bugün bir emrah serbes yazısı okudum ve kalbim ağrıdı. o yazının son paragrafını üzerinde birazcık oynadıktan sonra buraya aldım.
benim, emrah'tan ve bu yazıdan öğrendiğim şey şu: "fırsatı varken ağlamalı insan. ele güne sergilenmeyecek duyguları olduğunu düşünmemeli. sadece gözüne sabun kaçmış çocuklara bırakmamalı bu işi. derdini anlatabilecek kadar ağlayabilmeli en azından. ve önündeki yol yürüyebileceğinden uzun olsa da yürümeli o yolu, yürüyebildiği yere kadar. sonunda perişan olacağını bilse de, zihni karmakarışık ve kalabalıkken kendisi yapayalnız kalacağını bilse de yürümeli. ne zaman başladığını fark etmediğimiz yağmurun ne zaman bittiğini de anlayamamıştık o yaz. iki bin dokuz yazı geri gelmeyecek. geri gelmeyecek diğer yazlar gibi."
*
sadece bunu değil başka şeyler de öğrendim o yazıdan: iki bin on bir yazının bir daha geri gelmeyeceğini mesela... sonra, sonbaharın.
kışın ve ilkbaharın...
30 Ağustos 2012 Perşembe
27 Ağustos 2012 Pazartesi
o sahne: sevmek zamanı (1965)
bu yıl şubat ayında istanbul'a gittiğimde doğal olarak yakari'ye de uğramıştım. bir ara kendimi, kitaplığın karşısında durmuş rafları yorarken buldum. mesleki kitapları dışında neredeyse aynı kitaplara sahibiz ama onun altını çizdiği yerleri okumanın hazzı bir başkadır.
elim hareket yayınları'ndan çıkma sevmek zamanı senaryosuna gidince, hem o sahneye konu edebileceğim bir kaç sahne gözümün önüne gelmiş, hem de diyalogları dinleyip yazmak zorunda olmayacağım için kendi kendime, "neden olmasın," demiştim. aynı kitap bende de vardı nasıl olsa. birkaç tanesine 'nisan iki bin-ankarası'nda sahafta rastlamış, kelimenin tam manasıyla üzerine atlamıştım. her zaman olduğu biri kendim diğeri yakari için: "dost'a, aşktan anladığı için..."
benim için önemli şeylerin hakkını verememe, vermeye kalktığımda sözcüklerimin bitmeyeceği korkusu ve yazmak konusundaki yavaşlığım gündelik hayatın rutiniyle bir defa daha birleşince bu günlere kadar gelmiş olduk.
eksile eksile geldik: önce yönetmen metin erksan(dört ağustos), peşi sıra başrol oyuncusu müşfik kenter(on beş ağustos) ebediyete yürüdü.
benden eksilenlere ise boş verip başlayalım.
*
burada, türk sinemasına dair yaptığım sıralamada birinci filmden bahsediyoruz. ve bu başarı birinci olabilmesinde değil, vesikalı yarim varken birinci olabilmesinde.
çünkü güzel. istisnasız güzel...
*
halit refiğ, "sevmek zamanı neyi anlatır?"* başlıklı yazısına, "daha pek kimseler görmemişti sevmek zamanı'nı," diyerek başlar. "bir garip film diye bahsediliyordu. resme âşık bir adam, yağmur fırtına demeyip, kocaman bir fotoğrafla ormanlarda dolaşıyormuş."
benzer bicimde semih kaplanoğlu da yusuf üçlemesi'nin peşi sıra uygar şirin'le yaptıkları nehir söyleşide** yetmişlerin mahrumiyetine vurgu yaptıktan sonra, "(...) metin erksan efsanesi vardı. sevmek zamanı'nı falan öyle ha deyince seyredemiyorsun, yok ortada." der.
bakmayın siz bugün youtube'tan bile izlenebiliyor oluşuna, sadece yetmişlerde değil, doksanların sonuna doğru da "sevmek zamanı'nı ha deyince seyredemiyor"dunuz. ilk seyredişim trt2 yayınıyla mı, yoksa trt2 yayınından çoğaltılmış bir kopyayla mı şimdi hatırlamıyorum ama film, hakkında konuşurken, düşünürken uzun süre gözlerimin önünde trt2 logosuyla oynayıp durmuştu.
*
sevmek zamanı, filmlerinde gerçekçi bir anlayışla toplumsal meseleleri işleyen, bunların ikisiyle (berlin-susuz yaz ve kartaca-yılanların öcü) uluslararası film festivallerinden ödülle dönen, 1965 seçimlerinde türkiye işçi partisi istanbul (bağımsız) adayı metin erksan'ın, kendi filmleri de dahil dönemin toplumsal gerçekçi filmlerinden duyduğu rahatsızlığı yüksek sesle söylemeye başladığı günlerde ortaya çıkar.
belki de kemal tahir'in "sanatçı sezgisi" dediği gücü farketmiştir: "sanatçı sezgisi, günümüzde çok çeşitli ve çok köpoğluca hazırlanmış aldatmacalara karşı sanatçının en önemli dayanağıdır. çünkü şuurumuz bizi, hele de taraf tuttuğumuz sıralar, kısa ya da uzun süre aldatır."
aksi takdirde neden, sinemada toplumsal gerçekciliğin en güçlü savunucusu metin erksan, görünüşte hiçbir toplumsal boyutu olmayan bir film yapar? 'gerçek'le yetinmeyip 'gerçekçilik'ten 'gerçek-üstücülük'e geçmek istediği için mi?
*
sonuç olarak, hikayesini oldukça kişisel bir dille, dönemin kalıplarının dışına çıkarak anlatır. seçtiği fotoğraflar için uzaklardan kelime aramaya gerek yoktur: adeta 'şiir' yazar. ama güzelliğini ancak gören gözlere göstermek için direnen divan şiirine benzer yazdığı bu şiir. imajlar, mecazlar...
sadece yapı ve anlatım dili olarak değil, konusuyla da eskiyi çağrıştırır: bir rind örneği olan boyacı halil, mutlak güzelliğin aksi olan tabiatın ortasında modern zamanların getirdiği sahte sevgilerden kaçarak, ideal sevginin hayaliyle yaşamaktadır. bir resme tutulur ve bu durum halil'in önünde asla bitmeyecek, kirlenmeyecek bir aşkın yolunu açar. meral'in ortaya çıkması halil'in içinde bir kaç yaprak hışırtısına neden olsa da dallara bir şey olmaz ve kadın yerine aşkı seçer. çünkü bilir, kadın gidecektir ya da ölecektir.
bu özelliğiyle sevmek zamanı, yalnızca geleneksel türk sanatlarının konu ve anlatım olarak sinemadaki en güzel örneği olmakla kalmaz, aynı zamanda değişen toplum koşulları içinde gerçek sevgiyi bulma umudunu yitiren, bu durumunu acı bir şekilde farkeden insanın duygu çıkmazını ifade eder.
konusuyla bir yeşilçam melodramına dönüşebilecek film, metin erksan'ın maharetli elleri ve üst düzey sinema dili sayesinde, bu coğrafyada yaşayanların tasavvuf yoluyla haşır neşir olduğu plotonik aşkın sadece türk değil dünya sinemasında vardığı zirvelerden birine dönüşür.
*
şimdi ise, bir yandan filmi bilmeyenlerin bile haberdar olduğu, benim ise ilk seyrettiğim andan bu yana t.s. elliot'un edebiyat üzerine düşünceler'de kullandığı "metafizik şiir" ifadesini yakıştırdığım, bir fotoğrafı ve gelinlik giymiş mankeni yanına almış halil'in mezarına yürüyen filleri hatırlattığı ve jim jarmusch işi dead man'e bağlanan göl sahnesini düşünürken o sahneye yürüyelim:
"sahne 19 / büyükada'da denize ve çevreye hâkim bir tepe
rüzgâr çamların dallarında garip fısıltılar çıkartmakta, dalgalar kayaları dövmektedir. tepede meral ve halil konuşmadan durmaktadır. aşağıda kayalara çarpan denizi seyrederler. sonbaharı yaşayan tabiatın içinde ikisi de yalnız ve hüzünlüdürler. birden halil konuşmaya başlar.
sözlerinin burasında halil durur. resimle yaşantısını sessizce sürdürür. meral, halil'in sözlerinden konuşamayacak kadar etkilenmiştir. dalgalar kıyıları döver, bir martı daireler çizer havada. meral yavaşça konuşur.
halil susar. meral bir şey diyemez. halil'in bu tepkisi karşısında söyleyecek söz bulamaz. halil de susar. birbirlerine bir kere daha bakarlar. sonra, halil koşar adımlarla uzaklaşır. meral orada öylece kalır. siyah kayalar beyaz köpükler içindedir. meral çaresiz ve acılı dimdik durmaktadır."*
*: metin erksan- sevmek zamanı (senaryo), hareket yayınları 1973
**: yusuf'un rüyası, timaş yayınları 2010
elim hareket yayınları'ndan çıkma sevmek zamanı senaryosuna gidince, hem o sahneye konu edebileceğim bir kaç sahne gözümün önüne gelmiş, hem de diyalogları dinleyip yazmak zorunda olmayacağım için kendi kendime, "neden olmasın," demiştim. aynı kitap bende de vardı nasıl olsa. birkaç tanesine 'nisan iki bin-ankarası'nda sahafta rastlamış, kelimenin tam manasıyla üzerine atlamıştım. her zaman olduğu biri kendim diğeri yakari için: "dost'a, aşktan anladığı için..."
benim için önemli şeylerin hakkını verememe, vermeye kalktığımda sözcüklerimin bitmeyeceği korkusu ve yazmak konusundaki yavaşlığım gündelik hayatın rutiniyle bir defa daha birleşince bu günlere kadar gelmiş olduk.
eksile eksile geldik: önce yönetmen metin erksan(dört ağustos), peşi sıra başrol oyuncusu müşfik kenter(on beş ağustos) ebediyete yürüdü.
benden eksilenlere ise boş verip başlayalım.
*
burada, türk sinemasına dair yaptığım sıralamada birinci filmden bahsediyoruz. ve bu başarı birinci olabilmesinde değil, vesikalı yarim varken birinci olabilmesinde.
çünkü güzel. istisnasız güzel...
*
halit refiğ, "sevmek zamanı neyi anlatır?"* başlıklı yazısına, "daha pek kimseler görmemişti sevmek zamanı'nı," diyerek başlar. "bir garip film diye bahsediliyordu. resme âşık bir adam, yağmur fırtına demeyip, kocaman bir fotoğrafla ormanlarda dolaşıyormuş."
benzer bicimde semih kaplanoğlu da yusuf üçlemesi'nin peşi sıra uygar şirin'le yaptıkları nehir söyleşide** yetmişlerin mahrumiyetine vurgu yaptıktan sonra, "(...) metin erksan efsanesi vardı. sevmek zamanı'nı falan öyle ha deyince seyredemiyorsun, yok ortada." der.
bakmayın siz bugün youtube'tan bile izlenebiliyor oluşuna, sadece yetmişlerde değil, doksanların sonuna doğru da "sevmek zamanı'nı ha deyince seyredemiyor"dunuz. ilk seyredişim trt2 yayınıyla mı, yoksa trt2 yayınından çoğaltılmış bir kopyayla mı şimdi hatırlamıyorum ama film, hakkında konuşurken, düşünürken uzun süre gözlerimin önünde trt2 logosuyla oynayıp durmuştu.
*
sevmek zamanı, filmlerinde gerçekçi bir anlayışla toplumsal meseleleri işleyen, bunların ikisiyle (berlin-susuz yaz ve kartaca-yılanların öcü) uluslararası film festivallerinden ödülle dönen, 1965 seçimlerinde türkiye işçi partisi istanbul (bağımsız) adayı metin erksan'ın, kendi filmleri de dahil dönemin toplumsal gerçekçi filmlerinden duyduğu rahatsızlığı yüksek sesle söylemeye başladığı günlerde ortaya çıkar.
belki de kemal tahir'in "sanatçı sezgisi" dediği gücü farketmiştir: "sanatçı sezgisi, günümüzde çok çeşitli ve çok köpoğluca hazırlanmış aldatmacalara karşı sanatçının en önemli dayanağıdır. çünkü şuurumuz bizi, hele de taraf tuttuğumuz sıralar, kısa ya da uzun süre aldatır."
aksi takdirde neden, sinemada toplumsal gerçekciliğin en güçlü savunucusu metin erksan, görünüşte hiçbir toplumsal boyutu olmayan bir film yapar? 'gerçek'le yetinmeyip 'gerçekçilik'ten 'gerçek-üstücülük'e geçmek istediği için mi?
*
sonuç olarak, hikayesini oldukça kişisel bir dille, dönemin kalıplarının dışına çıkarak anlatır. seçtiği fotoğraflar için uzaklardan kelime aramaya gerek yoktur: adeta 'şiir' yazar. ama güzelliğini ancak gören gözlere göstermek için direnen divan şiirine benzer yazdığı bu şiir. imajlar, mecazlar...
sadece yapı ve anlatım dili olarak değil, konusuyla da eskiyi çağrıştırır: bir rind örneği olan boyacı halil, mutlak güzelliğin aksi olan tabiatın ortasında modern zamanların getirdiği sahte sevgilerden kaçarak, ideal sevginin hayaliyle yaşamaktadır. bir resme tutulur ve bu durum halil'in önünde asla bitmeyecek, kirlenmeyecek bir aşkın yolunu açar. meral'in ortaya çıkması halil'in içinde bir kaç yaprak hışırtısına neden olsa da dallara bir şey olmaz ve kadın yerine aşkı seçer. çünkü bilir, kadın gidecektir ya da ölecektir.
bu özelliğiyle sevmek zamanı, yalnızca geleneksel türk sanatlarının konu ve anlatım olarak sinemadaki en güzel örneği olmakla kalmaz, aynı zamanda değişen toplum koşulları içinde gerçek sevgiyi bulma umudunu yitiren, bu durumunu acı bir şekilde farkeden insanın duygu çıkmazını ifade eder.
konusuyla bir yeşilçam melodramına dönüşebilecek film, metin erksan'ın maharetli elleri ve üst düzey sinema dili sayesinde, bu coğrafyada yaşayanların tasavvuf yoluyla haşır neşir olduğu plotonik aşkın sadece türk değil dünya sinemasında vardığı zirvelerden birine dönüşür.
*
şimdi ise, bir yandan filmi bilmeyenlerin bile haberdar olduğu, benim ise ilk seyrettiğim andan bu yana t.s. elliot'un edebiyat üzerine düşünceler'de kullandığı "metafizik şiir" ifadesini yakıştırdığım, bir fotoğrafı ve gelinlik giymiş mankeni yanına almış halil'in mezarına yürüyen filleri hatırlattığı ve jim jarmusch işi dead man'e bağlanan göl sahnesini düşünürken o sahneye yürüyelim:
"sahne 19 / büyükada'da denize ve çevreye hâkim bir tepe
rüzgâr çamların dallarında garip fısıltılar çıkartmakta, dalgalar kayaları dövmektedir. tepede meral ve halil konuşmadan durmaktadır. aşağıda kayalara çarpan denizi seyrederler. sonbaharı yaşayan tabiatın içinde ikisi de yalnız ve hüzünlüdürler. birden halil konuşmaya başlar.
halil - resmini verdikten sonra ben seni artık gelmez sanıyordum.
meral - gelmiyecektim, gelmiyecetim ama görüyorsun ki öyle olmadı.
halil - iki insanın ilişkisi çok güzel bir şey.
meral - dostluğu aşan ilişkilerden neden kaçıyorsun?
halil - bu sözünle âşık olmayı kasdediyorsan, dostluğu bu dünyada hiçbir şey aşamaz.
meral - o halde sen bana âşık olmaktan da öte duygular içindesin.
halil - hayır, ben sana âşık değilim.
meral - olmaz böyle şey. resmime âşık olman beni sevmen demektir. dünden beri hep sözlerini düşündüm... sen bana âşık olduğunu söylemekten korkuyorsun.
halil - olmayan bir şeyi nasıl söylerim? niçin beni anlamamakta inat ediyorsun? ben senin resmine âşığım, işte hepsi bu kadar.
meral - sen, ben yokken resmimi sevdin. işte ben varım artık. resmin aslı benim. bundan sonra ikimiz bu sevgiyi paylaşacağız. bu aşkın yarısı bana ait.
halil - sen dostlukların, aşkların kolay mı kurulduğunu, kolay mı sürdürüldüğünü sanıyorsun? resminle aramda ne kadar uzun zamanlar geçti. ilk karşılaşmamızı dün gibi hatırlarım. birden bana iyilikle, sevgiyle bakan bir yüz gördüm. elbiselerim eskiydi, kirliydim, sakallarım uzamıştı. inanamadım. o insanca bakışı bir daha göremem diye resme bakmaktan korkuyordum. ikinci kere zorlukla baktım sana. gene iyilik, gene sevgi vardı gözlerinde. nihayet değişmezi bulmuştum. resmin benim içime bakıyordu. boş evde soğuk kış gecelerinde beraber yaşadık. bana hep dostlukla, iyilikle, sevgiyle baktı. çok zamanlar gidip yüzünü tutardım, gözlerini öperdim. saçlarına değdirirdim ellerimi.
sözlerinin burasında halil durur. resimle yaşantısını sessizce sürdürür. meral, halil'in sözlerinden konuşamayacak kadar etkilenmiştir. dalgalar kıyıları döver, bir martı daireler çizer havada. meral yavaşça konuşur.
meral - benim bakışlarımda da sevgi var. ben de senin kendini görüyorum. resmimin yerine ben seveceğim seni. artık ben varım.halil birden bağırarak konuşmaya başlar.
halil - hayır, hayır istemiyorum seni. benim dünyama girmeye kalkma. sonra merhametsizce yıkarsın onu. resmin benim kendimden bir parça. bırak ben onu seveyim. sen sevmek isteme beni. senin ellerini tutmak istemiyorum. sonra çekersin o ellerini benden. ben resmine âşığım, ölünceye kadar da onu seveceğim.
halil susar. meral bir şey diyemez. halil'in bu tepkisi karşısında söyleyecek söz bulamaz. halil de susar. birbirlerine bir kere daha bakarlar. sonra, halil koşar adımlarla uzaklaşır. meral orada öylece kalır. siyah kayalar beyaz köpükler içindedir. meral çaresiz ve acılı dimdik durmaktadır."*
*: metin erksan- sevmek zamanı (senaryo), hareket yayınları 1973
**: yusuf'un rüyası, timaş yayınları 2010
24 Ağustos 2012 Cuma
taklit
"bebek taklidi yaparak konuşan kadınlardan daha itici pek az şey vardır," cümlesi 'galat-ı meşhur'lardandır ve her türden 'seçme sınavı'na konu olacak kadar büyük bir anlatım bozukluğu içerir. çünkü, bebekler konuşmaz ve orada kadınların asıl taklit ettiği şey annelerin bebekleriyle konuşmasıdır.
evet, o tarz konuşmalardan bahsediyorum.
bir erkeğin ardına bakmadan yanınızdan uzaklaşmasını istiyorsanız annelerin bebekleriyle konuşmasını taklit edin. yok, eğer o adam gittiği yerden bir daha gelmesin istiyorsanız, üzerine, ağladı ağlayacak küçük bir çocuğu taklit edin. çenesinin titremesi dahil.
evet, o tarz konuşmalardan bahsediyorum.
bir erkeğin ardına bakmadan yanınızdan uzaklaşmasını istiyorsanız annelerin bebekleriyle konuşmasını taklit edin. yok, eğer o adam gittiği yerden bir daha gelmesin istiyorsanız, üzerine, ağladı ağlayacak küçük bir çocuğu taklit edin. çenesinin titremesi dahil.
23 Ağustos 2012 Perşembe
california dreamin'*
mevlüt ömer bayramda yaptığımız telefon konuşmasında, sonradan yırtıp attığı ilk şiirini de sayarsak toplamdaki üçüncü şiirini yazdığını söylemese, "daha tamamlamadım," diye itiraz etmesine rağmen ısrarlarıma dayanamayıp taslak halini okumasa, ben de onca mısra içinde "yaz günlerine saklı sonbahar"a takılıp kalır mıydım?
"geçip giden şu yazı özledim şimdiden," diyen eski bir cümle beni yeniden bulur muydu?
ve en nihayet, chungking express ve california dreamin' eşliğinde uzaklar hayali kuran, belki de yaşadığı hayata ancak bu şekilde katlanabilen garson kız aklıma düşer miydi?
california dreamin', bir yaz gününde...
*the mamas & the papas, california dreamin'
"geçip giden şu yazı özledim şimdiden," diyen eski bir cümle beni yeniden bulur muydu?
ve en nihayet, chungking express ve california dreamin' eşliğinde uzaklar hayali kuran, belki de yaşadığı hayata ancak bu şekilde katlanabilen garson kız aklıma düşer miydi?
california dreamin', bir yaz gününde...
*the mamas & the papas, california dreamin'
21 Ağustos 2012 Salı
güzelim
"aslında çirkin değilsin sen
çirkin görünmek istiyorsun
güzelliği târif için"
(can yücel, estetik)
*
"çirkin olduğum için aynaya bakmazsam;
çirkin görünmek istiyorsun
güzelliği târif için"
(can yücel, estetik)
*
"çirkin olduğum için aynaya bakmazsam;
güzelim."
(ah muhsin ünlü, -rüya hakkındadan fazla-)
(ah muhsin ünlü, -rüya hakkındadan fazla-)
*
güzellik aynanın övgüsünü bırakmıştır. çünkü, kendini görmesi gereken yerde çoktan görmüştür.
*
"güzelim!
güzellik aynanın övgüsünü bırakmıştır. çünkü, kendini görmesi gereken yerde çoktan görmüştür.
*
"güzelim!
baksanız çatlarsınız güzelliğimden"
(melek arslanbenzer, allah vergisi bir güzellik)
(melek arslanbenzer, allah vergisi bir güzellik)
*
"çok sevdim güzel sevdim ve fakat güzelliğim kırıldı"
(adem turan, sessizlikler-I)
20 Ağustos 2012 Pazartesi
günün sorusu: yazarlar ve kahramanları
john fowles'ın sarah'dan bahsederken söylediği gibi, kahramanların yazarı kendisini yazmaya zorladığı, mecbur kıldığı, ikna ettiği anlar yok mudur?
17 Ağustos 2012 Cuma
tehlikeli şiirler: dört
bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla.
'iki mehtap arasında'* mesela...
*: kemal sayar, iki güneş arasında
'iki mehtap arasında'* mesela...
"her aşk bulunduğu kalbin şeklini alır.
toprak kokusu değince o rüyaya
aşk çözülür... geriye menekşeler kalır.
solmuş menekşeler: derinliğin tarihi.
yenik kavimlerin tarihi.
sevmek ateştir diye seslenir biri.
yalnız o mu? kavuşmak ateş
kalbini bıraktığın sular ateş
şarkılar ateştir: 'iki mehtap
arasında kaldı gönül.'
iki güneş
iki gökyüzü arasında.
bir buluta karşı iki güneş durduğunda
her ölüm kendi gövdesinin şeklini alır."
*: kemal sayar, iki güneş arasında
16 Ağustos 2012 Perşembe
streisand etkisi
benim için barbra streisand, arzuladığı yakışıklı erkeklerle sevgili olamadığı için mensubu olduğu zümrenin avantajlarından da faydalanarak yönettiği filmlerde, havalı ve yakışıklı erkeklerin aşık olduğu hüzünlü ve akıllı kadınları oynayan, belki de sadece bu yüzden film çeken biridir.
bir de koşarken dinlemeyi sevdiğim duck sauce işi barbra streisand vardır ama sayılmaz.
'streisand etkisi'ne gelince.
iki bin üç yılı... barbra streisand evinde otururken bir de ne görsün, bir fotoğrafçı evinin fotoğraflarını çekiyor. ortalığı ayağa kaldırıyor; ne hakla benim evimin resimlerini çekersiniz, benim evimin mahremiyetini nasıl halka açarsınız vesaire... hatta bununla yetinmeyip, ibret-i alem olsun diye, o zamana kadar hiçbir paparazziye açılmamış büyüklükte, tam elli milyon dolarlık bir tazminat davası açıyor.
takdir edersiniz ki, artist(!) olmak zor...
ama barbra streisand'ın bilmediği bir şey vardır: evinin fotoğrafını çekerken gördüğü ve mahremiyetini ihlal etmekle suçladığı kişi paparazzi değil, çevre fotoğrafçısıdır. kıyı boyunca binlerce fotoğraf çeken adam, tesadüfen karşısına çıkan evi öylesine fotoğraflamıştır ve doğal olarak mahkemece suçsuz bulunur.
ama asıl hikaye burada başlıyor. insanlar barbra streisand’in evi de ne enteresanmış, niye bu kadar saklanıyormuş acaba diyerek internette en fazla paylaşılan fotoğraf haline getiriyorlar. böylece barbra streisand mahremiyet, huzur ve inziva isterken evini bir anda dünyanın en tanınan mekanlarından biri haline getiriyor. bu gereksiz tepki yüzünden küçük düştüğü yetmezmiş gibi bir de kendi adını taşıyan bir kavram yaratıyor: streisand etkisi...
yani, küçük şeyler için bir bardak suda fırtına çıkarıp, sonrasında olayı anlamsızca büyütmenin adı.
bir de koşarken dinlemeyi sevdiğim duck sauce işi barbra streisand vardır ama sayılmaz.
'streisand etkisi'ne gelince.
iki bin üç yılı... barbra streisand evinde otururken bir de ne görsün, bir fotoğrafçı evinin fotoğraflarını çekiyor. ortalığı ayağa kaldırıyor; ne hakla benim evimin resimlerini çekersiniz, benim evimin mahremiyetini nasıl halka açarsınız vesaire... hatta bununla yetinmeyip, ibret-i alem olsun diye, o zamana kadar hiçbir paparazziye açılmamış büyüklükte, tam elli milyon dolarlık bir tazminat davası açıyor.
takdir edersiniz ki, artist(!) olmak zor...
ama barbra streisand'ın bilmediği bir şey vardır: evinin fotoğrafını çekerken gördüğü ve mahremiyetini ihlal etmekle suçladığı kişi paparazzi değil, çevre fotoğrafçısıdır. kıyı boyunca binlerce fotoğraf çeken adam, tesadüfen karşısına çıkan evi öylesine fotoğraflamıştır ve doğal olarak mahkemece suçsuz bulunur.
ama asıl hikaye burada başlıyor. insanlar barbra streisand’in evi de ne enteresanmış, niye bu kadar saklanıyormuş acaba diyerek internette en fazla paylaşılan fotoğraf haline getiriyorlar. böylece barbra streisand mahremiyet, huzur ve inziva isterken evini bir anda dünyanın en tanınan mekanlarından biri haline getiriyor. bu gereksiz tepki yüzünden küçük düştüğü yetmezmiş gibi bir de kendi adını taşıyan bir kavram yaratıyor: streisand etkisi...
yani, küçük şeyler için bir bardak suda fırtına çıkarıp, sonrasında olayı anlamsızca büyütmenin adı.
15 Ağustos 2012 Çarşamba
istatistik
yüz at üzerinde yapılan denemelerde, seksen beş boğulma, on beş kayıp vakası hâlâ dalgıçlık sporunun tehlikeli bir spor olduğunu ispatlamaya yetmiyorsa o kadar at bok yoluna gitti demektir.
'münazara' bahsi için zeyl
feridun düzağaç'tan münazaraya mütevazı bir katkı:
"aşka yazılan en yalan gerçek/ aşk eskir eskiye dönmez"*
*:son yaprağıydı güzün
"aşka yazılan en yalan gerçek/ aşk eskir eskiye dönmez"*
*:son yaprağıydı güzün
14 Ağustos 2012 Salı
bir masada iki kişi: iyileşmek
çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:
- şaşkınım.
- şaşırdığını biliyorum.
- sanki zaman tüneline girmiş ve üniversite yıllarına dönmüş gibiyim.
- biliyorum... biliyorum...
- bunun nasıl olduğu hakkında bir fikrin var mı?
- kafamda ve kalbimde olan bir sürü şey... ama benzetecek olsam, 'tedavi süreci' gibi, derdim.
- seninki tedavi gerektiren bir şey değildi ki. dışardan artist görünme pahasına kendini koruyordun sadece. görünen o ki, bu defa koruyamamışsın. ya da kaçamamışsın.
- tedavi süreci benzetmesi yanlış sayılmaz. önceki hikayelerde verilen ilaçları almıyor, tavsiyelere uymuyordum. bu defa tedaviye cevap verdiğimi farkettiğimde artık çok geçti.
*
ve asıl tedavi gerektirenin 'iyileşmiş olmak' olduğunu herkes gibi ben de biliyordum.
- şaşkınım.
- şaşırdığını biliyorum.
- sanki zaman tüneline girmiş ve üniversite yıllarına dönmüş gibiyim.
- biliyorum... biliyorum...
- bunun nasıl olduğu hakkında bir fikrin var mı?
- kafamda ve kalbimde olan bir sürü şey... ama benzetecek olsam, 'tedavi süreci' gibi, derdim.
- seninki tedavi gerektiren bir şey değildi ki. dışardan artist görünme pahasına kendini koruyordun sadece. görünen o ki, bu defa koruyamamışsın. ya da kaçamamışsın.
- tedavi süreci benzetmesi yanlış sayılmaz. önceki hikayelerde verilen ilaçları almıyor, tavsiyelere uymuyordum. bu defa tedaviye cevap verdiğimi farkettiğimde artık çok geçti.
*
ve asıl tedavi gerektirenin 'iyileşmiş olmak' olduğunu herkes gibi ben de biliyordum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)