30 Ocak 2010 Cumartesi
yalan
ilk yalanı söylemek için 'sana şimdiye kadar hiç yalan söylemedim' cümlesi kadar mükemmel bir başlangıç olamaz.
29 Ocak 2010 Cuma
metro-film haritası
yıllar önce, istanbul metrosunun hizmete açıldığı ya da güzergahının halkla paylaşıldığı zamanlar.
hangisi olduğunu hatırlamıyorum. yani oldukça eski.
mizah dergilerinden birinde bir karikatür vardı. yarısını oluşturan karede birbirini kesen bir çok eğri çizgi vardı ve altında 'moskova metrosu' yazıyordu. diğer yarıyı oluşturan hemen sağdaki karede ise kısacık bir eğri çizgi ve altında yazan 'istanbul metrosu'.
ortalamanın üzerinde bir sinema izleyicisi olduğumu iddia etsem de neden bilmem bu sayfa bana o karikatürü hatırlattı.
güzergahı belirleyip, hatları inşa eden müh. david honnorat abimiz, 'the best movies of all time map' dese de sanki müzikal hattını biraz kısa tutmuş gibi. bana kalırsa oraya bir kaç durak daha eklenebilirdi. yine de hakkını yemeyelim; saygı duydum.
hangisi olduğunu hatırlamıyorum. yani oldukça eski.
mizah dergilerinden birinde bir karikatür vardı. yarısını oluşturan karede birbirini kesen bir çok eğri çizgi vardı ve altında 'moskova metrosu' yazıyordu. diğer yarıyı oluşturan hemen sağdaki karede ise kısacık bir eğri çizgi ve altında yazan 'istanbul metrosu'.
ortalamanın üzerinde bir sinema izleyicisi olduğumu iddia etsem de neden bilmem bu sayfa bana o karikatürü hatırlattı.
güzergahı belirleyip, hatları inşa eden müh. david honnorat abimiz, 'the best movies of all time map' dese de sanki müzikal hattını biraz kısa tutmuş gibi. bana kalırsa oraya bir kaç durak daha eklenebilirdi. yine de hakkını yemeyelim; saygı duydum.
27 Ocak 2010 Çarşamba
anna karenina
sevgili okur,
burada, "anna karenina" denilerek söylenmek istenen, tolstoy'un turgenyev'e ait "bütün aile yazlıkta toplanmıştı" cümlesini okuduktan sonra "bu cümle bir romana başlamak için iyi bir sebep" diyerek, "bütün mutlu aileler birbirine benzer, ama mutsuz olanların sebepleri farklı farklıdır," cümlesi ile başladığı büyük roman değildir.
belki de don kişot'la birlikte gelmiş geçmiş en büyük roman kahramanı* olan anna karenina'nın bizzat kendisidir.
yaşayıp giden, yoğun inançlarının etkisiyle bomboş bir hayatı olduğunu fark edemeyen, petersburg garında karşılaştığı vronski'den etkilenerek kalbinin ihmal edilmiş yerlerini farkeden anna karenina.
dönem sosyetesinin gizlice yaşasa kolaylıkla onaylayacağı ilişkisini, gizlice yaşamayı kendine yakıştıramadığı için açıkca yaşayan ve bu yüzden bulunduğu çevreden dışlanan anna karenina.
aşkı yüzünden hayatta en çok sevdiği varlığı, oğlunu bırakmayı göze alan anna karenina.
tanrıyazar tolstoy'un ahlaki değerlerine ters düşmesine, onu yazarken günah işlediğini düşünmesine rağmen kalemine söz geçiremediği, sonunda onu tren raylarına iterek intikam** aldığı anna karenina.
aşkı ve tutkuları yüzünden ait olduğu çevreden dışlanan, en sevdiği iki varlıktan biri olan oğlunu yitiren, artık genç ve güzel olmadığını düşünerek tren rayları üzerinde hayatına son veren, yengesi dolly'nin sözleriyle, "ruhu tertemiz, aydınlık" bir kadın olan anna karenina'ya hayat veren tolstoy da bir tren istasyonunda yapayalnız ölür.
bu belki de hayatın intikamıdır.
*
sinema perdesinde ise greta garbo, anna karenina'yı iki defa canlandırır. ilki amerikalı izleyiler için mutlu sonla biten bir serbest uyarlamadır. onu anna rolünde asıl ölümsüz kılan ve eleştirmenlerin de sevdiğiyse ikincisidir.
şimdilik son anna kareninaise sophie marceau.
bense gone with the wind'ın scarlett'i vivien leigh'i içimdeki anna karenina'ya daha yakın bulurum.
*
son söz yerine; anna karenina: o, aşık olduğum roman kahramanlarının ilki.
*: benim listemde 'zamanımızın bir kahramanı' peçorin de vardır.
**: bana kalırsa tolstoy intikam almayı daha önce de düşünmüştü; artık güzel olmadığını düşünmeye başlayan anna'nın kolayca başlattığı kıskançlık kavgalarının birinde vronski aklından, "tanrım, yine sevgiden konuşmaya başlayacak," diye geçiriyordu.
bu sahne aklıma, aşkın kişiye en fazla acı verdiği anı getirir: sürekli büyüyen, çoğalan, artan aşkın artık büyümekten, çoğalmaktan, artmaktan vazgeçtiği yani durduğu an. azalmaya başladığı ya da bittiği an değil durduğu an. insan aslında en çok acıyı o zaman çekiyor ve aşk bittiğinde geriye çekilecek bir acı kalmıyor.
burada, "anna karenina" denilerek söylenmek istenen, tolstoy'un turgenyev'e ait "bütün aile yazlıkta toplanmıştı" cümlesini okuduktan sonra "bu cümle bir romana başlamak için iyi bir sebep" diyerek, "bütün mutlu aileler birbirine benzer, ama mutsuz olanların sebepleri farklı farklıdır," cümlesi ile başladığı büyük roman değildir.
belki de don kişot'la birlikte gelmiş geçmiş en büyük roman kahramanı* olan anna karenina'nın bizzat kendisidir.
yaşayıp giden, yoğun inançlarının etkisiyle bomboş bir hayatı olduğunu fark edemeyen, petersburg garında karşılaştığı vronski'den etkilenerek kalbinin ihmal edilmiş yerlerini farkeden anna karenina.
dönem sosyetesinin gizlice yaşasa kolaylıkla onaylayacağı ilişkisini, gizlice yaşamayı kendine yakıştıramadığı için açıkca yaşayan ve bu yüzden bulunduğu çevreden dışlanan anna karenina.
aşkı yüzünden hayatta en çok sevdiği varlığı, oğlunu bırakmayı göze alan anna karenina.
tanrıyazar tolstoy'un ahlaki değerlerine ters düşmesine, onu yazarken günah işlediğini düşünmesine rağmen kalemine söz geçiremediği, sonunda onu tren raylarına iterek intikam** aldığı anna karenina.
aşkı ve tutkuları yüzünden ait olduğu çevreden dışlanan, en sevdiği iki varlıktan biri olan oğlunu yitiren, artık genç ve güzel olmadığını düşünerek tren rayları üzerinde hayatına son veren, yengesi dolly'nin sözleriyle, "ruhu tertemiz, aydınlık" bir kadın olan anna karenina'ya hayat veren tolstoy da bir tren istasyonunda yapayalnız ölür.
bu belki de hayatın intikamıdır.
*
sinema perdesinde ise greta garbo, anna karenina'yı iki defa canlandırır. ilki amerikalı izleyiler için mutlu sonla biten bir serbest uyarlamadır. onu anna rolünde asıl ölümsüz kılan ve eleştirmenlerin de sevdiğiyse ikincisidir.
şimdilik son anna kareninaise sophie marceau.
bense gone with the wind'ın scarlett'i vivien leigh'i içimdeki anna karenina'ya daha yakın bulurum.
*
son söz yerine; anna karenina: o, aşık olduğum roman kahramanlarının ilki.
*: benim listemde 'zamanımızın bir kahramanı' peçorin de vardır.
**: bana kalırsa tolstoy intikam almayı daha önce de düşünmüştü; artık güzel olmadığını düşünmeye başlayan anna'nın kolayca başlattığı kıskançlık kavgalarının birinde vronski aklından, "tanrım, yine sevgiden konuşmaya başlayacak," diye geçiriyordu.
bu sahne aklıma, aşkın kişiye en fazla acı verdiği anı getirir: sürekli büyüyen, çoğalan, artan aşkın artık büyümekten, çoğalmaktan, artmaktan vazgeçtiği yani durduğu an. azalmaya başladığı ya da bittiği an değil durduğu an. insan aslında en çok acıyı o zaman çekiyor ve aşk bittiğinde geriye çekilecek bir acı kalmıyor.
gerçek
'...women are often under the impression that men are much more in love with them than they really are.'*
serbest çeviri:
kadınlar genellikle, erkeklerin onları gerçekte olandan çok daha fazla sevdiği hissine kapılırlar.
*:john curran, the painted veil
serbest çeviri:
kadınlar genellikle, erkeklerin onları gerçekte olandan çok daha fazla sevdiği hissine kapılırlar.
*:john curran, the painted veil
25 Ocak 2010 Pazartesi
günün sorusu: van gogh
tabloları ışıkla yüklü, çoğu kez acıyla dolu yalnız bir hayatı özetleyen sert bir ışıkla yüklü van gogh, bir gece arkadaşı (muhtemelen sevgilisi de) ressam gaugin' le tartıştıktan sonra kulağını keser ve içinde bulunduğu umutsuzluğun derinliğini bizimle paylaşmak için bir otoportre yapar.
peki, o gece van gogh hangi kulağını kesmişti?
peki, o gece van gogh hangi kulağını kesmişti?
23 Ocak 2010 Cumartesi
biz
"gizli öznedeki zımni çoğul ile 'biz'deki açık çoğul, sahte varoluş için rahat bir sığınak oluşturur."*
*: e. m. cioran, çürümenin kitabı
*: e. m. cioran, çürümenin kitabı
gün batımı
haziran ayının sonlarına doğru bir ikindi sonrası.
neredeyse bir mevsim boyunca bu anı beklemiştik.
yaklaşık bir yıl önce, yakınlardaki bir konukevinin çamların altında teraslar halinde denize inen bahçesinde tesadüfen karşılaştığımızda, yanındakilere aldırmadan, hatta onları yok sayarcasına yüzümü ona, sırtımı diğerlerine dönerek, "burada güneşin batışı muhteşemdir, kaçırmayın," demişim.
"saçmalama," diyorum. sana siz demiş olamam. "dedin," diyor. yüzünde bir tebessüm. yeter ki o böyle gülümsesin, ben ona hep "siz" derim.
kayalıklarda oturuyoruz. rüzgar kayalara çarpan dalgalardan arda kalan su taneciklerini üzerimize, yüzümüze serpiştiriyor. tarifsiz, masrafsız bir şekilde mutluyuz.
sessizce ufka bakıyoruz. batmakta olan güneşe, ufkun üzerinde koşan bulutlara.
içimdeki adsız, ilk defa bir sessizlikten korkup ahmakça bahanelerle konuşacak 'şey'ler uydurmuyor. o suskunlukta hiç de savunmasız değilim.
bir süre sonra sessizliği bozup o ünlü sorusunu soruverdi: "bir yanda kitapların, filmlerin ve müziklerin... yok, yok! bir tarafta dünyadaki her şey var, diğer tarafta ben. hangi tarafı seçerdin?"
biliyorum bu, dünyadaki en aptalca soru. ama ben daha aptaldım: "diğer tarafta yakari de var mı?"
evet, vardı. o halde diğer tarafı seçerim. neden mi? "yakari'yi altı yıldır tanıyorum ve bana bir kez olsun ihanet etmedi. sen altı yılın sonunda bana ihanet etmeyeceğini garanti edebilir misin?"
duyulur duyulmaz bir sesle, "edemem," dedi.
başka bir şey konuşmadık. bir süre sonra da kızları bekletmeyelim diyerek şehre döndük. bembeyaz yaz elbiseleri içinde iki yeğen. çay bahçesinde oturduğumuz o akşamdan, denizden karaya doğru esen bir rüzgar kalmış aklımda. yaz akşamını serinleten rüzgar karşımda oturan üç kadının saçlarını sonsuza kadar, biteviye savuruyor gibi.
yakari, vadiyi vadi yapan tepelerden birinin yamacındaki evin denizi gören köşedeki odasında bir pencereden giren rüzgar diğerinden çıkarken sigarasından derin bir nefes alıp, "artık bakü'ye bile gidemeyeceğiz," diyedursun, o da bir gün "olmuyor" deyiverdi.
babasıyla konuşmuş. bir tarafta ben, diğer tarafta babası. üstelik babasını yirmi yıldan fazla zamandır tanıyordu ve bir kez olsun ona ihanet etmemişti.
"gitme," demedim. çünkü işe yaramazdı. hangi kolundan tutup geriye çevirmek işe yaramıştır ki?
*
sonra tuhaf bir şey oldu. hiç aklımda yokken yazın sonunda onun yaşadığı şehre taşındım. bunu öğrendiğinde ilk iş olarak beni aramış, ben onun yalancısıyım. ardından tekrar görüşmeye başladık ama artık sevgili değildik.
onu bilmem ama ben öğrenmiştim; yeniden diye bir şey yoktur. sizi eski yapan her neyse hiç değişmeden orada durmaya devam eder. zaten bir şey bir defa oluyorsa ikinci defa da olur.
sinemaya gittik, yemeğe çıktık, kitaplardan, sanattan, filmlerden, babamdan, çocukluğumdan konuştuk. yani ne varsa.
babasına ilişkin anılar eşliğinde satranç oynadık. ona bir kez olsun bilerek yenilmedim. her defasında cevabım aynıydı: "belki romanlardaki kahramanlardan biri olmayabilirim ama sana bilerek yenilecek kadar kötü bir adam da değilim. bunu değil sana hiç kimseye yapmam."
o her yeniden dediğinde ben duymazdan geldim. bir defa olsun gözlerinin derinine bakmadım. bir defa olsun saçını kulağının arkasına itmedim.
*
arada bana gelirdi. müzik dinleyip sohbet eder, dışarıdan getirttiğimiz yemekleri yerdik. başka da bir şey olmazdı.
bir akşam odadan salona geçmiş, çıkmak üzere salonun lambasını söndürmüştüm ki beni elimden tutup bir karanlıktan başka bir karanlığa, mutfağa çekti. ben mutfak tezgahına yaslandım. o ise çok sevdiğim oturuşuyla halının üzerine oturmuş, ayaklarını kendine çekmiş sırtını duvara vermişti. biliyorum, bütün bunları mutfak penceresinin önündeki sokak lambasından oraya ulaşan ışıklar olmasa göremezdim.
nelerden konuştuk hatırlamıyorum. bir an, biraz o sokak lambasının ışığı biraz da gözlerimin artık karanlığa alışması yüzünden gözlerinin kocaman olduğunu gördüm. "sen," dedi. "sen beni sevmiyorsun."
bir şey diyemedim. "haklısın," değil. "yanılıyorsun," değil. "saçmalama," değil. sadece sessizlik. hiç bitmeyecek kadar uzun bir sessizlik.
her gelişinde, "bir dahaki sefere getiririm," diyerek kitaplığımdan aldığı ve her defasında bir dahaki sefere geriye getirdiği kitapların sonuncusunu, bir çay bahçesinin denize karşı duran masalarından birinde ağladığını görmeyeyim diye çantasında bir şey arıyormuş gibi yaparken, "bana söyleyecek bir söz kalmadı artık," dedikten sonra etekler rüzgarda uçuşan masa örtüsünün üzerine bırakıp gitti.
sonrasında belki bir kaç defa daha telefonda görüştük ama onu son defa, o gün, orada gördüm.
neredeyse bir mevsim boyunca bu anı beklemiştik.
yaklaşık bir yıl önce, yakınlardaki bir konukevinin çamların altında teraslar halinde denize inen bahçesinde tesadüfen karşılaştığımızda, yanındakilere aldırmadan, hatta onları yok sayarcasına yüzümü ona, sırtımı diğerlerine dönerek, "burada güneşin batışı muhteşemdir, kaçırmayın," demişim.
"saçmalama," diyorum. sana siz demiş olamam. "dedin," diyor. yüzünde bir tebessüm. yeter ki o böyle gülümsesin, ben ona hep "siz" derim.
kayalıklarda oturuyoruz. rüzgar kayalara çarpan dalgalardan arda kalan su taneciklerini üzerimize, yüzümüze serpiştiriyor. tarifsiz, masrafsız bir şekilde mutluyuz.
sessizce ufka bakıyoruz. batmakta olan güneşe, ufkun üzerinde koşan bulutlara.
içimdeki adsız, ilk defa bir sessizlikten korkup ahmakça bahanelerle konuşacak 'şey'ler uydurmuyor. o suskunlukta hiç de savunmasız değilim.
bir süre sonra sessizliği bozup o ünlü sorusunu soruverdi: "bir yanda kitapların, filmlerin ve müziklerin... yok, yok! bir tarafta dünyadaki her şey var, diğer tarafta ben. hangi tarafı seçerdin?"
biliyorum bu, dünyadaki en aptalca soru. ama ben daha aptaldım: "diğer tarafta yakari de var mı?"
evet, vardı. o halde diğer tarafı seçerim. neden mi? "yakari'yi altı yıldır tanıyorum ve bana bir kez olsun ihanet etmedi. sen altı yılın sonunda bana ihanet etmeyeceğini garanti edebilir misin?"
duyulur duyulmaz bir sesle, "edemem," dedi.
başka bir şey konuşmadık. bir süre sonra da kızları bekletmeyelim diyerek şehre döndük. bembeyaz yaz elbiseleri içinde iki yeğen. çay bahçesinde oturduğumuz o akşamdan, denizden karaya doğru esen bir rüzgar kalmış aklımda. yaz akşamını serinleten rüzgar karşımda oturan üç kadının saçlarını sonsuza kadar, biteviye savuruyor gibi.
yakari, vadiyi vadi yapan tepelerden birinin yamacındaki evin denizi gören köşedeki odasında bir pencereden giren rüzgar diğerinden çıkarken sigarasından derin bir nefes alıp, "artık bakü'ye bile gidemeyeceğiz," diyedursun, o da bir gün "olmuyor" deyiverdi.
babasıyla konuşmuş. bir tarafta ben, diğer tarafta babası. üstelik babasını yirmi yıldan fazla zamandır tanıyordu ve bir kez olsun ona ihanet etmemişti.
"gitme," demedim. çünkü işe yaramazdı. hangi kolundan tutup geriye çevirmek işe yaramıştır ki?
*
sonra tuhaf bir şey oldu. hiç aklımda yokken yazın sonunda onun yaşadığı şehre taşındım. bunu öğrendiğinde ilk iş olarak beni aramış, ben onun yalancısıyım. ardından tekrar görüşmeye başladık ama artık sevgili değildik.
onu bilmem ama ben öğrenmiştim; yeniden diye bir şey yoktur. sizi eski yapan her neyse hiç değişmeden orada durmaya devam eder. zaten bir şey bir defa oluyorsa ikinci defa da olur.
sinemaya gittik, yemeğe çıktık, kitaplardan, sanattan, filmlerden, babamdan, çocukluğumdan konuştuk. yani ne varsa.
babasına ilişkin anılar eşliğinde satranç oynadık. ona bir kez olsun bilerek yenilmedim. her defasında cevabım aynıydı: "belki romanlardaki kahramanlardan biri olmayabilirim ama sana bilerek yenilecek kadar kötü bir adam da değilim. bunu değil sana hiç kimseye yapmam."
o her yeniden dediğinde ben duymazdan geldim. bir defa olsun gözlerinin derinine bakmadım. bir defa olsun saçını kulağının arkasına itmedim.
*
arada bana gelirdi. müzik dinleyip sohbet eder, dışarıdan getirttiğimiz yemekleri yerdik. başka da bir şey olmazdı.
bir akşam odadan salona geçmiş, çıkmak üzere salonun lambasını söndürmüştüm ki beni elimden tutup bir karanlıktan başka bir karanlığa, mutfağa çekti. ben mutfak tezgahına yaslandım. o ise çok sevdiğim oturuşuyla halının üzerine oturmuş, ayaklarını kendine çekmiş sırtını duvara vermişti. biliyorum, bütün bunları mutfak penceresinin önündeki sokak lambasından oraya ulaşan ışıklar olmasa göremezdim.
nelerden konuştuk hatırlamıyorum. bir an, biraz o sokak lambasının ışığı biraz da gözlerimin artık karanlığa alışması yüzünden gözlerinin kocaman olduğunu gördüm. "sen," dedi. "sen beni sevmiyorsun."
bir şey diyemedim. "haklısın," değil. "yanılıyorsun," değil. "saçmalama," değil. sadece sessizlik. hiç bitmeyecek kadar uzun bir sessizlik.
her gelişinde, "bir dahaki sefere getiririm," diyerek kitaplığımdan aldığı ve her defasında bir dahaki sefere geriye getirdiği kitapların sonuncusunu, bir çay bahçesinin denize karşı duran masalarından birinde ağladığını görmeyeyim diye çantasında bir şey arıyormuş gibi yaparken, "bana söyleyecek bir söz kalmadı artık," dedikten sonra etekler rüzgarda uçuşan masa örtüsünün üzerine bırakıp gitti.
sonrasında belki bir kaç defa daha telefonda görüştük ama onu son defa, o gün, orada gördüm.
21 Ocak 2010 Perşembe
giovanni drago*
askeri okuldan mezup olup subay çıktıktan sonra, ilk atandığı yer olan bastiani kalesi'ne gitmek üzere bir eylül sabahı kentten ayrılıp yola çıktı. dört ay sonunda sahte sağlık raporu alarak geriye dönmeyi planlasa da, o gün geldiğinde, "doktor," dedi kekelercesine, "bir şeyim yok benim".
ilk günler kağıt oyunlarını hep o kazandı. çünkü ilk günlerde "hep öyle olur"du.
birbirine benzeyen günler birbiri ardına baş döndüren bir hızla geçip giderken orada oluşuna, hatta hayatına anlam katacak sandığı tatar saldırısının ihtimaliyle avunup durdu.
sadece bir kez bu ihtimali aklından çıkarıp şehre dönmek istedi. o zaman da içten içe sevdiği maria'ya "her şey sana bağlı," diyemedi ve kaleye dönüp artık hayatının anlamı haline dönüşen tatar saldırısını yeniden beklemeye başladı.
yıllar yılları kovalayıp onları beklemekle geçen bir ömrün son günlerinde tatarlar nihayet çölü geçip kaleye saldırınca ayak altında dolaşmaması için kaleden gönderildi.
bir ömrü beklemekle tükettiği savaş nihayet başladığında o bir han odasında yalnızdı ve ağlıyordu.
*: dino buzzati, tatar çölü
ilk günler kağıt oyunlarını hep o kazandı. çünkü ilk günlerde "hep öyle olur"du.
birbirine benzeyen günler birbiri ardına baş döndüren bir hızla geçip giderken orada oluşuna, hatta hayatına anlam katacak sandığı tatar saldırısının ihtimaliyle avunup durdu.
sadece bir kez bu ihtimali aklından çıkarıp şehre dönmek istedi. o zaman da içten içe sevdiği maria'ya "her şey sana bağlı," diyemedi ve kaleye dönüp artık hayatının anlamı haline dönüşen tatar saldırısını yeniden beklemeye başladı.
yıllar yılları kovalayıp onları beklemekle geçen bir ömrün son günlerinde tatarlar nihayet çölü geçip kaleye saldırınca ayak altında dolaşmaması için kaleden gönderildi.
bir ömrü beklemekle tükettiği savaş nihayet başladığında o bir han odasında yalnızdı ve ağlıyordu.
*: dino buzzati, tatar çölü
Etiketler:
beni ben yapan kitaplar,
edebiyat,
isimler sözlüğü
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)