2 Mart 2026 Pazartesi

masumiyet müzesi (2026)

romanını, müzesini nasıl sevdimse dizisini de öyle sevdim.

fikrim hâlâ aynı: bu roman bir erkek romanı, böylesi bir tutku erkek işi.

*

romanı okumamış, müzeyi görmemiş olsaydım da diziyi severdim. çünkü her ikisinden de bağımsız, oyuncu seçimlerinden set tasarımına, yönetmenlikten kurguya kadar ortalama üzeri bir iş çıkmış ortaya.

güçlü, siyahi bir karakterin ortaya çıkacak, "üzerine konuşulmasa da sosyetenin gözde bekarları arasında hemcinslerine ilgi duymak batılılaşmanın gereği olarak görülüyor, içten içe bu durumdan keyif alıyorlardı," diyen bir dış ses eşliğinde birbirinin mahremiyetine girmiş iki kadın ya da iki erkeği gözümüze sokacaklar diye endişelensem de müthiş keyif aldım izlerken.

zaten bildiğim bir hikâyeyi sonu nereye varacak merakıyla değil, orada, o zamanlarda, o karakterlerle zaman geçirebilmek için izledim. tıpkı bir zamanlar behzat ç.'yi konudan ziyade ankara'yı özlediğim, ankara'nın orada ve var olduğunu unutmamak için izlediğim gibi. ya da ted lasso'yu izlerken sadece güldüğüm için değil, karakterlerle takılmak hoşuma gittiği için izlediğim gibi.

*

doğru, masumiyet müzesi orhan pamuk'un en iyi romanı değil. yazarın çok sevdiği yeşilçam melodramlarına bildiği, tanıdığı çevrelerde geçen orhan pamuk usulü bir nazire.

biraz hafif hatta. kaldı ki, kemal'in koleksiyonculuğunu ve müze fikrini çıkarırsak geriye sıradan bir yeşilçam filminden başka bir şey kalmaz.

romanın dizi olacağına dair haberleri ilk duyduğumda bir kitabı seven her okur gibi ben de endişelenmiş, bir yandan da merakla beklemiştim. ama beklediğime değdiğini, korkularımın ise yersiz olduğunu söyleyebilirim.

bazı yerler atlanmış, bazı yerler çabucak geçilmiş olsa da senaryo tam da olması gerektiği gibiydi. ne de olsa bütün bir romanı senaryoya dahil etmenin mümkünsüz.

romanlarında bir karakter olarak yer almayı, 'zeki ve dikkatli' okurlar için oyunlar oynamayı seven orhan pamuk'un dizide rol alması beni şaşırtmadı. dizinin neredeyse romanın sonundan başlaması ve bunun anlatıya sağladığı kolaylık da çok hoşuma gitti. hatta, "romanın sonunu dizide başa almak parlak bir fikirmiş, bilmiyordum." bile dedim.

yine, dönemin pek de az olmayan siyasal gelişmeleriyle oyalanmayıp intependenta tanker kazasına bir hayli zaman ayırmaları, hem romana sadakat hem orhan pamuk melankolisine saygı gösterisiydi. orhan pamuk'un da yaşarken öyle hissettiğine, iktidar değişiklikleri, öğrenci olayları, sokaklardaki çatışmalardansa binlerce insanla beraber boğazda yanan petrol tankerini seyretmeyi tercih ettiğine eminim.

kemal neredeyse yirmi yıl önce okuduğum kitaptan hatırladığım gibiydi. yakışıklı bir adam olmasına rağmen selahattin paşalı'nın onu bir jön gibi oynamayışı, özellikle omuzunu düşürerek oynadığı anlar mükemmeldi.

füsun'u izlerken de füsun'u hatırlamadığımı, hatta romanda sibel kadar bile olmadığını fark ettim. fakir, uzak akraba, artist olmak istiyor, genç, güzel... aklımda bunlar kalmış. ama dizide füsun diye biri var. onu gördüm. öfkesini, hayallerini, neden ölmek istediğini gördüm.

ama benim için asıl sürpriz nesibe hala karakteri oldu. romanı okurken böyle hissetmemiştim ama dizide kemal ve füsun'dan sonraki en güçlü karakter oydu. akrabaları zenginken kendisi fakir olduğu için hayata, ihtimaldir ki allah'a öfkeli, çıkış için kızının yaşını büyütecek kadar hırslı, kocasını varlığı yokluğu belirsiz bir insana dönüştüren ve ipleri elinden asla bırakmayan bir karakter.

kemal'in babası osman beyle sohbetleşip yemek yediği sahneyi herkes gibi ben de sevdim. ama füsun'un babası tarık bey için ercan kesal'ın yanlış bir tercih olduğunu düşünüyorum. tarık bey daha 'silik' bir tip olmalıydı. ercan kesal ise sahnede sadece görülmekle, "ben buradayım," diyen bir oyuncu.

kemal'in füsun'u ararken fatih çevresinde geçirdiği zamanlar, perişan ve yoksul otelde geçirdiği geceler daha uzun olsun isterdim ama bu oyalanmanın diziyi mevcut güzelliğinden uzaklaştıracağına eminim.

kim bilir? belki ilerde tıpkı kara kitap'ın içinden çıkan gizli yüz (1991) gibi o kısımdan da zeki demirkubuz tadında bir sinema filmi çıkar.

*

füsun'un giydiği on kıyafetten sekizini çok beğendim. diğer ikisini ise sadece beğendim. zamaneler gibi diyecek olursam, "kızlar böyle giyinmek çok mu zor?"

bütün zorluklarına, noksanlarına rağmen yetmişler ruhunu da sevdim. itiraf etmek gerekirse o yıllarda genç ve istanbul'da olmak isterdim. 

bir süre sonra babam istabul'a gelir, onunla arkadaş olurduk.

"ben onu bulurdum."

Hiç yorum yok: