30 Nisan 2011 Cumartesi

ilkyaz, cilveleşmek ve kediler

ilkbaharın yaza tutunduğu günler.

insanlar, akşamlar hala serin olsa da kafelerin, pastanelerin sokağa taşan masalarında oturmaya başlamış. çimen denizlerinde köpüğü papatyadan dalgalar, şehr-i istanbul'da erguvanlar, erguvanlar, erguvanlar...

sanki onu tanıdığımdan bu yana günler daha çabuk geçiyor. ama sorsalar, bahardan olmalı, derim.

bahardan olmalı, her şeyin büyülü bir ışık altında görünmesi.

o gün, şehrin orta yerinde, tıpkı bir ormandan arda kalmış kocaman ağaçların çevrelediği, bana her defasında rus romanlarındaki korulukları hatırlatan bir çimenlikte sırt üstü uzanmış gökyüzünü seyrediyoruz.

omuzlarımız neredeyse birbirine dokunacak.

gökyüzünde bulutlar yüzüyordu. adını bilmediğim bir kuş üzerimizden uçup ağaçların yapraklarına sürtünerek gözden kaybolurken, sağ taraftaki yalnız bulut, rüzgar denilen ressamın fırça darbeleriyle şaha kalkmış ata dönüşmek üzere.

"bu ara cilveleştiğin biri var mı?"

cilveleşmek mi, nereden bulup çıkarttı bu kelimeyi, diye düşünürken, fark ettim ki bu kelimeyi seçmesi hoşuma gitmiş. başımı ondan yana döndürdüm. yanaklarına yerleşen al ve upuzun kirpikleriyle yatırıldığında gözleri kapanan oyuncak bebekler gibi. ama onun gözleri açık, gökyüzünü seyrediyor.

"senin dışında mı?"

gülümsüyor. az önce şaha kalkan at, ayaklarını yere indirdi. belki de ona gülümsüyor.

"peki, kedi sever misin?"

hay aksi...

"kedi sevmem ben. kedi seven kadınları severim. üstelik onlar da beni sever. hem de çok sever."

gülümsediğini, başını döndürüp benden tarafa baktığını hissettim. dudaklarındaki tebessüm bir kelebek gibi havalanıp bakışlarına da konmuş olmalı. çünkü at dört nala koşmaya başladı.

29 Nisan 2011 Cuma

rita'nın kolyesi*

hemşinli bir kuyumcunun işlediği bu kolye, kendini erkek olarak algılar. zincirinin üstünde kayarak ve sözcükleri tıkır tıkır sayarak konuşmayı sever. konuşurken "r" harflerine şekerli bir rahiya katar. onun dilinde denizlerin buğulu uğultusu, martıların çığlığı ve ormanların hışırtısı iç içe geçmişe benzer.

rita, ilk defa samsun'da, saathane meydanı'ndaki bir kuyumcuda gördüğü, vitrinin önünde durup bir an aşkla baktığı -şüphesiz hem bakış, hem aşk karşılıklıydı- kalp şeklindeki, içine iki fotoğraf konulabilen, açılır kapanır kolyeyi bir daha çıkartmamak üzere boynuna taktığında on dört yaşındaydı.

kalp şeklinde olduğu için pek duyarlı olan kolyenin içinde sadece rita'nın resmi vardır. rita, bilerek boş bıraktığı diğer fotoğraf yerini, yeni tanıştığı, yolmak istediği heriflere gösterir, sesine acıklı bir nağme katarak, "bu kolyedeki öbür resim yeri boş," der. "beni cayır cayır yakacak biri geldiğinde," deyip, adamı eriten iri bir bakış parlatır, "işte onun resmini buraya takacağım. isterse beni zamanla sevmez olsun asla çıkarmayacağım."

rita günün birinde, bekir bey'in fotoğrafını bir daha çıkmamak üzere, o güne kadar bilerek boş bıraktığı diğer fotoğraf yerine takmak için kolyesini çözerken yatağa girdiği her adam için kolyenin altın zincirine taktığı boncuklar yere saçılacak, boncukları toplamak için yere eğilen bekir bey'i, "bırak, bırak! boktan şeyler için eğildiğine değer mi? cehenneme kadar yolu var hepsinin," diyerek durduracaktır.


*:kemal safa güntekin, rita

27 Nisan 2011 Çarşamba

computerize

"ve şimdi bütün şairler 'computerize' vaziyetteler. ilham, şairlerin gönül haddesinden 'mikrochip'lere akıyor."*


*: ahmet turan alkan, daktiloya mersiye

daktilo fabrikası

her şey 'vnf. bunu da gör!..' başlıklı e-postadan* sonra başladı.

peşi sıra, sonsuz bir hevesle satın aldığım ama yaşadığım evlerde dekoratif bir unsur olmaktan öteye geçmeyen remingtonumu temizledim.

baştan ayağa giyindiği siyah boyayı, bilmem hangi maceradan arda kalmış bordo renkli kadife kumaş parçasıyla uzun uzun sildim.

haftada bir yanan banyo kazanının sıcaklığında ufak oğlanın sırtını bastıra bastıra keseleyen annenin temizliği gibi değil de, körleşmeye yazgılı bir adamın hafızasında saklı kalması için sevgilisinin bedeninde elini usulca dolaştırması gibi yapılmış bir temizlik.

şimdi, kendine ayrılan yerde; annemin çeyiz sandığının üstünde. üzerinde dışarda kalmayı reddeden gün ışığı oynaşıyor.

*

o e-posta:

"hindistan bombay'da faaliyet gösteren son daktilo fabrikası da kapandı. daktiloyu üreten godrej&boyce firması üretimine son verdi. dünyada üretimi yıllar önce durdurulan daktilolar, hindistan'da popülerliğini son yıllara kadar yitirmediğinden üretime devam ediliyordu.

bilgisayarın kullanılmaya başlamasıyla hızla kan kaybeden daktilonun hindistan’da hâlâ kullanıldığını söyleyen şirketin genel müdürü milind dukle, “doksanlarda yıllık elli bin daktilo satıyorduk. ancak son on yılda hindistan’da da daktiloya olan talep azaldı. iki bin dokuz yılına kadar on bin ile on iki bin arasında daktilo üretiyorduk. son iki yılda bu rakam iyice azaldı ve geçtiğimiz sene sekiz yüz daktilo satabildik ve üretimimizi durdurma kararı aldık. elimizde kalan son sipariş bir arap ülkesinden gelen iki yüz adet sipariş. bunları teslim ettikten sonra artık üretim yapmayacağız” diye konuştu.

bundan böyle fabrikada buzdolabı üretilecek.

böylece neredeyse üç yüz yıllık geçmişi olan daktilolar da tarihe karışmış oldu. ilk daktilo bin yedi yüz on dört yılında henry mill tarafından icat edilmişti. ilk kitlesel üretim ise bin sekiz yüz altmış sekiz yılında gerçekleştirilmişti.

daktilonun zirve yılları ise bin dokuz yüz ellilerdi. smith-corona firması bin dokuz yüz elli üçün son çeyreğinde on iki milyon daktilo satmıştı. fakat iki bin dokuz yılına gelindiğinde tüm dünyada sadece dört yüz bin daktilo satıldı.

son fabrikanın kapanmasından sonra daktilonun koleksiyon ve fetiş malzemesi olarak ilgi görmesi bekleniyor."

23 Nisan 2011 Cumartesi

the thrill is gone*

bu şarkıyı, blues hatta müzik tarihinin en iyi parçalarından biri olduğu kadar, lise yıllarından bu yana kurduğum bir hayalin içinde olduğu için de severim.

evleniyorum ve salona giriş müziği olarak the thrill is gone çalıyor. böylece bu anlamlı günde orada hazır bulunan insanlara, geçip giden yıllara rağmen hala değişmeden kalan fikrimi söylemiş oluyorum: evlilik dönüştürür, muhatabımız eşiğin diğer yanında kalmıştır. yanı başımızda duransa bambaşka birisidir.

tıpkı bizim gibi...

*b.b. king, the thrill is gone

blues

"blues, depresyonu bir evden belki tamamen atamaz ama onu çalındığı odanın herhangi bir köşesine sıkıştırabilir."*



*:kurt vonnegut

21 Nisan 2011 Perşembe

önemsiz

eğer bir şiir*, "her aşk bulunduğu kalbin şeklini alır" diyerek başlıyor ve "bir buluta karşı iki güneş durduğunda/ her ölüm kendi gövdesinin şeklini alır" diyerek nihayetleniyorsa arada ne dediğinin bir önemi yoktur.


*:kemal sayar, iki mehtap arasında

20 Nisan 2011 Çarşamba

bir masada iki kişi: fark

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- sen az önce, bir gün ayrılırsak bir daha görüşmeyiz mi, demek istedin?

- kesinlikle... hatta, ayrılan iki kişinin yeniden bir araya gelmesi kadar saçma sapan bir şey olamaz, diye devam ettim.

- neden bu kural koymalar? kime ne faydası oluyor?

- kural değil; insanların değişmediğine, ayrılık sebebinin olduğu gibi kaldığına inanıyorum. ayrılık sonrası birleşmenin tadı, başta bunu unuttursa da bir süre sonra yeniden ortaya çıkıyor.

- ben asıl, görüşmeme kuralını merak ediyorum.

- eski de olsa, sevgili sevgilidir. ondan arkadaş icat edemem. üstelik muhatabım yokluğum ve varlığım arasındaki farkı anlasın isterim.

*

uzun sürmedi, ayrıldık. o gün bu gündür, yokluğu ve varlığı arasındaki farkı öğreniyorum.



15 Nisan 2011 Cuma

kadın düşkünü & rita

yani kemal safa güntekin' in yazdığı 'düşkünler' üçlemesinin ilk iki kitabı.

ama biz anlatmaya en baştan başlayalım...

*

geçtiğimiz aylarda bir arkadaşımın kitaplığını karıştırırken, yazarı müstear tadında bir isme sahip bir kitap, 'eskiyi çağrıştıran, özellikle epritilmiş' pek renkli kapağıyla dikkatimi çekti. haksızlık etmeyeyim; şu sıralar avrupada yaşamayı tercih eden bu arkadaşımın ilgi alanları hoşuma gider, okuma zevkine de fazlasıyla güvenirim. yani, onun kitaplığındaki bildiğim, bilmediğim ne varsa her zaman dikkatimi çeker.

kitabın başında, adı, muhtemelen kemal tahir, peyami safa ve reşat nuri güntekin'den ödünç alınarak edinilmiş kemal safa güntekin adlı yazar hakkında "altmışlı yıllarda doğdu, ankara' da yaşıyor. mahlas kullanarak çeşitli roman ve inceleme kitapları yazdı. çift kişilikli olduğuna inanıyor." deniyor.

buradan yazarın kendi adıyla yayınladığı kitapları olduğunu çıkarttım. arka sayfadaki kitaba dair vaatler erkan goloğlu abimiz akif kurtuluş' u aklıma getirdiyse de bu iki kitabı ve kemal safa güntekin adıyla tutulan blogu okuduğumda ve yazarla yapılmış röportajlarda 'kadın' sesi duydum, en azından kadınların tarafını tutan bir ses.

kendisiyle yapılan röportajlarda, 'neden müstear tercih ediyorsunuz?' tadındaki sorulara verdiği cevaplardan tahminde bulunan tek kişinin ben olmadığımı, okurların ezel akay'dan murat belge'ye, tanıl bora'dan gürsel korat'a kadar bir yığın adı terennüm ettiğini de öğrendim.

önce oscar wilde'a sığınıp "yazar sadece yazısını değil benliğini, eylemlerini ve hatta bana kalırsa adını bile kurgular" diyor, peşi sıra umberto eco'nun "gerçek adıyla tanınmak isteyenlerin mahalledeki berber ve kasap tarafından tanınmak ister," diye yazdığını söyledikten sonra, "benim bu ismi seçerek nasıl bir şeye yöneldiğim belli oluyor, umarım oluyordur," diyerek sözlerini tamamlıyor.

yazarlık ve starlık hallerini karıştırıp, okurdan kendisine sinema ya da sahne yıldızı gibi davranmasını isteyen yazarlardan olmak istemiyor. çünkü kitap tüketim malzemesine, kitapçılar kitap-marketlere dönüşürken, aslolanın edebiyat olduğu unutulup "yazarın kimliği, nasıl yazdığı, neyle yazdığı, nasıl çalıştığı, neyi sevip sevmediği daha önemli hale geldi."

asıl isteği, tanınmak değil okunmak: "gerçek adımla yazdığımda 'vay, şu kadına -belki de adama- bak, gemi azıya almış' diyecekler ve ne yazdığımdan çok benimle ilgilenecekler. bunu istemiyorum. (...)kenarda durmayı, hiç yokmuş gibi o sokaklarda gezmeyi yeğliyorum. sokaklarda gezerken fotoğrafımın çekilmesini isteseydim mahlas kullanmazdım."

idolü ise, 'bir şehirde yeterince ünlü olduklarını hissettiklerinde, başka bir şehre göçen ve o şehirde yeni bir isim ve üslupla yeniden çalışmaya başlayan' japon ressamları.

*

kadın düşkünü, hepimizin büyürken okuduğu, hatta "bir teneffüs daha yaşasaydı/ tabiattan tahtaya kalkacak"* öğrencilerin okumak zorunda kaldığı milli romanın, rita ise sözde entelektüel görünmelerine rağmen sığ, içeriği üniversite birinci sınıf düzeyini aşmayan, psikolojik, felsefik, sosyolojik tavırları biraz mürekkep yalamış herkesin takdir edeceği san'at romanının birer paradosi.

onlar gibi konuşan ama onlar gibi söylemeyen bir tersine çevirme.

milli roman, cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren özellikle milli şef döneminde devletin vatandaş idealini ele veren, 'cumhuriyetin vaaz ettikleri'ni okuruna aktaran, iç dünyası ve cinselliği olmayan kahramanları vasıtasıyla gençliğe belli düşünce ve davranış kalıplarını kabul ettirmeyi, sevme biçimlerini öğretmeyi amaçlayan, toplumu yansıtmaktan uzak bir edebiyattı.

san'at romanının ise hiçbir zaman adıyla ilgisi olmadı; bir şeyi anlatmamayı tercih ederek mana kazandı daha çok.

*

her iki roman da birer epigrafla açılıyor.

kadın düşkünü, “roman, bir vasıtadır. roman, idealini milli hislerin menbaından almalıdır. böyle bir roman, okuyucusunu vatan sevgisile ve türklüğe yaraşır bir vakarla doldurur, her türk çocuğunu da eğilmez baş olarak yüceleceği fikriyata sevk eder. içinde bir kelime bile ahlakdışı söz ihtiva etmeyen, fıtratımıza ters düşmeyen, her bir kahramanı heykel gururu ile dolu, milletimizi yüceltmeyi gaye edinmiş bir edebiyat! işte roman denince ne anladığımızın tarifi. (s. şiremenlioğlu, dil ve edebiyat meselelerimiz, birinciteşrin 1944, ankara)” diye başlarken neleri karşısına aldığını, kime ve neye savaş açtığını daha yolun başında belli ediyor. dahası kitabın bütününe sinmiş mizah da buradan başlıyor.

rita da benzer yoldan ilerliyor: “neymiş? 'çanlar kimin için çalıyor' muş. san'at kisvesi altında haçlı propagandası yapcaksınız da susacak mıyız? bizim san'atımız millidir; öyle kilise, bar, kârhane köşelerinde devşirilmemiştir. türk, bunu bilmeyenin başına dünyayı geçirir. isterseniz cadde-i kebir'in türklükten habersiz fanfinlerine çalın ama elimizde bir tutam ot var, müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz, çanınıza ot tıkarız. (nurettin osman menteşe, sansür mes'elelerimiz, miiletim gazetesi, 27.3.1948)” san'ata karşı duran bakışa rağmen inadına san'at romanı. ‘mevcut kullanım biçimlerine, kendini tüketen narsizme’ yönelik bir gönderme. dahası bir çeşit meydan okuma; hem san'at romanına hem de hakim bakışa.

*

hem kadın düşkünü hem de rita, bin dokuz yüz ellilerin politik ve sosyolojik fotoğrafını çekmeye karadeniz kıyılarından başlıyor: bayram kozlu'dan yola çıkıp, trenle ankara üzerinden germencik'e, cemile ise samsun'dan yola çıkıp, ankara'da bitebilecek hikayesinde kayseri'ye varıyor. sanki iki roman arasında bir ayna var: ankara...

ikisi de gerçek isimlerini terkedip başka isimlerle hayatına devam ediyor: askere gidip 'düşkün'ü olduğu kadınlardan uzak kalmak istemeyen bayram, trende nüfus cüzdanını bulduğu yozgatlı ramazan'ın ismine sahip çıkarken, kendisini boğan ailesinden ve samsun'dan uzağa gitme derdindeki cemile de her pavyon çalışanı gibi kendine bir isim seçiyor: rita.

bütün bunlar, müstearla yazan yazarın kahramanlarına oynadığı bir oyun gibi.

*

kadın düşkünü, memleketin zengin köşesi ege'de, iyi eğitim almış, soylular gibi davranan kişiler arasında bir çeşit rus romanı havasında geçiyor ve fransızca okuyan, batılı gibi davranan insanların arasına hem bayram'ı hem de milli romanın görmezden geldiği cinselliği ve gündelik hayatın dilini sokuyor.

rita ise, kayseri'nin yeni zenginlerini, her şeye sahip olacak kadar parası olduğu halde neye sahip olacaklarını bilemeyen, zengin olunca taşındıkları halde eski fırsat buldukça eski mahalleye gelmekten vazgeçemeyen insanların arasında gezinen bir roman.

iki romanda da, zenginlerin maddi durumlarındaki şaibe, "çok laf yalansız, çok mal haramsız olmaz" sözünü hatırlatıyor. okuyucu başını yere eğerek, bir zamanlar ortak bir hayatı paylaşırken, yanlış okunan millet kavramı yüzünden yaşadığı toprakları terketmek zorunda kalan insanları düşünüyor.

anlıyor ki, anadolu'dan balkanlar'a, balkanlar anadolu'ya karşılıklı göçler bir yanlışı düzeltmiyor, hatta iki yanlış yapıyor ve bir çok doğruyu alıp götürüyor.

*

romanlar, tanrıyazarın bencil bakış açısından ya da taraf tutan yazan tehlikesinden uzak durabilmek için farklı anlatıcıların anlattığı bölümlerden oluşuyor. kadın düşkünü'nde bu anlatıcılar romanın karakterleriyken, rita da ise nesneler.

bayram'ın küpü, rita'nın ise kolyesi var: biri koleksiyonuna kattığı her kadın için küpüne bir taş atarken, diğeri her erkek için kolyesinin zincirine boncuk takıyor... ama sonunda, bayram'ın küpü içinde para var zannıyla askerler tarafından kırılırken, bekir'in fotoğrafını kalp şeklindeki kolyesine, kendi fotoğrafının karşısına yerleştirmek isteyen rita kolyesini çıkartırken kolyenin zinciri kopar, boncuklar yere saçılır.

*

bu, biçim ve coğrafya olarak ayrılsa bile bin dokuz yüz ellileri konu edinen iki romanın bazı ortak karakterleri de var: kör ihsan, bakanlık başmüfettişi mükremin bey, necip bey...

türk siyasetinin üç temsilcisi.

necip bey, kuruluşundan bu yana ülkenin yakasından düşmeyen, resmiyete dökülmüş faşizmi temsil eden, birlik ve beraberliği düşman icat ederek tesis etmeye çalışan derin-karanlık adam.

kör ihsan, anlamından boşandırılmış bir muhafazakarlığın temsili. belki de bu yüzden kör. ötekine düşman bu adam, her iki romanda da "küçük kıyametlere neden olan biri."

mükremin bey, milli romanın bizden olmamızı istediği, vatan sevgisiyle dolu, idealist aydın. tabi ki, bakanlık başmüfettişi.

*

demokrat parti dönemini anlatan 'düşkünler' üçlemesi, yazarın söz verdiği üzere, ölmez de sağ kalırsa 'yirmi yedi mayıs'la beraber son bulacak.

bu yazıya gelince, yazarın cümleleriyle son bulsun.

“bu kadar kötülük içinde gülmeye hakkımız var: iyimserlik, zor günlerin şeytan kovma duasıdır. kime bilmem ama toplumun böylesi dilekleri zaman içinde kabul ettiğine dair ümitler olmadan yaşam acılaşıyor.“




*: ece ayhan, meçhul öğrenci anıtı

13 Nisan 2011 Çarşamba

günün sorusu: new york

neden new york'u amerikalılar gibi yazıp onlar gibi okuduğumuz halde, paris'i fransızlar, berlin'i almanlar gibi yazmamıza rağmen sakinleri gibi okumuyoruz?

london-londra, wien-viyana bahsine hiç girmiyorum bile...

12 Nisan 2011 Salı

nergis

nisan ayının ortasında nergis de nereden çıktı, dediğinizi duyar gibiyim. üstelik, t.s elliot'tan bu yana nisan, benim için de leylak demektir.

dün bankaya, ardından 'son hal'i sevgi'ye göndermek için postaneye uğramıştım. postaneden bir önceki çok katlı binanın altında şehrin diğer çiçekçilerine benzemeyen, kesme ve yapma çiçeklerin yanında gerçek çiçekler de satan bir dükkan vardır.

dışarıda, girişin hemen yanında ucuz çiçekler olur; kimi zamansız solmuştur, bir diğerinin yaprak simetrisi bozuktur, kiminin de adını asla bilemeyeceğimiz latince bir hastalık yüzünden yaprağına nokta kadar bir kuruluk konmuştur.

tıpkı kelepir kitaplar gibi.

plastik saksıya dikilmiş soğanlardan boy vermiş beş tane nergis kökü. üstelik uçları patlamaya hazır. o an aklıma the science of sleep'teki stéphanie geldi. onun oyuncak atı eskiciden alıp tamir etmesine ve kendi yaptığı oyuncakların arasına koymasına dair savunması: onu ilk gördüğümde o kadar hüzünlüydü ki hemen aldım.

eve geldim. ilk iş olarak plastik saksıdan kurtuldum. nergisleri fazla suya kurban gitmiş bir menekşeden arda kalan seramik saksıya taşıdım.

şimdi ise, ben bu tahta masanın sol yarısını işgal ederken, onlar diğer taraftaki dergi, kitap ve defterlerin yığınından arta kalan sağ köşede duruyor ve tarifsiz kokusu eski zamanları yedeğine alıp birer birer saklandığı yerden çıkarıp getiriyor.

deniz sakin. gökyüzünde bulutlar.