12 Temmuz 2026 Pazar

evlilik

her gençkız ruhta birikmiş sözlerin
sürgüsü açılsın diye
hep gezintiye çıkar.*
gençkız değil aslında. bir adam. kırklı yaşlarda. ama görseniz, siz de benim gibi adam demek yerine 'çocuk' demek isterdiniz. her daim kırmızı yanakları, yerinde duramayan, sürekli hareket hâlindeki küçücük mavi gözleriyle çok daha genç duruyor çünkü.

adını bilmiyorum ama sürekli karşılaşıyoruz. sokakta, koşu yolunda, market sırasında vs. ama başlangıçtan da anlaşılacağı üzere daha çok kırda, bayırda, şehrin bitip tarlaların başladığı yollarda karşılaşıyoruz.

ve ne zaman karşılaşsak durmak, onu dinlemek ihtiyacı hissediyorum. bazan bir dakika, bazan bir saat. vaktim yoksa müsade istiyorum, aksi takdirde başımın üzerinde yeri var.

ilk defa havuz dönüşü sohbet etmiştik. düzenli spor yapmak istediğini ama beceremediğini söylemişti galiba. ben de, ezber cevaplarımdan bir kaçını söylemiş, her şeyin kendi zamanına sahip olmakla alakalı olduğunu falan iddia etmiştim hatırladığım kadarıyla.

evet, ezber. çünkü, kendisini tanımıyordum ve "isterseniz olur"cu kolaycılardan değilim. üstelik, her şey gerçekten zaman meselesi. sabah ezanıyla evden çıkıp yatsıya zor dönen bir babaya kitap okumuyor demek ise davarlık.

onun anlattıklarından parça parça birleştirerek çıkarttığım hikâyesi de şöyle: kırklı yaşlarda, çalış(a)mıyor, eşinden ayrılmış, iki kızı annesiyle yaşıyor, kendisi de aile evine geri dönmüş.

bunları soru sormadan, günden güne öğrendim. çünkü kendisi soru sorulmadan, bir kitaptan okur gibi anlatmayı tercih ediyor. yalnız kalmaktan nefret ediyor, tuvalette bile sohbet edecek birilerini istiyor, ailesini yormuş bu durum, konuşacak -pardon, dinleyecek- birilerini bulmak için dışarı çıkıyor, konuşmak ona iyi geliyor, genelde o sabah ilacını almamış oluyor.

bazan sorduğu soruya cevaben kendimden bahsetsem de, anlattıklarına itiraz etmiyor sadece dinliyorum. ama ilaç bahsinde hep aynı şeyi söylüyorum: doktor kullan diyorsa kullanacaksınız.

geçen gün yeni bir bilgi eklendi bu hikâyeye. zaten bu yazıyı yazdıran bu bilgi. annesinde de varmış bu rahatsızlık. hatta dedesinde de. yani genetik miras. yani bu duruma rağmen bu adam evlendirilmiş. ve buna rağmen ebeveyn olmasına kimse itiraz etmemiş.

kötülük bu, dedim içimden. belki de eşinden saklanmıştı bu durum. tanımadığım bir kadın için üzüldüm. hâlâ üzülüyorum. sonra o iki kız çocuğu geldi aklıma. onlar için ömür boyu üzüleceğim.

"alçaklık bu," diye devam ettim, bu adamı değil ailesini ve akrabalarını kastederek. "değil ebeveyn olmasına, bazı insanların evlenmesine dahi izin verilmemeli."


*:ismet özel, bir yusuf masalı - birinci bab: şivekâr'ın çıktığıdır

10 Temmuz 2026 Cuma

yaban gülü*

bunu sadece ben biliyorum, ben dinliyorum gibi gelir bana. ne radyoda denk geliyorum ne de dinleyen/ bilen birini tanıyorum.

şaibeli 'müzik zevkim'le tavsiye meselesinde iddialı konuşamam ama ben seviyorum. hem çok. öyle ki, "ben koşarken" çalma listesinde bile var.

daha adıyla türküymüş gibi yapmaya başlıyor ama türkü değil. türküymüş gibi yapıyor sadece.

ama türkü olmadığı hâlde türküymüş gibi yapan şarkıların en başarılısı. başarının sahibi ise sözleri yazan, müziği yapan, üstüne söyleyen sümer ezgü.


5 Temmuz 2026 Pazar

nazire

hem böğürtlen topluyor hem de bu bahaneyle soluklanıyordum. bir avuç olsun da ağzıma atayım diye düşünürken bir süper yeteneğim daha olduğunu fark ettim: hazzın başında bekleyebilmek...

sonra da gökyüzüne, bulutlara bakıyorum duygusu uyandıran, iri, mavi gözlerini gözlerime dikip, "sadece doğrularınıza değil iyi söylenmiş yalanlarınıza da talibim ben," diyen 'kötücül kadın'ı andım.

ve "sadece hazdan değil azdan ölmeye de varım," dedim.

4 Temmuz 2026 Cumartesi

üç saniye

bakmak bir saniye, gördüğüne inanamamak bir saniye, bir saniye de gördüğün şeyin gördüğüne inanamadığın şey olduğunu fark etme süresi.

alın size özet...

1 Temmuz 2026 Çarşamba

bir masada iki kişi: teselli

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- eleştirilmek istemiyorum ben. haklı ya da haksız olmak da.

- ne istiyorsun?

- teselli edilmek. hepsi bu.

*

vira bismillah dedim, "o ciciyse sen daha cicisin," diyerek girdim söze.