/ne sandınız? "papatyalardan kaktüslere geçişimiz elbette kolay olmadı!" diyen aslı serin'i öylesine sevdiğimi mi?/
karşılıklı sevgi ve saygıya dayalı bir ilişki var aramızda. ben onlara evin en güzel penceresinin denizliğini ve içlerinden en büyük olanına da televizyon sehpasının sol yanındaki ferah boşluğu verdim, onlar da bana evin kalanını.
suya toprağa dikkat etmiyorum sadece. vakti gelince saksılarını değiştiriyor, hatta onları fazlalıklardan kurtarıyorum.
durumdan memnun olmalılar ki bir tanesi şu an neredeyse bir metreye ulaştı. ve onun boyu koloniye ilk katıldığında on santimetre kadardı.
geçen hafta dört yeni üye daha katıldı aralarına. iki tanesini, iki büyük saksıda duran ama bir süredir düzgün büyümeyi reddeden, -hadi cesur olayım- iyiden iyiye çirkinleşen iki tanesinin yerine aldım.
tam bunu söylemiştim ki, "ne yani, sırf çirkinler diye onlardan kurtulmak mı istiyorsun?" diye sordu en sonunda bir kaktüsle de empati kurmuş biri olarak.
cesaretimi toplanıp, "evet," diyemedim ama gerçek buydu. bir iki kelime bulup bir araya getirdim ama tavrı çok netti: kötüsün.
/kötü değilim aslında. sadece estetik kaygılarım var. sadece çiçekleri değil kendimi beğenmekte bile güçlük çekiyorum. allahtan bu huyumu biliyorum da aldırmıyorum.
pelerinim yeter./
tüm bunlar olup biterken, zaman zaman ölü olduğundan şüphelendiğim ama kendisine kıyamadığım bir kaktüste çiçek alametleri belirdi.
/ben bu yazıyı yazana kadar açtılar da./
yaklaşık beş yıldır benimleydi ve ilk defa çiçeğe durmuştu. zamanlama manidardı belki. belki de ben kötü değildim. ama o empatiye devam etti.
"zavallı kaktüs. onu da çöpe atma diye korkusundan çiçek açmış."
*:proust'a selam olsun