29 Ağustos 2011 Pazartesi

anı içinde anı

annemle ne vakit fikir ayrılığına düşsek, "sen bizden uzak büyüdün," diyerek ettiği sitemin hayatımın bir gerçeğini işaret ettiğini biliyorum. ama her bayram, en geç arife günü bu evde oldum.

hatta bunun için, çeşme'ye inelim, uludağ'da kayak, abant bu mevsimde harika, ama kapadokya, bir üçgen kuralım köşeleri budapeşte-viyana- prag olsun, dokuz günlük uzak doğu turlarını birilerini kırmak pahasına da olsa her defasında görmezden geldim.

bayram sabahı erkenden kalkar, annemi annanemlerin bahçe kapısında bırakır, "farz olan vakit namazlarını, hatta islam peygamberinin 'hiçbir engel yok iken, ard arda üç cuma namazı kılmayan kişinin, allahü teala kalbini mühürler, yani iyilik yapmaz olur' uyarısına rağmen cuma namazlarını kılmayan ama bayram namazlarını kaçırmayan insanları anlamıyorum," diye söylenen ve muhafazakar terbiye almış olmasına rağmen kendimi bildim bileli fenerbahçe dışındaki her türlü toplaşmaya mesafeli duran babamla, biraz da annaneme saygımız yüzünden beş dakika yürüme mesafesindeki mahalle camiine giderdik.

*

ramazanın kışa denk geldiği zamanlardı. o sene bayramdan bir kaç gün önce gelmiştim. 'nerede o eski ramazanlar' tadında, huzurlu, ilahi bir ışıkla yıkanan, şefkat dolu günlerdi.

babam, şiddeti artan poyrazın rüzgargülüne ettiklerini görünce, gece başına bir iş açmasın diye fenere gitmiş, şimdi de yılların ustalaştırdığı elleriyle çelik telleri, çarkları, makaraları özenle temizliyor, kuruluyor, ekseni etrafında dönen devvar billurun altındaki rulmanları yağlıyor, mercekleri siliyor ya da fener elektriğe henüz geçmediği için her şey demek olan asetilenle dolu gaz deposunu kontrol ediyor olmalıydı.

biz, anne oğul; usul usul yanan bir sobanın ısıttığı salonda sohbetleşiyoruz. annem pencerenin önüne oturmuş oğlu öyle seviyor diye şekerini biraz fazla kaçıracağı sütlaç için pirinç seçerken bir yandan da anlatıyor:

"bu yıl ağaçların çoğu, yapraklarını adam gibi dökmeye fırsat bulamadan erken gelen ayazın keskin soğuğunda kavurdular. sonbahar sarısının hüznüyle tanışamayan yapraklar önce kahverengine sonra siyaha dönüp dalında kuruyuverdiler."

oturduğum yerden kalktım, kulağım annemin anlattıklarında kitaplığa yürüdüm, bu kış ikindisinin zayıf ışıkları lif lif çözülüp yeryüzüne dökülürken, bir çoğunu yıllar önce okuduğum kitaplar arasından birini seçebilmek için kitaplığın raflarını yormaya başladım. elim nihayet huzur'a* gittiğinde mümtaz ve nuran'ın bitmek bilmez istanbul gezmesi değil de eski bir yaz günü geldi aklıma.

başımı çevirip o tarafa baktım: kitaplığın önünde durmuş, eli bir kelebek vurdum duymazlığıyla bir kitaptan diğerine konuyor, sanki bir piyanonun tuşlarını dener gibi, bir kitabı itip diğerine geçmeden önce bir an karar vermiş gibi oluyordu. dikkat çekme isteğiyle dolu, hepsinin de kapağı kısa bir süre için açılan kitaplar, kısacık bir an baktığında gözüne çarpan, onu baştan çıkartmaya çalışan altı çizili cümleler, derkenarına dört çizgiden mürekkep yıldızlar konulmuş, yürek çizilmiş paragraflardan sonra dünün dünyası'nı** seçip, nasılsa bahçe içindeki o üç katlı evde değil de burada geçirdiği sonsuzluk kadar uzun bu yaz öğleden sonrasının sıcağında kendine kitap okuyabileceği serin bir köşe bulmaya gitti.

bense hala kitaplığın önündeydim ve annem mutfağa giderken açık kalan kapıdan mutfak penceresini, annemin ‘o toprakta, hele de o rüzgarda asla büyümez’ uyarılarına kulak asmayıp yıllar önce bahçeye diktiği armut ağacının dallarındaki son yaprakları gördüm.

poyraz dalların ucunda asılı kalmış son yaprakları yokluyordu.



*: ahmet hamdi tanpınar
**: stefan zweig



26 Ağustos 2011 Cuma

bir masada iki kişi: beni seviyosunuz

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- geçen yaz, bir arkadaşım ve ailesiyle tatile gitmiştik. dört beş yaşlarında bir kızları var: ada... tam da seveceğiniz gibi, kıvır kıvır sarı saçlar, kocaman mavi gözler. hemen bir arkadaş buldu kendine. bir gün baktık, çocuğun elinden tutmuş kumsala sürüklüyor. çocuk elini kurtardı, "gelmek istemiyorum, çünkü seni sevmiyorum", dedi.

- peki, ada ne yaptı?

- çocuğa kocaman bakıp "seviyosuun... seviyosuun...", dedi.

- ah, siz kadınlar... kaç yaşında olduğunuz farketmiyor, değil mi?

- diyeceğim o ki, ne kadar huysuzluk etseniz de beni seviyosunuz... beni seviyosunuz...

*

kadınlar...

dediğim gibi, kaç yaşında oldukları hiç farketmiyor.

nabokov'un cevabı

nabokov, yaklaşık bir ay önce sorduğum soruya oldukça uzaktan, bin dokuz yüz yirmilerden cevap veriyor:

"...kızıl harika denen türden bir kelebek belirdi bir yerden, masanın kenarına kondu, kanatlarını açıp soluyormuşcasına, yavaşça yelpazelemeye başladı. kanatlarının koyu kahverengi zemini yer yer zedelenmişti, kızıl şeridi solmuştu, kanatlarının kenarları aşınmıştı - ama hala ne kadar güzel, şenlikli bir yaratıktı..."*


*:rua, dam, vale

24 Ağustos 2011 Çarşamba

aşk

"aşk, insanın kendini ötekine teslim ettikçe içinde kaybolduğu ve öz denetimini yitirdiği bir cehennemdir."*



*:jorge luis borges

jorge luis borges

biliyorum, gündemi takip etme derdinden uzak kimliğim -belki de egom- akıp giden zamanın içindeki bir çok ayrıntıyı ıskalıyor ya da çok sonra farkediyor. ama yüce tanrı, bu dünyada olan biteni hepimizden daha iyi gördüğüne emin olduğum kör ve iflah olmaz serseri borges'in doğum gününü atlamama izin vermedi.

fırsat bu fırsat diyerek, yirmi dört ağustos bin sekiz yüz doksan dokuzda (nabokov'la aynı yılda doğmaları ne garip, ne güzel) buenos aires'te dünyaya gelen ve çok uzun bir yazıyı hak eden borges'i anmak için, her yerde rastlayabileceğimiz hayat hikayesini tekrar etmek yerine anekdotlar anlatalım ve oralarda bir yerde bizi seyreden ruhuna selam yollayalım.

*

her yıl ekim ayının ortalarında, nobel edebiyat ödülü adayı olarak ismi açıklanan ama bir türlü kazanamayan borges, bin dokuz yetmiş sekizde kendisine sorgulayan gözlerle bakan gazetecilere, ona nobel verilmemesinin bir gelenek haline geldiğini, kendisinin de iskandinav olan her şeyi sevdiği için bu geleneğin bir parçası olmaktan gurur duyduğunu söyler.

"her zaman bilimeyen üzerine yazdığım için son nobel ödülü'nü kazanan kişi üzerine yazma özgürlüğünü hissediyorum. umarım yanılmam. sanırım adı singer'di. gerçekten de pek tanınmamış bir bey (en azından birkaç gün öncesine kadar öyleydi), kim bilir, belki de iyi yazardır.(...) nobel ödülü'nün daimi adayı olarak kendimden bahsetmekten başka çare kalmıyor. nobel, bir yazarın hayatında kazanabileceği en büyük ayrıcalıktır. bunu hak ettiğimi sanmıyorum. ben unutulsun diye yazıyorum. yapıtlarımı nasıl anlatayım? bence biraz karışıklar. yalnız ödülü hak etmemem, kazanmak istemediğim anlamına gelmez. sadece simgelediği ödül için değil. kulağa kötü gelse de, parası fena değil."

yeterli miktarda para kazandığı zaman kitaplık alacağını söylerdi. evinin her yerinde kitaplar vardı.

hemen bir yıl sonra ispanya kültür bakanlığı, ispanyol şair gerardo diego ve borges'e ispanyol dilinin en önemli ödülü olan cervantes ödülü'nü layık görür ve bu haber borges'i mutluluğa boğar: "cervantes ödülü, politikacılar değil, edebiyatçılar tarafından verildiği için beni gururlandırıyor," der.

ayrıca o parayla espasa calpe ansiklopedisi'ni alabileceği için çok mutluydu. bundan bir radyo programında bahsedince, ertesi gün aksiklopediyi ona hediye olarak gönderdiler. mutluluktan uçarken etrafındakilere bulduğu yeni çözümü söyledi: "artık bir şeye ihtiyacım olduğunda veya bir şey hoşuma gittiğinde ne yapacağımı biliyorum, radyoda söyleyeceğim ve ertesi gün bana hediye edecekler."

ödüllerden söz açılmışken, bin dokuz dokuz altmış birde samuel beckett ile paylaştığı, avrupalı bir grup yayıncı tarafından verilen ve iletişim kanallarında daha çok görünmesine neden olan formentor ödülü'nü anmamak olmaz.

artık gittiği her yerde insanlar onunla sohbet etmek ve kitaplarını imzalatmak istiyordu. sıranın uzadığı günlerden birinde, borges ve yakın arkadaşı bioy düzinelerce kitap imzalıyor, bir yandan da şakalaşıyormuş: "adolfito, imzaladığımız onca kitaptan sonra imzasız kitabımızın ne kadar değerli olacağını bir düşünsene."

22 Ağustos 2011 Pazartesi

savunma değil fetih

yaşadığım hayat bana, savunma yaparak da maç kazanılabileceğini öğretse de, savunma yerine fethi tercih ederim.

benim demeyi, benim dediğimi gidip almayı.

21 Ağustos 2011 Pazar

where do you go to my lovely*

bellek güzergah dolu bir harita. ve bu güzergahlar bazan kendiliğinden, bazan da bizzat bizim tarafımızdan belirleniyor.

nasıl new york, i love you üzerine konuşurken paris, je t'aime hakkında konuşmamak mümkün değilse, buradan sonra hotel chevalier'yi anmamak da öyle.

iki bin yedi tarihli wes crawen filmi the darjeeling limited'in öncülü sayılan bu kısa film, iki eski sevgilinin paris'te bir otel odasında yaşadıklarını anlatır. fonda ise, ingiliz olduğu halde fransız aksanıyla söylüyormuş gibi yapan peter sarstedt'in söylediği where do you go to my lovely...

"nereye gidiyorsun güzelim, yatağında yalnızken/ seni sarıp sarmalayan düşünceleri anlat bana/ aklından geçenleri bilmek istiyorum.evet, istiyorum."

*peter sarstedt, where do you go to my lovely

20 Ağustos 2011 Cumartesi

o sahne: new york, i love you (2009)

ne güzel filmimizdin sen, paris, je t'aime...

aralarında ethan-joel coen kardeşler, tom tykwer, wes crawen, guy van sant, christopher doyle, hatta gérard depardieu'nun da bulunduğu yirmi iki yönetmenin imzasını taşıyan bu film, aşk ve yalnızlık temalı, paris güzellemesi yapan on sekiz kısa filmden oluşuyordu.

yıllardır aşk ve romantizm kelimeleriyle birlikte anılan paris, bu defa boyalı aşk ve romantik komedi filmlerindeki halinden uzak, yara izleri ve kirleriyle resmedilirken çok daha güzeldi.

ve çok sevildi.

*

ardı sıra gelen 'new york, i love you' fikrini ilk duyduğumda ise, bunu klasik amerikan kıskançlığına yormuştum. oysa ortada fikir babası fransız yapımcı emmanuel benhilby olan, new york'un peşi sıra, rio, shanghai ve jerusalem ile devam etmesi planlanan bir seri var: adı da, aşk şehirleri.

yine de daha ikinci filmde 'seri'nin kan kaybettiğini söylersek, bu yanlış olmaz. filmdeki on bir yönetmen arasında yer alan fatih akın, yanına uğur yücel'i de alıp chinatown adlı kısa filmle toplama katkıda bulunurken, anthony minghella çekimlerin başlamasından kısa bir süre önce hayata veda ettiği için, minghella'nın senaryosunu yazdığı upper east side'ı shekhar kapur yönetti ve minghella'ya adadı. yönetmenler arasında oscar törenine hazırlanan(!) natalie portman da var.

bu film, ilki gibi şehir güzellemesi yapmak yerine new york'un her türden insanı kucaklayan, etnik ve kültürel yapısına güzelleme yapmakta. bir anlamda, on bir eylül'ün üzerindeki gölgesine rağmen, 'hala aynı gemideyiz' mesajı.

*

film, genç bir hırsız ve orta yaşlı bir profesörün rekabet alanı olarak genç bir kız üzerinde şekillenen hikayesiyle vaatkar bir başlangıç yapsa da sonrasında ilkinden aldığımız hazzın yanına bile yaklaşamıyor. fatih akın'ın kısası ise hem konusu hem de uğur yücel'in harcanmış yeteneği ile en kötüsü.

en çok sevdiğim ise, yvan attal'ın yönettiği ve chris cooper'la robin wright'ın karşılıklı döktürdükleri kısa film. haliyle o sahneyi de kaçınılmaz bir biçimde o kısa filmden seçtim.

işte o sahne:

gece... bir lokanta ya da barın önünde soğuğu duyumsayarak sigara içen hüzünlü bir kadın. tartışılmayacak kadar cazip. kadın bir süre pencereleri, binaların yıpranmış duvarlarını, önünde akıp giden sokağı seyreder ve telefonla yaptığı iş görüşmesini bitiren bir adamın yanına yaklaşıp konuşmaya başlar:
"-you know, this is what i've always liked about new york. these little moments on the sidewalk, smoking, thinking about your life. makes you appreciate the city better. you can watch the buildings. you can feel the air and look at the people. sometimes meet somebody you feel like you can talk to.

- you can talk about what?

- things you can say to a stranger. you know, when there's no past, there's no guilt. have you ever made love to a perfect stranger?

- now you're teasing me.

- i believe i am.

- well, i mean...no, not exactly a perfect stranger, if you mean someone i wouldn't know at all.

- it's sad.

- it's sad? why?

- because there's almost nothing more exciting than fucking somebody you don't know. right? you don't know their name, barely saw their face.

- don't. don't tell me your name.

- you know what? as soon as i finish this cigarette, i have to walk back into that restaurant and sit down again in front of my husband.

- and?

- and he won't look at me. and he won't notice i'm not wearing a bra under my dress.

- no bra?

- no panties, either.

- oh. no underwear?

- not today.

- i feel sad for this poor, lonely husband who can't see his wife's hidden talents.

- don't you think he's like every man, though?

- he's typically blind and bored by his very own wife, ready to fantasize about the first unknown woman he hasn't fucked yet... am i bothering you?

- not at all.

- yeah. and you say that because now i've turned you on, right? you want to take me to bed. do you want to take me to bed?

- yeah, i probably do. aw, come on. all right, why are you telling me all of this?

- because tonight i want things to change. chain smoking's a bad thing. who knows? maybe we'll meet again."
*



*serbest çeviri:
"- new york'un bu özelliğini seviyorum. kaldırımlarda yaşananlar, sigara içmeler, nasıl bir hayatın olduğunu düşünmen falan. şehre hakkını teslim ediyor insan. binaları seyredersin, havayı hissedersin, insanları gözlemlersin. bazan sohbet edebileceğini düşündüğün insanlarla karşılaşırsın.

- ne hakkında mesela?

- yabancılara anlatabileceğin tarzda şeyler. ne geçmiş var ne de suçluluk.
(kadın kısa bir süre, sanki bir iç çekiş gibi susar) hiç tanımadığınız biriyle birlikte oldunuz mu?

- benimle kafa mı buluyorsunuz?

- buluyorum, evet.

- yani... hiç tanımadığım biriyle olmadı tabii. ufak da olsa bir tanışıklığımız vardı.

- üzücü.

- üzücü mü? neden?

- tanımadığın insanlarla sevişmek kadar heyecan veren bir şey yoktur. öyle değil mi? isimlerini bilmezsin, yüzlerini zar zor seçersin.
(kadın adama yaklaşır. sanki, tanışalım, der gibi elini adama uzatır ama adam pek hevesli değildir)

- yapma. adını söyleme bana.

- aslında bu sigarayı bitirir bitirmez restorana geri dönüp yine kocamın karşısına oturmak zorundayım.

- ve?

- yüzüme bile bakmayacak. sütyen takmadığımı fark etmeyecek.

- sütyen takmadın mı?

- külot da giymedim.

- iç çamaşırın yok öyleyse.

- bugün yok.


(kadın bunu söyledikten sonra bir kaç adım uzaklaşır ve adama sırtını döner. adamın yüzünde ne diyeceğini bilemeyen bir ifade)

- karısının gizli yeteneklerini göremeyen o adama üzüldüm.

- erkekler hep böyle değil midir? eşlerinden o kadar sıkılırlar ki gözleri onları görmez. tanımadıkları kadınlarla beraber olmanın hayallerini kurarlar... rahatsızlık verdim galiba?

- asla.

- tahrik olmaya başladığın için böyle konuşuyorsun şimdi, değil mi? beni yatağa atmak istiyorsun. istiyor musun?

- galiba...
(adam kadını öpmek için hamle yapar ama kadın izin vermez) yapma... o halde bana bu kadar şeyi neden söyledin?

- çünkü bu gece bazı şeylerin değişmesini istiyorum...
(kadın her şeyi geride bırakıp lokantanın kapısına yürürken geriye dönüp yeniden seslenir) arka arkaya içmek çok zararlıymış. kim bilir, belki tekrar karşılaşırız."

giden kadının ardından bakakalan adam, bir süre sonra içeri girer ve masada kendisini bekleyen eşinin karşısına oturur. dışarıdaki kadındır...

18 Ağustos 2011 Perşembe

günün sorusu: sarışın

bir kadın neden sarışın olmak ister?

bir masada iki kişi: rol

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- bak, geçti... geçti, değil mi?

- evet, geçti gitti.

- sana demiştim: bu, süreç değil an. yolumuzu yürüyüp varmadık, sadece yol üzerinde kısa süreliğine karşılaştık.

- haklı olduğundan şüphe duymuyorum. sadece, böyle anlarda huysuzluklarıma neden katlandığını, neden gitmeme izin vermediğini merak ediyorum.

- farkında değil misin? senin rolün bulduğun her fırsatta gitmeyi istemek, benimki de kalman için ikna etmek.

*

bir gün boş bulundu. ya da yorulmuştu artık. böyle bir fırsatı kaçıramazdım...

13 Ağustos 2011 Cumartesi

köprüleri yakmak

hayır, anlatım bozukluğu yok.

bile isteye öyle yazdım. ama türkçe'de öyle bir deyim olmadığını biliyorum.

tıpkı, geçmişe takılıp kalmış bir radyo spikerinin gecenin bir vakti çaldığı "if i knew the way i'd go back home" diyerek başlayan ve "half-remembered names and faces so far in the past/ on the other side of the bridges that were burned once they were crossed" diye devam eden elvis presley şarkısı where do i go from here'a* rastlamasaydım, bu yazının olmayacağını da bildiğim gibi.

*

bu şarkı ister istemez bana, internetin çeşitli mecralarında rastladığım, bazan şairi ile de anılan, galli şair dylan thomas'a ait "when one burns one's bridges, what a very nice fire it makes" cümlesinin türkçeleştirilmişi, "insan köprülerini yaktığında ne güzel ateş çıkar ondan"ı ve bu cümleyi her okuyuşumda duyduğum rahatsızlığı hatırlattı.

hayır, 'sivi'sinde 'çevirmen' yazan en az üç kişinin uğradığı bu sayfalarda çevirmenlik taslamak niyetinde değilim. kaldı ki, çevirmenlik hakkındaki düşüncemi daha önce belli etmiştim; kelime ve gramer bilgisinden çok yazarlık, şairlik ister.

"insan köprülerini yaktığında ne güzel ateş çıkar ondan" ise, akla gelen ilk cevabı vermek, ortalama kelime ve gramer bilgisiyle varılabilecek bir sonuçtan başka bir şey değil gibi geliyor bana.

anlaşılır olmaktan değil başka bir dile geçmekten bahsettiğimi özellikle belirterek soruyorum: yoksa çevirmenlik derken, gugıl transleytten hallice bir işten mi bahsediyoruz?

oysa, insan gemileri yaktığında ne güzel bir ateş çıkar, ne kadar doğru.

ne kadar güzel...



*söz-müzik: paul williams