beni ben yapan kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
beni ben yapan kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ağustos 2026 Cumartesi

karnabahar kızartması

yaklaşık bir ay önce bu yazıyı andım.

/bu dünyadan vazgeçişinin sene-i devriyesi yaklaşırken üç hacimlik didem madak külliyatını okumak istemiştim. okudum da.../

"ah"lar ağacının daha başında, "karnabahar kızartmıyordu asla/ başroldeki kadınlar" dediği yerde gelişti olaylar.

"bilinçaltı muazzam bir muamma,"dedim bu defa da murat menteş'i anarak. daha doğrusu taklit ederek.

meğer karnabaharın tohumları yıllar önce atılmış içime. belki de o yüzden önemsemiş, manalar katmışım.

ya da basit bir tesadüftür. şair olmadığım için uzun uzun yazmışım sadece.

şimdi de bunları yazdım işte. kabak kızartmaya hazırlanırken.

29 Haziran 2026 Pazartesi

bülbülün kanı

"Boyuna gül devşiriyorum eski aşklardan
ve dikenlerde
bülbüllerin kanı var."*

daha önce sormuştum. ama bu defa sormayacağım.

çünkü cevabın evet olduğuna, fırat caner'in bu mısraları yazarken oscar wilde'ın bülbül ile gül öykü/masalından etkilendiğine eminim.


*acının krallığı, heyamola yayınları

11 Haziran 2026 Perşembe

paralel evrenler: yirmi

iki büyük yazar.

biri türk diğeri japon.

türk olan nobelle işini halletti ama japon olan hâla ve her sene en güçlü aday.

türk olan türk romanının en iyi ikincisinde, japon olan ise sonrasında nefis bir filme esin olan öykülerinden birinde aynı sızıdan bahsediyor.

*

"bir başkası olduktan sonra, bir daha bir başkası, bir daha bir daha başkası ola ola, ilk kimliğimizin mutluluğuna geri dönebileceğimizi sanmak boş bir iyimserlikti."*

"'başka bir karaktere büründünüz' dedi misaki.
'aynen öyle.'
'sonra yine eski karakterinize döndünüz.'
'aynen öyle' dedi kafuku, 'istemesen de dönersin. ama geri döndüğünde, döndüğün yer eskisine göre biraz farklıdır. kural böyledir. tamamıyla öncesiyle aynı olmak mümkün değildir.'"**


  *: elbette kara kitap
**: haruki murakami, drive my car

7 Mayıs 2026 Perşembe

bir kadın

"bir kadın, harap bir iskelenin ucunda duruyor ve denize bakıyor," diyerek anlatmaya başlar fransız teğmenin kadını sarah'ı anlatmaya john fowles.

peşi sıra kendisini nasıl yazarına dayattığını anlatır, var olmaktaki ısrarını açıklar.

yıllar sonra, onu en iyi anladığımı düşündüğüm zamanlardan geçiyor olabilirim.

çünkü bir kadın var. sırtı bana dönük. ne zaman gözlerimi kapatsam onu görüyorum. arkasına dönüyor, bana bakıyor ve gülümsüyor.

"hayır," diyorum ona. "lütfen arkana dönme. bana bakma, gülümseme."

25 Mart 2026 Çarşamba

paralel evrenler: on dokuz

eksilte eksilte yazan biri ya da ihtimallerin sonsuzluğuna yaslanarak kalem oynatan bir başkası...

fark etmez. okurum. yeter ki beni ikna etsin.

en sevdiklerim listesinde hem genazino hem javier marías'ın aynı anda olması tam da bu yüzden. oysa biri nakavtla, diğeri sayıyla biten boks maçlarının anlatıcısı.

aynı mantıkla, pornografiye dönüşmediği, yazanı o anlardan prim yapmaya niyetlenmediği sürece mahrem anların kelimeleşmesine de varım. raziye, bir oyun bir eğlence, decameron, hatta dede korkut masallarında olduğu gibi. üstelik keyifle okuduğumu saklamayacağım.

ama ben sadece kelimelere muhtaç olanlardan değilim. imaya da varım. problemin çözümünün okuyucuya bırakılmasına. bakışları sayfadan kaldırıp uzaklara bakmaya. gözlerin dünyaya kapanıp hayallere açılmasına.

tıpkı alper canıgüz ve afşin kum'un yaptığı gibi: 

gizliajans... musa sanem'e küçükken banyo yapmaktan nefret ettiğini anlattıktan sonra, biraz da damarlarında dolaşan alkolün etkisiyle "sen bana banyo yapmayı yeniden sevdirebilirsin diye düşünüyordum," der ve "deneyelim bakalım" cevabını alır.

ama son sözü alper canıgüz söyleyecektir: sonra... sonrası mahrem.

sıcak kafa... murat siyavuş ve şule, salgının orta yerinde, şule'nin babası fazıl beyden kalma bebek'teki bir dairede yanyana oturmuş yeni türkü'nün günebakan albümünü dinlerken, olmasa mektubun başladığında şule başını murat'ın omzuna yaslar.

ve mikrofona afşin kum gelir: ve... gerisini biliyorsunuz zaten.

2 Mart 2026 Pazartesi

masumiyet müzesi (2026)

romanını, müzesini nasıl sevdimse dizisini de öyle sevdim.

fikrim hâlâ aynı: bu roman bir erkek romanı, böylesi bir tutku erkek işi.

*

romanı okumamış, müzeyi görmemiş olsaydım da diziyi severdim. çünkü her ikisinden de bağımsız, oyuncu seçimlerinden set tasarımına, yönetmenlikten kurguya kadar ortalama üzeri bir iş çıkmış ortaya.

güçlü, siyahi bir karakterin ortaya çıkacak, "üzerine konuşulmasa da sosyetenin gözde bekarları arasında hemcinslerine ilgi duymak batılılaşmanın gereği olarak görülüyor, içten içe bu durumdan keyif alıyorlardı," diyen bir dış ses eşliğinde birbirinin mahremiyetine girmiş iki kadın ya da iki erkeği gözümüze sokacaklar diye endişelensem de müthiş keyif aldım izlerken.

zaten bildiğim bir hikâyeyi sonu nereye varacak merakıyla değil, orada, o zamanlarda, o karakterlerle zaman geçirebilmek için izledim. tıpkı bir zamanlar behzat ç.'yi konudan ziyade ankara'yı özlediğim, ankara'nın orada ve var olduğunu unutmamak için izlediğim gibi. ya da ted lasso'yu izlerken sadece güldüğüm için değil, karakterlerle takılmak hoşuma gittiği için izlediğim gibi.

*

doğru, masumiyet müzesi orhan pamuk'un en iyi romanı değil. yazarın çok sevdiği yeşilçam melodramlarına bildiği, tanıdığı çevrelerde geçen orhan pamuk usulü bir nazire.

biraz hafif hatta. kaldı ki, kemal'in koleksiyonculuğunu ve müze fikrini çıkarırsak geriye sıradan bir yeşilçam filminden başka bir şey kalmaz.

romanın dizi olacağına dair haberleri ilk duyduğumda bir kitabı seven her okur gibi ben de endişelenmiş, bir yandan da merakla beklemiştim. ama beklediğime değdiğini, korkularımın ise yersiz olduğunu söyleyebilirim.

bazı yerler atlanmış, bazı yerler çabucak geçilmiş olsa da senaryo tam da olması gerektiği gibiydi. ne de olsa bütün bir romanı senaryoya dahil etmek mümkün değil.

romanlarında bir karakter olarak yer almayı, 'zeki ve dikkatli' okurlar için oyunlar oynamayı seven orhan pamuk'un dizide rol alması beni şaşırtmadı. dizinin neredeyse romanın sonundan başlaması ve bunun anlatıya sağladığı kolaylık da çok hoşuma gitti. hatta, "romanın sonunu dizide başa almak parlak bir fikirmiş, bilmiyordum." bile dedim.

yine, dönemin pek de az olmayan siyasal gelişmeleriyle oyalanmayıp intependenta tanker kazasına bir hayli zaman ayırmaları, hem romana sadakat hem orhan pamuk melankolisine saygı gösterisiydi. orhan pamuk'un da yaşarken öyle hissettiğine, iktidar değişiklikleri, öğrenci olayları, sokaklardaki çatışmalardansa binlerce insanla beraber boğazda yanan petrol tankerini seyretmeyi tercih ettiğine eminim.

kemal neredeyse yirmi yıl önce okuduğum kitaptan hatırladığım gibiydi. yakışıklı bir adam olmasına rağmen selahattin paşalı'nın onu bir jön gibi oynamayışı, özellikle omuzunu düşürerek oynadığı anlar mükemmeldi.

füsun'u izlerken de füsun'u hatırlamadığımı, hatta romanda sibel kadar bile olmadığını fark ettim. fakir, uzak akraba, artist olmak istiyor, genç, güzel... aklımda bunlar kalmış. ama dizide füsun diye biri var. onu gördüm. öfkesini, hayallerini, neden ölmek istediğini gördüm.

ama benim için asıl sürpriz nesibe hala karakteri oldu. romanı okurken böyle hissetmemiştim ama dizide kemal ve füsun'dan sonraki en güçlü karakter oydu. akrabaları zenginken kendisi fakir olduğu için hayata, ihtimaldir ki allah'a öfkeli, çıkış için kızının yaşını büyütecek kadar hırslı, kocasını varlığı yokluğu belirsiz bir insana dönüştüren ve ipleri elinden asla bırakmayan bir karakter.

kemal'in babası osman beyle sohbetleşip yemek yediği sahneyi herkes gibi ben de sevdim. ama füsun'un babası tarık bey için ercan kesal'ın yanlış bir tercih olduğunu düşünüyorum. tarık bey daha 'silik' bir tip olmalıydı. ercan kesal ise sahnede sadece görülmekle, "ben buradayım," diyen bir oyuncu.

kemal'in füsun'u ararken fatih çevresinde geçirdiği zamanlar, perişan ve yoksul otelde geçirdiği geceler daha uzun olsun isterdim ama bu oyalanmanın diziyi mevcut güzelliğinden uzaklaştıracağına eminim.

kim bilir? belki ilerde tıpkı kara kitap'ın içinden çıkan gizli yüz (1991) gibi o kısımdan da zeki demirkubuz tadında bir sinema filmi çıkar.

*

füsun'un giydiği on kıyafetten sekizini çok beğendim. diğer ikisini ise sadece beğendim. zamaneler gibi diyecek olursam, "kızlar böyle giyinmek çok mu zor?"

bütün zorluklarına, noksanlarına rağmen yetmişler ruhunu da sevdim. itiraf etmek gerekirse o yıllarda genç ve istanbul'da olmak isterdim. 

bir süre sonra babam istabul'a gelir, onunla arkadaş olurduk.

"ben onu bulurdum."

31 Aralık 2025 Çarşamba

mutluluklar

'farik ve mümeyyiz' olma şartı ceza hukukunun incelikli yanlarından biriydi benim için. iyiyi ve kötüyü ayırt edemeyen, işlediği fiilin anlam ve sonuçlarını bilemeyen birinin normal hukuk kurallarına göre değerlendirmek haksızlık olurdu çünkü.

bu durumun sadece 'akıl baliğ' olmakla ilgili değil de yaptığı eylemin sonuçlarını bilemeyen, akli melekeleri yerinden olmayan her yaştan insanı içine alıyor olması da mantıklı ve adaletliydi.

evet, "-di'li geçmiş zaman"da konuşuyorum. çünkü bu durum, cennetin dibi'ni okuyana kadar böyleydi. gündüz vassaf bir çok konuda zihnimdeki putları yıktığı gibi bu bahiste de başka yerleri işaret etmişti.

aşağı yukarı şöyle diyordu, modern zamanların delilik hakkımızı bile elimizden aldığını söylediği denemesinde: delileri cezadan muaf tutmakla, biz o kadar iyi bir sistem kurduk ki, bunu ancak deliler bozabilir demeye getiriyorlar.

mutlu olmak da öyle bence. toplumda ve sosyal medyanın resimli olanında öyle bir tutum var ki mutlu olmayana yaşam hakkı tanımıyor. orada geçirdiğimiz süre boyunca "mutlu olamıyorsanız sizin hatanız", "mutsuzsan suç sende" diyen bir ses bilinç altımıza seslenip duruyor.

bu yüzden herkes ne kadar da mutlu olduğunu sergileme yarışında. "o kadar mutluyum ki ölicem sandım mutluluktan" paylaşımları dolu ortalık.

mutsuzsan becerisiksiz, mutsuzsan başarısızsın çünkü.

/uzun süre sosyal medyada yemek paylaşmayı, eğitimli eğitimsiz, genç yaşlı, doğulu batılı insanın bu saçmalığa ortak oluşunu anlayamadım.

bence bu da mutlu olduğunu, mutlu olmayı başardığını gösterme çabası. ne de olsa yemeğin mutlulukla bir ilgisi var./

mutluluk dayatması yüzünden insanlar mutsuzluklarını inkar etme, olmadı çabucak geçiştirme derdindeler artık.

oysa bizim mutsuz olmaya, kederlenmeye, üzülmeye de hakkımız var. ona ayıracak zamanımız da olmalı.

/evet, mutluluk budalası olmayalım. ama bu, hüznün, bunalımın tarafını tutuyorum, "içimde kanlı savaşlar var. üzerine kan sıçrasın istemem. uzak dur benden," diyen roman kahramanlarını seviyorum demek değil./

mutlu olsun herkes. hem de çok mutlu.

mutlu olmak için de elinden geleni yapsın ama mutsuz olmaya, kederlenmeye, hüzünlenmeye hakları olduğunu da unutmasın.

yeni yılda da.

27 Ekim 2025 Pazartesi

sevgi

türk şiiri sıradağlarının zirvelerinden biri olan meçhul öğrenci anıtı "devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu"ndan söz açar: maveraünnehir nereye dökülür?

soru yanlıştır, çünkü maveraünnehir iki nehir arası(ndaki toprak) anlamına gelir. toprak akmaz ki dökülsün. durur durduğu yerde. tabiat ise doğa değil derstir karnelerde satır işgal eden.

soru yanlıştır, hatalıdır ama cevabı doğrudur: solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!

bazan olur, doğru sorudan yanlış, yanlış sorudan doğru cevaplara ulaşılabilir. ilkini herkes yapabilir de, ikincisi için galiba şair olmak gerekir.

öyle bir soru daha vardır. zalim bir soru: en çok anneni mi seviyorsun, babanı mı?

bu defa soru hatalı değildir. hata sormaktadır.

hatanın çocukları tercih yapmak zorunda bırakmak olduğunu düşünenler ise yanılırlar. buradaki asıl kötülük çocuğa sevginin ölçülebilir bir şey olduğunu öğretmesindedir.

o vakte kadar bu konuda hiç düşünmeden, içgüdüsel olarak seven ya da sevmeyen çocuk artık sevgisini tartmasını, bazı şeyleri az bazılarını ise çok sevebileceğini/ sevmesi gerektiğini öğrenir.

en kötüsü de, adım adım sevgisini araçsallaştırmayı ve silah olarak kullanmayı.

17 Ağustos 2025 Pazar

ahter-suhte, hû ve siyah beyaz bir fotoğraf

bu sabah, en sevdiğim öyküyü andım: ahter- suhte, hû ve lâle. ki dünya malını dünyada bırakıp giderken yanıma hesap gününe kadar beni oyalayacak bir öykü alma hakkım olursa onu seçerim.

/güzelliği ve hatırası bir yana aşkın, hayatın, insan olmanın bütün hâlleri vardır o öyküde. mümkünse gençlikte okunmalı, harita misali masanın üzerine yaymaya gerek olmasa da arada bir kitaplığın rafından alıp satırlarında gezintiye çıkılmalıdır./

kitaplığa gidip bir taşra kitapçısında denk geldiğim ve bir hazine bulmuşcasına kitaplığıma dahil ettiğim, dergâh yayınları baskısını elime aldım. kalitesiz bir baskı ve geçen yıllarla giderek solan satırlara yeniden düştüm.

/mecaz yok. fall in love kalıbına çok da zekice olmayan, yine de bana yetip de artan bir gönderme.

bir meleğin bir ölümlüye aşık olmasıyla gökten bile isteye düştüğü şiir-film var bir de. /

genç kalfa, "istanbul'da iki asırdan beri teki bile görülmeyen" lâle-i rumilerden bir tekini gördüğü anda "günlerdir süren bu iç sıkıntısı, bu suskunluk ve ağlayamamanın" geçip gideceğini anlayınca benim de gözlerimin önünde siyah beyaz bir fotoğraf belirdi.

internetler yalan söylemiyorsa, trabzon- yeni cuma mahallesi'nin geçen yüz yılın başından kalma bir fotoğrafı bu. ilk olarak bir kitap kapağında, ketebe yayınlarından çıkma trabzon şehrinin islâmlaşması ve türkleşmesi (heath w. lowry) başlıklı kitabın kapağında gördüm.

sözün özü; ne zamandır odamın duvarlarındaki boşluklara bakıyorum ve işte o fotoğrafın makul ölçülerde bir kopyasını odamın duvarında görmenin bana iyi geleceğini hissediyorum.

15 Temmuz 2025 Salı

yazarlar ve yazdıkları

günümüz

gölün sırrı (jenny erpenbeck), lüzumsuz kadın (rabih alameddine), wedding barikatları (klaus neukrantz)...

sırayla okuduğum son üç kitap(tı).

ilk ikisi beklentilerimi karşılarken, üçüncüsü beklentilerimin çok altında okuma keyfi verdi. öyle ki, bazı özel sebeplerle beklentiye girmeden okuma listeme dahil etmiştim.

ama bu üç okumanın peş peşe gelmesi bir fark edişe sebep oldu:

j.erpenbeck yetenekli, yeteneğini belli bir disiplin altında kullanan ve "araştırmacı, belgeci" bir yazar.

r. alameddine kalemi çok güçlü, okuduklarından beslenen "birikimli" bir yazar.

k. neukrantz ise "aktarıcı" bir yazar. olan biteni edebiyattan uzak bir tavırla vakanüvis edasıyla yazan bir anlatıcı.

üç farklı yazar profili.

eskiden, çok eskiden

bu fark ediş beni bambaşka bir yere götürdü. aydınlanmamın başlangıcına.

öykücü'nün oku diye verdiği kitaplar arasında güller kitabı (beşir ayvazoğlu) ve modernleşme sürecinde moda ve zihniyet (fatma karabıyık barbarosoğlu) de vardı.

/ikisi de muhteşemdir, beni ben yapan kitaplardandır./

daha sonra b. ayvazoğlu'nun başta aşk estetiği olmak üzere bir çok kitabını daha okudum. f.k. barbarosoğlu'nun ise sadece bir kitabını. yazarın öyküleri de olduğunu öğrenince okuduğum acı deniz.

ama bana yetti. ilk kitap ne kadar başarılı ise öyküler o kadar vasattı. hatta kötü. ne diye öyküye bulaşmıştı ki? hâl böyle olunca da başka bir kitabı kitaplığıma girmedi.

zamanı biraz ileri alalım

bir kaç yıl önce, -tek başına bir yazıyı ve üzerinde çokça konuşulmayı hak eden- malik aksel biyografisi evimizin ressamı'nı okuyordum.

titiz çalışması ve güçlü kalemiyle bir defa daha gönlümü kazandı beşir ayvazoğlu. sonra dedim ki, "iyi f. b. barbarosoğlu gibi yapmamış." 

"yıllardır yayın dünyasının içinde olmasına rağmen -bir kaç küçük deneme göz ardı edilirse- 'ben de şair olcam, roman yazcam' diye tutturamamış. en iyi yaptığı işi yapmaya devam etmiş." 

şüphesiz, bu gösteri çağında ortaya koyduğu külliyat kadar büyük bir başarı bu.

15 Haziran 2025 Pazar

yaba kulaklı, adsız çocuk

ya da "bir adı varmış, ben bilmiyormuşum"...

bütün bunları beyaz gemi'nin filmini seyrettim de ondan yazıyorum.

/her gün aklıma gelmese de unutmadım. unutacağımı da sanmam. ama bilirim, o yaz da geri gelmeyecek bütün yazlar gibi.

limanı gören ev. asma yapraklarının örttüğü mutfak balkonu. limanda gemiler, ne zaman başlayıp ne bittiğini fark etmediğimiz yaz yağmurları, ufukta koşan, kucağındaki güneş ışıklarını yakamoz misali denize döken bulutlar.

tavsiye üzerine cengiz aytmatov okuyorum. tam da tavsiyedeki gibi cemile'den başlayarak, külliyatı tamam etmek niyetiyle. fonda dire straits çalıyor. en çok da brothers in arms. çünkü kömür karası bir tren sarı özek bozkırını boydan boya geçiyor, dünya savaşlarının ikincisine asker taşıyor. çünkü cengiz aytmatov'un anlattıklarına en çok o yakışıyor.

hata yapsam da önümde telafi edecek kadar zaman olduğunu düşünecek kadar genç, zamanın gelip geçiciliğini unatacak kadar da çocuktum. mutluydum yani.

bir yandan da sonsuza kadar sürecek sandığım bir aşkı unutmaya çalışıyordum.

cengiz aytmatov alıp beni uzaklara götürmüştü. eski masallara, ikinci dünya savaşı zamanlarına, yokluk ve yoksullukla kuşatılmış hayatlara, aşklara, özlemlere konuk olmuştum. tabiatı kutsayan bir çevre bilinci de vardı anlattıklarında, güzel bir gelecek umudu da. en çok hüzün vardı ama. bilseniz, "ne güzel yakışıyordu bize". hâlâ da öyle...

nerelerde ağladım hatırlamıyorum ama en çok ağladığım romanı biliyorum: beyaz gemi.

öyle ağladım, ağladım ki, anlatamam. o adsız, yaba kulaklı çocuk hem kendi hem de dedesinin anlattığı masalları yanına alıp giderken, "ne çok acı var allahım!" demiştim. "teşekkürler sayın yazar. beni ağlattın."/

senaryoyu cengiz aytmatov yazmış, bolotbek shamshiyev yönetmiş. orijinal adı belyy parokhod olan film, sovyetler birliği adına yirmi altıncı berlin film festivaline katılmış.

tam bir festival filmi zaten. anlatıya dahil mitolojik unsurlardan bir hayali gerçek kılmaya çalışan sosyalist gençlere kadar.

sinema dili yerlerde gerçi. kurgu berbat, mitolojik anlar tiyatro sahnesinden kaçmış gibi 'teatral'. ama olumsuz manada. bir de tarkan'ın ahtapotundan özür dilerim.

seyretmesem de olurmuş yani.

ama...

o adsız, yaba kulaklı çocuğun adını öğrendim. bir adı olmuş filmle beraber. belki adsızlık filmde uygunsuz olduğu, belki onu oynayan çocuğun da adı olduğu ve sette kolaylık sağlayacağı için.

nurgazi...

8 Haziran 2025 Pazar

deli ibram 'zeybeği'*

sevdiğim değilse de çok sevdiğim şeyler hakkında konuşmaktan imtina ediyorum galiba. bu açıdan bakınca, "söylenmemiş söz" kendini gerçekleyen bir kehanet gibi.

meseleye belli bir disiplin altında yaklaşmayı tercih etmediğim, dahası bilmediğim için söz konusu bahiste bana temas eden ne varsa anlatmak, not düşmek istiyorum çünkü. bu durum da hem konuyu dallandırıp budaklandırıyor hem de beni yoruyor.

düşünün, neredeyse on beş yıldır devam eden bir ricardo reis'in öldüğü yıl yazısı var. (bu arada, doğrusu "reis'ın" olmalı. ve romanın henüz izleyemediğim bir filmi var artık.) zaman zaman okuyorum, en iyi yirminci yüzyıl romanı listemi alt üst eden bu romanı o kadar çok yerinden tutmuş, hevesle anlatmaya niyetlenmişim ki ben bile yoruluyorum.

ama yine de, bu dört yüz sayfalık romanda bu kadar şey görebildiğim/bulabildiğim için kendimle gurur duyuyorum. çok kullanmış olmasam, uzanıp yanaklarımdan öpüyorum, bile derdim.

"burada, denizin bittiği yerde ve karanın beklediği yerde."

*

zamanla türlü oyunlarla bahsetmeyi öğrendim çok sevdiklerimden. belki bir hatırlayan çıkar; deli ibram divanı'ndan da ödülleri bahane ederek konuşmuştum. tiyatrosever olsaydım tiyatrosunu dile dolardım. ama hayır.

müzik seviyorum ama. üstelik her türden müzik dinlemeyecek kadar da kendime saygım var. deli ibram 'zeybeği'ni dinleyecek kadar da zevkim...

melih yeşilbağ'ın başının altından çıkmış bu şarkı. deli ibram divanı'ndan esinle.

elbette romanın ruhuna uygun bir şekilde zeybek olmalıydı. denizin tuzunu, rüzgârın serinliğini hissedecek, izmir sokaklarında dolaşacaksınız.

biraz dikkatli bakarsınız, suyun karşı yakasını ve bir zamanlar bize ait mavi gözlü bir şehirde doğan büyük kahramanı da görebilirsiniz.


4 Mayıs 2025 Pazar

reklam ya da geceden kalan

dün gece saat üç gibi uyandım. hem erken yatmak sebep oldu buna hem de vücuduma yerleşmek için mücadele eden hastalık. belki de, çoktan yerleşmiş bir hastalığı def etmeye çalışan bedenim.

kalktım, mutfağa gidip bir bardak su içtim. bir vesileyle daha önce söylemiş olmalıyım; "baş ucumda bir bardak su bulundurmak yerine gecenin ve evin sessizliğinde mutfağa gitmeyi severim".

yatağa döndüğümde uyumanın zor olacağı belliydi. düşündüklerimi, kendi kendime konuştuklarımı hatırlamıyorum ama "bireysel" dedim bir ara.

sanki kitap okurken fonda çalan şarkıyı bir cümle ya da kelime ile fark etmişim gibi. "acaba bu isimde gsm operatörü olsa ne olurdu? avea ne kadar mantıklı, ne kadar güzel bir isimlendirmeydi. tanısam, o ismi bulanı alnından öperdim."

sonra aklıma 'bir masada iki kişi' tadında ama murat menteş romanlarından çıkma bir diyalog geldi.

/belki onun romanlarından birinde okumuşumdur. öyleyse sonsuza kadar susun. yok öyle değilse, tanıyanlar haber etsin kendisine, bir sonraki romanında kullanabilir. tırnak içi yazmasına gerek yok. italik de.../

- nurcel!..

- yalnız, iki 'l'yle olacak.

- nurcell!..

- şimdi oldu.

- söylesene nurcell. neden nurcell?

- o günlerde piyasaya yeni giren bir gsm operatöründen geliyor adım. babam, nasıl yaptıysa bir görüşme ayarlamış, "bedeline razı olursanız kızımın adını nurcell koyarım. ömrü uzun olsun, yaşadığı müddetçe şirketinizin reklamı olur. üstelik, annesinin yarısı kadar dahi güzel olsa bu yatırımın karşılığını fazlasıyla alırsınız." adıma bakarak görüşmenin nasıl geçtiğini anlayabilirsin. ya da bu şirketin şu an piyasada neden olmadığını.

/evet, geçenlerde dublörün dilemması'nı bir defa daha okudum. tiyatroya uyarlandığını öğrendim. ve ilk kez bir oyunu bu kadar merak ettim.*

*sayıklamadırlar. reklam ya da iş birliği değildir./

17 Nisan 2025 Perşembe

dizi dizi diziler

bir arkadaşım instagramdan arakladığı bir videoyu benimle paylaşmış.

/evet, bile isteye 'araklamak' dedim. kendisi çok sever araklamayı. sonra da "ama italik yazdım," der. eminim bunları okusa çok güler./

video, merdivenlerden inen bir adam vasıtasıyla film ve kitap arasındaki farkı anlatıyor. ya da film izlemek ile kitap okumak arasındaki farkı. ya da filmlerin neden kitaptaki tadı vermediğini.

'film izlemek' notuyla yapılan girizgâhta, sallana sallana merdivenlerden inen bir adam görüyoruz. adam merdivenden iniyor ve plandan çıkıyor. peşi sıra, müzik ve 'kitap okumak' notu eşliğinde aynı adamı görüyoruz.

merdiven korkuluğuna tutunduğunu, ellerinin korkuluğun üstünde kayışını, düşünceli bir yüz ifadesiyle uzaklara baktığını, her adımında ahşap basamaklarını sarsıldığını, ayağındaki kirli bez ayakkabıları falan.

"tam da bu," diyerek ünledim. kitabı okumanın yerini filmini izlemenin almasına imkan yok. kendi adıma, filmi kitabından daha iyi tek film biliyorum: big fish (2003).

/belki, esaretin bedeli de [the shawshank redemption (1994)] sayılabilir ama filmin uyarlandığı stephen king'in rita hayworth'u seven adam* öyküsü de muhteşemdi. izledikten sonra kitabını okuma ihtiyacı duymadım ama yüzüklerin efendisi üçlemesinin de kitabından daha iyi olduğunu hissediyorum./

sonra başka bir arkadaşıma silo dizisini tavsiye edişimi hatırladım.

/konuyla ilgisi yok ama ne zaman 'saylo' desem aklıma 'aykeya'cı tayfa geliyor ve elimde olmadan, "acaba, 'ayben' de diyorlar mı" diye bir süre düşünüyorum./

silo konu itibariyle tam onun tarzı çünkü. ilgilerine, iddialarına hitap eden bir konusu var. oyunculuk, set, kurgu vs. zaten iyi. izlemiş ama ilerleyişi ağır bulmuş.

"tam da bu" dedim bir defa daha. ama içimden. son dönemde filmden çok dizi izlemeyi tercih etmem tam da bu yüzden.

adamın merdiven korkuluklarını kavrayan elini, düşünceli yüz ifadesini, kirli bez ayakkabıları altında sarsılan ahşap basamakları görmek için.


*: bakınız: kuşku mevsimi, altın kitap

26 Haziran 2024 Çarşamba

dut fidanı, yaban mersini ve gül

bir defa daha analım âyine-i mücellâda nihanız namlı öyküyü.

/o öyküde, öykü kahramanı yazara, "puşkin hakkında hafif bir yazı yaz, bitir artık hattat mı rasıt mıdır nedir o adamın hikâyesini," diyen bir editör vardır. onu analım./

sonra da, "blogun bir editörü olsaydı," diyelim bir defa daha.

"blogun bir editörü olsaydı, yaprağına su dokununca kokusunu salan sardunya hakkında hafif bir yazı yaz, bitir artık jet lag mı olmuş, kafası mı karışmış nedir o dut ağacının hikâyesini," derdi."

farkındayım bu bahis uzadı. ama geçenlerde dut fidanının yanına uğradım.

biliyorum; bir başkasının bahçesi, bahçe sahibi diğer meyve fidanlarının bakımını en iyi sekilde yaparken onu bilerek ihmal etmiş ama dayanamadım. etrafında büyüyen otları ve dikenleri temizleyip ortaya çıkardım.

böylece ona yapılanları daha iyi gördüm. kırılan dallarını, soyulan kabuğunu, soyulan kabuğunu kendi başına iyileştirme çabasını, kırılan dallarına inat o kırıklarda filizlenen sürgünleri...

sonra aklıma tanıdığım 'en kötücül kadın' geldi. ankara, sokakları numaralarla belirlenmiş ünlü mahalle, oradaki bir teras, terasa açılan kapıya asılı deniz kabukları ve dağlardan sökülüp o terasa getirilmiş yaban mersini...

/"bir kaç yıl mutluydu. ben de mutluydum. ki o biraz da bendi. umudum ölünce başladı o da ölmeye. umutla yaşıyordu sanki. yeniden yeşertmek için uzun uzun nereden başlamamam gerektiğini düşündüm. ama umut yeşertmek zor. kurumaya yüz tutmuş bir yaban mersinini canlandırmak kadar zor. ama hala bir kaç yeşil yaprağım vardı; benim ya da yaban mersininin...(...)şimdi soruna gelelim, yani hafta sonuna; terasta dolandım, çiçeklere su verdim, birkaç yeni tohum ektim, toprağa bulandım. ve sonra yaban mersinin kurumaya yüz tutmuş dallarında bir kaç yaprak başlangıcı gördüm."/

neyse ki, aklıma iki bin on yedi ağustosundan bu yana elime almadığım küçük prens ve gülü geldi de o terastan atlamaktan kurtuldum.

/"insanlar bunu unuttu ama sen unutmamalısın." dedi tilki.

"evcilleştirdiğimiz şeylerden sorumlu oluruz. sen de gülünden sorumlusun..."

"ben gülümden sorumluyum." diye tekrar etti küçük prens./

dutlara zaafım, duta dair bir hikâyem olmayabilirdi. o dut fidanına rastlamayabilirdim. jet lag olduğunu fark etmeyebilirdim. bahçe sahibi onu diğer meyve fidanlarından ayırmayabilirdi. 

ama bunlar oldu. olurken omzuma sorumluluk yüklendi. tıpkı küçük prens gibi.

4 Mart 2024 Pazartesi

cioran sokakta

cioran’ın sokakta tanınmaktan çekindiği için televizyona çıkmak istemediği bir şehir efsanesi değildi. onun istediği, rahatsız edilmeden sokakta dolaşmak, kafelerde oturmak, parklarda gezebilmekti.

bir keresinde, g. matzneff'in figaro magazine'e cioran hakkında yazdığı bir yazı fotoğrafla yayınlanır ve cioran birkaç gün sonra sokağa çıktığında okurlardan biri onu tanır ve durdurur.

soru bellidir: "siz cioran mısınız?"

cevap da: "hayır."

*

biraz hüzünlüdür ama cevabının dünyanın en iyi yalancısı borges'i, daha doğrusu sokaktaki borges'i hatırlattığı zamanlar da vardır. 

hastalığı yüzünden artık pek iyi değilken, yani hafızasında boşluklar olmaya başladığında, sokakta biri onu durdurup "siz cioran mısınız?” diye sorar. o da, "idim" diye cevap verir.

27 Aralık 2023 Çarşamba

yalnızız üzerine

nihayet okudum. evet, 'ikinci defa' veya 'yeniden' değil. 'ilk defa'. okumadığım peyami safa romanlarından biriydi. artık okuyayım dedim.

konu beni cezbetmese de kelimelerin ahengi, cümlelerin musikisi muhteşemdi.

dillere persenk "türk işi dostoyevski" benzetmesinin boşuna olmadığını bir defa daha gördüm. çok yeri dostoyevski tadı alarak okudum. arama motorlarına sormadım ama bu benzeyiş üzerine akademik çalışma, makale var mı, meraklandım.

ama tolstoy diyelim ilk. dostoyevski bahsine onsuz başlanmaz ne de olsa. erbabı olsa, "düalite" derdi, dünyanın cümle hâllerini öğrenmişler ise "her şey zıddı ile kaim".

bu eşleşmede dostoyevski tarafında olanlardanım. hatta, beni ben yapan kitaplardan anna karenina'ya, edebi kıymetini inkar etmediğim harp ve sulh'e rağmen tolstoy'u sevmem.

ama iyi yazar olduğunu, kaleminin dostoyevski'den daha güçlü olduğunu inkar edemem. dostoyevski romanlarındaki olmamışlık hissinin, noksanlıkların onun romanlarında mevcut olmadığını da.

dostoyevski uçurum kenarında, düşmekle kalmak arasında ilhamla yazarken, tolstoy'un yazdıkları bir kelime dahi fazlalık içermeyen, aritmetiği iyi hesap edilmiş metinlerdir.

başka bir deyişle, dostoyevskiciyim ama müessesemiz eli kalem tutan birine ihtiyaç duysa dostoyevski'yi değil tolstoy'u seçerdim.

yalnızız'a buradan baktım kitabı bitirip de içimde demlenmeye bıraktığımda.

insan ruhuna mikroskopla bakıyoruz duygusu veren tespitleri, karakterler geçidi, nietzsche üzerine yazdığı bir makaleden alıntı hissi veren trajedinin doğumu gölgesindeki bölüm, zaman zaman rilke ve malte laurids brigge'nin notları'na selam durduğu yerler ve samim vasıtasıyla aktardığı simeranya ütopyası etkileyiciydi.

ama "bu roman, roman gibi bir roman," diyemem. olsa olsa, "peyami safa insan ruhu üzerine konuşabilmek için bir roman bahane etmiş".

olmamış dediğim yanları, olmasa da olurmuş bir çok karakter var. aydın mesela. ya da renginaz. hatta necile, necile ile samim arasındaki yapıştırma hissi veren bağ...

dürüst olmak gerekirse kurgusu da kötüydü. 'tanrı yazar'dan 'ben' anlatısına geçerken okurun zorlanması yetmezmiş gibi bir de 'ben'lerin değişip durması işi daha da zorlaştırıyor.

öyle ki, server bedi müstearıyla yazdığı 'ucuz roman'lar daha çok "olmuş bu" hissi veriyor.

3 Aralık 2023 Pazar

eksik bir şey

söyleyeceklerim kalbinizi kırabilir. o yüzden, "aman kalbim kırılmasın," diyenleri ve "zaten kırık"ları bu tarafa alalım.

kalbi olanlar kırılacak, biliyorum. daha önce kırdım çünkü.

*

ne zaman ivan's childhood (1962) filminin ünlü öpüşme sahnesine meyleden birilerini görsem yüksek bir yere çıkıp, "hayır!" demek isterim. "hayır! o şey göründüğü gibi değil."

o sahnede yüklediğiniz anlamların hiç biri yok. aşk yok. tutku yok. zor var. hatta taciz...

çünkü kız başkasını seviyor ve kızın ayaklarını yerden kesiyor sandığınız adam da işgalci ordunun bir subayı. ve orada sadece güç ve imtiyazdan değil kızın muhtaçlığından da faydalanıyor.

serbest düşüşe bırakılmış ayaklar size "olsun n'olacaksa" diyerek kendini tutkunun ateşine atmak ya da "al beni, ne yaparsan yap" dercesine kendini muhataba emanet etmek gibi görünebilir. ama hayır, o hâl, tepkisizlik hâli. çaresizlik, utanç, içinden ona kadar sayma, "yüzmeye devam et... yüzmeye devam et..." hâli.

*

diyeceğim o ki, yapmayın...

bir söze, bir resme bakarak karar vermeyin. bin parçalık bir yapbozun bir kaç parçasından ve baskın renklerden yola çıkıp son-uç'a varmayın. üstelik, çöl de sonsuzluk hissi verir, okyanus da.

nazan öncel'in dediği gibi "anlamadan, dinlemeden" pozisyon almayın ki muhatabınız ibrahim tatlıses gibi "nereye gidiyorsun?" diyerek isyan etmesin.

*

başka bir şey daha yapmayın: biraz sosyal medya etkisi biraz da ilgileriniz sebebiyle haberdar olduğunuz şeyleri biliyorum kabul etmeyin.

oysa (hepi topu yedi tane olan) tarkovski filmlerini izlemediniz. mühürlenmiş zaman ve günlüklerinin kitap hâli zaman zaman içindeyi okuyup, sevgili enver gülşen'in içinde tarkovski geçen cümlelerinin altını çizmediniz. sadece, tarkovski sineması üzerine bir kaç yazıya ve sosyal medya paylaşımlarına denk geldiniz.

raziye hakkındaki bilginiz de sadece birinci bölümün başlangıcından ibaret. oraya bakarsanız aşk romanı. roman boyunca gemi azıya almış ilkyaz ırmakları gibi akan saf tutkuyu inkar etmemekle beraber eleştirel bir eser söz konusu gerçekte. melih cevdet anday, cumhuriyetin vaa'z ettiği aydın tipini, müslüman mahallesinde salyangoz satmaya kalkmanın işe yaramazlığını o kadar iyi anlatır ki. yetinmez, muhafazakârlık saydığımız şeyin aslında cehalet olduğunu da işaret eder.

icra muhteşem olabilir ama 'aziz' tom waits green grass 'cover'larından ibaret değil. neşet ertaş da yalan dünya'dan. feridun düzağaç o, kısa da olsa uzun da 'fede' değil. bilseniz, ne hazineler saklı geçmişinde. üstelik düşler sokağı kendi şarkısı bile değil.

*

nihayet...

günün sonunda nuh tepesi (2019) filmini anmak da var. aynayı karşına alıp kendi kendine:

"benden özür dileyeceksin. hayatımın tam ortasına koydum seni. orada duramadığın için benden özür dileyeceksin. biz bu ilişkiyi bambaşka bi yere taşıyabilirdik, buna izin vermediğin için benden özür dileyeceksin...''

19 Ekim 2023 Perşembe

yan yana

"herhangi bir sonbahar günü…
herhangi bir sarılık…
kurumuş yaprakların üstünde yürüyoruz…
bir kağıt denizinin üstünde ilerler gibi…
benim adım virginie… seninki pol…"*


*: lale müldür, yıldız madalyalı mektuplar

1 Eylül 2023 Cuma

gemi aydınlanması

geçtiğimiz günlerde kan ve gül'ü yeniden okudum. gerçekten yeniden. italo calvino'nun "klasikleri niçin okumalıyız?" adlı makalesinde bahsettiği türden bir 'yeniden' değil yani.

/calvino orada, "klasikler, haklarında genellikle 'okuyorum' sözünü değil, 'yeniden okuyorum' sözünü duyduğumuz kitaplardır," der./

iki bin on yedide çıkar çıkmaz okumuştum çünkü. ama içimde sadece yeniden okuma arzusu değil, kitabı hakkıyla okumadığım hissinin büyüttüğü bir suçluluk duygusu da kalmıştı.

çok hızlı okumuştum çünkü. oysa, yavaş okumayı, kitaplar bağlantılı değilse arada boşluk bırakmayı, başka bir deyişle metnin içimde demlenmesini tercih ederim. uzun zamandır 'haftada bir kitap' ortalamasını seçmem biraz da bundan. diğer yandan, her alper canıgüz kitabı gibi iyi bir fikirden yola çıkan ve bizi bu fikre ikna eden kan ve gül'ün gençlik ve orta yaşa dair kurduğu cümleleri, doksanların sosyal ve politik hayatına dair saptamalarını gerekli ciddiyetle okumadığımı da hissediyordum. en önemlisi de, alper canıgüz'ü ilk defa okumak kadar 'yeniden' okumayı da seviyorum ben. aralarında 'yeniden yeniden' okuduklarım bile var.

/fark ettim de, yeniden okumadığım tek kitabı kıyamet parkmış. o da taze(!) olduğu için./

bütün alper canıgüzleri yeniden satın aldım. çünkü eskileri yeni mobilyalara uymuyordu. elbette şaka. sadece, en az benim kadar iyi bir alper canıgüz okuru olduğuna inandığım birine hediye ettim. evet, altı çizili satırlar, derkenardaki notlar, hatıralar, herbiri ayrı anı ve anlam taşıyan imzalarla beraber. yeni satın alınanlar yığınının içinde kan ve gül'ü görünce de okumaya karar vermek zor olmadı.

ama diğer 'yeniden okuma'ların aksine bir duygu hissettim bu okumada: bazı cümlelerin altını daha önceki okumada çizmiş olamazdım ama bu defa bile isteye, güle oynaya çiziyordum. oysa bu nadir başıma gelen, sanki iyi bir şeymiş gibi beni sevindiren bir durumdur.

/buna üzülmüş değilim, sadece farklı bir his olduğu için anlatıyorum. yoksa, kitap okumanın içsel bir yolculuk olduğunu, okuduğumuz kitaplardan zihinsel ve ruhsal durumumuza göre etkilendiğimizi biliyorum./

ve bir aydınlanma da yaşadım: benim kimseyi -hele de kendi ellerimle- gemiye bindirdiğim falan yoktu. muhatabım zaten o gemideydi. ve hiçbir zaman da inmemişti. sadece benden, benim olduğum yerden uzaklaşan ya da uzaklaşmaya yazgılı bir geminin güvertesinde bir süre bana doğru yürümüştü. o kadar.