10 Haziran 2019 Pazartesi

'biz barbarlar'

"Dünya ne ki sevgilim
Benim sana yaptığım kubbe yanında?
Düşsün, olsun, bırak,
içinde yıldızlar patlıyor.
Kolaydır inanmak kadar inanmamak da.
İster sal kendini dünyaya, ister kal yanımda
Her şeyden öte öyle sevdim ki ben seni
Yoluna baş koymak diyoruz
Biz barbarlar buna."*

*: birhan keskin, taş parçaları -vii

6 Haziran 2019 Perşembe

dakika ve skor

"Okuyucu, ey okuyucu, baştan beri anlatıcıyla kahramanları, köşe yazıları ile olayların anlatıldığı sayfaları pek de başarılı olamadan da olsa, titizlikle birbirinden ayırmaya çalıştığım kitabımın bu noktasında, yani senin de belki fark ettiğin onca iyi niyetli çabadan sonra, izin ver de şu satırları dizgiciye yollamadan önce bir kere olsun araya gireyim. Hani kimi kitaplarda sayfalar vardır, yazarın hüneri yüzünden değil de, 'sanki kendiliğinden' kurulmuş hikâyenin 'sanki kendiliğinden' akışı yüzünden içimize öyle bir işlerler ki, bir türlü unutamayız onları. O sayfalar, aklımızda, kalbimizde -ne derseniz deyin işte- meslek erbabı yazarın kalemi ile harikalar yarattığı sayfalar olarak değil, kendi hayatımızdaki kimi Cennet saatleri gibi, kimi Cehennem saatleri gibi, her ikisi gibi ve daha çok her ikisi dışında, yıllarca hatırlayacağımız dokunaklı, içler acısı ve gözyaşartıcı bir anı gibi içimizde kalır. İşte, sonradan görme bir köşe yazarı değil de, meslek erbabı, hüner sahibi bir yazar olsaydım, şimdi 'Rüya ile Galib' adlı eserimin akıllı ve duyarlı okuyucularıma yıllarca eşlik edecek o sayfalarından birinde olduğumuzu güvenle düşünürdüm. Ama yeteneklerim ve yazdıklarım konusunda gerçekçi olduğum için, bu güven yok bende. Bu yüzden, hikâyemin bu sayfalarında okuyucu kendi anılarıyla başbaşa bıraksbilmek isterdim. Bunun için de yapılacak en iyi şey, dizgiciye bu sayfaları kara bir mürekkeple boyamasını önermek olacaktır. Hakkıyla yazamayacağım şeyleri siz hayal gücünüzle kurun diye. Hikâyemin kaldığım yerinde içine girdiğim kara düşün rengini vermek, ondan sonraki günlerde bir uykudagezer gibi olayların içinde gezinirken aklımın içindeki sessizliği size hep hatırlatmak için. Bundan sonraki sayfaları, kara sayfaları, bir uykudagezerin hatırladıkları olarak görün artık."


*: orhan pamuk, kara kitap

4 Haziran 2019 Salı

rol

"askerliğimin ilk gününde silâh 'arkadaşlarım' benim öyle biri olduğuma karar verdiler diye, bütün askerliğimi 'en zor durumda şaka yapmaktan vazgeçmeyen biri' olarak geçirdiğimi hatırladım."

*

okumanın, özellikle de roman okumanın sadece öğreten değil fark ettiren, ad koymamızı sağlayan bir yanı da var. tıpkı kara kitap'ın gölge kahramanı celâl salik'in köşe yazısından aldığım bu tek cümle gibi.

bir ilişkinin başındaki rol dağılımını hatırlatıyor değil mi? ben küseceğim sen barışacaksın, şımarık olan benim, kralım ben, sorumsuz ve romantik rolü benim, tamam sen huysuz ol ama serseri benim, vesaire...

*

ama ben yakari'yi hatırladım. daha doğrusu, ahmet altan'ın "anna karenina'ya aşık olsun isterdim" dediği, lermantov'un ölümsüz kahramanı peçorin'i...

"mutlaka oku," diyerek verdiğim zamanımızın bir kahramanı'nı bitirmeyi beklemeden telefona sarılan yakari, "sen o'sun lan! sen o'sun," demişti. ve peçorin nasıl da yapışıp kalmıştı üzerime.

kabul, yakari haksız sayılmazdı. hâlâ da sayılmaz. ama ne zaman farklı bir şey geçse aklımdan, peçorin olsa bunu yapmazdı, dediğimi saklayacak değilim.

yoksa, yıllar önce kolundan tutar, "gitme!" derdim. hatta, gitmesin diye yoluna yatardım da, "o gemiye beni kendi ellerinle bindirdin," dedirtmezdim.


notgibi: lütfen ama lütfen, peçorin'i sözlük sayfalarından öğrenmeye kalkmayın. kendinize bir iyilik yapıp zamanımızın bir kahramanı'nı okuyun. ya da sonsuza kadar susun.

1 Haziran 2019 Cumartesi

o gittiğinde ne yapacağınızı bilirsiniz

yaklaşık bir yıldır sosyal medyanın twitter sokağında oynadığım bir oyun var: fenerbahçe kadın voleybol takımının eski, italyan takımı savino del bene scandicci'nin yeni oyuncusu, aztek tanrılarının biz ölümlülere bir armağanı olan samantha bricio'yu hedef alan tivitler atmak.

bunu iki sebeple yapıyorum. bu tarz bir serserilikten keyif aldığım ve komikçi olabilmek için.

çünkü, şenlikli bir adam olduğum hâlde ne zaman yazmak söz konusu olsa duygusal akorlara bastığımın farkındayım. apartman toplantısı tutanakları ya da kanun hükmünde kararname yazsam da değişen bir şey olmuyor. ilkokulda duvar gazetesine yazdığım, üçüncü kat batı koridorunun öğrenciler derse girdiğindeki yalnızlığını anlatan ve sevgili ilkokul öğretmenimin kitaplık dediğimiz camlı dolabın anahtarını benden alıp serap'a vermesine neden olan yazıdan başlayarak şu sayfalara kadar hep öyle.

samantha bricio'yu, cev kadınlar ligi iki bin on yedi- on sekiz sezonunda imoco volley conegliano ile yaptığımız ve her defasında iki-sıfır öne geçtikten sonra kaybettiğimiz grup maçlarında keşfettim. kabul, o zaman aztek tanrılarının voleybol sahalarına armağanıydı ve at kuyruğu olsun diye topladığı saçlarının ortaya çıkarttığı alnını henüz fark etmemiştim. çok geçmeden asıl güzelliğinin "güzel olduğunun farkında olmayan kadın güzelliği" olduğunu anlayacaktım. aztek tanrıları... yapıyorlar işte.

bir kaç ay sonra, "yeni bir şehirde başka bir tecrübe ve yeni insanlar tanımak için istanbul'a taşınacağını" duyan arkadaşlar transfer parasını benim ödediğimi iddia ettiler. "hepsini değil," diye cevap verdim ama yalandı.

bir yıl bizi onurlandırdıktan sonra kendini daha özgür ve mutlu hissedeceği italya'ya geri döndü. her fırsatta yanına koştuğu genç, triatloncu, hayvan gibi yakışıklı italyan sevgilisi bunda etkili olmuşsa da bilmemeyi tercih ederim.

tam bu sırada bir arkadaşım devreye girdi. kendisi satrançta türkiye ikincisi, öss sekizincisi (yılını hatırlamıyorum) ve judoda balkan şampiyonudur. ilk roman ödüllerinden birinde kendisine mansiyon getiren, zamanla 'ilahiyatçı kızlar'ın tivit atarken el kitabına dönüşen kısa romanı ve ikea mutfak masası montaj yarışması ikinciliği vardır. evet, ikeadan yüz dolar aldım bu reklam için. farkındayım, bu espriyi daha önce de yaptım.

en son attığım, "şimdi sen gidiyorsun ya herkes sana benzeyecek," mesajından sonra aşk acısı çektiğimi düşünmüş olmalı ki beni daha sık arar olurdu. vakitli vakitsiz, geçiyordum uğradım bahanesiyle eve gelmeye, bana fark ettirmeden aşrı kesicileri saymaya başladı. baktı, ağrı kesicilerin sayısında değişiklik yok, "başka ağrı kesici var mı?" diye ağzımı aradı hatta. kendisi eklem ağrılarından muzdarip ya, beni de kendisi gibi yaşlı sanıyor. bu böyle gitmez diyerek, annesine de çıtlatmış durumu, ki kadıncağız mukabele, yasin, hatim bahanesiyle uzak yakın bütün akrabaları dolaşmış. annesinin keşiflerini benimle paylaşmaya kalkınca, "anneni boşuna yormuşsun," dedim ama pes etmişe benzemiyor.

hani benden yüz bulsa, erkek erkeğe içilecek, "sana kız mı yok oğlum?" muhabbeti çekecek. bir kaç gündür telefonlarına çıkmayınca da mesaj atmış. her zamanki gibi üzülme demeye getiriyor. hayat devam ediyormuş, "yaz geçer"miş "yine gelir"miş falan...

sonuna da eklemiş: bedia ceylan 'daha' güzelce...

28 Mayıs 2019 Salı

seri ilanlar

uzun sürmüş bir akşam yemeğinden dönerken ya da rüyalara teslim olduğu otomobil yolculuğunun sonunda onu kucağıma aldığımda uykusundan vazgeçmeyecek, eve yürürken başını omzuma koyup kollarını boynuma dolayacak, üç- dört yaşlarında, tercihen kız çocuğu aranıyor.

25 Mayıs 2019 Cumartesi

paramparça

bazan kendi hikâyemi arkadaş hikâyeleri anlatır gibi anlatmak istiyorum. ya da ferah ve aydınlık bir odadaki rahat kanepeye uzanmışım da, beni dinlemesi için para alan adamın bıkkınlık dolu bekleyişini sonlandıran, "bir arkadaşım var," cümlesiyle başlayan bir anlatı gibi.

"kader kitabı'nda yazanları ancak yazan bilir," derdi her zaman. "yine de, çocukluğumdan bu yana ölümün beni bir kadının elleriyle kavrayacağını, büyük bir ihtimalle de öfkeli ve kıskanç bir sevgilinin beni öldüreceğini hissederim."

bir defasında da, "sevgililerim -hepsinden razıyım, allah da razı olsun. varsa hakkım helaldir- bunu yapmaktan uzak bir ruha sahip oldular hep," demişti. "belki bir tanesi, dolma kalemleri seven ve bana yazdığı mektuplarda mürekkep yerine kan kullandığını iddia eden sevgilim bu hissi gerçek kılabilirdi ama ikimizin de yürümesi gereken, farklı yönlerde yolu vardı."

arkadaşım o mektupları saklamıyor elbette. iade ettiğini de sanmam. kaldı ki, sayfanın başına hitap yazıldığı andan itibaren bir mektubun yazana değil yazılana ait olduğunu bilenlerden kendisi.

'aşkta tabula rasa kuralları' gereği yakmış ya da bir yerlerde unutmuş olabilir. evet, "tabula rasa". çünkü her aşkın ilk aşk gibi olduğunu iddia eder o. kişi "boş bir levha ya da sayfa" gibi her türden öğretiye hazır hâle gelmediği takdirde aşk olmayacağını ve geçmiş bütünüyle unutulup "beyaz sayfa" açılamazsa ihanetin daha ilk anda gerçekleşeğini bilir.

anlayacağınız o kanepede de lafı uzattıkça uzatır, ilk hecedeki a harfini normalden kısa söyleyerek 'macera' diyen bir adamı kahraman bellediğimi cümle aleme ispat ederdim.

o arkadaşım geçenlerde, çocukluktan bu yana hissettiği şeye hiç olmadığı kadar yakın olduğunu düşünmüş.

"ekrana baktım," dedi. art arda üç mesaj: "seni parçalara ayırmak istiyorum.", "sonra hepsini ayrı bir yere savurmak istiyorum", "canını yakmak istiyorum tamam mı?"

sizi bilmem ama ben ürperdim.

22 Mayıs 2019 Çarşamba

günün sorusu: hafıza

hafızanın, huysuz bir yük hayvanı gibi zamanla sırtından attığı ağırlıklar en sevmediği yükler midir, en ağırları mı, yoksa en kolay düşenler mi?

20 Mayıs 2019 Pazartesi

i love you

bir yerlerde, "insanlarımız"ın jest, mimik ve günlük hayatta yaptıkları küçük vücut hareketlerinin sanki görülmez bir elin dokunuşuyla günden güne, bir daha geri dönüşü olmayacak şekilde değiştiğini ve yok olduğunu okumuştum.

anlatıcı suçu, batı'dan kutu kutu getirilen ve sinemalarda saatlerce, tekrar tekrar oynatılan "lanet olası" filmlere atıyordu. ona göre, "insanlarımız" bu filmleri seyrettikçe, farkında olmadan bizim coğrafyaya ait, ortak kültürümüzün büyüttüğü ve kısaca vücut dili diyebileceğimiz hareketleri bir kenara bırakıp, başka coğrafyalara ait bir vücut dilini benimsemeye ve taklit etmeye başlamıştı.

sizi bilmem ama bunu okuduğum an benim aklıma, karşı karşıya geldiklerinde tokalaşmak ya da kucaklaşmak yerine (yüz yıl önce bu coğrafyada insanlar tokalaşıyor ya da kucaklaşıyor muydu bundan da emin değilim) avuç içlerini birbirine vurup, bilek güreşi yapmaya hazırlanan hasımlar gibi selamlaşanlar geldi.

bana hiç de mantıksız gelmeyen bu duruma, bir de "seni seviyorum"la katkıda bulunmak isterim. çünkü, 'sevmek'in aşka, 'sevişmek'in karşılıklı aşka denk düştüğü bir lisandan ebeveynlerine, arkadaşlarına, kuzenlerine 'seni seviyorum'lar dağıtan bireylere dönüşmüş durumdayız.

buna sebep olan da, ucuz hollywood filmlerinin hasta yatağındaki arkadaşına, vedalaştığı kuzenine, yıllar sonra telefonla konuştuğu sınıf arkadaşına, menajerine, büyük babasına ya da büyük annesine, omuz omuza çarpıştığı asker arkadaşına -biraz da- "çeviride kaybolmak" etkisiyle "seni seviyorum" diyen kahramanlarından başkası değil.

üstelik bahsi geçen ifadeyi bu denli hoyrat kullanmakla kıymetini azalttığımızı görmüyoruz bile. en kötüsü de "seni seviyorum" demenin her şeye yettiğini sanıyoruz artık.

oysa biz, insan öyle davranışlar içinde olmalı ki söze gerek kalmamalı, diyen bir kültürden geliyoruz. davranışlarımız bambaşka şeyler söylerken, "her şeyden bağımsız, seni çok seviyorum" demenin hiçbir anlamı olmuyor.

18 Mayıs 2019 Cumartesi

ölmek

hayat:

kadın: bana söz ver; ben ölürken yanımda olacaksın.

erkek: sizden önce öleceğim için bu mümkün değil. çünkü, sizsiz bir dünyaya tahammül edemem.

kadın: hayır, ben senden önce öleceğim.

erkek: haklısınız galiba. siz benden önce ölmelisiniz. ve ben demeliyim ki, "ölmek ne kadar kolaymış. o ölebiliyorsa ben de ölebilirim."

kadın: hayır, sen benden önce ölmelisin. ve ben demeliyim ki, "ölmek ne kadar kolaymış. o ölebiliyorsa ben de ölebilirim."

roman:

"Sen benim yaşamımsın, aşkımsın, yaşamımın anlamısın ve sen benim yaşamım olduğun için öldüğümde yanımda senden başkası olsun istemiyorum. Fakat öleceğimi öğrendiğinde ölüm döşeğine koşturmanı ya da ben artık seni göremiyor, koklayamıyor ve yüzünü öpemiyorken cenazeme gelip bana veda etmeni istemem, ne de, hatta aynı fikirde olsan ya da istesen bile, sırf ikimiz saygın, zavallı ve ayrı yaşamlarımızda hayatta kaldığımız için gelip son yıllarında bana eşlik etmeni istemem, bu yeterli değil. Ölüm saatim geldiğinde olmasını istediğim, yaşamım her nasıl yaşanmışsa o şekilde cisimleşmesidir ve senin de bunun içinde bulunmak için şu andan o son dakikaya kadar benim yanımda yaşamış olman gerekir. (…) İşte bu yüzden, şimdi gitmemelisin çünkü eğer şimdi gidersen, benden sadece yaşamımı, sevgimi, yaşamımın anlamını değil, seçtiğim ölüm tarzımı da almış olacaksın."*


*: javier marías, duygusal adam

14 Mayıs 2019 Salı

aşktan imiş her ne var âlemde*

"her kadın güzeldir" yanlışını düzeltelim ilk olarak. güzel olmayan kadınlar da vardır çünkü. muhtemelen güzel kadınlardan daha çoktur. tıpkı yakışıklı olmayan erkeklerin çokluğu gibi...

gün gelir, güzel olmayan kadınlar da güzelleşir ama. öylesi zamanlarda, "aynadaki aksine bakar, gördüğü karşısında kendisini tutamaz ve doğruymuş aşkın bir kadını güzelleştirdiği" derler. kaldı ki, "aşkın güzelleştirdiği kadınlar" bahsini daha önce işlemiş ve "bir kadının ancak sevdiği adamın çektiği fotoğrafta çıkabileceği kadar güzel" tanımına ulaşmıştık.

bu bahiste de ikinci bir uç var. leyla'ya "kara, kuru bir kız" diyenlere mecnun'un "onu bir de benim gözümle görün" demesi var bir de. ancak aşkla bakıldığında güzelleşen, bunun dışında vasata bile ulaşamayanlar kadınlar da var yani.

"kara, kuru bir kız"a dönüşmekle aşkın nihayet bittiğini işaret eden kadınlar...

*

konuyla alakası yok ama "istisnasız güzel" gibi güzeller de var.

çünkü, güzeldirler.

bu 'güzellik' yanılgı olsa bile, kirpikleri, son aşk olmaya yazgılı bir hikâyenin orta yerinde bir pusulanın kuzeyini arayan iğnesi gibi biteviye titreşip durur.


*: "aşk imiş her ne var âlemde," diyen fuzuli'ye selâmla...

12 Mayıs 2019 Pazar

tehlikeli şiirler - kırk bir

bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla
hüsrev hatemi'den bir şiir* mesela


"I

seni çok az düşünmeye and içmeliyim;
düşünmek seni, ölümü mûnisleştirir,
güller açılmağa başlar ardarda.
ama versailles bahçelerinde değil,
hindibalı, ısırganlı yollarda...

seni düşünmek bir konser başlatır o anda,
ama öyle siyah papyonlu bir virtüöz değil,
kunduraları tozlu, bakışları dalgın,
kamburlaşmış kır saçlı bir tanbûri,
yakıcı nağmeler koşturur yüreğimde...

kola değil çay içmektir seni düşünmek,
sen düşünmek erzurum, tebriz, tiflis;
yani aşık garip coğrafyası.

içimde senem'mişsin gibi bir his,
sen bundan habersiz, uzak kentlerde,
batılı bir hüzün yaşarken bile.
seni düşünmekten korkuyorum artık;
ölümlü olduğunu her akşam karanlık,
söyler bana ve buna tahammül zor...
benim ölümüm mûnisleşirken,
seninki kanlı zalim oluyor gözümde.
çok az düşünmeliyim seni çok az.
seni çok az düşünmeye and içmeliyim

II

kentlerin birçoğunda uzun kavak kalmadı ki gıcırdasın
ama benim sol yanımda sancı baki...
anne ne olur ki,
sıram gelmiş olsun varsın;
ben ölürsem benden genci var tabii
ama aşık garip değil hiçbiri.
ben de olamadım, yokmuş kısmette,
yaşadıkça şah senem'i hissettim
gerçi tebrize, tiflis'e hiç gitmedim
gitsem de bulamazdım, eminim.
anne yunus ne dediyse hep çıktı
şeytanlar semirdi kuvvetli oldu.
zayıf kalsalar ne fark ederdi...
nasılsa onlar galip gelecekti
bundan sonra aşık garip olunur mu ki
sen onu söyle anne.

III

şâm-ı garibanda değilsek de,
muhakkak çırağanda değiliz anne
lambalar söndü, çakmağı kim yakacak
bu uluyanlar çakal mı
ben, hırkasını giymiş bir derviş miyim?
yoksa öldüm mü anne...
hiçbir ilişkim kalmadı çevreyle;
yağmur beyhude yağıyor hani camdan,
bakacak arap kızları da nerde?

bir şahin uçurtma marifetim vardı
kaleden kaleye;
cılız kuşcağızlarmış onlar şahin değil,
ben uçurduğum için uçmazlarmış
başıboş uçarlarmış üstelik,
sırtımda hırka, ayağımda terlik...
niye ben ölmüş müyüm anne?

çıktım yücesine seyran eyledim
kayak merkezleri olmuş yüceler;
karlar üstünde kırmızı gagalı bir kara kuş,
dalgın ve bîhuş
bakıştık bir süre, ben kuşça
o, insanca

kerem'ler gurbetle işçiydiler
aslı'ları doğrusu aramadım
şah senem'i düşündüm sessizce

'dost elinden dolu içmiş deliyim'
makine yağlı köpüklü sokak seliyim
ben sanayi oğluyum, sanayi sefiliyim
endüstriyi seversen değme yarama anne.
halep'e girmeden terk ediyorum, halep şen olsun
anne ben nereye gitmeli oldum, bilmiyorum.
o kırılma sınırında ince,
o bir tane;
korunacaktı güya;
'değmesin hop yağlı boya'
haykırışlarıyla kırıldı.
çok yıllar önceki doğu'da,
ölenler testici dükkanlarında
mey kasesi olurlardı, şimdiyse
çevreyolu geçecek günün birinde
narin kaburgaları üstünden
o korunması gereken bedenin
zalim zaman, onu korumayacak
niye ben ölmüş müyüm ki bunlar olacak?
hırka giyenler fırkasından mıyım?
saat kaç, hangi sene?
anne!"

*: aşık garip coğrafyası