6 Eylül 2026 Pazar

mektup

dördüncü. evet, tam dördüncü. geçen gün hayatımın en güzel dördüncü mektubunu almış olabilirim.

/ilki. en kısası ve en güzeli. hiç beklemediğim bir anda gelip beni bulan iki kelime. yazanı artık imkansız uzaklıkta olsa da armağan ettiği aşılamaz güzellik yerli yerinde.

ikincisi. aslında bir not. kitaplığın rafında duruyor. bir fotoğraf çerçevesinin içinden bana gülümseyip duruyor. bazan gözlerim doluyor ama her defasında şükrediyorum.

üçüncüsü. yakari'den. milena'ya mektuplar'ın ilk sayfasını en küçük boşluğuna kadar dolduran bir yol haritası. hep olduğu gibi benden önce yola çıkmış, "uzak iklimlerde seni bekliyor olacağım" demişti./

ne diyordum? mektup...

burada bir kız var. dört yaşında. hem ebeveylerini tanıdığım hem de aynı mahallede yaşadığım için çok sık karşılaşıyoruz. sadece kız çocuklarına düşkünlüğümden değil o olduğu için de seviyorum onu.

laf aramızda araya mesafe girince özlüyorum bile. o da özlüyor olmalı ki, o mesafeleri ne zaman aşsak daha sıkı sarılıyor bana. sağ dizimi kırıp yere koyunca neredeyse aynı boyda oluyoruz ne de olsa.

pek konuşmuyoruz ama. daha doğrusu o konuşmuyor. hem annesi hem babası çok şaşırıyor buna. konuşkan mı konuşkan küçük kızlarının ne zaman benimle karşılaşsa suskunlaşmasına.

annesi ne bulursa eve getirdiğinden bahsetmişti bir ara. dal parçaları, vaktinden önce sararıp dökülmüş yapraklar, gazoz, plastik şişe kapakları, oyuncak parçaları, irili ufaklı taşlar falan.

geçen gün posta kutumda çakıl taşları buldum. tam beş tane. beş minik çakıl taşı.

"ben de seni özledim," dedim. "ben de seni."

4 Eylül 2026 Cuma

dönüş

daha önce de söylediğim gibi -bir. iki. tam iki defa-, romantik komedileri severim.

'klişe'yi hak eden olay örgüsü, çoğu zaman vasat oyunculuk, zamanlaması hesap edilmiş ilk öpücük, araya giren yanlış anlamanın matematiği, ana karakterin zorla geçirdiği dönüşüm tarzı olmazsa olmazlar bile bu sevgiye engel olmaz.

sonunda aşıkların kavuşmasını seviyorum çünkü. masallarla büyümenin doğal sonucu belki de. ne de olsa aşıklar kavuşur, biz de kerevetine çıkardık.

ama o filmlerin bazılarında, erkek ya da kadından biri ayrı dünyaların insanı olduklarını iddia eder ve "bizden olmaz" falan der uzaklara gider ya hani. bazan bir dakika, bazan bir yıl sonra aydınlanmış, gerçeği görmüş, aşka iman etmiş olarak geri döner.

nefret ederim o andan, o dönüşten. hiç mi hiç romantik gelmez, realitenin dibini görmüş gibi hissederim.

bekiroğlugillerden nazan gelir aklıma. türk edebiyatının en kalpli yazarı. ve onun, "sensiz olmuyor, diyen kalbe güvenilmez. sensizliği denemiştir çünkü," dediği.

1 Eylül 2026 Salı

dakika ve skor

"Savaş pazar günü başladı. Bunu biliyorum çünkü pazarları Skenderiya'da futbol oynardık. O gece bizim takımdan bir adam gelmedi, ama kimse üstünde durmadı bunun. Maçtan sonra her zaman olduğu gibi birer bira içmeye gittik. Son tramvayın vakti eriştiğinde, eve gitmeye hazırdım. Yolculuk kısa sürmüş bulundu çünkü kafalarına çorap geçirilmiş, ellerinde namluları bize doğrultulmuş kalaşnikoflar bulunan bir grup adam tramvayı durdurdu. Tramvaydan çıkarken bu alaca tayfaya baktım ve bizim takımın maça gelmeyen elemanını tanıdım. Öyle şaşırdım ki aynı soruyu iki kez tekrarladım: "Şlyuka, sen misin?" Utandı, çorabın arkasında sessiz kaldı."*


*: semezdin mehmedinoviç, saraybosna blues - çoraptan şapka

30 Ağustos 2026 Pazar

iyi köpek*

bize diyor: bana, sana, ona...

ilk önce müziği duydum. sonra sözler geldi. peşi sıra "son zamanlarda türkçe müzikte denk geldiğim en iyi yeni şey," dedim.

çok sevdim yani. özlemişim bu tonu.

bunun sadece bana özgü olmadığını biliyorum. biliyorum, son iki gündür her yerde. duymayan değilse de görmeyen kalmadığına eminim.

devamı gelir mi, gelirse aynı derecede iyi olur mu bilmem. umrumda da değil. sadece bunun tadını çıkartmak, yüzüme tuttuğu aynada bir şeyler görmek niyetim.

size de aynısını tavsiye ederim. belki "benim kemiğim ne?" diye sorar, "senin ismail'in kim?" sorusunu anarsınız.


27 Ağustos 2026 Perşembe

gündeme dair

"sürekli yalan söylemenin amacı insanları bir yalana inandırmak değil, artık kimsenin hiçbir şeye inanmamasını sağlamaktır. doğruyu yanlıştan ayırt edemeyen bir halk, iyiliği kötülükten de ayırt edemez. ve böyle bir halk, düşünme ve yargılama gücünden yoksun bırakıldığında, bilmeden ve istemeyerek tamamen yalanların egemenliğine boyun eğmiş olur. böyle bir halkla istediğinizi yapabilirsiniz."*


*: hannah arendt

24 Ağustos 2026 Pazartesi

nehir

dağlardan aldığı güçle vadileri yaran, şehirleri iki yakaya bölen nehir durmayı bir an aklına getirmişse de sadece oyalanmakla yetinerek yeryüzünü ufuk çizgisine götüren ovada gümüş bir kurdele gibi kıvrıla kıvrıla kayboluyordu.

22 Ağustos 2026 Cumartesi

karnabahar kızartması

yaklaşık bir ay önce bu yazıyı andım.

/bu dünyadan vazgeçişinin sene-i devriyesi yaklaşırken üç hacimlik didem madak külliyatını okumak istemiştim. okudum da.../

"ah"lar ağacının daha başında, "karnabahar kızartmıyordu asla/ başroldeki kadınlar" dediği yerde gelişti olaylar.

"bilinçaltı muazzam bir muamma,"dedim bu defa da murat menteş'i anarak. daha doğrusu taklit ederek.

meğer karnabaharın tohumları yıllar önce atılmış içime. belki de o yüzden önemsemiş, manalar katmışım.

ya da basit bir tesadüftür. şair olmadığım için uzun uzun yazmışım sadece.

şimdi de bunları yazdım işte. kabak kızartmaya hazırlanırken.

20 Ağustos 2026 Perşembe

filmler, uzun mesafe koşuları ve cennet

beyazperdede, televizyonda ya da bir telefonun minicik ekranında izlediklerinizin sadece ışık ve renklerden oluştuğunu düşünüyorsanız fena hâlde yanılıyorsunuz demektir.

zira filmlerde ışık kadar karanlık da kullanılır; aydınlık görüntüler arasında verilen o kısacık, karanlık molalar, birçok görüntünün tek bir sinema filmini meydana getirecek şekilde bir bütün oluşturmasını sağlar.

bu da demek oluyor ki, uzun metrajlı bir filmde en az yarım saat süren, saf bir karanlık vardır ve izleyiciler bu karanlığın farkına varmaz bile.

benzer şekilde, bir koşucunun her adımı aslında bir atlayıştır. bir an için de olsa zeminle koşucu arasında hiçbir bağ kalmaz. o kısa an sırasında, gölgesi devrilmiş teneke kutudan yere yayılan boya gibi değildir artık. tam altında sanki ikiziymiş gibi bedene eşlik eden bir eşidir.

yani koşarken bu minik uçuş kırıntıları ve yeryüzüne temas anları bir araya gelerek mesafe olur, yol olur.

bu yüzden atletizmde yürüme diye ayrıca bir olimpik branş vardır. ve kurallar uçmayı yasaklar; öne atılan ayağın topuğu yere dokunana kadar arkadaki ayak yere temas etmelidir, der.

sözün özü insanlar uçar, karanlığa rağmen hayal kurar, cenneti ölçülemeyecek kadar küçük lokmalarla yalayıp da yutar.

ama farkına varmaz.

17 Ağustos 2026 Pazartesi

günün sorusu: ses

konuşmayı bırakıp suskunluğu tercih eden, başka bir deyişle sesini kullanmayan bir insan ona hâlâ sahip olup olmadığını bilebilir mi?

13 Ağustos 2026 Perşembe

kendime karne

kemal sayar, "iyi bir hayat nasıl olmalı?" sorusuna, a. c. grayling'ten alıntılayarak cevap veriyor:

"ilk sırada sorgulama ve düşünülmüşlük geliyor: sokrates'in mirası uyarınca, iyi hayat kendi değerlerini eleştirel biçimde seçmiş, "yaşanmış olduğu kadar düşünülmüş" bir hayattır. ikincisi özerkliktir: kişinin hayatının yazarı kendisi olmalıdır; devralınan, dayatılan, korkuyla sürdürülen bir hayat, konforlu bile olsa iyi bir hayat değildir. üçüncüsü anlamlı insani bağlardır: dostluk, sevgi ve duygudaşlık. dördüncüsü entelektüel ve estetik zenginliktir: bilgiye duyulan merak, sanata ve güzelliğe açıklık, hayatı genişleten ve derinleştiren deneyimlerdir. beşincisi dürüstlük ve ahlaki cesarettir: hem kendine hem başkalarına karşı hakikatli olmak. altıncısı ise başkalarının özgürlüğüne saygıdır: kendi iyi hayatımı kurma hakkım, başkalarının aynı hakkını tanımamla sınırlıdır; hoşgörü, çoğulcu bir iyi hayat anlayışının zorunlu sonucudur."*

*

kusursuz ve istediğim her şeye sahip olduğum bir hayat sürdürdüğümü iddia edecek kadar ahmak ve dahi yalancı değilim. ama hâlimden memnunum. ne de olsa "lüks değil ama konforlu ve huzurlu bir hayatım var".

durduğum yeri, olduğum insanı seviyorum. zaman zaman geçmişi düşünüp bu değil de şu yolu seçseydim ne olurdu diye meraklansam da 'bu' yolu seçtiğime fazlasıyla memnunum.

ve şunu biliyorum, yukarıdaki maddeler -ki bold oluşları benim tercihim- ders olsaydı hepsinden de çok iyi notlarla geçerdim.

sanırım bu iyi bir şey...


*: what is good? -the search for the best way to live-

9 Ağustos 2026 Pazar

yıllar sonra

sadece bugün, bu balkonda, arada bir at kestanesinin yapraklarını da yoklayan rüzgârla alnımı serinletirken değil, dokuz yıl önce kulağım telefonda, mutfak tezgahına yaslanmış abimin -ki kendisi büyük teyzemin büyük oğludur- söylediklerini dinlerken de yitirdiğimin bir babadan fazlası olduğunu biliyordum.

tam dokuz yıl oldu ve onu özlemediğim tek bir gün bile yok.

ama yine karşılaşacağımızı biliyorum. kelimeleşenlerin tersine o gün geldiğinde, o meydanda onu bulacağımı, tanıyacağımı da. "ben senin oğlundum," diyeceğim. "biliyorum, bizim seçimimiz değildi. ama seçme şansım olsaydı da babam sen ol isterdim."