet, çok güzeldi. üstelik, en çok izlediğim film olabilir kendileri.

yine de, bir baş yapıt olmadığını, ölçü sinema ise en son izlediğim the banshees of inisherin (2022) filminin bile ondan bir kaç gömlek üstün olduğunu kabul ediyorum.

martin mcdonagh tarafından yazılan ve yönetilen filmin senaryosu, mekan tercihi, görüntü seçimi, psikolojisi, örtük ya da örtük olmayan mesajları muhteşemdi.

filme bulduğum tek kusur ise, bundan yüz yıl öncesinde yaşayan insanların bu denli 'zengin' giyinmeleriydi. belki de yönetmen tercihidir bilmiyorum.

ama iki sahne, ilan-ı aşk denemesi ve iki yakın arkadaştan dostluğu bitirmek isteyenin sebepleri gerçekten çok güzeldi./

hani, mete ile kaan radyo programından sonra köfteciye gidiyorlar ve kaan, "hiç satmayan kitaplar basıp, hiç dinlenmeyen bir radyo programı yapıyorum," diyor ya o sahne.

ama, "bu çok iyi" diyen dost sesi yok.

9 Ekim 2022 Pazar

athena (2022)

bu filmi sinemada tecrübe etmek isterdim. evet, tecrübe etmek.

çünkü, bir zamanlar sinemaya neden düşkün olduğumu hatırlattı bana. kutsal bir deneyim gibiydi. bakış açısı, kadraj, görüntü seçimi, müzik...

adeta federer sonrası dönemde tenise inancımı tazeleyen carlos alcaraz gibiydi.

seyrederken kaç defa "netflix yapımı filmlerin en iyisini seyrediyor olabilirim" dediğimi bilmiyorum. ama şuna eminim: athena netflix için yapılmış en iyi film. belki de ilk defa netflix'te izlediğim filmlerin en iyisi.

bilmeyenler için söyleyelim: athena, fakirler ve göçmenler otursun, hatta mümkünse hizmet sektöründeki işlerine gitmek dışında hep orada kalsınlar diye spor alanları, market, lokanta, kafe gibi işletmelere de sahip sosyal konutlar topluluğunun filmdeki adı. bir çeşit getto. gettoların düzenlenmiş ve evlerin üst üste konulmuş hâli. modern yani. ne de olsa modern batı.

on iki dakikalık kesintisiz tek plandan oluşan açılış sekansı, özellikle sekansın finali muhteşemdi. kamera athena'nın surlarından(!) uzaklaşırken yakaladığı görüntü bruegel resimlerinin yirmi birinci yüz yıl haliydi. caravaggio diyeceklere de itiraz edemem. çünkü gündelik hayat vesikacısı bruegel ve ruhun karanlık iklimlerine fırça vuran caravaggio'nun ayak izleri vardı o sahnede.

ben orada hem düşman ordusunun ovayı aşarak kaleye yaklaşmasını seyreden bir komutan hem de 'hacı adaylarının develerinin döşlerine yaslanarak ufku seyredişleri'ni gördüm.

filmin yönetmeni romain gavras, ünlü yönetmen costa gavras'ın oğlu. reklam filmleri, videoklipler derken, boynuz kulağı geçti geçecek.

senaryoyu da elias belkeddar ve ladj ly ile birlikte yazmış. ama hakan albayrak'ın mağripli çocuklar şiirini sinopsis aldıklarına eminim.

hakan albayrak, bin dokuz yüz doksan altıda yazdığı ve iki bin yılında görücüye çıkan ebuzer'de yayınlanan bu şiirde, "her şey bir rüzgâra bakıyor ağabey/ bakma esrar çekip mayıştıklarına/ bir gün var ya bu mağribli çocuklar/ bir gün yakacaklar paris’i" der.

sosyal konutlar ve oraya sıkışıp kalmış insanların ruh hâli o kadar iyi anlatılmış ki ister istemez tek sezonluk dogs of berlin (2018) geldi aklıma. yine netflix için yapılmış bu dizide baştan ayağa yanlışlarla dolu bir senaryoyla arap aileleri ve yaşantılarını türkler diye yutturmaya çalışmışlardı. oryantalist bir bakış açısıyla türkleri nasıl biliyorlarsa tam da öyle.

bin dokuz doksan beş yapımı la haine'ı da andım izlerken. ardından bir yerlerde, yönetmenin bu filmin kendi filmi üzerindeki etkisini kabul ettiğini okudum.

evet, "athena netflix için yapılmış en iyi film" ama bir başyapıt değil. ve bunun sebebi de politik doğruculuğa kurban gittiğine inandığım senaryo. çünkü, kendini sanatçı olarak gören hiçbir insanın düşmeyeceği çukura adeta hevesle atlanmış gibi.

dramatik etkiyi arttırmak için hikâyenin polis/ devlet tarafına küçük kızı mutlu olsun diye tırnaklarına oje süren bir polis memurunu koymak kabul edilir olsa da "ateşle yaşayan ateşle ölür mesajı"nı ve suçu "bir kaç kendini bilmez" faşist köpeklerin üzerine atarak polisi/ devleti sütten çıkmış ak kaşık gösterme ihtimalini dahi sevmedim.

keşke, avrupa'da yükselen faşizm ve köpekleri başka bir filmin konusu olsaydı.

bir de, sevgili enver gülşen bu film üzerine yazsın ben de okuyayım isterdim.

22 Haziran 2021 Salı

bankalar

geçen gün doksanlardan kalma bir türk filmi izledim. bin dokuz yüz doksan dört yapımı bir sonbahar hikâyesi... klişelerde boğulmayı seviyor ve zuhal olcay'ın her hâlini beğeniyorsanız, bütün bunların üzerine bir de vaktiniz varsa izleyebilirsiniz.

uzun uzun beni varış noktasına getiren güzergâhı anlatmak istemiyorum ama adına aldandığımı, bu aldanışa da kırık bir aşk hikâyesi(1981) çağrışımlarının sebep olduğunu itiraf ederim. 

/ıssız adaya düşünce yanıma alacağım üç şeyden biri ya da türk sinemasının en iyi on filmi listesinin bir parçası olmasa da kırık bir aşk hikâyesi'ne özel bir zaafım var çünkü. çünkü, "kırık bir aşk hikâyesi filmini bilmeyen bir kızla olmaz"./

senaryo klişe, oyunculuk vasat, film ise berbattı. türk sinemasının neden eşkıya'ya ihtiyaç duyduğunu anlamak, burun kıvırdığımız hollywood bile altın dönemini yaşarken biz nasıl bu kadar kötü filmler yapabildik diye sormak için de izlenebilir.

ama tek bir sahnesi vardı ki, beni olduğum yere çiviledi. çoğu insanın sevgiyle, bir çeşit nostalji duygusuyla andığı, bana göre sonun başlangıcı olan doksanlardan bir defa nefret ettim. 

/gerçi başlattığı toplumsal erozyon olmasaydı bile yüksel bel pantolonlar, omuzları vatkalı bol ceketler, pantolonun içine atılan kazaklar, permalı saçlar, araba camı kadar kocaman ve koyu renkli camlı gözlükler, tavuk götü saç kesimi yüzünden de nefret ederdim doksanlardan.

dikkat ettiniz mi bilmem, siyasi hayattaki ve halkın devleti emanet ettiği insanlardaki kirlenmeyi saymadım bile./

neyse... çünkü konumuz bunlar değil o sahne. filmin adını şimdi hatırlamadığım, amerikada eğitim görmüş, ingilizcesi shit ve all rightan ibaret, baş-erkek karakteri iş görüşmesindedir. referansları çok iyidir. amerikada ihtisas yapmış olmak büyük şanstır. yani, başvurusu kabul edilmiş, bu iş olmuştur. biraz sohbet şarttır:

"insanlar bankalara borcu olmadan yaşamaya bırakılmamalıdır. araba, ev... sonra ne bileyim? tatil, elektronik eşya, giyim-kuşam.

-zamanla burada da o duruma gelinecektir. biz görür müyüz bilmiyorum ama."

ne dersiniz, görmüş müdür?

20 Nisan 2021 Salı

bir sahne

geçen akşam bir film izledim.

uzun zamandır yapmadığım bir şeydi. zira bir süredir sinemaya uzağım. bir yandan da sinema üzerine düşündüğüm, geçmiş gelecek bütün filmleri izleme arzusuyla dolu olduğum günleri geride bıraktığımı hissediyorum. bir şey izlemek istediğim zaman da ilk tercihim diziler oluyor çoğu zaman.

romantik olsun, hafif olsun, mutfağa kahve almaya gidersem ya da telefona bakarsam durdurmak zorunda kalmayayım istedim. sonra da türk sinemasından bir filmi, delibal(2015)'ı seçtim.

sonunu sevmedim ama tam da istediğim gibi çıktı. sonunu sevmeyişim de selçuk'la ilgili. çünkü baş karakter barış bana selçuk'u hatırlattı.

evet, oraya geldik. sıradan bir film için neden sizi ateşin başına topladığıma yani.

bir tane daha 'üçleme' var taslaklarda: daha seyrederken kıskandığım sahneler... biri fur(2006) filminden mesela. ama delibal'da bir sahne vardı ki, 'üçleme'ye dahil olmasa da zorladı.

aşk itirafının nihayet kelimelere döküldüğü sahnede füsun'un tek kelime etmeden elini barış'ın yanağına götürdüğü, barış'ın da gözlerini kapattığı anlar bahsettiğim.

rüya mı yoksa ben mi uydurdum bilmiyorum ama bir hayalim var. bu anlar da ona çok benziyor. bileğin iç kısmına kondurulan öpücükle komple.

yıllar sonra karşılaştığımızda, ze. sol elini aynı şekilde yanağıma koyuyor ve "zayıflamışsın," diyordu. sonrası klişe... tam da bu tarz filmlerden bekleneceği, sanat filmi sevenlerin tercih etmeyeceği türden yani.

bir de, kalbinin sevmeye ve sevilmeye dair yerlerini unutanların anlamayacağı...

15 Mayıs 2020 Cuma

parmak uçları

"bir erkek sana kelimeleriyle dokunmaya başladığında elleri uzakta değildir."* 

benden söylemesi. 


 *:il postino (1994)

4 Mart 2020 Çarşamba

altı çizili satırlar: yusuf'un rüyası

bu ara, yaklaşık on yıl önce okuduğum, sonrasında karıştırmaktan, bazan bölüm bölüm okumaktan vazgeçemediğim yusuf'un rüyası'nı yeniden elime aldım. uygar şirin'in semih kaplanoğlu'nu konuşturduğu nehir söyleşi, yusuf'un rüyası...

uygar şirin'in muhteşem bir iş çıkarttığını inkar edemem. hem dersini iyi çalışmış hem muhteşem sorular sormuş kaplanoğlu'nun sorusunu arayan cevaplarına.

yine de bir hayalim var; benzer bir nehir söyleşi daha yapılsın, semih kaplanoğlu'nu bir de enver gülşen konuştursun diye...

*

kitap, semih ve yusuf olmak üzere iki bölümden oluşuyor.

ve sinemaya ve "yusuf'un rüyası"na giden yolda, her şeyden önce bir biyografi denemesi gibi başlıyor. yönetmenin izmir'de geçen çocukluğundan, hatta aile geçmişinden başlayarak hayatını öğreniyoruz ilk olarak. dedesi, bir falcı edasıyla kargalardan haber veren süreyya ninesi, onu tanpınar, haşim ve sinemayla tanıştıran babası, kemal tahir, orhan kemal ve yaşar kemal sevgisini armağan eden okumaya meraklı annesi, "her anından nefret ettim," dediği ilkokul yılları, mahallenin yakışıklı abisi 'kaptan' attila ilhan, ihsan oktay anar'la da kitapçı karşılaşmaları, erkek lisesinde okumanın değişimine -belki de oluşumuna- katkısı, on iki eylül döneminde öğrenci olmak, hele de sinema okumak, reklam ajansında çalışmak, dostlukları, hayatına temas eden isimler, ece ayhan, mustafa ırgat, orhan pamuk, erol akyavaş, alim şerif onaran...

nihayetinde, kağıt üzerinde bir özgeçmiş olarak, karışık ve dolambaçlı görünen bu hayata bakarak, "bugüne kadarki tüm hayatı, yusuf üçlemesi'ni çekmek üzere 'örgütlenmiş' gibi geldi bana," diyen uygar şirin'e siz de hak veriyorsunuz.

daha sonra sinema oluyor konu. ve senaryo yazımından oyuncu seçimine, ses tasarımından resmin ve ışığın kaplanoğlu sinemasındaki yerine, tarkovski'den şiire, sinemasını etkileyen filmlerden kendi filmlerine, oyuncularla iletişiminden sette kullandığı eşyalara, festivallerden kazandığı ödüllere kadar kaplanoğlu sineması ve yusuf üçlemesi'nin macerasını konuşuyorlar. yusuf'un yaşı üzerinden kronoloji kurulduğunda tersten anlattığı hikâyede yusufların soyadının farklı olduğunu, her üç filmde de aynı sediri kullandığını, söz gelimi küçük yusuf'a ilkokul birinci sınıfta okumayı öğrenirken yaşadığı travmayı, büyük yusuflara şairliğini, hatta şiirlerinden kuyu'yu armağan ettiğini öğreniyoruz.

sonuç olarak, günümüz türk sinemasının kollarından birini temsil eden usta bir yönetmenin yol hikâyesine, hayata ve sanata bakışına, sinema dilini oluşturan koşullara, sinema yaparken yaşadıklarına ve şüphesiz en büyük eseri yusuf üçlemesi'ne tutulan bir ayna yusuf'un rüyası.

altı çizili satırlar ise, yüzlercesinin arasından en çok "benim olsun' yer. biraz da, ah muhsin ünlü'nün yeni başlayanlar için hallac-ı mansûr'da "öğrenciydi./ bir kıza aşıktı/ ve aynı zamanda başka bir senaryo üzerinde çalışıyordu." dediği yeri hatırlattığı için.

şimdilerde onlarca ansiklopedi sayfasını dolduracak bir öz geçmişin seksenli yıllardaki hâli. kaplanoğlu'nun kendi tercihi. ve elbette şairce. ve yanında okurun çizdiği bir kalp.

*

o altı çizili satırlar:

"yirmi iki yıl önce bir dergide yayımlanan bir şiirinizi buldum. orada kısacık bir biyografiniz var, şöyle bitiyor: "senaryo yazıyor ve bolca düş görüyor.""


*: timaş yayınları, ekim 2010

18 Şubat 2020 Salı

oskar, gitti gidiyor!

evet, oskar…

*

neredeyse on gün oldu. parasite ve bong joon ho övmediğim, hollywood işi filmlerle arama çok da mesafe koymadığım halde 'joker' joaquin phoenix ve renee zellweger'i kutlamadığım, laura dern'ün nefret edilesi performansından, brad pitt'in geç gelen ödülünden söz etmediğim için özür dilerim.

ama konuştular değil mi? hem de çok. en çok da, ödülleri siyasi ve ticari bulan, hollywood ürünlerinden nefret eden ve art hause sinemadan gayrısına tahammül edemeyenler konuştu.

tıpkı, türkçenin en büyük şairine faşist diyenlerin hepsinin de faşist olması tadında.

*

benim de söylemek istediğim bir şeyler var elbette. kaldı ki, bunların çoğunu dün akşam whatsapp grubunda da söyledim.

en iyi film ve en iyi yönetmen ödüllerinin (ki iki ödül daha, en iyi uluslararası film ve en iyi özgün senaryo ödüllerini de aldı) güney kore filmine gitmesinde siyasi bir yan olabilir. ama bu durum, bong joon ho'nun yetenekli bir yönetmen, parasite'in iyi bir film olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

bundan sonra söyleyeceklerim de bu gerçeği değiştirmez. kaldı ki, geçmişte çok daha kötü filmler ne ödüller kazandı.

hollywood sinemasının son altın dönemi doksanlı yıllardı. ve on bir eylül olaylarıyla son buldu. bütün dünya dönüşürken sinema da değişti. o değişimden geriye, düştüğü yerden 'kahraman'lara tutunarak kalkmaya çalışan, teknolojiden yardım bekleyen bir sektör kaldı.

tam da daha önce yapılmamışları yapmak için ideal bir ortam yani. en iyi yönetmen ödülünü bir kadına, en iyi film ödülünü bir televizyon filmine, en iyi oyuncu ödülünü bilgisayar vasıtasıyla oluşturulan bir oyuncuya vermek vs...

son ikisini ben uydurdum ama en iyi yönetmen ödülünü kazanan ilk kadın olan kathryn bigelow'un bu ödülü saçma sapan bir film olan the hurt locker(2008) ile kazanması tam da bu yüzdendi. öyle ki, hayatta olsa stanley kubrick bile en iyi yönetmen ödülünü almıştı fırsat bu fırsat.

yani "en iyi film ödülünün ilk defa orijinal dili ingilizce olmayan bir filme verilmesi" abartılacak bir durum değil, yalnızca zamanın ruhuyla ilgili. tıpkı amerika'nın ilk siyahi başkanı ya da gelecekteki muhtemel kadın başkanı gibi.

diğer yandan bu ödülü bir fetih değil de işgal olarak okuyorum ben. ama tersinden bir işgal. böylece hollywood güney kore sinemasını da kendine dahil etmiş oldu. tıpkı yeni pazarlara ve iş gücüne ihtiyaç duydukça genişleyen avrupa topluluğu gibi.

13 Kasım 2019 Çarşamba

süprüntü

güney koreli yönetmen joon-ho bong'un yönettiği, bu yıl cannes'da altın palmiye kazanan parazit(gisaengchung)'i izleyenler ne düşündü bilmem ama benim ilk aklıma gelen kemal tahir oldu. daha doğrusu, esir şehir üçlemesi'nin son kitabı yol ayrımı oldu.

gençliği ve kendini beğenmişlik ile küstahlık arasında gidip gelen özgüveniyle kemal tahir'i hatırlatan murat, görünüşteki farkın özdeki aynılığı saklayamadığını anlatıyor:

"Fukara evlerin köşeleri bucakları süprüntülerle doludur tıklım tıklım... İrili ufaklı şişeler, paslı çiviler, yamrı yumru delik kaplar, her boyda, her renkte paçavralar... Meşin kırpıntıları. Bir sürü kırık dökük... Eski püskü... Bizim ev böyleydi. 'Bir gün lazım olur,' diye saklıyorduk. Hiçbirinin lazım olduğu zaman bulunup kullanıldığını görmedim. Yoksulluğun verdiği korku, bize yıllarca süprüntü bekçiliği yaptırdı. Bu süprüntü bekçiliği yalnız yoksulların işi değil... Zenginler de de başka çeşit süprüntü bekçisi... Yalnız bekçilik edilen süprüntünün cinsi değişiyor. Hisse senetleri... Tahviller... Değerli taşlar, gümüş takımları, halılar, kürkler... Tablolar... Durmadan artırılmak istenen para... Dünyayı kavrayacak kadar genişletilmesine çabalanan iş... Bunlar da bir çeşit süprüntü...
(...)
Şu bakımdan süprüntü... Bir devlet müzesinin değerini kat kat artıracak bir tabloyu satın alıp duvarınıza asmışsınız da, yıllarca bir kere bile bakmamışsınız. Daha korkuncu, bakmışsınız da hiçbir şey anlamamışsınız. Koca bir salon dolusu kitaplarınız var, duvarları kaplamış baştan başa... Hepsi maroken ciltli... Çoğu tek kalmış dünyada... Numaralı... Lüks baskılar... Birini bile açmamışsın... Okumak için demiyorum, resimlerine bakmak için olsun... Milyonlarınız var, sofrada dana eti posası geveliyorsunuz. Tonlarla şampanya, viski satın almaya gücünüz yeterken, ancak bir bardak maden suyu içmenize izin vermiş doktorunuz... Gene de boyuna biriktiriyorsunuz... 'İleride lazım olur belki,' demeniz bile artık sizi gülünç edecekken... Topladıklarınız süprüntü değil de nedir?
"

4 Ekim 2019 Cuma

sessiz sinema

şimdiki üniversite öğrencileri ne yapar bilmem ama bizim zamanımızda kızlar ve erkekler diye ayrılıp sessiz sinema oynamak en büyük zevklerimizdendi. hatta cümbür cemaat isim-şehir-bitki bile oynamışlığımız vardır.

bir defasında, -ki o zaman kızları kesin yenmeliydik, neden bilmiyorum ama yenmeliydik işte- ogün yepyeni bir taktikle geldi. daha doğrusu bir listeyle. sonuç mu? sıfıra karşı kazandık. o liste ise hâlâ bendedir.

destroyerde panik, kruvazörde infilak, imgesel betimlemeler, varoluşsal sancılar...

sonra yıllar geçti. bir gün bir adam, dost bildiği ama katile katil diyemeyecek kadar vicdanını yitirmiş insanların arasında nefes almaya çalışan güzel bir adam alacağı nefeslerden vazgeçti. herkes çok üzüldü. bu coğrafyanın, "dörtnala gelip uzak asya'dan/ akdenize bir kısrak başı gibi/ uzanan bu memleket"in ittifak ettiği nadir acılardan biri yaşandı.

eski defterler karıştırıldı doğal olarak. ama ben altyazı dergisinin yüz elli numaralı, altyazı'nın gayri resmî ve resimli türkiye sinema sözlüğü başlıklı özel sayısında takılıp kaldım. erguvani istimbot maddesiydi beni yakamdan tutan. peşi sıra duvara çarpan.

çünkü sevgili cüneyt cebenoyan, adı merak konusu olmuş ve her hafta konuğuyla beraber bir filmi derinlemesine incelediği radyo programı erguvani istibot'un sırrını, oyunbaz bir madde ile ifşa ediyordu. deyim yerindeyse, kızları yenmek için hile yapanların sadece biz olmadığını söylüyordu.

"bir... manaki kardeşlerin yönettiği, fuat uzkınay'ın bestboy (elektrikçi çırağı) olarak görev aldığı sessiz sinema klasiği. aynı zamanda türkiye sinemasının ilk konulu uzun metraj filmidir. rivayet edilir ki boğaz kıyılarındaki ilk erguvan ağacının ilk çiçeğini açtığı günün sabahında, sisler arasından bir istimbot (çatana) süzülerek boğaz kıyılarından geçer, içinden bir kadın sesinin söylediği hüzünlü bir şarkı duyulurmuş. kimileri erguvanların çiçek açmak için istimbotu beklediğini, istimbotun boğaz'da görünmediği bir yıl erguvanların da açmadığını dedelerinden dinlediklerini söylermiş. bu tuhaf olaydan etkilenen manaki kardeşler, babasının kendisini sevdiği gence vermemesi üzerine kendini bir erguvan ağacına asarak intihar eden bir genç kızın hikâyesini anlatan erguvani istimbot adlı filmi çekmişler. filme göre, genç kızın ruhu erguvani bir istimbotla boğaz'ı dolaşır ve sevgilisini çağıran şarkılar söylermiş. film ne yazık ki fuat uzkınay'ın sebebiyet verdiği bir elektrik kontağından çıkan yangında yanmış ve bugüne hiçbir izi kalmamış. uzkınay'ın filmi kıskançlıktan yaktığı da rivayet olunur. sessiz sinema oyunlarında popüler bir film adı olan 'erguvani istimbot', filmi gören ne bir kimse ne de bir belge kalmadığı için hep şüpheyle ve böyle bir film olmadığı iddialarıyla karşılaşır.

iki... nisan iki bin on dörtten beri açık radyo'da yayınlanan sinema programı. pazartesi günleri saat on birde yayınlanan programda cüneyt cebenoyan her hafta farklı bir konukla bir film üzerine sohbet etmektedir."*


*: sayfa:79

3 Eylül 2019 Salı

sebahat*

"akçaabat'ın en güzel kızıydı sebahat".

bulutsuz gecede akan bir yıldız o. "yıldız kaydı," uyarısıyla haberdar olduğumuz. ne zaman başladığını ne zaman bittiğini bile fark etmediğimiz bir yaz yağmuru. ıslak yollardan, kaldırımlardan anladığımız.

tam da bu yüzden, ayrıntıdan uzak bir şekilde "ilk"lerin konuşulduğu bir erkek muhabbetinde söze, "ben klasik adamım," diye başlayan eşref'ten dinliyoruz onu. bütün "ilk"ler adının baş harfinden ibaretken sadece onun adı var. sebahat ki, astsubay kıdemli başçavuş eşref'in "ilk ve tek aşkı". "akçaabat'ın en güzel kızı".

operasyondan bir gün önce evlenmişler ve hemen o gece birbirlerinin mahremiyetine dahil olmuşlar. bekleyememişler, çünkü ya eşref'e bir şey olursa diye korkmuşlar. eşref değil ama iki asker şehit. mayın mı roket mi? ne olduğunu bilmediğim bir kaç silah adı. eşref'e bir şey olmamış ama korkmuş, sebahat'ı bir daha görememekten korkmuş. bir de, "bana bir şey olmaz," duygusunu yitirmiş o gün.

o olaydan yıllar sonra, korkudan titremiyormuş artık. çünkü, sebahat'ı ölse de bulacağını biliyor. biz de biliyoruz. keskin nişancıya, "sebahat'e söyle," dediğinde hep bir ağızdan "sen onu bulursun," dememiz bu yüzden.


*:alper çağlar, dağ-2 (2016)

17 Temmuz 2019 Çarşamba

motivasyon

yedi şubat bin dokuz yüz yetmiş üç...

andrey tarkovski, bu tarihli güne ayırdığı günlük* sayfasında kendi kendini motive etmeye çalışıyor:

"asla ikinci okun olmasın. ikinci atışına güvenirsen, birincide dikkatsiz olursun. her zaman yalnızca tek şansın olduğunu düşün ve hedefini ilk ve tek onunla vur!" (XCII. bezginliği giderici notlar, kenko- khosi)

"bir şeyi yapıp yapmama konusunda düşünüyorsan kural olarak yapma daha iyi..." (budist jodo mezhebinin liderlerinin toplu yazılarından, 1287)


*:zaman zaman içinde, afa yayınları

25 Haziran 2019 Salı

london fields (2018)

sevgilim eylül sonu- ekim başı gibi yurt odasındaki dolabının kapağına bir kağıt yapıştırır, haziran sonuna kadar izlediğimiz filmleri oraya not alırdı. bu listeyi gören arkadaşlarından birisi, hayatı boyunca izlediği filmlerin listesi sanmış, sadece o seneye ait olduğunu öğrenince de oldukça şaşırmıştı. üstelik o liste, yalnızca sinemada izlediklerimizin bir listesiydi.

şimdilerde ise neredeyse hiç film izlemiyorum. hayatı, "sinema- masal- rüya" saç ayakları üzerine kurmaktan bahseden bir adamdan buralara gelmek şaşırtıcı olsa da bir araya gelen sebeplerin kaçınılmaz sonucu bu. mesela, vaktim varsa onu kitap okumaya ayırmaktan keyif alıyorum. moda olduğu için değil ama süresi yüzünden dizi izlemeyi seviyorum. üstelik, bir çok usta yönetmeni hasedinden çatlatacak kadar güzel diziler var.

ne zaman canım film çekse, yeni bir filmle risk almaktansa eski defterleri karıştırıyorum. elbette yeni işlerini merakla beklediğim yönetmenler var. wong kar-wai var. yorgos lanthimos, leos carax var. béla tarr, wim wenders, nuri bilge ceylan, semih kaplanoğlu, paolo sorrentino, hatta wes anderson, tom tykwer ve cameron crowe var.

yine de son beş yılda merak ve ısrarla, en çok beklediğim film, adını daha önce hiç duymadığım bir yönetmenin filmi oldu. mathew cullen'in yönettiği, dört- beş yıl önce vizyona girmesi gereken ama, geciktikçe geciken bu filmi, yeni bir orhan pamuk romanı, yeni bir seda ersavcı çevirisi bekler gibi bekledim dersem yeridir.

nihayet, hafta sonu bu bekleyiş sona erdi. cumartesi akşamı londra'da bir park nihayet film olarak karşımdaydı. kitap, daha hakkında hiçbir şey bilmezken, arka kapak yazısında, "kız ölecek," dediği için dikkatimi çekmiş, oyunbaz konusu, martin amis'in kalemine bulaşan zekası ve elbette dost körpe'nin öve öve bitiremediğim çevirisiyle muhteşem bir tecrübeye dönüşmüştü. "kız" ise bambaşka bir hikâyeye. .

bundan yıllar önce kitabın sinemaya aktarılacağını duyunca heyecan ve endişe karışımı bir duygu hissetmiştim. yönetmeni 'bir' tim burton değildi ama neden big fish (2003) tarzı muhteşem bir sonuç ortaya çıkmasındı ki? oyuncu listesindeki billy bob thornton ve johnny depp göz kamaştırıyor olsa da bu kadar katmanlı bir konudan neler, haçın dört köşesinden hangisi ya da hangileri ihmal edilecekti?

cevabı almak uzun süre mümkün olmadı. vizyona girişi sürekli ertelenen film, iki bin on beş toronto uluslararası film festivali'nde prömiyerini yapamadan, hatta gösteriminden bir gün önce festivalden çekildi. yönetmen yapımcılara bilgisi dışında filme sahne ekledikleri, yapımcılar amber heard'a filmi tamamlamadığı, amber heard da yapımcılara sözleşmesinde öngörüldüğünden daha fazla çıplak sahnede yer almış gibi görünmesi için dublör kullandıkları için dava açtı. johnny depp ve amber heard şiddetli geçimsizlik yüzünden boşandı. bütün bunlar yetmezmiş gibi yirmi altı ekim iki bin on sekizde amerika'da vizyona giren film, gişe tarihinin en kötü ikinci açılışını yaptı.

dörtnoktadört imdb puanıyla şimdiye kadar izlediğim en düşük puanlı film olduğu kesin. filmin iyi olmadığını kabul ediyorum ama o puanı hak edecek kadar da kötü değil. öncelikle derdini anlatamayan, kafası karışık bir film. bir çeşit ön okuma yapmadan, başka bir deyişle kitabı okumadan filmi anlamak çok zor.

martin amis'in seksenlerin sonunda bir milenyum öngörüsü olarak yazdığı roman beyaz perdeye aktarılırken sin city (2005) taklidi, zamansız bir filme dönüşmüş. kitabın aksine karakterler arasındaki denge bozulunca erotik yanı ağır basan, böyle olunca da hem nicola six'in derinliğini göz ardı eden, hem de keith ve guy'ı hiçe sayan bir film ortaya çıkmış.

ben olsam biraz uzamasını göze alarak kitabı birebir ele alırdım. hatta bir kaç bölümlük bir dizi yapardım.

roman göz önüne alındığında hakkı teslim edilen tek karakter, okurken de beni çok eğlendiren ve martin amis'in kendisiyle dalga geçtiği ingiliz yazar mark asprey (ilk harflere baksana) olmuş. ki amerikalı bir yazar olan anlatıcı, new york'taki döküntü evini onun saray yavrusu eviyle bir süreliğine değiştirmiş, bir süreliğine londra'ya taşınmıştır.

her şeye rağmen billy bob thornton ve johnny depp isimlerinin hakkını veriyor. filmin stilize atmosferi, nicola six'in neredeyse her sahnede değişen, maharetli ellerden çıktığı belli kıyafetleri başta olmak üzere kostüm tasarımı neredeyse kusursuz. romanda olduğu gibi anlatıcıya yine hayran kaldım. guy'a şefkatim, keith'e nefretim baki.

kitaptan bana kalan, biri edepsiz diğeri duygusal iki sahnenin filmde de yer almasına sevindim.

yine de, bu film olmasa da olurmuş.

1 Nisan 2019 Pazartesi

bir devam filmi: the big lebowski 2

bu akşam üzeri haberi ilk okuduğumda içimi tarifsiz bir sevinç doldurdu. sanki özlediğim ne kadar şey varsa geçmişten kopup gelmişti.

sinemada ilk izleyişimiz, akün, palermo baskısı dublajlı halinin muhteşemliği, okunduğu gibi değil yazıldığı gibi "lebovski" diye telaffuz etmek, seyrede seyrede yıpranmış cdden çoğaltılan onlarca kopya, lebowski barlar, ev sahibimizin konuklarına kendi elleriyle white russian hazırladığı 'big lebowski gecesi'leri, ilk lebowski tişörtüm, o tişörtü ne yapıp edip okyanuslar ötesinden getirten ve şu pek de kısa sayılamayacak ömrümde aldığım en güzel hediyelerden birine belki de birincisine dönüştüren sevgilimin kocaman gözleri, tişörtlerin sekizincisi, dvdsi çıktı diye bayram ettiğimiz ama tiglon'un eline yüzüne bulaştırdığı ikinci türkiye baskısı, istiridye içine gizlenmiş inci misali bowling topu biçimindeki "muhafaza"nın içindeki usa baskısı, kitaplığın rafında duran ve hangi seyahatin hatırası olduğunu şu an hatırlayamadığım "ahbab" biblosu, müzik çalarının adını "ahbabın çağrı cihazı" koyan sevgilim, olur olmaz zamanlarda aniden bizi bulan "saat kaça kadar bana bir parmak bulabilirsin" sorusu, "yöntemleri var", ezberlediğimiz ve olur olmaz zamanlarda tekrar ettiğimiz onlarca replik, yaşı kaç olursa olsun bu muhteşem filmi "fuck"lardan ibaret sanan ergenlere duyduğum sonsuz öfke, sinema tarihinin en iyi kara filmlerinden bir olduğunu ya da muhteşem sanat yönetmenliğini göremeyip sadece komik diye tanımlayanların kırık notları, lebowskifest san francisco ve bir sürü şey daha...

üstelik bu hiç beklemediğim, aklımın ucundan dahi geçmeyen bir gelişmeydi. bir çeşit mucize.

*

coen kardeşler; ethan ve joel nihayet dedikoduları doğrulamış, dünyanın her yerinde milyonlarca hayranı olan bu 'kült' filmin devamı için düğmeye basıldığını açıklamış.

senaryolarını genelde kendileri yazan coenler devam filmi için gage luce'den destek almışlar. devam filmi ilk filmden on yedi yıl sonra geçiyor. amacına ulaşan ve 'ahbab'dan hamile kalan maude lebowski, ahbab'ı arar ve bir oğlu olduğunu söyler. oğlu kaçırılmıştır. sonra olaylar gelişir.

maude lebowski'yi yine julianne moore canlandıracakmış. ahbab "oscarlı" jeff bridges, walter sobchak ise devam filminde de john goodman. 'jesus' quintana rolündeki john tutturo bu defa daha çok süre alacak ve bowling topuyla sevişmekten daha fazlasını yapacak gibi.

filmin en büyük sürprizi ise 'ahbab'ın uzun süredir kayıp olan ve ortaya çıkan kardeşini canlandıracak olan bill murray. ilk filmi cok sevdiğini söyleyen usta oyuncu devam filmi hakkında, "coen kardeşler dude'un kardeşi rolünü teklif ettiklerinde hayır diyemedim. iki bin dört yılında birlikte çalışmak için bir görüşmemiz olmuştu ama o dönemde garfield'in seslendirmesini yaptığım için bu mümkün olmamıştı. onlarla çalışmak nihayet gerçekleşeceği için mutluyum," diyor.

'devam' konusunda eleştirmenler ise ikiye bölünmüş durumda. örneğin, new york times'tan jill bryan oldukça umutlu. ortaya muhteşem bir film çıkacağından neredeyse emin. çünkü coen kardeşlere güveniyor ve merakla beklediği filmler listesinin en başında bu filmin olduğunu saklamıyor.

guardian'dan gwen hawkins ise, bu fikri saçma bulanlardan. bunun, kült mertebesine erişmiş bu filmi kirletmesinden korkuyor. coen kardeşlerin sinemasal başarıları ve yetenekleri bile olumlu düşünmemi sağlamıyor, diyor.

*

bana gelince, başta da söylediğim gibi en başında heyecanlandım. tarifsiz bir sevinç büyüdü içimde. galiba şimdi biraz duruldum. sanırım endişeliyim de. tıpkı üniversite aşkınız şehre gelecekmiş ve gelmeden önce görüşelim demek için aramış gibi.

coen kardeşlerin zekasına ve sinema yeteneklerine güveniyorum. ortaya birincisini aratmayacak bir ikinci çıkartacaklarından hiç şüphem yok. bu yüzden filmin gösterime gireceği iki bin on altı yazı için şimdiden sabırsızlanıyorum.

yine de ben olsam böylesi bir filmin devamını çekmezdim. ki ben eski sevgililerimle de görüşmem. sabırsızım ama 'ikinci film' beklediğim filmlerin ilk sırasında değil.


notgibi: bu yazıyı yıllar önce, rastladığım bir haber üzerine büyük bir heyecanla yazmıştım. yayınlamadan önce son bir araştırma yapınca da bunun bir şaka olduğu öğrenmiştim. silmeye kıyamadığım için taslaklarda çürüyordu. belki de, bir gün kendi kendimle dalga geçersem diye sakladım. bilinç altı bu. derin karanlık. bu sabah kirk lazarus hakkında yazarken, "varsın 'nisan bir' şakası olsun," dedim. 

30 Mart 2019 Cumartesi

orijinal- alt yazılı

"three billboards outside ebbing, missouri" öyle bir film adı ki, tıpkı bir şiirden ödünç alınmış gibi. üstelik türkçeleştirince de değişen bir şey olmuyor: "missouri, ebbing çıkışında üç reklam panosu".

sanki, derin ve uzun bir uykudan dilinizde bir ismet özel mısrasıyla uyanmışsınız gibi.

21 Şubat 2019 Perşembe

içinden puşkin geçen üç kitap

geçen hafta puşkin vasıtasıyla birbirine bağlanan üç kitap okudum. okuduğum kitapları özümseyebilmek için okumalarımın arasına zaman koymayı tercih etsem de puşkin ortaklığı yüzünden araya koyulacak zamana gerek kalmadı.

*

okullarda öğrendiğim tarihi unutmaya, tarihi hatıra, biyografi ve gezi kitaplarından yeniden öğrenmeye karar verdiğimden bu yana yaptığım okumaların bir uzantısı olarak okudum erzurum yolculuğu'nu. puşkin'den daha iyisini beklediğimi saklamayacağım. bir 'çerkes güzeli'ni anarak okuduğum çerkeslerle ilgili bölümü saymazsak pek dolu değildi. roman bursu kazanmış tiplerin aldıkları bursu hak etmek için yazdıkları metinler gibiydi biraz da zorlama bir yolculuğa çıkmış puşkin'in yazdıkları. yine de üç yeri çok sevdim.

ilki askeri gürcü yolu üzerindeki bir köy yıkıntısını anlatırken karşıma çıktı ve "demek o zaman da varmış bir isim bırakma arzusu," dedim..
"ince, yapayalnız bir minare, bir zamanlar burada insanların yaşadığını gösteriyordu. kurumuş bir sel yatağının kıyısında taş yığınları arasında, ince bir güzellikle gökyüzüne yükseliyordu. iç merdiveni yıkılmamıştı daha. basamakları tırmandım; artık molla seslerinin çınlamadığı şerefeye çıktım. orada, tuğlaların üzerinde, ün düşkünü gezginlerin kazıdığı birkaç belirsiz ad gördüm."

ikincisi, puşkin'in bir kitaplıkta gençlik eserlerinden kafkas tutsağı ile karşılaşması ve "burada kafkas tutsağı'nın kirlenmiş, yıpranmış bir kopyası geçti elime. onu büyük bir zevkle okuduğumuzu gizlemeyeceğim. eksikleri olan bir şiir bu. acemice yazılmış. fakat şair birçok şeyin farkına varmış ve içtenlikle yazmış bunları," demesiydi. bu cümleleri okuyunca, zaman zaman blogta yolum eski yazılara düştüğünde hissettiklerimi hatırladım.

üçüncüsü ise kitabın zirvesiydi benim için. "yalnız bunun için okusaydım seni" bile dedim. türk tutsaklardan biri, -ki kendisi paşa, "korkunç derecede konuşkan, kuru bir ihtiyar"dır- putin'in şair olduğunu öğrenince, "bir şairle karşılaşmak her zaman hayırlıdır. şair, dervişin kardeşidir. onun ne vatanı vardır, ne de dünya nimetlerinde gözü. biz zavallılar şan, iktidar ve para peşinde koşarken; o, yeryüzünün hükümdarlarıyla aynı sırada durur ve herkes onun karşısında saygıyla eğilir."

şimdi kaç gerçek şair bildiğimizi konuşabiliriz.

*

ikinci kitap ise puşkin erzurum'da. usta sinemacı halit refiğ'in kaleme aldığı bir senaryo. "erzurum hakkında bir film neden yok" tartışmasından hareketle, erzurum yolculuğu kaynak alınarak yazılmış . "yazılmasa da olurdu," demek belki haksızlık olur ama "okumasam da olurdu, böyle bir senaryonun varlığını bilmek yeterdi," demekten kendimi alamıyorum. filmi yapılsa ortaya ne çıkar bilmem ama benim okuduğum metin ancak erzurum liselerinin yıl sonu müsamerelerinde tiyatro olmaya uygun.

ama bir konuda hakkını teslim etmeliyim: puşkin'e neden çar'ın arabı denildiğini ve bu konuya dair öngörülerimin yanlış olduğunu bu senaryo vasıtasıyla öğrendim. meğer, puşkin'in dedesi bir habeşistan prensiymiş. köle olarak istanbul'a getirilmiş. esir pazarında ruslar satın alıp moskova'ya götürmüş. marifetli bir adam olmalı ki rus çarı büyük petro'nun gözüne girmiş, onun vaftiz çocuğu olmuş. çar onu bir rus kadını ile evlendirip önemli görevler vermiş.

ayrıca puşkin'in büyük petro'nun arabı adında bir eseri vardır.

*

son olarak da sergey dovlatov'un "en şahsi romanı" olarak nitelenen, otobiyografik roman sayılabilecek puşkin tepeleri'ni okudum. puşkin'in sürgün hayatı yaşadığı ve daha sonra bir açık hava müzesine dönüştürülen puşkin tepeleri millî parkı'nda rehber olarak çalışmaya başlayan boris alihanov'un hayatından kısa bir dönemi sistem eleştirisi sosuna bulanmış olarak okuyoruz.

bu kitap, son dönemde açık ara en sevdiğim yayınevi olan jaguar'ın şimdiye kadar okuduğum en zayıf eseri olabilir. kitabı neden basmış olabileceklerini düşünmedim dersem yalan olur? hatta onları anlamaya çalışarak, onlar adına savunmalar bile inşa ettim. "bence," dedim. "çeviri için anlaşmalar yapılırken -muhtemelen frankfurt kitap fuarı'nda- bu kitabın bağlı olduğu ajans 'rus usulü beat' falan demiş." takdir edersiniz ki beat kuşağı, yalnızca altıkırkbeşçilerin başını döndürmüyor.

yine de, en azında buraya alınabilecek bir kaç cümlesi var: "bir kadınla konuşmanın hastalıklı, rahatsız bir ânı vardır. gerçekleri, kanıtları ortaya koyarsın. mantılı ve sağduyulu olmaya çağırırsın. ve bir anda sesinin ona itici geldiğini fark edersin."