üçleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
üçleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mayıs 2022 Pazartesi

üçleme: içime attıklarım

ne zaman sosyal medya bahsi açılsa, "bu deniz feneri yalnızlığı olmasaydı muhtemelen sosyal medya hayatımda bu denli yer tutmazdı, belki de hiç olmazdı," derim. yine öyle olsun.

ama mevzuya giriş yerine. yoksa şikayetçi sayılmam. hatta sevdiğim bile söylenebilir. sosyal medyaya ayrılan süre bahsine gelince, "neyin fazlası zararlı değil ki?"

sadece, her alanda olduğu gibi burada da kendime koyduğum kurallar var. müstear mesela. sosyal medyanın doğasına daha uygun olduğunu düşünüyorum çünkü. üstelik, ne insanlara söyleyecek yüksek fikirlerim ne de bahanesiyle kendimi reklam edeceğim mesleki bilgilerim var. yazar da değilim ki, "artık okura emanet" notuyla yeni kitabımın kapağını en üste sabitleyeyim.

bir diğer önemli kural ise, ben hıyarım diyene elimde bir kase yoğurtla koşmamak. başka bir deyişle her türden tartışmadan uzak durmak, fikir ayrılıklarında ve aptallıklarda sakin kalmak.

levent cantek'ten (ç)aldığım bir cümle de bana bu yolda kılavuzluk etmekte: memleketten soğumak istiyorsan sosyal medyada yorum okuyacaksın, kendinden soğumak istiyorsan bu yorumlara cevap yazacaksın.

yazlık site yöneciliği ile meşgul emekli asker değilim belki ama ben de insanım. konulara sadece köpürtmek için dahil olsam da bazan içimden cümleler geçiyor, "ulan!.." diyorum.

bu yazı tam da bu yüzden. içime attıklarım üçlemesi. ve hep olduğu gibi kişisel.

bir:sarper günsal ve berkem ceylan. "bisikleti türkiyeye sevdiren sesler"... bu ifadeyi geçenlerde duydum. duymadımsa da uydurdum. ama güzel uydurdum. o ikisi yol bisikleti yarışlarını sevme sebebim değilse de izleme sebebimdir diyebilirim. caner eler'in zaman zaman verdiği katkıyı saymazsak türk seyircisinin de benim gibi düşündüğüne, onlar sayesinde bisiklete ilginin arttığına eminim. sadece yarış anlatmaz, bisiklete dair hemen her etkinlikte de görev alırlar.

onlar anlatırken televizyon evde ses olsun diye açılmış bir elektronik alet olmaktan çıkar ve iş bambaşka bir tecrübeye dönüşür. sanki yemeğe davet ettiğim iki arkadaşım biraz erken gelmiş, ikisi televizyonun karşısında takılırken ben de kalan işleri tamam etmeye çalışıyorum. onlar da bir yandan televizyon seyredip bir yandan sohbet ederken, arada çok sevdikleri ve bildikleri bisiklet sporu ve o gün koşulan yarışa dair bilgiler araya karışıyor. ve ne zaman yarışta kaza, atak gibi sıradışı bir durum olsa heyecanlanıp sesleri yükseliyor.

bu ara yılın giro, yani italya bisiklet turu günleri. neden bilmem, sarper günsal ve berkem ceylan geçmiş yıllara göre daha az görev alıyor bu sene. hâl böyleyken onları diğer spiker arkadaşlarla karşılaştıran, "niye yoktunuz?", "sizsiz keyfi yok" vs. tarzı yorumlar çok oluyor.

işte bu tarz yorumlara uyuz oluyorum. çünkü böyle bir karşılaştırma hem onlara hem diğer arkadaşlara haksızlık. çünkü arada kulvar farkı var karşılaştırma benzerler arasında yapılır.

iki: ikinci ayar olduğum grup ise jaguar kitap kapak sevicileri. daha önce de söylediğim gibi jaguar kitap son yıllarda en çok sevdiğim yayınevi. içerikler mükemmel, yazar ve edebi tercihleri harika, kapakları muhteşem.

ama... evet, ama... insanların 'jaguar kitap kapakları'nı övmesinden, kelimenin tam anlamıyla orada takılıp kalmalarından sıkıldım. kapaklar güzel, hatta muhteşem. itiraz etmiyor, emeği geçenlerin ellerinden öpüyorum ama içerikleri de muhteşem.

aşın o kapağı, içine girin kitabın. biraz da kitaplardan konuşun. siz bana bakmayın, 'zarfa değil mazrûba bak'ın.

üç: batılı siyasetçilerden çok her fırsatta batılı siyasetçi övenlerden nefret ediyorum. bunu 'bizim siyasetçiler daha iyi' diye anlayacak akl-ı evveller çıkabilir. hepsinin canı cehenneme. kaldı ki, bence siyasetin içinde bir dönemden fazla kalan herkes cehennemlik.

yok efendim, bilmem nerenin başbakanı işe bisikletle gidiyormuş. cumhurbaşkanı bilmem ne uçak biletini kendi alıyormuş. meclis başkanı bilmem ne apartman dairesinde oturuyor, üstelik pencere camlarını bile kendi siliyormuş.

bu insanlar savaş çıkarıp acılara sebep olan antlaşmaların altına imza atmasalar iyi bir şey aslında yaptıkları. ya da az gelişmiş ülkelerin kaynaklarını sömürmeseler, afrika'nın sıcağı yetmezmiş gibi orada yangınlar çıkarıp o yangınlara körükle gitmeseler. sana oy verenler dünya kadar enerji kullanabilsin, rahat rahat tüketsin diye bir sürü yılanlık yap sonra da işe bisikletle gittiğin için bazı aptallar seni alkışlasın. harika!..

paha biçilemez olana gelince, -hem ayar olduklarım listesi hem paha biçilmez... tam bir oxymoron örneği- kesinlikle ve kesinlikle, herhangi bir şeyi bahane ederek öğrencilerinin fotoğrafını ya da videosunu paylaşan öğretmen tayfası.

oysa yaptıkları hem etik dışı hem suç. olur olmaz her şeye fetva veren din adamlarını, her konuda fikir sahibi kanaat önderlerini, problemin ne olduğunu bilen ama çözmeyen siyasetçileri geçtim herhangi bir velinin bu duruma tepki göstermeyişi ise tuhaf.

öğretmeni benden habersiz -kaldı ki, haberim olsa dahi müsade etmem- çocuğumu sosyal medyada paylaşsa canına okurdum. ağzını burnunu kırar, anasından emdiği sütü burnundan getirmek için elimden geleni ardıma koymazdım.

5 Şubat 2021 Cuma

üçleme: hangi yağmur?

yılın ilk karı yağmış, hatta yılın ilk karlı sabahına uyanmıştım. bir yandan nergislerin yolunu gözlüyor, bir yandan "bırak kadınlar pazarını, ben nergis bulabileceğimiz bir yer biliyorum," diyen adamı her gün biraz daha çok özlüyordum. tam o günlerde bir cümleye rastladım: 

"her insanın ömrü boyunca ezberinde tutacağı bir yağmur olmalı."

tarık tufan'dan. bir adam girdi şehre koşarak'tan...

cümle çok güzeldi. güzelliği bir yana beni kuşattı, "var mı?" sorusuna verdiğim cevaplara rağmen peşimden ayrılmadı. nihayet bir üçlemenin kapısına bıraktı.

*

ne çok yağmur geçti aklımdan. bir çok insan, mevsim, yer... kimi yanımdaki kişi, kimi zamanlaması sebebiyle özeldi. yüzerken ya da kayıkta, denizin ortasında beni bulan yağmurlar. bir film karesinden kaçmışcasına, saçaklar altında yağmurun dinmesini birlikte beklediğimiz o kadın. yağmur şehri. vaktinde durmayı başaramadığı için şehrin altyapısını bozan, yolları ve sokakları işgal eden eden, denizi günlerce geçmeyecek kahverengine boyayan yaz yağmurları. mutfak balkonunu örten asmanın yapraklarındaki tıpırtı ile başlayıp limanı görünmez kılan yağmurlar. zamanı rus romanlarına eşitleyen ve kendimi roman kahramanı gibi hissetmeme neden olan sulu sepken. üstelik bu, yeni ve yabancı kuzey şehrine uzun yoldan gelmiştim ve yanımda yol arkadaşı olarak karamazov kardeşler vardı. evet, aylardan kasımdı. alyoşa sulu sepken altında bir kapıdan diğerine gidiyordu. limanın üstündeki çay bahçesinde yaz demeden kış demeden açık havada oturduğumuz küçük kız ve onun kahverengi kadife ceketine düşen yağmur taneleri.

başkaları da var. üçleme ve peşi sıra, her zaman olduğu gibi bir paha biçilemez. yazarken fark ettim ki, bir ortak özellikleri var: bana tesir etmekle yetinmeyip beni dönüştürmüşler. belki de garip ve büyük bir tesadüfle kişisel dönemeçlerime denk gelmişler.

bir... yaz. tatil. hayatımın ilk yaz tatili. birden ikiye geçmiştim. kuzenler ve arkadaşlarla geçen güzel günler. 

kim bilir hangi seferden dönüyoruz. başladığında aldırmadığımız yağmur hızlandıkça hızlandı. biz de bulduğumuz ilk kapalı yere, caminin verandasına sığındık. kapı kapalı. namaz vakti değil demek ki. günlerden de cumartesi ya da pazar olmalı. aksi takdirde namaz vakti değilse, annanemin, "çocuklar gitsin de bir kaç dua öğrensin," dediği ama bizimkilerin oralı olmadığı kur'an kursu olurdu.

bardaktan boşanırcasına yağan yağmura rüzgâr da eşlik etmeye başladı çok geçmeden. bahçenin uzak köşelerini kaplayan arsız otlar ve diğer yabani bitkiler deniz gibi dalgalanıyor, kabristanlığı gölgeleyen serviler neredeyse mezar taşlarına kadar eğiliyordu. içimizden bazıları korkmuş ve o korku bir süre sonra hepimizi içine almıştı. eve ulaşamamaktan, sevdiklerimizi bir daha görememekten korkuyorduk. "kıyamet," dediğimizi hatırlıyorum. bilenler, "nuh tufanı," falan da dedi. kurtulmak için dua etmeye karar verdik. ettik de. çok geçmedi, önce rüzgâr, ardından yağmur durdu.

"yaz yağmuru bu. başka ne olacaktı ki?" diyecekler olabilir. ama ben allah'a inanmayı tercih ettim. onun dualara cevap verdiğine, büyük olduğu kadar güzel ve iyi olduğuna da...

iki... bu yağmuru bir fotoğraf karesi olarak hatırlıyorum. çünkü zaman zaman baktığım bir fotoğrafı var.

ben diyeyim sınıf, siz deyin okul gezisi. yaylaya gitmiştik. birdenbire ortaya çıkıp yer yanı kaplayan sis, bir yağıp bir duran yağmur, yağmurun ya da sisin olmadığı zamanlarda ise bizi yakıp kavuran bir güneş vardı gün boyunca. fotoğraf üst taraftan ve önden çekilmiş. biz de fotoğrafımızın çekildiğinden habersiz fotoğrafı çekene doğru yürüyoruz. başımız öne eğik, başımızın üzerinde ise ıslanmayalım diye tuttuğumuz bir mont ya da ceket. 

nasıl da hafif ve keyifliyiz. mutluluk tanımının gergin olmamak olduğu günler. ki ne derdimiz var, ne tasamız ne de sorumluluğumuz. karşımıza ne çıkarsa çıksın üstesinden geliriz diye düşünüyoruz. bir de önümüzde tanrılarınki kadar uzun bir ömür olduğunu...

tam bir gençlik duygusu. çünkü bu duygu çocuklukta değil gençlikte hissediliyor. çocukluk ise, başka bir duyguya yer bırakmayacak şekilde, hapsolduğumuz ve kurtulamamaktan korktuğumuz bedenlerimizin büyümesini beklemekle geçiyor. 

üç... güz döneminin ilk günleri. tatil havasındayız hâlâ. orada, burada özlemekli günlerin acısını çıkarıyoruz. yanımda adını "ıtırgillerden, acımtırak tatda, aynı zamanda hekimlikte de kullanılan bir bitki"den alan "o kız" var. yazdan kalma bir gün. o yüzden tişört giymişiz. onun üzerinde sıradan, kırmızı bir tişört var. tıpkı schindler's list (1993) filmindeki küçük kız gibi unutulması imkansız bir ayrıntı olarak bugün bile aklımda.

aniden başlayan ve çok geçmeden hızlanan yağmurdan kaçmış, bir sürü insanla birlikte yakınımızdaki bir çay bahçesinin güneş şemsiyelerinden birinin altına sığınmıştık. hasar tespiti yapar gibi ona baktım. bir sorun olup olmadığını anlamak ve yapabilirsem "her şey yolunda" mesajı vermek istiyordum. kırmızı tişörtten başlayarak üzerinde ne varsa ıslanmıştı. muhtemelen benim de. ama hayat devam ediyordu ve biz hayattaydık. kocaman gülümsedi. gamzeleri de güneş şemsiyesinin altına sığındı böylece.

ama yüzünün farklı bir havası vardı. güzelim saçlarının bir kaç teli yanaklarına yapışmış, uzunluğu ile beni bugün bile şaşırtan kirpikleri ıslanmıştı. o an hiç olmadığı kadar güzel göründü bana.

ona hayranlıkla bakarken bilmiyordum ama o günden sonra "dünyanın az önce yüzünü yıkamış ya da ağlamış bütün kadınları" bana güzellik tanımı gibi gelecekti. "çünkü kirpikleri ıslanmış, bir kaç tel saçı yanağına yapışmıştır."

ve paha biçilemez... yaz okulunda aldığım tek dersi, biraz da yüksek bir notla geçince ortalamayı yukarıya çekmiş ve bir sürü dersten daha geçmiştim. bu durumda, kalan iki ders için bütünleme sınavına girebilir ve mezun olabilirdim. tamam, dedim. okulu bitiriyorum. 

ilk iş olarak çalışma masasından erbain'i kaldırdım. elveda, gece yarılarında odanın orta yerinde, ayakta ve sesli okunan şiirler!.. elveda, ne zaman iki soru arasında yalnızca bir şiir okumak için elime alsam dalıp da gittiğim yerler! sonra dikkatimi dağıtacak diğer şeyleri kaldırdım. "her şey defteri- iki"yi, diğer kitapları...

ilk sınav cuma günüydü. sorun çıkmadı. nasıl geçtiğimi bugün bile hatırlamıyorum ama çekine çekine kapısını çaldığım odaya, içeriden gelen, "gel!" sesine uyarak başımı uzattığımda "geçtin" yanıtı almıştım.

vakit geçirmeden diğer derse çalışmaya başladım. pazar günü öğleye kadar her şey yolundaydı. belki de öğleden sonraya... biraz hava almak ve bu bahaneyle yemeği dışarıda yemek istedim. yemekten sonra da yağmuru çağıran gri bir göğün altında biraz yürümek istedi canım. vedalaşmak gibi bir şey istedim belki de.

gri bulutların vaadettiği yağmur başlayınca aldırmadım. bir kaç dakika sonra hızlanınca da. yağmur artık parlak metal çubuklar gibi kesintisiz yağmaya başlamıştı. ama ben ne kadar uzun sürerse sürsün eve kadar yürüyeceğimi anlamıştım çoktan. bir yandan yürüyor, bir yandan düşünüyordum.

konu oraya nasıl geldi bilmiyorum ama mezun olmak istemediğimi, özgeçmişimde öğrenci yazmaya devam etsin istediğimi fark ettim. aklımda çalışmak ya da askerlik vardı ve bunun uzakları ihtimal haline dönüştürmesi hoşuma gitmemişti. ayrıca hayata yirmi iki yaşında atılmakla yirmi üç yaşında atılmak arasında da bir fark yoktu.

eve döndüm. "her şey defteri- iki"yi masaya, önüme koydum. "daha o gün biliyordum yağmurun yağacağını," ilk cümlesiyle başlayan bir yazı yazdım. ertesi gün sınavdan sonra ilk otobüsle yakari'nin yanına gittim. 

yakari yazıyı okudu. "bu," dedi. "çok iyi olmuş".

16 Nisan 2018 Pazartesi

üçleme: bahtıkara filmler*

her şey gibi yazdıklarımızın da bir kaderi var.

neredeyse altı yıl önce, iki bin on iki kasımında yazdığım ve "taslaklar"da kaderini bekleyen, "her şey gibi filmlerin de bir kaderi var" cümlesiyle başladığım bir yazıyı açıklamaya daha iyi bir başlangıç düşünemiyorum: her şey gibi yazdıklarımızın da bir kaderi var...

terry gilliam'ın, "terry gilliam'ın gerçekleşmeyen hayali"ni gerçekleştirdiğini duyunca bu yazıyı hatırladım.

ve "şimdi değilse ne zaman" dedim.

*

her şey gibi filmlerin de bir kaderi var. anlatılacak bir hikayesi...

kimi hasılat rekoru kırar, kimi seyirciyi de eleştirmenleri de kamplara ayırır. nadirattan sayılsa da hem izleyicinin hem eleştirmenlerin beğendiği filmler çıkar bazan. yıllarca gösterimde kalanlar, daha hafta dolmadan gösterimden kalkanlar... salon bulamayanlar.

bazı filmler, yazgısı son yıllarda değişen sevmek zamanı'nın ilk zamanları gibi bir türlü seyirciyle buluşamaz. terry gilliam'ın gerçekleşmeyen hayali don kişot ise tamamlanamaz bile.

cama çarpıp kanlar içinde yere düşen kırlangıçlar gibi sansür duvarına çarpan ve emeği geçen herkesi unutuluşun zindanına atan sakıncalı filmler de çoktur. hatta lanetli...

mesela, uzun yıllar "cumhuriyet'in tek yönetmeni" sıfatıyla filmler yapan muhsin ertuğrul'un bir sigara yüzünden(1928) ve evli mi bekar mı(1950) adlı filmleri hiçbir yerde geçmez.

bu defa üçleme diyerek, türk sinemasının çok bilinmeyen, belki de lanetli(!) bahtıkara filmlerine bakalım.

*

bir... tabancamın sapını gülle donattım. altmışlı yıllar halit refiğ, tarık dursun k. gibi sinema eleştirmenlerinin yönetmenliğe ilgi duydukları bir dönemdir. asıl mesleği avukatlık olan sinema eleştirmeni rekin teksoy da onlardan biridir. avukatlıktan arta kalan zamanlarda türk usulü bir james bond için kolları sıvar. başrollerde ünlü piyanist ilham gencer ve rekin teksoy'un o dönemdeki eşi sevil candan vardır. ama film yarıda kalır ve bir rivayete göre çekilen görüntüler çeşitli yeşilçam filmlerinde kullanılır.

iki... küçük dünya(1961). asıl mesleği kameramanlık olan vedat akdikmen'in yönettiği ve başrollerini tijen par ve ayfer feray'ın paylaştığı filmin çekimleri biter ama bir yangın sonucu tümüyle yanıp kül olur.

üç... kayıp kız ayla(1962). hüseyin kaşif'in yönettiği bu film konusunu gerçek bir olaydan almıştır. altı yaşındaki ayla özakar bahçelievler'deki evlerinden çıkıp bisküvi almak için bakkala gider ve bir daha gören olmaz. tüm aramalara rağmen bulunamayan, bir cinayete kurban gidip gitmediği bilinemeyen talihsiz kızın öyküsü bir filme konu olunca ortalık karışır. acılı baba yönetmen ve yapımcıyı mahkemeye verince filmin gösterimi yasaklanır.

sıralama dışı: soluk gecenin aşk hikayeleri(1966). alp zeki heper'in yönettiği bu film, şüphesiz bahtıkara filmlerin en lanetlisidir. ancak özel gösterimlerde seyircisini bulan bir film olabilmiştir. paris'teki sinema eğitimini bitirip ülkesine dönen Heper, profesyonel olmayan oyuncularla ve dönemin sinema dilinden oldukça bağımsız, cesur ve yenilikçi sinema anlayışıyla soyut bir aşk filmi çeker. şiirsel bir atmosfere sahip olan yapım luis buñuel sinemasından izler taşıdığı kadar, freudyen cinsel saplantılarla örülü son derece stilize bir anlatıma da sahip bir yapım olarak o dönem sinema çevrelerinin ilgisini çeker. fakat böylesi bir film dönemine göre fazla 'ağır' gelir. danıştay kararıyla filmleri halkla buluşturmadan önce inceleyen bir komisyon kurulur ve komisyon tarihindeki ilk yasaklama kararını bu filme uygun görür.


notgibi: bu yazı agâh özgüç'e çok şey borçludur. agâh özgüç ki, nasıl "tarihçilerin kutbu" halil inalcık ise "türk sinemasının kutbu" da odur. ondan çok şey okudum. bu filmlerin çoğunu da onun sayesinde biliyorum.

21 Ocak 2016 Perşembe

üçleme: fener bekçisi olmasaydım ne olurdum?

hayatta bazı eşikler var ve bu eşiklerin ardında her zaman "yeni hayat" beklemiyor insanı. bazan sorular bekliyor mesela...

"yeniden genç olmak ister miydin?", "her şeye sıfırdan başlama şansın olsa aynı hayatı yaşar mıydın?" ya da benim örneğimde olduğu gibi "fener bekçisi olmasaydın ne olurdun?"

yeniden genç olup üniversitedeki zavallılığımı tekrar yaşamak istemezdim. okulu bitirmenin diplomadan başka bir manaya gelmediğini bilen yanıma rağmen okulu bitirince iyi bir adam olacağımı sanmak ne ağır bir yüktü.

hayır, yaşamazdım. hatta yanına bile yaklaşmazdım. bazı yerlerde daha cesur bazı yerlerde daha korkak olurdum.

fener bekçisi olmasaydım çok şey olurdum. bir üçleme oluşturacak kadar çok şey...

bir... sayfa çevirici: adını tam bilmiyorum aslında. bir adı var mı, onu da bilmiyorum. yaklaşık dört yıl önce bazı anahtar kelimeleri kullanarak "ulu gugıl"a sorunca bu "iki kelime" çıkmıştı.

kendimden alıntılayarak söylersem, "bir piyanistin yanında oturup, piyanist son satırdaki notaları çalmaya başladığında ayağa kalkan, son notayı çaldıktan sonra ya da piyanistten aldığı işarete göre daha önce sayfayı çeviren, eğer sayfa düzgünce çevrilmemişse düzeltip yerine öyle oturan" kişilerden olmak isterdim.

iki... yol bekçisi: ilk kez bir filmle, ali aydın'ın yönettiği küf (2012) ile öğrenmiştim böyle bir meslek olduğunu.

sırtımda bir çanta, çantanın içinde yürümeye başlamadan önce istasyon şefine imzalattığım defter, kırmızı ve yeşil işaret bayrakları, düdük, metre, eldiven, somun sıkmak için kullanılan anahtarla her gün raylar üzerinde ortalama on beş kilometre yürüyerek üzerime zimmetli demiryolu hattında tren seferlerine engel bir durum olup olmadığını, rayların, vidaların, gevşekliğini veya eksikliğini kontrol eden bu insanlardan olmak isterdim. ki onarabileceklerimi sırt çantamdaki anahtarla onarır, onaramadıklarımı da defterine yazıp şefime bildirir, yalnızlığın ve gönüllü düştüğüm ıssız bir adanın doğurduğu bilincin tadını çıkarırdım.

üç... orman bekçisi: bir başka filmle, pelin esmer'in yönettiği gözetleme kulesi (2012) ile öğrendim, genelde kışları terk edilen gözetleme kulelerinde görev yapan orman bekçilerini.

yangına hassas ve yerleşim yerlerine uzak orman bölgelerinde olası bir yangını erken fark edebilmek için hakim tepelere kurulan o yerlerde neredeyse altı ay boyunca kimseleri görmeden yaşayan o insanlardan olmak, telsiz veya telefonda seslerini duyduğum yüzleri hayal etmek isterdim.


paha biçilemez olana gelince;

geometriyi anlatmaya, "ilk olarak edebiyat ile matematik arasındaki en büyük farktan bahsedeceğiz: "nokta" edebiyatta her şeyin sonu demekken, matematikte her şeyin başlangıcıdır" diyerek başlayan, daha ilk dersin sonunda öğrencilerinin, "siz felsefeci olmalıymışsınız" dediği bir matematik öğretmeni olmayı isterdim.

4 Ekim 2015 Pazar

üçleme: wanted

bu blog, blog bulvarında gördüğüm en güzel blog olabilir.

baktınızsa görmüşsünüzdür: tam dokuz yıl önce bugün, yani dört ekim iki bin altıda yazılmış tek bir yazı ve o yazıya muhtelif zamanlarda gelmiş yirmi sekiz yorumdan ibaret.

kitabın zilif, yazarın oruç aruoba oluşu kıymet arttırsa da maceranın kendisi bile tek başına heyecan verici.

ne de olsa, toplu taşıma araçlarında, şehirler arası otobüslerde, plaj gölgelerinde denk geldiğimiz kitap kesişmelerinden büyük manalar devşirmek bir çeşit kader. kitapçıda aynı kitaba uzanmak ya da aynı kitapla kasaya yürümek aşk başlangıcı değilse nedir?

bu arayışın peşine düşen blog yazar(lar)ını hem taktir ettim hem de benim aklıma neden gelmedi diye kıskandım. ve elimde olmadan düşündüm: aynı şeyi yapacak olsam şehrin duvarlarına yapıştıracağım kağıtlarda hangi isimler olurdu? kalabalık bir listeyi zor da olsa bir üçlemeye indirdim. peşi sıra, hep olduğu gibi bir adet paha biçilemez...

şu an masamda duran dört kitaba bakıyorum da hepsinin de kapağı birbirinden kötü. eğer onlara rastlamadan çok daha önce içindekilere iman etmemiş olsaydım rafta gördüğümde elime bile almazdım.

önce üçleme:

bir - nun masalları... birinci baskısı dergâh yayınları, türk edebiyatı-hikâye dizisi'nin otuz yedinci kitabı olarak mayıs doksan yedide yapılmıştır.

doksan dört. haziran. ne bulursam okuduğum, dünyadan değilse de hayattan çıkış yollarını araştırdığım zamanlar. o gün, çay bahçesinde limanı gören bir masaya oturmuştum. ve ilk kez nazan bekiroğlu okudum. eğer içimde okumaya ve yaşamaya dair kırılmalar olmuşsa en az bir tanesinin o güne denk geldiğine eminim.

bulabildiğim bütün öykülerini okudum. hatta yedi iklim edebiyat dergisi'nde bir şiirine bile denk geldiğimi hatırlıyorum. adı da biz yokuz olmalı, belleğim beni yanıltmıyorsa. o arayış sırasında bir duygu daha yerleşti içime: nazan bekiroğlu dergilerde kalmalıydı.

nun masalları'nı ilk duyduğumda kendimi ihanete uğramış gibi hissettim. yazarın okuruna ihaneti. sevgilim ihanet adlı denemesinde "ama ihanetin bir rengi varsa mutlak gri olmalıdır" dese de onun ihaneti pek renkli kapaklar altındaydı.

yıllarca o kitabı alıp kitaplığıma sokmamakta direndim. fakat bir gün bir taşra şehrinde aniden karşıma çıktı. işaret kabul edip satın aldım.

daha sonra çok başka baskıları yapılsa da en güzel baskısı odur. bir tanesi de yakari'dedir.

iki - bir yağmur köpeği - tom waits... şarkı sözü çevirileri elvan okaygün tarafından yapılan, korsan yayın, müzik serisinin beşinci kitabı olarak doksan üç yılının ocak ayında dizilip basılmıştır. kapak tasarımı erol egemen, iç düzeni metin göz tarafından yapılan kitap, metintosh tarafından dizilip kardeşler matbaasında basılmıştır.

bu kitaptan, belki de tom waits'ten ilk defa kemal sayar'ın bu kitap üzerine yazdığı bir yazıyla haberdar olmuştum. hem, "and it's more than goodbye i have to say to you/ kuru bir elvedadan daha fazlası var sana söylemek istediğim" diyen bir şarkıya/şarkıcıya nasıl kayıtsız kalabilirsiniz ki?

yıllarca kovaladım, baskısı doksan üç yılında korsan yayın tarafından yapılan bu hazineyi. nihayet sahaf arkadaşlardan biri önüme attığında yeni bir yüz yıl olmuştu. bahsi hiç açılmasa da o kitabı kendi kitaplığından çıkardığını biliyorum.

o günlerde öykücüye uğramam gerekiyordu. (gerek değil, istek. içten gelen bir zorunluluk.) ve ona o ara sahip olduğum en değerli şeyi götürdüm. ve tekrar başladım aramaya. yıllar sonra bir başka sahafta buldum. ve bulur bulmaz hissettiğim şu oldu: bu kitaptan sadece bir tane var ve öykücü ben onu bulabileyim diye buraya bırakmıştı. öykücü bu. kesinlikle yapar.

bu kitaptan yalnızca bir tane olduğunu düşünmeme sebep olan başka bir şey de kapak tasarımı ve baskısının facia denecek kadar kötü oluşu. erol egemen ve tayfası diğerlerini yakmışsa şaşırmam.

üç - ars moriendi... est & non yayınları, düş bakışı dizisinin ikinci kitabı olarak birinci baskısı doksan dokuz kasımında istanbul'da yapılmıştır. editörlüğünü c.ırmak, kapak tasarımını m.saldamlı yapmış, aymat'ta basılmıştır.

kısa bir süre sadece pazar günleri aldığım, onda da kültür sanat sayfasından başka yere tahammül edemediğim zaman gazetesinde rastlamıştım cahit ırmak'a. gerçek olamayacak kadar güzel bir isimle anlayamadığım, fakat gücünden asla şüphe duymadığım metinler inşa ediyordu. benzer duyguları daha önce yalnızca bir defa hissetmiştim; on yedi yaşında ilk defa ismet özel okuduğumda. manayı çözemiyordum ama içimde bir ses yankılanıp duruyordu.

sonra o yazılar, birileri çıkıp, "bu da ne" dediği için kesildi ve yüz yıl bitmeden est&non tarafından basıldı. gazetede okurken bir kaç kişiye tavsiye ettiğimi hatırlıyorum ama kitaptan hiç kimseye bahsetmedim.

ve paha biçilemez:

gidiyorum bu... mor kapağını ferdinand hodler'in hayal kırıklığına uğrayanlar tablosunun kötü bir uygulaması süsleyen, bizzat ah muhsin ünlü'nün gayretleri ile basılan bu kitabın, kapak düzeni ve dizgisi hamza aşgın tarafından yapılmış, nisan iki binde istanbul'da şan ofset'te basılmıştır.

fırsat buldukça sohbetleşmeye dükkanına uğradığım sahaf arkadaşım, içeri adım atmıştım ki, "az önce murat menteş buradaydı," dedi. kaçırdığıma üzüldüm. daha dublörün dilemması ortalıkta yoktu ama genç yaşta adam ettiği kuzgunun gölgesi ve kaosa mütevazı bir katkı'dan dolayı severdim. kılavuz dergisi adına ah muhsin ünlü ile röportaj yapmaktan geliyormuş. ve heybesine doldurduğu, ah muhsin ünlü'nün kendi çabasıyla bastırıp eşe dosta armağan ettiği, balkonunda bekleşen, kenarı yağmur sularıyla yıkanmış gidiyorum bu'lardan bir kaç tane bırakmış. derhal üçüne el koydum. sevgilim, yakari ve kendim için.

yani, kılavuz dergisi'nde yayınlanan o röportajda, bizzat ah muhsin ünlü'nün "balkonda çürüyorlar" dediği, kenarı yağmurda ıslanmış kitaplardan üçünün yerini biliyorum.

27 Nisan 2015 Pazartesi

üçleme: son on yılın okumalarında yıldızın parladığı anlar

arkadaşımı bekliyordum. nihayet kalabalığın arasında göründü. birbirimize el salladık. düşüncenin sonsuz hızıyla yüz yüze geldiğimiz anı kurgulayıverdim: "çok beklettim mi?" diye soruyordu ve "bildiğim kadarıyla ağaçlar konuşmaz," diyordum. kısa bir suskunluğun peşi sıra tebessümlerimiz cenkleşiyordu.

sonra bu şakayı, enrique vila-matas'nın tadından yenmez kitabı bartleby ve şürekâsı'ndaki clément cadou bahsinden aldığımı itiraf ediyordum: "cadou yazar olmaya heveslidir. ailesi de alışılmadık bir biçimde bu durumdan memnundur ve ona destek olmaktadır. ama ailesi oğullarının motivasyonunu arttırmak için polonyalı yazar gombrowicz'i akşam yemeğine çağırdığında işler planladıkları gibi gitmez. ünlü yazarı evlerinin yemek odasında görmek cadou'nun yazarlığa dair bütün arzusunu alıp götürür. hatta, yemek masasında sessizce oturan cadou, kendisini yemek odasının bir mobilyası gibi hissetmeye başlar. o akşamdan sonra yazarlık hevesi sonsuza kadar kaybolur ve kendini resim yapmaya verir. kahramanı bir mobilya olan tablolar. ve hepsi de aynı gizemli adı taşıyordu: kendi portrem... gençken yazar olmak istediği hatırlatıldığında ise, "bildiğim kadarıyla mobilyalar yazmaz," diye karşılık verirdi."

tam burada senaryonun dışına çıkıverdim: "ne güzel kitaptı bartleby ve şürekâsı. tıpkı parlak, çok parlak bir yıldızın diğer yıldızları görüntüden silmesi gibiydi onu okumak."

arkadaşım gelene kadar aynı kategoriye sokabileceğim okumalar zihnimde uçuşmaya başlamıştı bile. büyük yazarların büyük kitapları değildiler. kült mertebesine kavuşmuş, kıymeti teslim edilmişler, harikulade bir külliyatın parçası da.

kalabalıktan kurtulmak için meseleyi "son on yıl"a indirgemeye, liste derdinden kurtulmak için de "üçleme"ye o kısacık bekleyişte karar verdim.

bir - londra'da bir park, martin amis: "bir daha geri gelmeyecek" iki bin on bir sonbaharında okumuştum. yeri ve zamanıydı. çünkü kız ölecekti.

bu kitabı hakkında hiçbir şey bilmediğim halde, "bu gerçek bir öykü, ama şimdi gerçekten olduğuna inanamıyorum. üstelik bir cinayet öyküsü. şansıma inanamıyorum. işin en tuhafı bir aşk öyküsü (sanırım), yüzyılın bitiminde, lanet olsun bu kadar geç bir zamanda./ bu bir cinayet öyküsü. henüz işlenmedi. ama işlenecek. (işlense iyi olur.) katili biliyorum, maktulü biliyorum. zamanı biliyorum, mekânı biliyorum. sebebi (kızın sebebini) biliyorum ve yöntemi biliyorum. ayrıca istesem bile onları durduramam sanırım. kız ölecek. bunu hep istemişti. insanlar bir kez başladılar mı onları durduramazsınız. insanlar bir kez yaratmaya başladılar mı onları durduramazsınız," diyen arka kapak yazısına tav olarak almıştım.

iyi ki öyle yapmışım. çünkü o sıralar karanlık ama seksi, çıkışsız ama matrak, romantik ama güvenilmez bir öyküye ihtiyacım vardı. okudukça gördüm ki haçın dört köşesi de bendim. aşık olanlar da aşık eden de. ölen de öldüren de. eğer, sayfalar boyunca "ikinize", pardon, "üçünüze karşı tek" diye avaz avaz bağıran nicola six'e şu sayfalarda aşk mektupları yazılmadıysa bahanesi insan kalbinin yüz ölçümünden başka bir şey değil.

hem konusu hem yazarının parlak zekası hem de dost körpe'nin usta işi çevirisiyle benim için muhteşem bir tecrübeye dönüşen kitabı kaç kişiye tavsiye ettim bilmiyorum.

üstelik filmi de yolda.

ama iki bin on bir sonbaharı bir daha geri gelmeyecek.

iki - asker gramofonu nasıl tamir eder?, saša stanišić: iki bin on yazı. yaz başında kitabı okunacaklar listesine dahil ettiğimde ne yazar ne kitap hakkında bir şey bilmiyordum. dünya kupalarında yugoslavya'yı tutan ve emir kusturica'nın ilk dönem filmlerine tutkun bir adam olarak biraz "kusturica hüznü" bulmayı hayal etmiştim galiba.

sezgilerim beni yanıltmadı. on dört yaşındayken ailesiyle birlikte ülkesini parçalara ayıran savaş yüzünden almanya'ya kaçmak zorunda kalan yazar, yugoslavya'nın tüm halklarına eşit mesafede duran yarı otobiyografik bir hikaye anlatıyordu. geçmişten bahsederken komik, şimdiden bahsederken hüzünlüydü. savaşın her tarafı yakıp yıktığını, dostlukları, arkadaşlıkları yok saydığını, aşkların yazgısına engel olduğunu görüyordunuz.

bir de "yazmak"ın deha işi olduğunu. saša stanišić sadece büyük bir yetenek değil aynı zamanda deha. bazan, şiir olmak istiyor, diye düşündüğüm romanın, başka bir yerde rastlamadığım türden bir çatısı ve adından anlaşılacağı üzere cevabını arayan muhteşem soruları var. yirmi sayfalık bir futbol maçı var ki, sadece o bölüm bile başlı başına bir roman sayılabilir.

bahsettiğim hüznü ise sıradan sanmayın, sonbaharı, elinde kahve fincanıyla pencere önünde durup yağmuru seyretmeyi sevenlerin değil, sjecas li se, dolly bell(1981) ya da otac na sluzbenom putu(1985) filmlerini izleyenlerin anlayabileceği türden bir hüzün bu. izlemeyenler ise sadece şu videoyu izlesinler yeter. bu bile her şeyi anlatır.

üç - dublörün dilemması, murat menteş: iki bin beş yazı. datça. yıllar sonra ilk kez bir kitabı üst üste iki defa okuyorum.

biliyorum en başta belirlediğim kurallara uymuyor. hem kült mertebesine erişmiş hem kıymeti fazlaca verilmiş durumda. ama bu listede kendisine yer bulmasa olmazdı. kaldı ki şimdi ki duygularımla değil, iki bin beş yazındaki, "bana bir kitabı yeniden üst üste iki defa okutturan kitap" duygusuyla burada. üstelik o vakitler daha kült mertebesine ulaşmamış, kıymeti henüz takdir edilmemişti.

kitabı bitirip kapağını kapattım ve iki kelime söyledim: şair'in ölümü... dergah dergisi yıllarından itibaren şair bildiğim bir adam, ele avuca sığmaz, tarifi imkansız bir romana imza atmıştı; belki de iki binli yılların ilk edebiyat mucizesine.

daha ilk romanıyla murat menteş'in romancılığı şairliğinin önüne geçmişti. şairliği ise ancak cümle içinde kullanırken hatırlanacaktı. parlak, çok parlak bir romandı.

bu ilk romanın peşi sıra gelen ve bütün süslerine rağmen 'ilk'i taklitten öteye geçemeyen korkma ben varım ve ruhi mücerret ise sadece mucizeyi daha da belirgin kılıyordu. ne de olsa taklitlerdir aslını yaşatan çoğu zaman.

ve paha biçilemez olan:

bartleby ve şürekâsı, enrique vila-matas: iki bin altı kış. ama ilkbahardan önce gelen değil, sonbahardan sonra gelen.

biraz snopluk biraz ukalalıkla, kısaca artistlik yaparak, "bu coğrafyada yaşayan herkesin on beş - yirmi beş yaş arası şair olduğu konusunda hem fikiriz madem, ben de yirmi beş yaşına gelene kadar herhangi bir şey yazmayı reddediyorum. eğer yazarlık yeteneği bende varsa yirmi beşinden sonra da yazabilirim," demişseniz ve yirmi beşinci yaşınızın ilk gününde sabahın erkeninde uyanıp, yılların alışkanlığı ile küçük prens okuyarak yeni yaşınızın derinliklerine yürümeye başladıktan sonra, "her şey defteri-iki"yi önünüze koymuş ama tek bir cümle yazmadan kalakalmış ve sonrasında "okur, bütün yazarların hayalini kurduğu okur" olmaya karar vermiş biriyseniz "red yazarları"na, yani yazılı edebiyatın "bartleby"lerine nasıl kayıtsız kalabilirsiniz ki?

bu bir roman değil aslında. yıllardır elimden düşmeyen bir sözlük, sayfalarını hırsla ve merakla çevirmekten kendimi alakoyamadığım bir ansiklopedi.

hiç yazmamış, yazarlıklarının bir yerinde yazmanın olanaksızlığı fikrine kapılıp bir daha yaz(a)mamış yazarlar ile bunlar üzerine yazan yazarların resmi geçidi.

üzerine hermann melville'in kâtip bartleby adındaki öyküsünü ve kadınlardan yana hiç şansı olmadığını iddia eden kambur anlatıcının, görünmez bir metni yorumlayan dipnot defterine dönüşen günlüğünü ekleyin.

ya da en iyisi, epigrafını bir okuyun: bazı insanların ünü ve değeri iyi yazmalarındandır, diğerlerininki hiç yazmamalarından.

17 Ekim 2013 Perşembe

üçleme: dance to dance

geçenlerde tony gatlif'in yürek burkan filmi gadjo dilo'yu yeniden izlemeye kalktım. izlemeyenler için minik bir not düşersek; film, çingenelerin müzik ve acıyla yoğrulmuş hayatlarını aralarına sızan bir yabancının gözünden aktarır, belgeselci tavırla kurguyu bu kadar iyi harmanlayan pek az film vardır.

zaman zaman dalıp gittim. rüzgarla sevişen deniz kabuklarının sesi geldi kulağıma. başkentin bahçeleriyle ünlü semtinde, apartmanlardan birinin teras katında kocaman bir saksının içinde hayata tutunmaya çalışan yaban mersininin gövdesine su yürüdü. can yürüdü...

sabine, tutti frutti te kalas eşliğinde dansına başladığında gittiğim yerlerden elimde olmadan geri döndüm. çünkü bu sahnenin hatırası vardır, üstelik çok güzeldir. hatırası da, kendisi de...

*

sonra düşündüm; izlediğim pek de az sayılamayacak sayıda film arasında en sevdiğim dans sahneleri hangileriydi? beni en çok etkileyen "üç artı bir paha biçilemez" hangileri olurdu?

gene kelly'nin "i'm singing in the rain" diye diye dansedişinden, bir alan parker filmi olan angel heart'ta lisa bonet'in voodoo ayininde yaptığı şehvet yüklü dansa kadar bir çok sahneyi anımsadım. bir de baktım ki, bir üçleme fikri oluşmuş.

müzikalleri, dansçı olmak için evden kaçan kız ya da erkeklerin olduğu filmleri, elvis presley adlı anadolu delikanlısının istanbul'a gelip şarkı söylerken bir yandan muhteşem kalçalarını işin içine soktuğu filmleri eledim. önünde sonunda bir mezuniyet gecesine çıkan gençlik filmlerini de eledim, tıpkı kıyısında köşesinde en az bir adet vals saklayan kostüme filmler gibi. çünkü bu üçlemenin konusu, "ilgisizleşmiş aşığın gündeliği alt üst eden bir süprizle eski heyecanları hatırlatması gibi" aniden ortaya çıkan dans sahneleri olsun istedim.

muhakkak unuttuğum sahnelerde vardır. ama güzelliğinin ve kadınlığının zirvesindeki nicole kidman'ın eyes wide shut'taki valsini,  quentin tarantino'nun sinemaya armağanı iki sahneyi; death proof'taki kucak dansı ve pulp fiction'daki twisti, al pacino'nun scent of a woman'daki gözü tamamen kapalı tangosu'nu, kültümüz the big lebowski'nin sanat şaheseri rüya sahnelerini, the fisher king'de lydia'nın sebep olduğu ve grand central station'ı balo salonuna dünüştüren şiirsel sahneyi, cuba gooding jr.'ın jerry maguire'da ölümden döndükten sonraki dansını, çingeneler zamanı'nda perhan'ın ederlezi avela eşliğinde her şeyi unutma çabasını, meryl streep ve clint eastwood'un the bridges of madison county'de "i'll close my eyes"a tutunarak francesca'nın parmağındaki yüzük de dahil her şeyi unutuşlarını zor da olsa eledim.

geriye bu üçleme kaldı:

bir - american beauty(1999): naylon torbanın kırmızı tuğlalardan örülü bir duvar önünde rüzgarla muaşakası

büyümeye başladığım değil ama devam ettiğim yıllardı. ve amerikan sineması sinemaseverleri şaşırtacak kadar iyi filmler çıkartıyordu. (bu dönem fazla sürmeyecek on bir eylül trajedisiyle bıçak gibi kesilecekti) sistemi acımasızca eleştiren, aile kurumunun çürümüşlüğünü ortaya seren ve bireyi, özellikle de ayrı ayrı anne ve babayı göklere çıkartan filmler. işte size american beauty...

bu sahne çok iyi yazılmış diyaloglarıyla, hayat ve sistem karşındaki savunmasızlığımızı anlatmadaki başarısıyla olduğu kadar, renk, müzik, seslendirme ve kurgu tercihleriyle sinemasal olarak da muhteşemdir.

bu 'muaşaka"nın dans olmaklığına itiraz edecekleri ise "başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız/ yaprakla yağmurun aşkı meselâ"* diyen türkçe'nin en büyük şairine havale ediyorum.

iki - love actually(2003): ingiltere başbakanı hugh grant, amerikan başkanına haddini bildirdiği günün akşamında radyodaki sunucunun kendisi için çaldığı jump (for my love) eşliğinde 'on numaralı konut'u dans ederek dolaşıyor.

bir zamanlar hem filmi hem de o basın toplantısını uzun uzun anlatmıştım. sanırım tekrara gerek yok.

filmi de bu sahneyi de defalarca izledim. her defasında hem eğlendim hem de bütün başbakanların böyle olduğu bir dünya nasıl olurdu diye hayaller kurdum.

ne güzel olurdu.

üç - tropic thunder(2008): les grossman, işlerinin yoluna girmesini bir yandan jenerik akarken dans ederek kutluyor.

bu filmi izlediğimde buralarda in bruges fırtınası vardı ve ben o filmi hiç sevmemiştim. ve tropic thunder dururken bu filmin bu kadar ilgi çekmesini, görmezden gelinmesini de bir türlü anlayamamıştım. gün gelecek 'kült' mertebesine erişecek ve o zaman "ben demiştim," diyeceğim.

tom cruise'un 'bebek yüz' imajıyla dalga geçtiği performansı ise bu filmin artılarından sadece biri. dansı ise muhteşem. benden başka beğenenler de olmalı ki, les grossman iki bin on mtv ödülleri gecesi danslarıyla jennifer lopez'e sahnede eşlik etmişti.

ve paha biçilemez olan: the full monty(1997): striptiz yaparak eve ekmek götürmeyi planlayan bir grup işsiz ingiliz, resmi dairede kuyrukta beklerken donna summer'ın hot stuff çağrısına uyar.

doksan sekiz yılıydı. şubat ayı olmalı. emek sineması... ilk defa bir ingiliz komedisini belli bir bilinç düzeyinin üzerindeyken izliyorum. şaşkınım. meğer ingilizleri asık suratlı kraliyet ailesinden ibaret sanmakla ne aptalmışım. nasıl güldüğümü anlatamam. ya da anlatabilirim: çok...

bir yandan gülerken diğer yandan bir grup yetişkin erkeğin işsizlikle imtihanını hüzünlü bulmuştum. ve bu kısa sahne komik oluşu kadar arkadaşlarının adanmışlığını gören gaz'ın hissettiklerini bana aktarmayı başarmıştı: "ama arkadaşlar iyidir"**, insanı yarı yolda bırakmaz.


*:sebeb-i telif
**:tabutta rövaşata
 

9 Nisan 2013 Salı

üçleme: "ben koşarken" şarkıları

gündüz uykuları ve kulaklıkla müzik dinlemek...

çocukluğumdan bu yana her ikisini de birbirine çok benzeyen sebeplerle sevmedim.

gündüz uyursam hayatı ıskalayacakmışım, en önemli şeyler tam o sırada olacakmış gibi gelirdi. hâlâ da öyle. kulaklıkla müzik dinlediğim zamanlarda da benzer duygular hissederim; yaprağın rüzgarla sevişmesi, kurumuş toprağa toz kaldırarak düşen yağmurun sesi, yaşlı bir kadının genç kızlığını hatırladığı anda işveyle gülüşünü bir daha bulamayacak şekilde yitirecekmişim gibi gelir bana.

ne de olsa uykudaki ya da kulaklığın arkasındaki büyük yalnızlıkta hayatın sesleri duyulmaz.

*

eğer us open ya da australian open maçları ya da başka bir şey yüzünden sabaha karşı yatmamışsam yılların verdiği bir alışkanlıkla erkenden uyanırım. öylesi zamanlarda ise belki biraz geç kalkarım ama uykum hiçbir zaman gündüz uykusuna evrilmez.

fakat hava şartları nedeniyle koşu bandında koşmak zorunda kalmak, manzaranın bazan duvar bazan ayda bir değişen reklam panosundan ibaret olması ve "çıkınıma doldurduğum hayallerimin tükenmesi"* yüzünden kulaklıkla müzik dinlemeye başladım ve koşarken bunu yapmak bir alışkanlığa dönüştü. böylece, hem canım sıkılmıyor hem de nefes alışverişimi duymuyorum.

*

genelde mepeüçe her notası "tempo" diyen şarkılar atsam da, neler dinlediğimi tahmin bile edemezsiniz. bazan liste yapmaktan sıkılıp bilgisayarda ne varsa attığım için söz gelimi rimsky korsakov'un şehrazat suitini dinleyerek koştuğum bile oldu. "tüm albümleri" yüzünden haftalarca 'aziz' tom waits dinleyerek koştuğum da... arada türküler de vardı: mesela, şekip şahadoğru, şikayet olmasın da.

woody allen harikası match point'in muhteşem soundtrackini koşarken dinlemek bile büyük bir zevkti. emre aydın'ın çok sevdiğim ilk albümünü yollarda dinleye dinleye tükettim: "yapma, dokunma/ kim dokunduysa sana ona git/ nerde unuttuysan beni orda kal."

anlayacağınız, koşarken ayna'dan kramp'a, ben harper'dan tori amos'a, beirut'tan madeleine peyroux'a, neşet ertaş'tan metallica'ya bir çok şarkıyı, şarkıcı ya da grubu dinledim. ama yaptığım tüm listelerin kesişimi yaklaşık yirmi kadar şarkı oldu.

bu üçleme, koşarken sürekli dinlediğim o yirmi kadar şarkının en iyi üçünü içeriyor. hiçbirinin sözlerini tam bilmiyorum. "belki de küfür ediyorlar"dır. ama hissettirdikleri iyi geliyor. hele de koşarken.

(bu üçlemede "sokak kızı" zaz, white rabbit, 'aziz' tom waits kavırı green grass umanlar varsa yazıyı burada terkedebilirler, çünkü sosyal medya akıntıları bu kıyıdan çok uzaklarda.)

bir - parov stelar, love (part I)... neden bilmem kirazdan küpe verip karşılığında bu şarkıyı almışım gibi hissederim. o günleri ve tanıdığım "en kötücül" kadını anarken nasıl hafiflediğimi tahmin edemezsiniz.

iki - kim wilde, you keep me hangin' on... saçlarına ve sarışınlığına rağmen döneminin en güzel kadını olabilir kim wilde. belki bu yüzden heyecan uyandırıp, gençlik vermesi.

üç - madonna, dance 2 night... böyle bir liste onsuz olmazdı. bana notaların üzerine basarak denizler aşıyormuşum gibi gelir. diğer yandan justin timberlake'e hak ettiği değeri verdiğimi düşünür rahatlarım. madonna mı? onun için ne desem, ne yapsam az.

ve o an. yani paha biçilemez olan. ('-an'lar tam kafiye)

sargant fury, eagle... bir abba şarkısı olan eagle'ın bu karanlık ve sert yorumuna, madonna'nın hung up'ı bir başka abba şarkısı gimme! gimme! gimme! üzerine inşa ettiğini anladığım günlerde internette keşfettim ve hemen edindim.

koşarken dinlemiyorum aslında. koşmaya başlamadan dinlemek daha etkili. kendimi eyes of the tiger ya da gonna fly now dinleyen rocky balboa gibi hissettiriyor. koşarken denk gelmişse kendimi olimpiyat yüz metre finalinin son metrelerini koşan usain bolt sanıyorum. o yüzden koşmaya başlamadan önce "bir ölçek" alıyor, olur da koşarken önüme çıkar diye 'shuffle'dan uzak duruyorum.


*: mevlüt ömer

16 Şubat 2013 Cumartesi

üçleme: "aşk"ın öyküleri

on dört şubat, bütün 'sevgililer günü' dayatmalarına rağmen 'dünya öykü günü'dür de. modern zamanların "tüketin" emrine karşı duranlar için ise en çok 'dünya öykü günü'dür.

*

eğer referans olarak kurgu edebiyat alınırsa, okuma serüvenimin bir dönemini sadece öykü okuyarak geçirdim. bu tercihte öykücü kadar, "roman sayıyla kazanılan boks maçları gibidir, oysa iyi bir öykü maçı nakavtla kazanır," diyen julio cortazár'la aynı fikirde oluşumun da etkisi vardı. bu yüzden kitaplığımın o günlerde oluşan, zaman zaman emrah serbes işi erken kaybedenler gibi eklemelerle çoğalan bir "öykü" bölümü vardır.

çeşitli yayınevlerinin dünya ve türk edebiyatından yaptığı seçkilerden belirli bir konu etrafında şekillenen öykü antolojilerine, ülke ya da ulus öykücülüğünün yetkin örnekleri olduğunu söyleyen kalın ciltlerden ününü başka bir alanda tesis etmiş yazarların öykü kitaplarına kadar bir çok kitap.

nasıl olsa bir araya gelmiş bu günde, 'beni ben yapan aşk öyküleri'ni düşündüm. ve yolum bu üçlemeye çıktı.

*

işimi kolaylaştırmak için önce kendime bazı kurallar koydum: kitaplığa gidilip raflar yorulmayacak ve öykümüzün satırları deliler gibi çizilmiş, başlığının yanına "yürek"ler kondurulmuş olsa bile anıları tozlanmışsa öyle kalacak.

beyaz geceler gibi novella sayılabilecek, öyküden uzun romandan kısa eserleri de eledim. biliyorum, aragon duysa kırılır ama, böylece cemile de elenmiş oldu.

yine oscar wilde'ın gerçek olamayacak kadar güzel, cânım hikâyelerine de "masal" etiketi yapıştırınca onlar da kafamı karıştıramaz oldu.

*

işte "aşk"ın en sevdiğim üç öyküsü. ve her zaman olduğu gibi bir tane de 'paha biçilemez' var listede.

bir: meçhul bir kadının mektubu - stefan zweig... yıllar önce sahafta bulduğum, varlık yayınları'ndan çıkma behçet necatil çevirisinden okuduğum bu öyküyü unutamayacağımı daha o an anlamıştım. belki de tutku denilen o yakıcı duyguyu bu öyküyle, "meçhul" bir kadının rehberliğinde öğrenmeye başladım. ne vakit o duyguyu unutacak olsam bu öyküyü yeniden okudum. yeniden. yeniden...

ünlü bir romancı tatilden eve döndüğünde, "beni hiçbir zaman tanımamış olan sana!" hitabıyla başlayan bir mektup bulur. kadın henüz küçük bir kızken, komşuları olan bu adama aşık olmuş ve ölene kadar bu aşkı kalbinde taşımıştır. artık vazo boştur ve yazar her doğum gününde "meçhul"den gelen beyaz güllerden mahrumdur.

iki: boyacıköy'de kanlı bir aşk cinayeti - murathan mungan... başlığın yanındaki boşluğa kaç tane yürek sığdırabilirim diye hesap ederken, hiçbir sayının yetmeyeceğine kanaat getirmiş iki kelimelik bir değerlendirme notu düşmüştüm: "aşkın tarifi". sadece gelmiş olana değil, gelecek olana da sadakati anlatır bu öykü. bezm-i elestte verilmiş sözün mutlaka tutulacağını hatırlatır. ve bir hatırlatma yapar; aşk "cinnet" gibi gelir, kendinizi "karanlık taraf"ta bulmak ise an meselesidir.

genç adam durakta otobüsün gelmesini beklerken karşıdaki balık lokantasının önünde bir gelin arabası durur. gelin, damat ve yanındakiler lokantaya girer. genç adam gelini görür. ya da hatırlar. sonrası cinnet hali. sonrası delilik. hikayeden geriye genç adamın sayıklamaları kalır: "seviyordum, öldüresiye seviyordum."

üç: köpeğiyle dolaşan kadın - anton çehov... bu öyküler içinde en taze olan. çok değil, bir kaç yıllık mazisi var. sıradan bir hikaye olarak başlayan bir maceranın önüne ne çıkarsa yıkacak bir sele dönüşmesini anlatır. ama o sel giderek etkisini yitirecektir. okura ise hiçbir şeyin ilk günlerdeki çoşkusuyla kalamayacağını anlamak kalır. bir ilişki eğer dönüşemezse, "aşk"ın kaderinin biraz da bu olduğunu anlatır.

her zaman köpeğiyle dolaşan bir kadın bir tatil beldesindeki erkeklerin dikkatini çeker. evli olmasına rağmen bu kadını elde etme hakkını kendinde gören erkeklerden biri bu amacına ulaşır. sosyete kurallarına göre, orada bitmesi gereken ilişkileri şehre taşınır. bir yığın şeyle beraber eskisi gibi kalamayan duygularıyla da başetmek zorundadırlar artık.

paha biçilemez olan ise, hiç tartışmasız ahter-suhte, hû ve lâle - nazan bekiroğlu... doksan dört, yaz başlangıcı. ne bulursam okuduğum, dünyadan değilse de hayattan çıkış yollarını araştırdığım zamanlar. bunun için başta edebiyat olmak üzere, sanattan başka yol bilmiyorum. bir de, deli gibi yüzüyorum. elimde dergâh'ın haziran sayısı. çay bahçesinde limanı gören bir masaya oturmuştum. havada öyle bir şey vardı ki, şimdi bir şey olacak, diye geçiyordu içimden.

ve okumaya başladım. okudum. yine okudum. sonra bir defa daha... o gece yarısı, okuma odasında yukarı aşağı yürüyüp bir defa daha okurken emindim artık, aşkın bütün hâllerine şahit olmuştum.

geceleri birisi dokunmuş gibi uyanan genç kalfa, sisler içinde bir masal adası gibi kendisine görünür olan saray-ı âmire'yi seyrederken, odalardan birinde genç enderun ağasını görür. bu görmek ancak lâle-i rumilerden birini görmek düzelecek kara sevdaya dönüşecektir. o ilacını beklerken, köşkün hemen yanındaki mezarlığın genç bekçisi, bu gecesini ve gündüzünü pencere önünde geçiren ince ve mavi hayale inanılmaz bir biçimde aşık olur. işin kötüsü, çarenin kendisinde olduğunu bilmiyordur. genç kalfaya gelince, beyaz atlı prensin beyaz atlı prens olduğuna inanmaz.

hiç kimse inanmaz.

13 Ocak 2013 Pazar

üçleme: çocuk hayalleri

önnot: bu yazı biterken kendimi, yıllarca, "bu berbat dünyaya çocuk doğurmak mı, allah korusun," ya da "çocuk istemem, çünkü birini benden daha çok sevmene tahammül edebileceğimi sanmıyorum," dedikten sonra, mağazanın çocuk reyonuna uğramadan bir mağazadan çıkmayan, eline aldığı cici kostümleri, "sence de çok güzel değil mi," nidaları eşliğinde muhatabına gösteren otuz yaş civarı kadınlar gibi hissettiğimi itiraf etmeliyim.

iş bu önnot, "köprüden önce son çıkış" vazifesi görmektedir ve bundan sonrası vnf.yi ilgilendirmemektedir.

*

dost meclisinde çocuk hayalleri kuruyoruz. "eğer bir gün baba olursam, çocuğumun doğum tarihini roma rakamlarıyla uzaktan bakanlara bir saatin kordonu gibi görünecek şekilde sol kol bileğime dövdürmek isterim," dediğimde bir arkadaşımız -ki içimizde en akıllımız odur- itiraz etti: "ya bir gün çocuğunu kaybedersen?"

zar zor, "o zaman bileğimi keser atarım," diyebildim.

ardından dışarda bir yaprağa konuk olan kar tanesini bile duyabildiğimiz bir sessizlik oldu. sonra konu değişti, orkestra oynak bir şeyler çaldı, komiklikler, kahkahalar falan...

akşam ilerleyip gece oldugunda, kendimle başbaşa kaldığımda yani. bir yandan dost meclisinin muhasebesini yaparken bir yandan da "çocuk hayalleri" kurduğumu farkettim. bu üçleme de oradan çıktı:

bir: onu ilk kez kucağıma aldığımda çıplak gövdesini çıplak göğsüme, kalbini kalbimin üzerine getirmek ve bu dünya üzerindeki kalp zamanımızı eşlemek isterim.

iki: henüz bir kaç aylıkken, karnımın üzerinde yüz üstü yatsın ve sol yanağını göğsüme yaslamış biçimde uyurken bir yandan da ağaç gövdesine sarılan koalalar gibi gövdeme sarılsın isterim.

üç: iki yaş dolaylarındayken, onu geç kalktığımız bir misafirlik dönüşü kucağımda eve doğru taşırken yarı uykulu haliyle kollarını boynuma dolasın isterim.

elbette bu üçlemede de bir sıralama dışı var: kızımın bana benzeyen bir adama aşık olmasını, oğlumun da "kahramanı babası olan bir adam" olmasını isterim sanıyordum. ama yazarken farkettim ki, aslında ben çocuğumun bu blogu bir biçimde keşfetmesini ve "bence fena yazmıyormuşsun," demesini istiyorum.

2 Ağustos 2012 Perşembe

üçleme: ben koşarken

eğer 'rekabetçi' derken, birincilikten başka ne varsa yenilgi sayanlar, 'yarışmacı' derken de elinden geleni yaptığı takdirde sonucun ne olduğunu önemsemeyen bir tavır kastediliyorsa, rekabetçi değil yarışmacı bir ruhum var, diyebilirim. spora düşkün bir yanım olduğunu da...

benim için spor yapmak, en başta zihinsel ve bedensel yoğunlaşmadan doğan cazibesi yüzünden vazgeçilmez. özellikle yüzme ve koşu gibi bireysel sporlardaki sanki bir adaya kapanmışçasına, dış dünyadan, günlük hayattan, 'olağan'dan kopmak, tüm varlığınla 'an'a odaklanmak ve 'bir başına'lık hissi muhteşemdir. ya da artist(!) bir edayla söylersek: adasal bilinç... üstelik sadece koşarken tahammül edebildiğim şarkılar var bu hayatta.

biçim ve nizam veren yanıyla bedenin güzelliğine övgü: tıpkı tarih öncesi çağlarda beyaz mermerden yontulmuş heykellerin uzun süre toprak altında kaldıktan sonra bütün ışıltısıyla ortaya çıkışının uyandırdığı hayranlık.

bedenin olanaklarını genişletir: daha hızlı, daha güçlü, daha uzağa... bazan kendinden bile daha uzağa.

ve ben koşarken:

bir: yol üzerindeki eczanenin duvarına saplanmış demire asılı "e" harfinin altındaki dijital zamanı beğenirsem 'nadal sevinci', kaldırımın tükendiği zamanlarda ya da yeşile dönen ışıkta karşı kaldırıma geçerken 'luciano'nun ikinci golden sonraki koşusu'nu yapmayı severim.

iki: apansız başlayan yağmurları severim. öyle anlarda, gözlerimin önüne bir kaç yıl önce kullanılıp tüketilmiş bir reklam fotoğrafı gelir: söz gelimi üzerimdeki tşörtten yola çıkan bilgisayar işi yeşil çizgi içinde tşörtün fiyatı yazan dikdörtgen alanda son bulur. benzer şekilde şort, çorap, ayakkabının da. bir tane de yüzümdeki ifadeden yolan çıkan yeşil çizgi olur ki, ucundaki dikdörtgen alanda "yağmur altında koşmanın hazzı: paha biçilemez" yazıyordur.

üç: stadyumda koşmak istiyorsanız atletizm pistine köşedeki kapıdan girmek zorundasınız. radyoda maç anlatan spikerler gibi söylersem, şeref trübünün sağ tarafındaki kapıdan girmek zorundasınız... oradan girer, saat yönünü takip ederek üç numaralı kulvar boyunca koşar ve yarı saha çizgisi hizasına geldiğimde sahaya girerim. bir yandan yarı saha çizgisi boyunca koşarken bir yandan tşörtümü çıkartır, tam başlama noktasına bırakırım. elimdeki anahtarlığın tşörtün üzerine düşerken çıkardığı sesin, sahanın diğer tarafından çıkıp üç numaralı kulvarda, bu defa saat yönünün tersine koşmaya başlayana kadar kulağımdan gitmeyen yankısını severim.

galiba sıralama dışı için şartlar müsait: koşmak zorunda olduğum ya da koşmayı planladığım mesafe ne olursa olsun son yüz elli-iki yüz metreyi depar hızıyla koşmayı, kalbimin dakikada iki yüz küsur defa atışını hissetmeyi severim. ve bir gün öleceksem o son metreleri koşarken kalp krizinden ölmeyi isterim.

notgibi: bu vesileyle, bu bedeni herhangi bir sağlık probleminden ve arazdan uzak ve bana ait kıldığı için ohepvarolana sonsuz teşekkürler. hamd ona olsun.

8 Mayıs 2012 Salı

üçleme: neden türkan şoray?

dostlarım türkan şoray hayranlığımı bilir. ister estetik görmemiş yaşlarından kalma bir fotoğrafta ister fonda eski istanbul görülen bir film karesinde olsun, 'beni görüyormuş gibi' baktığını hissederim. dahası gördüğünü.

bu yüzden çok uzun süre okuma odasının duvarında, yakari'nin hediyesi gravür ve elde edebilmek için sinemanın müdürü kadına açıkca kur yaptığım ve bana kalırsa sinema tarihinin en güzel afişi olan a perfect world'un afişiyle birlikte türkan şoray'ın gazeteden kestiğim siyah-beyaz fotoğrafından başka bir şey olmadı. evler değişti, okuma odasının duvarları değişti, havayla temas ettiği için yanan ve o yanmanın etkisiyle sararan fotoğraf değişti ama çok uzun süre bu üçlü değişmedi.

türkan şoray filmografisinde izlediğim en yeni film ise, doksan tarihli soğuktu ve yağmur çiseliyordu... şiir kokan adına rağmen beni hayal kırıklığına uğratan bu filmden öteye ise geçemedim.

kaldı ki onu eski haliyle hatırlamak istiyorum.

o halde başlayalım:

bir: devlerin aşkı(1976)... klasik yeşilçam melodramlarından biri. film, türkan şoray'ın güzelliği ve kadir inanır'la arasındaki eşşiz kimya üzerine inşa edilmiştir. öyle ki, kadir inanır'ın tokat sahnesi bile ihmal edilmemiştir. hele de, türkan şoray'ın sezen aksu ve ajda pekkan'ın sesinden şarkı söylüyormuş gibi yaptığı iki klip sahne vardır ki, facia.

yine de, türkan şoray'ın en güzel çağını peliküle kaydeden 'sultan'a özel çekimler yüzünden bu filmi çok severim. cahit berkay işi devlerin aşkı melodisi ise içe işler. ama asıl sevdiğim ve defalarca izlesem de bıkmayacağım sahne, savaş başar ve türkan şoray'ın ard arda "kahrolsun o kadın" dedikleri, amerikalı bir filme dublaj yapılmış hissi veren sahnedir.

iki: selvi boylum al yazmalım (1977)... bu filmi herkes sever ve bilir; ali özgentürk senaryoyu cengiz aytmatov'un öyküsünden uyarlamıştır. güzel olan öykü mü yoksa film mi diye zaman zaman sorgulasam da filmin bu listedeki yeri tartışılmaz. türkan şoray başarılı, döneme uyarlanmış senaryo kusursuzdur. müzik, cahit berkay hanesine bastırarak işaretlenmiş bir 'artı' dahadır.

yine de sormak isterim asya'ya: sevgiyi anladık, emek ister. ya aşk?

üç: mine (1982)... bu film aynı zamanda "sanat ve hayat, hangisi diğerini taklit eder?" tartışmasında yeni bir sayfadır. yaklaşık yirmi yıl rüçhan adlı'yla birlikte yaşayan ve sinemadaki duruşunu 'şoray kanunları'yla belirleyen türkan şoray, bu filmle adını taşıyan kanunları yerle bir ederken hayatına da cihan önal dahil olur.

küçük bir kasabada rutine ve sahte ahlağa direnmeye çalışan bir kadın, hayal ettiği aşka nihayet kavuştuğunda ödemesi gereken bedel olduğunu bilir. öder.

güzel oluşundan çok, kalbinin pusulasını takip eden güçlü ve tutkulu bir kadın imgesi kalır geriye. bir de o cümle: gerçek aşkı buluncaya kadar kaç kişiyi sevdiğimizi sanıyoruz?

ve sıralama dışı: türk sineması'nın sevmek zamanı'ndan sonraki en iyi filmi.

elbette, vesikalı yarim (1968)... suskunluk.

3 Nisan 2012 Salı

üçleme: en iyi başlangıçlar

ilk cümle önemlidir, metni peşinden sürükler.

bunu sıkça duyarız. peki, bir romanı okutmaya yeter mi?

sizi bilmem ama ben, orhan pamuk'un son romanı masumiyet müzesi 'ni ilk cümlesinden dolayı da olsa okurdum: "hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum."

aldığı olumsuz eleştirilere rağmen severek okuduğum bu romanın en güzel "şey"i şüphesiz bu ilk cümledir. bu bile, en iyi başlangıçlar üçlemesine dahil olmaya yetmez.

o halde başlayalım:

bir: "bütün mutlu aileler birbirine benzer. oysa mutsuz ailelerin mutsuzlukları farklı farklıdır. (anna karenina, l. tolstoy)"

iki: "ben doğdum. acaba hayatımın kahramanı olabilecek miyim? (david copperfield, c.dickens)"

üç: "onun iki masalı vardı. biri kendisinindi ve başkası bilmezdi. ötekini ise dedesi anlatmıştı ona. sonra her ikisi de yok olup gitti. şimdi biz bunlardan söz edeceğiz.(beyaz gemi, c.aytmatov)"

*

bu 'üçleme'nin sıralama dışısı ise, bağış erten'in çevirmeyip, yeniden yazdığını düşündüğüm kitaptan geliyor.

giriş kısmından sonra gelir. bana kalırsa roman da zaten orada başlar: "sonraları kadınlara nasıl aşık olduysam, futbola da öyle aşık oldum: ansızın, açıklanamaz bir şekilde, üzerine kafa yormadan, getireceği acı ve kafa karışıklığını bir nebze bile düşünmeden. (futbol ateşi, nick hornby)"

11 Mart 2012 Pazar

üçleme: yirminci yüzyılın en iyi romanı

doksan dokuz haziranında cebelitarık denizci'ni okuyup bitirdiğim de, tamam, demiştim, artık yirminci yüzyılın en iyi romanı üçlememi tamamladım: fransız teğmen'in kadını (j. fowles), dişi kurdun rüyaları (c. aytmatov), cebelitarık denizcisi (m. duras)...

sonrasında ise utanç (s. rushdie), yüzyıllık yalnızlık (g.g. márquez) ve mülksüzler (u.k. le guin)'in de aralarında olduğu bir kaç kitabı tutarlı olmak adına görmezden geldim. çünkü listem değişmez sanıyordum.

ama iki bin on ağustosunda, içinde pessoa geçiyor diye (ricardo reis beni bağışlasın) okumaya başladığım ve benim için muhteşem bir yeni yaş hediyesine dönüşen ricardo reis'in öldüğü yıl, bu üçlük listeyi darmadağın etti.

marguerite duras ve anna bağışlasın ama o zamandan bu yana üç numara josé saramago ve dönüp dönüp okuduğum cümlelerinin.

*

belki, tatar çölü'nü merak edenler olabilir: o, sıralama dışıdır. tıpkı aziz tom waits gibi.