deniz feneri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deniz feneri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Nisan 2020 Çarşamba

fırtına

tek kelimelik "evet" yanıtı hikâyesinin ayrıntılarına girmeyeceğini anlamama yetmişti. başını mendireği ve denizi çerçeveleyen pencereden yana çevirip susunca da kesinlik kazandı.

boş masaların, ters çevrilmiş bardakların, plastik kapaklı cam sürahilerin, genç garsonun mutfağa yakın masada katlayıp peçeteliklere yerleştirdiği ucuz peçetelerin üzerinden uzaklara baktı. biraz daha sustuktan sonra, deniz bu zamanlarda böyle dalgalı olmazdı, dedi.

pencere kenarındaki masalardan birinde tek başına oturan, beyaz peynir eşliğinde o gün erken başladığı rakısını içen selahattin reis'e seslendi sonra. "işaret parmağın sızlıyor mu?"

selahattin reis, sanki denizin bütün balıkları ağa dolmuştu, diye anlattığı bereketli bir avda sol işaret parmağının ikinci boğumundan ötesini denize emanet etmişti. o günden bu yana, ne zaman eksik parmağı sızlasa, bu, fırtına var demekti. asla denize açılma. hatta evden çıkma.

20 Nisan 2018 Cuma

saat kuleleri ve deniz fenerleri

deniz fenerleri her zaman konuk olduğu yazıların ya da kartpostalların romantizmini sunmaz insanlara. daha çok şehirlerin ışıltılı günlerinin hatırasıyla avunan tozlu meydanlarında yükselen, unutulmuş, bakımsız, muhtemelen dört yöne bakan saatlerinin dördü de farklı zamanı işaret eden, ayarsız saat kulelerini hatırlatır.

saat kuleleri ile deniz fenerleri sadece şekil ve uzam olarak değil yazgılarıyla da birbirine benzer. birinin şehrin orta yerinde kalabalığın arasında, diğerinin şehrin uzağında ıssızlığın ortasında olması bunu değiştirmez.

neredeyse aynı zamanda, on dokuzuncu yüz yıl sonlarında yayılmışlardır anadolu denen coğrafyaya. biri zamanın gelip geçiciliğini söylerken ahaliye, diğeri tehlikeleri işaret ederdi gelip geçen gemilere.

zamanla varlıkları unutulur. masadaki, duvardaki, cepteki, koldaki, hatta cep telefonundaki saatler vardır çünkü. uydu bağlantılı elektronik sistemler imkan vermez rotadan sapmaya. gemiler ise modern, daha dayanıklıdır fırtınaya, kasırgaya, yağmura, kara. tıpkı uçaklar gibi otomatiğe alınabilir, belli bir rotada tanımlanmış manevraları sırasıyla yapabilir, en kalabalık limanlara yanaşabilirler.

ama hem deniz fenerleri hem saat kuleleri yine de bekler. bekleyiş kadar gidemeyiştir de hikâyeleri.

modernize olurlar ilk önce, çok geçmeden de computerize... fenerci aileler şehre taşınır, bekçiler kaybolur.

turistik mekanlara, hediyelik eşyalara dönüşürler. çok yıllığına şahıslara kiralanır bazıları. balıkçı lokantası ya da butik otel olmaktır kaderleri.

bloggerlar kalır geriye. bir de kartpostallar...

12 Mayıs 2016 Perşembe

posta kutusundaki yangın

şehrin küçük, solgun sarı boyalı ve artık bir banka şubesini hatırlatan postanesinin önünde bir zamanlar telefon kulübeleri ve posta kutuları vardı. telefon kulübeleri giriş kapısının sağ tarafındaki duvar boyunca dizilmiş, iki tane olan posta kutuları ise kapının solundaki duvara sabitlenmişti.

telefon kulübeleri zamanla birer ikişer azaldı. artık iki tane. ortaya çıkan boşlukla genişleyen kaldırıma postane çalışanları araba park ediyor. bir işe yarıyor mu bilmiyorum ama zaman zaman sarının farklı tonlarıyla yeniden boyanan posta kutuları ise yerli yerinde.

dün, öğleden sonra postaneye gittiğimde sağdaki posta kutusunun berbat bir halde olduğunu gördüm. boyası dökülünce paslı, yıpranmış gövdesi açığa çıkmış, duvar ise isten kapkara olmuştu.

hikâyenin kalan kısmını ise öğretmenevinin lokalinde, king oynamak için arkadaşları beklerken kimyacı gürcü yılmaz anlattı.

adını şehirden alan lisede üçüncü sınıf öğrencilerinden ikisi tuvalette sigara içerken nöbetçi öğretmen tarafından fark edilmiş ve müdür yardımcısının karşısına çıkartılmış. güllük gülistanlık bir okul hayaliyle yaşayan, sorun istemeyen ve "bi gün" de eve huzurlu gitmek isteyen müdür yardımcısı, "hepimiz genç olduk, hoca hanım. çocuklar bir cahillik etmiş," diyerek mevzuyu kapatmaya kalkınca, ciddiye alınmadığını düşünen matematik öğretmeni hanım bu iki öğrencinin disiplin cezası alması için onu tanıyan herkesi hayrete düşüren bir fevrilikle bastırmış. sonuçta onun dediği olmuş ve bu iki öğrenci birer hafta uzaklaştırma almış.

burada sorun yok. iki gün hastayım deseler, bir gün vilayete gitseler, iki gün de internet salonlarında oyun, platin bilardo salonunda üç top, sinemada film. sayılı gün bu, kimseler farkına varmadan geçer gider. ama bu cezanın ailelere mektupla tebliğ edilmesi gerekiyor.

bizim iki kafadar nerden duydularsa posta işlerine müstahdemin baktığını öğreniyor ve emeklilik için gün sayan adamcağızı takibe alıyorlar. okulun yirmi küsur senedir bitiremediği işleri bir defa daha mesai sonrasına kalınca, dönem başında topluca aldığı pullarla süslediği iki zarfı ve yanındakileri posta kutularından sağdakine atıyor.

güvenlik kamerasına göre, ebeveyn korkusuna yağmur nedeniyle birdenbire tenhalaşan sokağın verdiği cesaret eklenmiş, bizim şakınlar posta kutusunu açmaya çalışmış ilk önce. bakmışlar, ne yaptılarsa olmuyor. biri hiçbir işe yaramayan bomboş defterinin bir sayfasıyla cebinden eksik etmediği çakmağın alevini birleştirmeyi akıl etmiş. sonrası malum.

*

mr. nobody filmini hatırladım ister istemez: nemo ve anna'nın yıllar sonra karşılaştığı, iki gün sonra deniz fenerinde buluşmak için sözleştikleri sahneler. anna telefon numarasını bir kağıda yazıp nemo'nun eline tutuşturur. nemo anna'nın gidişine şaşkınlıkla bakarken gökten süzülerek inen yağmur tanesi de "tam isabet" eder.

böylece nemo ve anna'yı bağlayan tek bağ bir yağmur tanesi ile kopar.

aslında her şey çok daha önce başlamıştır: iki ay önce işsiz bir brezilyalı yumurta kaynatmış ve hararet odada mikro-iklim yaratarak sıcaklığı azıcık değiştirmişti. böylece iki ay sonra, dünyanın diğer tarafında sağanak yağış başlayacaktı. o brezilyalı işinin başında olacağına yumurta kaynatıyordu. çünkü konfeksiyon fabrikasındaki işini kaybetmişti. çünkü nemo altı ay önce kot pantoların fiyatlarını karşılaştırıp daha ucuz olanı almıştı. belki de bu yüzden fabrika başka ülkeye taşınmış, filmin yönetmeni jaco el dormael'in oynadığı brezilyalı da işsiz kalmıştı. tıpkı bir çin atasözünün dediği gibi: tek bir kar tanesi bambu yaprağını bükebilir.

*

düşünsenize bir. o matematik öğretmeni hanım, tükenmez sandığı bir aşkla kendisini seviyor bildiği adamın artık kendisini sevmiyor olduğunu hissettiği şu son günleri düşünerek, geceleri uykusuz gözlerle karanlığı seyrederek geçirmeseydi o iki öğrenciye daha anlayışlı olacak, hayata olan öfkesini başında kavak yelleri esen o iki delikanlıdan çıkartmayacaktı.

peki yanan posta kutusundakiler: bir daha yazılması mümkün olmayan mektuplar, daha fazlasını anlatsın diye sonuna "üç nokta" kondurulmuş ve makine işi soğuk damga yerine pulla bedellendirilmiş zarfsız kartpostallar, icra mektupları, dava dilekçeleri, kira kontratları, istifa mektupları...

yani yananlar. hiç yazılmadı bilinenler, kayıtsız kalındı sanılanlar...

15 Ocak 2016 Cuma

soluklanma

yaratılışına dair farklılığı herkes gibi küçük yaşta fark eden ve bunu doğmakta olan güneşe doğru yürürken aklından geçtiğini varsaydığı "ey gidi koca dünya..." imgesine yükleyen bir adam. imge olmalı; çünkü o kadar küçüktür ki bir araya getirmek bir yana o kelimeleri bilmiyor dahi olabilir.

hayatı tanımaya başladıkça sorduğu sorulara aldığı cevapların en güzeli, en büyük korkusunun da yanıtı oldu: "sen diğerleri gibi değilsin. zamanda ve mekanda ziyan olmayacaksın."

gün gelip de aynı saatlerde uyanıp, aynı yollardan geçerek hayatın içine yürüdüğünü fark edince. yaşayıp giderken yani. belki de "ölüp giderken" demeli...

dinlediği şarkılar vardır: wicked game; "this love is only gonna break your heart".

okuduğu kitaplar vardır: tatar çölü; "teğmen simeoni bir varsayımda bulunmuş, altı ay demişti. ama yol yapımı için altı ay yetmedi, sekiz ay da, on ay da yetmedi. artık yol tamamlanmıştır, düşman konvoyları dörtnala kuzeyden inip kalenin duvarlarına ulaşabilecekler; bundan sonraysa ancak son kısacık ara kalacak ki, düz ve kolay bir yolda bu bir kaç yüz metreyi aşıvermek işten bile değil, ama bütün bunlar pahallıya oturdu. on beş yıl gerektirdi, on beş upuzun yıl, ama bir düş gibi geçiveren on beş yıl."

seyrettiği filmler vardır: mediterraneo (1991) ; "bazı durumlarda kaçış aşkı ve hayalleri devam ettirmenin tek yoludur"...

en sonunda alnındaki ateşi söndürmek için kendine uzak iklimler seçti. dünyanın bütün limanlarını dolaşmış, dolaşırken yorulmuş yaşlı denizciler gibi yüzünü duvara çevirip son nefesini vermek için döndüğü deniz fenerinin gölgesinde soluklandığında ufuk çizgisinin üzerindeki bulutları fark etti..

10 Eylül 2015 Perşembe

geride kalan

herkes gidiyormuş da bir ben kalıyormuşum gibi hissediyorum.

belki bir deniz fenerinde bekçi olmanın bir sonucu bu. ne de olsa bekçilik nesilden nesile geçer. insan yazgısından kaçamaz.

ancak yaşlı kıtanın uzak bir köşesinde sizinle hiçbir alakası olmayan bir savaşta ölmekle ya da kaybolmakla -babama kalırsa kaybolmuş gibi yapmakla- kurtulacağınız bir yazgı bu. ödül olarak bir madalyanız olur, babanızın eline tutuşturulan. ablanız, "aman benden uzak dursun," dediği için sonrasında miras yoluyla size geçen.

babanızın evli bir adam olduğu halde okyanusun ötesine gitmesini, orada zorluklar içinde geçen aylara, sadece foto fuat'ta çekilmiş babalı oğullu bir fotoğrafa sığınarak nasıl tahammül edebildiğini anlamak için büyümeniz gerekir.

büyümeniz ve büyük bir utançla, havasızlıktan kokan soğuk yatakhanelerde uyku sizi kollarına almadığında, hayal kırıklığı ve öfke sosuna bulanmış "bir baba tek oğlunu, hem de çok seviyorum dediği tek oğlunu daha on bir yaşında evinden ve denizden uzağa nasıl yollayabilir," sorusunun cevabını bulmanız gerekir: çember ya da zincir ya da her neyse kırmanız, bu yazgıdan kurtulmanız için.

peter pan girer görüntüye. hikâye alper kamu'ya uzanır. ne de olsa diğer çocuklar büyürken her ikisi de aynı kalır. alper kamu'ların ikincisi olan cehennem çiçeği'nin en-sonu bir defa daha yankılanır kulaklarda:
"bütün aşklar küllenir, bütün babalar ölür, bütün hikâyeler biter. birinin yıkıntıların nöbetini tutması gerekir; işte o yüzden, biri hariç, bütün çocuklar büyür.
gölgesini kaybeden insan, gölgenin kendisine dönüşür."
başka çocuklar kariyer, ev-evlilik, çoluk-çocuk, araba, beyaz eşya, taksit ve benzeri kelimeler dillerinde büyüyüp adam olurken.

6 Mart 2015 Cuma

bir eli tutmadan karşıdan karşıya geçmenin icat edildiği gün

yalnızlık insanlık kaderidir. ve her insanın bunu fark ettiği, dünya adlı gurbette ne kadar yalnız ve bu yalnızlığın kaçınılmaz olduğunu anladığı bir an vardır.

*

okulumuzun müstahdemi musa bey her eylül başında yeni eğitim-öğretim yılına hazırlık olarak maviye boyadığı demir kapıyı aralayıp üçüncü kez "ablan gelmedi mi daha," diye sorunca, ikinci sınıfa geçtiğim yaz babamın karne hediyesi olarak aldığı saate bir defa daha baktım.

aslında musa abi. uzaktan akrabamız. annanem sabah kahvelerini içerken dedeme, "musa askerden dönmüş. reyhan'ın büyük oğlan. anne oğul ziyarete geldiler. öyle, sessizce oturdu. zaten sessizdi ama askerde daha da sessizleşmiş," dedi. burada sustu, bir yudumluk ara verip öyle devam etti. "cumhuriyet ilkokulu'na hademe alınacakmış. sohbet ederken reyhan söyledi." çok iyi hatırlıyorum. çünkü henüz okula gitmiyordum, yanlarındaydım. dedem, "böyle işlerle yormayın artık beni," diye cevap verince annanem başka bir şey demedi. yaklaşık iki ay bir şey demedi.ah ayşe sultan! ramazan bayramı sebep olmasaydı kim bilir kaç ay daha dedeme bir şey demeyecekti? oysa dedemin siyah takım elbisesini, kar beyazı ipek gömleğini -ki hayatımda daha beyaz bir şey bilmedim-, kırmızı ipek kıravatını herkes bilir. dedem bunları giyer, ankara yollarına düşerdi. annanem daha sonra ahmet dayım'a, "oğlum," demiş. dayım da partinin ilçe başkanıyla konuşmuş. saate gelince, o saat, hayatımın ilk ve tek karne hediyesi olarak kaldı. bir gün öykücüye verdim. çünkü kendi saati tamirdeydi. bir daha takmadım. çünkü o zamanlar "zaman" üzerine düşünüyordum ve eğer saat takmazsam "zaman"ın dışında kalabilirim sanmıştım.

ne diyordum? okulumuzun müstahdemi musa bey... bey değil abi.

okulumuzun müstahdemi musa abi her eylül başında yeni eğitim-öğretim yılına hazırlık olarak maviye boyadığı demir kapıyı aralayıp üçüncü kez "ablan gelmedi mi daha," diye sorunca, ikinci sınıfa geçtiğim yaz babamın karne hediyesi olarak aldığı saate bir defa daha baktım.

şimdi olsa, gülümser, "gelmedi ama beni merak etme, yalnızlığı severim," derdim. o gün yalnızca başımı sağ tarafa çevirdim. musa abi de baktı. ablamın dersi biteli neredeyse iki saat olmuştu. sabah kaybolduğu köşeden, foto fuat -efef diye de bilinir- ile yaman fırını arasından çoktan çıkıp gelmesi gerekiyordu. ama gelmedi.

cumhuriyet ilkokulunun kapısında ve dokuz yaşında, yeniden yalnız kalınca heykele baktım. önünde bir şeylerin kutlaması ya da anmasından arda kalan bir kaç çelenk vardı. bazısında çürümeye yüz tutmuş çiçekler, bazısı kurumuş yapraklarla dolu. yürümeye başladım.

problem taş döşeli dikdörtgen meydanı enine yürümek değildi. heykelin hemen arkasındaki, belediye işçilerinin yaz başında başladığı, düzenlemesini otuz ağustos'a bir gün kala ancak bitirebildiği yeşil alanı ikiye bölen beton yol boyunca yürümek de değildi.

sonunda gelmiştim. kolayca. şehirleri birbirine bağlarken, yukarıdan bakıldığında bir ucunda deniz feneri ve diğer ucunda liman duran bir hilale benzeyen bu şehri de oralara götüren yolun kenarındaydım. ve ne olursa olsun yanımda bir büyüğüm olmadan o yolu karşıdan karşıya geçmem yasaktı. annem aklına geldikçe yolun ne kadar tehlikeli olduğunu hatırlatır, "eğer olur da sözümü dinlemezsen küserim," derdi.

lütfen allahım, annem bana hiç küsmesin. babam da...

son sürat otomobillere, gürültülü tırlara, kamyonlara, bana masallardaki devlermiş gibi gelen otobüslere korkuyla baktım. aralıksız, hem sağdan hem soldan geliyorlar, geçip gidiyorlardı. güçlü bir rüzgar kalıyordu geriye. ne zaman yola yaklaşsam biraz rüzgar yüzünden biraz da korktuğum için geriye doğru bir adım atıyordum. bazan bir boşluk ya da yavaşlık oluyor ama ne zaman yola adım atsam boşluk ve yavaşlık kayboluyor, sanki trafik daha da hızlanıyordu.

galiba orada yüz yıl kadar bekledim. nihayet, bir benzerini hayatım boyunca ancak bir defa daha tekrar edebileceğim bir cesaretle yola atladım ve karşı kaldırıma kadar koştum. koştum. koştum...

yolun karşısına varınca kaldırımın kenarına oturdum. çantamı da yanıma koyup gelip geçen araçları ve dünyayı seyre koyuldum. artık araçlar o kadar kocaman değildi. üstelik yavaşlamışlardı.

ben orada öylece otururken karşı şeritte bir kamyon ani bir frenle nefes nefese duruverdi. babam kaldırım tarafına atladıktan sonra gelen giden araçlara aldırmadan benim tarafıma koştu. geldiğinde ayağa kalkmıştım. sağ dizini yere koyup bana sarıldı. saçlarının dibi terlemişti. ne kadar güzel kokuyordu.

fren ve korna sesleri arasında musa abi geldi bu defa. kocaman elleriyle başımı okşadı. sonra babama baktı. şimdi değil de ancak büyüyünce anlayabileceğimi hissettiğim bir şey söyledi: "dayısını arardım ama babasına haber vermenin daha doğru olacağını düşündüm." babam, dostça omuzuna vurdu, "çok iyi düşünmüşsün," dedi. "sağol."

babamın cevabını da ancak büyüyünce anlayacaktım.

musa abi askerlik şubesini aramış. onlar da telsizle babama ulaşmışlar. babam telsizi elinden atıp, hem ablam hem benim için endişelenerek şehirler arası yola koşmuş. allahtan tanıdık bir kamyon şoförü denk gelmiş de beklememiş. babamın yolda olduğu sırada dayım musa abiyi aramış. beni sormuş. "nilüfer, gönül yengen ve ayşe teyzenle çarşıdaymış. zamanın nasıl geçtiğini fark etmemişler. kadınlar işte," demiş. musa abi dördüncü kez kapıya gelip bu defa beni göremeyince dualar ederek heykele koşmuş.

ablam izmirli teğmen rıza'ya o çok istediği "bir kaç dakika"yı o gün vermiş meğer. tatlı dilli eniştem konuşmaya başlayınca da zamanı unutuvermiş. ancak bir saat sonra aklına gelmişim. gündüz vakti kül kedisi gibi gönül yengeme koşmuş. gönül yengem. dayıma hâlâ aşık, sevgilisine her doğum gününde mektup yazan yengem. sadece sevgilisine mi? çocuklarına, torunlarına da... hoşuna gider, diyerek bana okutan, beni salya sümük ağlatan yengem. biz büyürken arkadaşımız, sırdaşımız, öğretmenimiz yengem. ablama, "ben hallederim," demiş sadece. "merak etme."

*

babamın elini tutmuş, fenere doğru yürürken kendimi büyümüş hissettim. kendimle gurur duyuyordum. kendi kendime bir söz verdim: yıllar sonra olur da yalnızlık üzerine bir yazı yazarsam söze, "yalnızlık insanlık kaderidir. her insanın bunu fark ettiği, dünya adlı gurbette ne kadar yalnız olduğunu ve bu yalnızlığın kaçınılmaz olduğunu anladığı bir an vardır," diye başlamaya karar verdim.

adını belki de "bir eli tutmadan karşıdan karşıya geçmenin icat edildiği gün" koyarım.

14 Kasım 2014 Cuma

"köpeğiyle dolaşan kadın"

anton çehov'un aynı isimde, aşkın olası güzergahını, uğradığı sapakları müthiş bir doğallık ve sadelikle anlatan bir öyküsü vardır. ki bu öyküyü "aşkın öyküleri üçlemesi"nde anmıştık.

evet, girizgahtan anladığınız doğru. bu yazıda o öyküden bahsetmeyeceğiz.

*

hâlâ koşmayı seviyorum. haftada en az üç sabah, "hilal"in bir ucundan diğerine, yani fenerden balıkçı sığınağına kadar koşup dönüyorum. bazan, evde kahvaltı için ekmek olmadığı zamanlarda yani, fenere dönerken yol üzerindeki bir fırından ekmek ve zeytinli poğaça alıp yolun kalanını sallana sallana yürüyerek tamamladığım da oluyor.

bu arada, size anlatmadım ama deniz fenerinin karşısına, şehri büyük şehirlere götüren şehirler arası yolun diğer tarafına bir site yapıldı. geçen sene yaz sonunda başladıkları inşaatı bu sene baharın yaza temas ettiği günlerde bitirdiler. o zamanki belediye başkanından aldıkları desteğe rağmen eski nato üssünün hâlâ askeri bölge hüviyetini koruması nedeniyle çok katlı bina için ruhsat alamamışlar. amerikan banliyö dizilerindeki gibi çift katlı, verandalı, bahçeli on yedi tane ev. sitenin adı büyük bir yaratıcılık örneği(!): deniz feneri evleri...

ama sloganları başarılıydı: "şehrin dışında kalın".

sadece sürünün değil, şehrin de dışında kalın...

*

geçtiğimiz yaz, temmuzdu galiba. market alış verişi sırasında bir kadın gördüm. ilk anda aklımdan geçen, "sadece bu şehrin değil, tüm dünyanın yaş grubunuzdaki en güzel kadını siz olmalısınız," oldu. umarım bunu sesli söylememişimdir.

sonra unuttum gitti. anlayacağınız sıradanım çok; herkes gibi ben de kolayca unutuyorum.

aynı kadın günlerin kısalmaya başlamasıyla yeniden ortaya çıktı. evde kahvaltı için ekmek olmadığı bir sabah yol üzerindeki bir fırından ekmek ve zeytinli poğaça almış, hatta ucundan kopardığım parçayı yiye yiye geri dönerken ona rastladım.

golden retriever cinsi köpeğinin tasmasını tutuyordu. ve muhtemelen deniz feneri evlerinde kalıyordu.

hemen ekmeğin kopardığım ucunu sakladım. elimde olmadan o tarafa baktım. ve göz göze geldik, "günaydın," dedim. gülümsedi. gamzeleri varmış. ve bu güzel.

sonra kaçarcasına yürüdüm. gören ocakta yemeğim, okula yetişecek çocuğum var sanabilirdi.

*

bence yetmiş yaşlarında. ama en fazla ellilerinde gösteriyor. hatta, buraya yaz tatiline gelmiş eski bir artist olduğunu bile düşündüm. ecnebilerin ev alıp buraya yerleşmesi nadirattan olduğu için aşık olduğu bir gurbetçinin peşi sıra gelmiş avrupalı da olabilirdi.

ortalamanın üzerinde bir boyu, bedeninin vazgeçilmemiş bir manken formu var. bakımlı elleri o kadar güzel ki şu ana kadar gördüğüm en güzel eller onun olabilir. biçimli ayakları ve onu bütünleyen bileklerin uyumunu ise görmelisiniz. etek giydiğini hiç görmedim. sadece pantolon giyiyor. ayak bileklerini ele veren pantolonlar.

siyah kemik çerçeveli gözlüklerinin ardındaki gri gözlerini, omuzlarına değdi değecek sarı saçlarını, daima nar rengi bir rujla görünür kıldığı dudaklarını da... ama ben en çok burnunu seviyorum. o kadar güzel ki, sanki toprak altından çıkartılmış bir mermer heykelden ödünç alınmış gibi.

kostüm tercihi ise ayrı bir dünya. bugünlerde bele oturan bir yağmurluk giyiyor mesela. bele oturan kostümler tercih eden bir kadın bizim buralarda yağmurluk giymez, yağmurluk giyen tayfa ise bele oturan bir yağmurluğu hakaret sayar.

*

hiç konuşmadık. henüz köpeğini de sevmiş değilim. sadece tebessümler ve gamzeler eşliğinde selamlaşıyoruz.

bu yazıyı ise uzaktan onları gördüğüm ve yan yana gelinceye kadar üstümü başımı, yürüyüşümü düzelttiğim bir sabah, bir kaç tekrarla hazır ettiğim "günaydın"ı kendisine sunduktan sonra aldığım gülümsemenin onuruyla, bana neler oluyor, diyerek yazıyorum.

30 Temmuz 2014 Çarşamba

şehir, park, sulu boya resim

denizi doldurarak elde edilen alanları hiç sevmedim.*

hem orada yaşayan canlıların yaşam alanı bozulup ortadan kalktığı hem de denizin kendisinden alınanı önünde sonunda geriye alacağı öngörüsünden hareketle bunun abesle iştigal olduğuna inandığım için.

bu şehrin de denizden kazanılan alanın düzenlenmesiyle elde edilmiş bir parkı var. bir çok defa dediğimi tekrar edecek olursam; "bu park bu şehre fazla". o kadar güzel yani...

yine de, "gökyüzünden bakıldığında bir ucunda fener diğer ucunda balıkçı sığınağı duran hilali bozduğu için kızgınım," diye diye fırsat bulduğum zaman gitmekten geri durmuyorum.

bugün yine oradaydım. parkın denizle kucaklaştığı yere en yakın park kanepesinde bir süre oturdum. hayal kurdum, kendi kendime konuştum, ufkun üzerinde koşan bulutları seyrettim, gözlerim ufuk çizgisinde telefonla konuştum, bir kaç bulut fotoğrafı çektim.

üzerimde uçan martılara ve biraz ilerde denizin üzerinde sallanan deniz kuşlarına, "bugün de bize ayrılan sürenin sonuna geldik," dedikten sonra kendimi dönüş yoluna vurdum. her zamanki gibi yasağa aldırmaksızın çimenleri çiğneyerek...

bu tercihin yolumu kısalttığı yok aslında. uzattığı bile söylenebilir. sadece tropikal ülkelerin birinden ithal edilip parka dikilen ve neredeyse bir koru oluşturacak kadar çok, beyaz gövdeli ve koyu yeşil yapraklı ağaçların altından, hiç olmazsa yakınından geçebilmek için yapıyorum bunu. çünkü o koyu yeşil yaprakların denizden gelen rüzgarla dansederken çıkarttıkları sese bayılıyorum.

ağaçların altında, gölgede kalmakla daha da koyulaşan yeşil çimenlerin üzerine bağdaş kurarak oturmuş biri vardı. bir yandan önündeki işle meşgul oluyor bir yandan da uzun saçlarından önüne düşenleri zaman zaman yukarı atıyordu.

merakla, biraz yavaşlayıp dikkatli bakınca önündeki dikdörtgen kağıdı fark ettim. bir de sağ eliyle tuttuğu, kahverengi su bardağı, yeşil tableti bitmeye yüz tutmuş sulu boya kutusu ve kağıt arasında dolaşan fırçayı. merakımı yenemeyip ne boyadığına baktım.

tıpkı kitap okuyan birini gördüğünde, "acaba aynı kitabı okuyor olabilir miyiz," diye heyecanlanan okurlar gibiydim.

hemen solundaki kahverengi su bardağıyla beraber gölgede kalmakla daha da koyulaşan çimenlerin üzerinde duran, yeşil tableti bitmeye yüz tutmuş bir sulu boya kutusunu resmediyordu. başka hangi renklerin bitmeye yüz tuttuğunu ise boya kutusuna uzanan bir el ve o elin tuttuğu fırça yüzünden görmek mümkün değildi.



*: fırsatını bulmuşken söyleyeyim. bu konu ne zaman açılsa aklıma ilk gelen karadeniz sahil faciası -yolu demeye dilim varmıyor- oluyor. bu yol insanlık ayıbıdır, bu ülkenin yüz karasıdır ve buna sebep olanlar vatana ihanetle yargılanmalıdır.

5 Haziran 2012 Salı

sardunyalar çıldırmış olmalı

dün akşam yorucu, vedaların yüküne kararların yükünün eklemlendiği bir yolculuk sonrası buraya döndüğümde mutfağa girip girmediğimi hatılamıyorum bile. bir kaç telefon, peşi sıra uyumuşum.

sabah kalktığımda ise sadece takvimlerin değil, mayıs ayının ikinci haftasından bu yana mutfak penceresi güzelleştiren sardunyaların da değiştiğini gördüm.

giderken patlamaya hazır, fitili ateşlenmişçesine bıraktığım alev toplarının hepsi birden fitil tükenmiş olsa gerek ki patlamış. mutfak penceresinin bahçe, şehirleri birbirine bağlayan yol ve o yoldan ayrılıp bahçe kapısına kadar gelen toprak yolu çerçeveleyen manzarasının önünde şimdi koyu yeşil bir ormana düşmüş sayısız alev rengi toplar var.

ara sıra uzak bir rüzgar, yaprakları çiçeğinden daha güzel kokan bu bitkinin kokusu karışmış serinliğini yanıma bırakıp gidiyor. aklımda bir ağustos sabahı yaprağına su dokunduğunda kokusunu salan sardunyaların hatırası. ve kalbimde.

sonra yıllar önce izlediğim komik bir film düşüyor aklıma: the gods must be crazy.

ardından yine yıllar öncesinden bir yazı geliyor: sardunyalar ve çıldırmak...

*

"çıldırmanın zamanıdır şimdi, tutkularımız, duygularımızın en canavarlarını içinde sakladığımız kafeslerin kapılarını birer birer açmanın zamanıdır.

...

bırakın, sizi ne zaman terkedeceğinizi bilmediğiniz endişeli sevgileri, tutkunun tek renkten, tek sesten, tek kokudan, tek istekten oluşan çılgınlığına salın kendinizi.

o'nu isteyin ve ondan başka birşey kabul etmeyin.

yalnızca van gogh'un deli sarıları dolaşsın içinizde.

alev rengi sardunyaları, iğde kokularını, bulutlarla sevişen denizleri, çıldırmış sarılara boyayın.

çiğneyin üzüntülerinizi, atın gitsin, acılara açın yüreğinizi, yanmayı, kahrolmayı hayal etmeyi öğrenin.

o'ndan uzakta geçen her anınız kıskançlık yangınlarınızı büyütsün, onun teni bir başka tene mi değdi korkusuyla bir volkan gibi duman duman dağlansın içiniz.

bütün korkuları, bütün endişeleri, isteklerinizi zayıflatan gelgitleri, sizi saran kalabalıkları, kalabalıkların ahlakını, küçük endişleri savurun gitsin.

...

"bir kişinin olmaması bütün dünyayı bomboş yapsın," alfred de musset'nin dediği gibi..

...

istiyorsanız, gidin alın, hiçbir durakta durmayın, geriye bakmayın, engelleri görmeyin.

kıskanıyorsanız , kılıcınızı bileyip güneşte ışıldatın, çektiğiniz acı çelik pırıltılarıyla yansısın sevdiğinizin gözlerine.

tutkularına salın kendinizi.

kanatlı arabalarıyla sizi gökyüzüne uçursunlar.

akıllı olmayı, akıllılara bırakın.

yenilirseniz zehirli bir yılanı alın koynunuza.

ölmek ve öldürmek yanınızda beklesin sadık bir asker gibi.

tutkuyla koşun, koştuğunuz yerde ne bulacağınıza aldırmayın, bir cennet belki de bir cehennem büyük bir ihtimalle; kevser şarabınıda katranlı alevleri de aynı iştahla içmeye hazır olun.

...

neyi istiyorsanız sadece onu isteyin.

isteğinizle aranıza sokmayın engelleri.

çıldırma vaktidir.

tutkuların kafeslerini açın birer. canavarlar zincirlerinden boşanarak çıksın derinliklerinizden.

endişeleri, 'sonra ne olur'ları, 'ne derler'i, 'ya sonra istemezsem'leri, tutkularınızın önüne yem diye atın, bir aslanı besler gibi kendi küçük tedirginliklerinizle besleyin tutkularınızı, hepsini yiyip bitirsin, başka hiçbir duygu kalmasın içinizde.

yalnızca, o yalın, o sade ve korkunç tutku kalsın, 'istiyorum' diyen tutku.

isteyin ve alın.

...

istediğinizi alacaksanız çılgınlığınızla alacaksınız, akıl size yalnızca istemediklerinizi verecek
."*




*:ahmet altan, gece yarısı şarkıları - sardunyalar ve çıldırmak



29 Ağustos 2011 Pazartesi

anı içinde anı

annemle ne vakit fikir ayrılığına düşsek, "sen bizden uzak büyüdün," diyerek ettiği sitemin hayatımın bir gerçeğini işaret ettiğini biliyorum. ama her bayram, en geç arife günü bu evde oldum.

hatta bunun için, çeşme'ye inelim, uludağ'da kayak, abant bu mevsimde harika, ama kapadokya, bir üçgen kuralım köşeleri budapeşte-viyana- prag olsun, dokuz günlük uzak doğu turlarını birilerini kırmak pahasına da olsa her defasında görmezden geldim.

bayram sabahı erkenden kalkar, annemi annanemlerin bahçe kapısında bırakır, "farz olan vakit namazlarını, hatta islam peygamberinin 'hiçbir engel yok iken, ard arda üç cuma namazı kılmayan kişinin, allahü teala kalbini mühürler, yani iyilik yapmaz olur' uyarısına rağmen cuma namazlarını kılmayan ama bayram namazlarını kaçırmayan insanları anlamıyorum," diye söylenen ve muhafazakar terbiye almış olmasına rağmen kendimi bildim bileli fenerbahçe dışındaki her türlü toplaşmaya mesafeli duran babamla, biraz da annaneme saygımız yüzünden beş dakika yürüme mesafesindeki mahalle camiine giderdik.

*

ramazanın kışa denk geldiği zamanlardı. o sene bayramdan bir kaç gün önce gelmiştim. 'nerede o eski ramazanlar' tadında, huzurlu, ilahi bir ışıkla yıkanan, şefkat dolu günlerdi.

babam, şiddeti artan poyrazın rüzgargülüne ettiklerini görünce, gece başına bir iş açmasın diye fenere gitmiş, şimdi de yılların ustalaştırdığı elleriyle çelik telleri, çarkları, makaraları özenle temizliyor, kuruluyor, ekseni etrafında dönen devvar billurun altındaki rulmanları yağlıyor, mercekleri siliyor ya da fener elektriğe henüz geçmediği için her şey demek olan asetilenle dolu gaz deposunu kontrol ediyor olmalıydı.

biz, anne oğul; usul usul yanan bir sobanın ısıttığı salonda sohbetleşiyoruz. annem pencerenin önüne oturmuş oğlu öyle seviyor diye şekerini biraz fazla kaçıracağı sütlaç için pirinç seçerken bir yandan da anlatıyor:

"bu yıl ağaçların çoğu, yapraklarını adam gibi dökmeye fırsat bulamadan erken gelen ayazın keskin soğuğunda kavurdular. sonbahar sarısının hüznüyle tanışamayan yapraklar önce kahverengine sonra siyaha dönüp dalında kuruyuverdiler."

oturduğum yerden kalktım, kulağım annemin anlattıklarında kitaplığa yürüdüm, bu kış ikindisinin zayıf ışıkları lif lif çözülüp yeryüzüne dökülürken, bir çoğunu yıllar önce okuduğum kitaplar arasından birini seçebilmek için kitaplığın raflarını yormaya başladım. elim nihayet huzur'a* gittiğinde mümtaz ve nuran'ın bitmek bilmez istanbul gezmesi değil de eski bir yaz günü geldi aklıma.

başımı çevirip o tarafa baktım: kitaplığın önünde durmuş, eli bir kelebek vurdum duymazlığıyla bir kitaptan diğerine konuyor, sanki bir piyanonun tuşlarını dener gibi, bir kitabı itip diğerine geçmeden önce bir an karar vermiş gibi oluyordu. dikkat çekme isteğiyle dolu, hepsinin de kapağı kısa bir süre için açılan kitaplar, kısacık bir an baktığında gözüne çarpan, onu baştan çıkartmaya çalışan altı çizili cümleler, derkenarına dört çizgiden mürekkep yıldızlar konulmuş, yürek çizilmiş paragraflardan sonra dünün dünyası'nı** seçip, nasılsa bahçe içindeki o üç katlı evde değil de burada geçirdiği sonsuzluk kadar uzun bu yaz öğleden sonrasının sıcağında kendine kitap okuyabileceği serin bir köşe bulmaya gitti.

bense hala kitaplığın önündeydim ve annem mutfağa giderken açık kalan kapıdan mutfak penceresini, annemin ‘o toprakta, hele de o rüzgarda asla büyümez’ uyarılarına kulak asmayıp yıllar önce bahçeye diktiği armut ağacının dallarındaki son yaprakları gördüm.

poyraz dalların ucunda asılı kalmış son yaprakları yokluyordu.



*: ahmet hamdi tanpınar
**: stefan zweig



22 Haziran 2011 Çarşamba

illegal party

dün akşam saat sekiz buçuk gibiydi. yılın en uzun gününün güneşi yeni batmış, hava kararmaya başlamıştı. fenerin yan tarafındaki kayalıktan gelen sesleri farkettim.

bir kaç gündür sivrikaya'yla kıyı arasında levreklerin gümüşlerini görüyordum. levreğe gelen balıkçılardır, diyerek, biraz laflarız düşüncesiyle kendimi dışarı attım.

kayalıkta kızlı erkekli yaklaşık on kişi vardı ve hiçbiri balık tutmaya gelmemişti. mustafa abi'nin oğlu atakan dışında aralarında tanıdığım biri yoktu. içinde ne olduğunu belli eden siyah poşetlere bakılırsa kalıcı görünüyorlardı. üstelik gitarları da vardı.

beni farkedince sustular, kızlar erkek arkadaşlarından uzaklaştı, atakan bana doğru yürüdü. babası ablamın sınıf arkadaşıydı ve kim ne derse desin, futbol oynarken izlediğim en yetenekli insandı. hiç unutmam, şehir stadında yapılan okullar turnuvasında endüstri meslek lisesi'ne birbirinden farklı yedi gol atmıştı. hatta o gollerden birinde, kornerden gelen topa arka direkte sadece kalçasıyla dokunmuştu. liseyi zar zor bitirdikten sonra bir kaç defa spor akademisi sınavlarına girmiş ama başarılı olamamış. üçüncü ligde anadolu takımlarını dolaşarak on yıl kadar top oynamış, futbolu bırakınca da, o zamanki hükümete yakın bir akrabasının araya girmesiyle şehir stadının sorumlusu olmuştu. stada koşmaya gittiğim kış günlerinde muhakkak yanına uğrar, anadolu'da oradan oraya giderek geçirdiği yılları dinlerdim.

atakan, geldiklerinde fenerin bahçesine girip kapıyı çaldıklarını söyledi. ama evde yokmuşum. hilalin bir ucundan diğer ucuna, fenerden balıkçı sığınağına koşmak için evden çıktığım sırada gelmişlerdi. sonrasında duş, yemek, e-posta kontrolleri derken farketmemişim. kızları içlerinden biri arabayla getirmiş, geri kalanlar da dikkat çekmemek için dolmuşla gelip, fenere ayrılan yol ağzında inmişti. dolmuştakiler en fazla, üniversiteliler bu gece fenerin yan tarafında alem yapacak, diye düşünmüştür. araba dikkat çeker diye de, aynı arkadaşları arabayla geriye dönmüş sonradan dolmuşla gelmişti.

üniversite için dört bir yana dağılan bu çocuklar, yılın en kısa gecesini bahane ederek, bir parti verelim, demişler: underground party. hem de bir anlamı, havası olur, hem de özlem gideririz. planlarını sadece yakın arkadaşlara haber vererek bu akşama kadar gelmişler.

atakan bunları bir nefeste anlatıp, benim için sorun olup olmayacağını sordu. ben de zamanın gerçekten değiştiğini, gençlerin illegal gösteri yerine parti yaptığını söyledikten sonra, benim için farketmez, dedim. zaten bu gece dörde kadar uyumayıp kıtalar arası bir telefon görüşmesi yapmam gerek. hatta saat dörde doğru yoklarsın da uyuduysam uyandırırsın beni. yalnız kafayı bulup denize girmeyin, kurtarmam.

gitmeden önce bir kayaya yaslanmış perdesiz gitarı işaret ederek, bir de, dedim. eğer akdeniz akşamlarını çalacak olursanız polisi ararım.

16 Mart 2011 Çarşamba

bir gece yarısı iki adam

vakit neredeyse gece yarısı.

fenerin yan tarafından arkasına dolanan ve aşağısındaki kayalıklara, denize ulaşan basamakların başında durmuş, arada bir kara dönüşen yağmura aldırmadan denize, kopkoyu bir karanlığın içinde, bu karanlık tarafında yutulmakla tehdit edilen ama direnen, dalgalarla sallanan solgun ışığa bakıyorum.

hava soğuk, üşüyorum. yüzümde rüzgar izleri. demek ki varım, olmayan rüzgarı yüzünde hissedebilir mi?

sandalın içinde arada bir fenerin şavkına yakalanan, güçlükle ayakta duran bir adam var.

bu adam, sefalet içinde ölen, çoğunluk tarafından beğenilmese de yaşamı boyunca renk ve sis dalgaları arasında gidip gelen, zamanla vahşi bir renge bürünen tablolar boyamaktan vazgeçmeyen ingiliz ressam j.m.william turner''ın bu resimleri yapabilmek için kendini bir geminin direğine bağlatıp, dört saat boyunca deniz ve kar tarafından kamçılandığını ve sonradan "sağ çıkabildiğim takdirde böyle bir fırtınayı resmedebilmenin tek yolu buydu," dediğini eminim bilmiyordur.

*

kopkoyu karanlık bir gece.

deniz çok güzel, gün batarken ufukta güneşin beyazdan turuncuya boyadığı bulutlar vardı. önce dalgalar, sonra fırtına geldi.

yağmur karla karışık, rüzgar fırtınanın sözcüsü. hiç olmazsa kıyı yakın, deniz feneri "ben buradayım," diyor.

fenerin hemen yan tarafında bir gölge; kim olduğunu görmek mümkün değil. "sadece bir gölge". soğuğa, rüzgara, arada bir kara dönüşen yağmura aldırmadan denizin karanlığına bakıyor.

o gölge hafız divanı'nını okuduysa eğer, şirazi'nin orada "karanlık bir gece... dalga korkusu ve bu derece şiddetli bir girdap. sahilde rahat yolculuk edenler, halimizi nereden bilecekler?" diye sorduğunu eminim biliyordur.

10 Aralık 2010 Cuma

mandalina

bütün bunları yazdığım salonun penceresinden bakınca, annemin ‘o toprakta, hele de o rüzgarda asla büyümez’ uyarılarına kulak asmayıp yıllar önce bahçeye diktiği armut ağacının hemen yanında meyveye durmuş portakal ve mandalina ağaçlarını, biraz daha dikkatli bakarsanız hemen yanlarındaki nergisleri görürsünüz. nergislerin topraktan başını kaldırdığını da.

bugün bahçeye çıkıp o mandalinalardan topladım. henüz patlamamış oluşuna aldırmadan bir kaç sap da nergis...

ve şimdi ince uzun cam bir vazonun içine koyduğum nergislerin odayı dolduran kokusu elimdeki mandalina kokusuyla yarışırken, ben de günün sorusu tadında merak ediyorum: 'mandalina kokusu çok hoşuma gidiyor' mazeretine sığınarak saatlerdir elimi yıkamıyor oluşum, beni pis bir adam yapar mı?

2 Ağustos 2010 Pazartesi

fırtına

fenerin yan tarafındaki kayalıkta nedense hep böyle sabahlarda karşılaştığımız ihtiyar balıkçı ağzından hiç eksik olmayan sigarasından derin bir nefes aldı ve kayalara vuran dalgaları işaret ederek, "eğer kıyıda yaprak kıpırdamazken sahile dalgalar vuruyorsa bu açıkta fırtına var demektir," dedi.

sonra sustu.

sanki sonsuza kadar konuşmayacakmış gibi sustu.

16 Şubat 2010 Salı

deniz

adam orada, pencerede duruyor. tül ve camın arasında...

kendisi de dahil her şeyin değiştiği, bir daha eski haline gelemediği şu hayatta belki de değişmeden kalan tek şeye, deniz ve gökyüzünün mavisini ayıran ufuk çizgisine bakıyor. zihninde nereden olduğunu hatırlamadığı bir cümle. cümleyi bazan sesli, bazan sessiz tekrar ediyor; "gördüler denizi, o zamana değin onlar tarafından görülmemişti: engin ve büyük..."

biz ona yardımcı olalım... cervantes, barcelona yakınlarındaki bir kıyıdan don quijote ve sadık yardımcısı sancho'ya denizi bu cümle ile göstermişti.

12 Aralık 2009 Cumartesi

bahçe

"annemin, o toprakta, hele de o rüzgarda asla büyümez, uyarılarına kulak asmayıp yıllar önce bahçeye diktiği armut ağacının dallarındaki son yapraklar sabahtan bu yana esen sert rüzgar ve durmaksızın yağan yağmur yüzünden döküldü," diye yazdı adam.

ardından pencereye gitti. çırılçıplak armut ağacına ve yanındaki meyveye durmuş portakal ve mandalina ağaçlarına baktı. kendi elleriyle diktiği nergisler hemen orada, kış meyvelerinin yan tarafındaydı. vakti gelmiş, başlarını topraktan kaldırmışlardı.

bir süre bahçeyi seyretti. bakışları anayoldan ayrılıp bu bahçeye gelen, yazları toz toprak, kışları çamur içinde kalan yola ulaşmadan önce bahçe kapısının mavisindeki bir kaç pas lekesini gördü.

3 Aralık 2009 Perşembe

ay

dolunay...

ve bir kaç parça bulut...

yer yüzünden bakıldığında 'ay'ın daima aynı yüzünün göründüğü bilinen bir meseldir. buradan geldiği belli ve voltaire'e mal edilen "insanlar ay gibidir; bir yüzleri daima karanlıkta kalır." sözü de.

bin dokuz yüz yetmiş üçte çıkan ve pink floyd'u pink floyd yapan dark side of the moon albümünü kim unutabilir?

shakespeare atinalı simon'da "ay berbat bir hırsızdır/solgun ateşini güneşten çalan" der. ve yazarın bir yerlerde bizzat söylediği gibi nabokov'un ünlü romanı solgun ateş adını bu iki mısradan alır.

dün gece, vakit gece yarısını çoktan geçmişken hem soğuğu hissetmek hem de hava almak için bahçeye çıktım. gökyüzünde bir kaç parça bulut vardı. dolunay bütün güzelliğiyle kendini bana sunuyordu. aklıma uzak iki şehirde geçirdiğimiz gecelerde oynadığımız bir oyun geldi.

aynı şehirdeydik ama aklıma uzak iki şehirdeyken oynadığımız o oyun geldi: şimdi sen de aya bak. aynı yere ve aynı şeye bakmış olalım.

bir de çok eski bir cümle: yoksa sizin oradaki ay da bizim buradaki ay gibi yalnız kalplerin 've bağlacı' mı?

15 Ekim 2009 Perşembe

diplodus vulgaris

dün akşam yemeğinden sonraydı. gece planı için film, kitap ya da sabah gelen dosyayı adam etmek arasında gidip gelerek bulaşığı yıkıyordum.

derken kulağıma fenerin yan tarafındaki kayalıktan sesler geldi. biraz meraktan, biraz da yılın son güzel akşamlarından birinde evde olmamak için bulaşık bittikten sonra evden çıkıp seslerin geldiği tarafa yürüdüm.

biraz sohbetten sonra şehrin yerlisi değil, tayin sebebiyle burada olduğunu öğrendiğim iki kişi balık tutmaya gelmişti. gençlerin 'karagöz', yaşlıların ise 'lendanoz' dediği, google'ın ise latincesinin 'diplodus vulgaris' olduğunu söylediği gövdesi neredeyse yuvarlak, elips şeklinde ve yassı bir balık için.

sadece buraya değil neredeyse bu sahil boyunca her yere tutmaya giderlermiş. yemleri özelmiş, izmir'den geliyormuş. elleri meşgul olduğundan yemi ve oltayı görebilmek için kafalarında madencilerin taşıdıklarına benzer lambalar taşıyorlardı.

aslında eve eli boş dönen balıkçıların mazeret listesinden olduğunu itiraf etselerde, bu balık dalgalı denizde, dolunayın olduğu gecelerde, fazla gürültü olduğunda yakalanmazmış.

ama yakaladılar. hatta tüm zamanların rekoru olabilecek sayıda. bunu biraz da benim şansıma saydılar. bulutlardan sıyrılıp yeryüzüne ulaşan ay ışığı altında ne kadar güzel bir balık olduğunu görmeliydiniz; gövdesi gümüş renginden yeşile, beyazdan mora kadar türlü renkler alıyordu. kesinlikle çok güzeldi.

tam da burada itiraf edebilirim sanırım: aslında size anlatmak istediğim karagöz değildi.

o iki kişiden biri bunları bana anlatıp dururken diğeri sessizce kayalığın ucunda oltasının başında bekleyip durdu. sanki yıllar değil, yüzyıllardır orada bekliyor gibiydi. hatta sigarasının arada bir kora dönüşen ucu olmasa orada olmadığına yemin edebilirdim.

denizi mi seyrediyordu yoksa kendini mi, hiç bilmiyorum.

29 Eylül 2009 Salı

şehir

ya da kasaba...

neredeyse yarım daire biçimindeki bir koyun etrafına kurulmuş küçük bir yer burası. ve gökyüzünden seyretme şansı olanlara ise evlerin dizilişi en çok bir hilali anımsatırdı.

sırtını denizi seyre durmuş tepelere yaslamış, eskisi kadar ışıltılı olmayan şimdiki halini unutmaya çabalıyor.

bir ırmak o tepelerin arasında bulduğu bir boşluktan denize yürür. şehir en çok bu yüzden burada belki de. şehirlerin ortasından bir nehir akmaz, eskiler şehirleri nehrin kenarına kurarmış çünkü.

ırmağın kenarında bir yol var ona eşlik eden. dağların ardını denize getiren. ya da denizi "dünyanın sonunu karşı dağların bittiği yer sanırdım"* diyen çocuklara götüren.

yüzünüzü denize döndüğünüzde koyun sağ yanında bir balıkçı sığınağı vardır. gidip de dönmemek isteyenlerin her defasında gidemeyip döndüğü limanlar gibidir. arkanızda yüzyıllık seslerin yankılandığı çarşıda insanlar biteviye gelip gider. bütün mavi gözlü şehirler gibi sokaklar denize dik iner. sol tarafta kalan tepede önceden nato üssü olan, bugünlerde ise bir kaç askerin eski bir anıyı korumaya çalıştığı askeri bölge denizi seyreder durur.

deniz feneri ise hilalin sol ucundadır. burası aynı zamanda nato üssünün alt tarafından geçerek başka şehirlere giden sahil yolunun denizden en çok uzaklaştığı yerdir. dikenlerle kaplı, neredeyse taşlık dümdüz bir toprak parçası denizin içine doğru uzanır. bu toprağın denizdeki uzantısı kayalık olarak devam ettiği için de sığ sulardan ve görünür görünmez kayalıklarla tehlikeye dönüşen bu yerden gemiler uzak dursun diye orada yüzyıllar boyu her akşam devasa ateşler yakılmış.

nihayetinde oraya bir deniz feneri kurulmasına karar verilmiş.

ve büyük dedemin bu işle meşgul olmasına.

belki de bir 'yazgı'ya...


*:ahmet uluçay, davet