yüce tanrım, bir zamanlar saçımı tavuk götü kestirdiğim için değil ama pantolonun içine atarak giydiğim tşörtler ve bermuda* yerine kapri pantolon giydiğim günler için bağışlanmamı dilerim.
*:elbette yanlarda cebi olmayanlardan
30 Haziran 2012 Cumartesi
27 Haziran 2012 Çarşamba
sen, sevgilim
mehmet murat: sözleştiğimiz gibi, üniversite sınavından sonra istediği kitapları almak için geldi. giderken bir tane daha 'terkedilmiş şiir' bıraktı: "savaş soğuk, bazı kızlar güzel, allah büyük..." terkedilmeseymiş bana ithaf edilecekmiş.
bu sabah, "bir tek 'terkedilmiş şiir'in yetmeyeceğini biliyorum," diyen bir e-posta aldım. ayrıca biyografisinin değişme zamanı gelmemiş mi? üstelik, artık düzyazı da yazıyormuş.
*
seni seviyorum.
senin sesini, hani şu kulaklarımdan geçerken rüzgarı kadın saçına çeviren, hava molekülerini hınçlarından tepindiren, adımı -ya da başka türlü adımı- söyleyişinde hani tam da şu sağ böbreğimin orayı titreten sesini seviyorum.
ellerini... dudaklarıma değdiğinde içlerini dumana boğan, dumanı içime çektiğimde ateşi kavuran ellerini... beni bitiren, ağulayan, seven ellerini seviyorum. kırılganlığını, hafifliğini.
sonra saçını seviyorum saçını. komik biliyorum, ama seviyorum... saçların güzel kokuyor. sen kokuyor. saçlarına sarındığım için kıskanan yorganım da, tenim de sen kokuyor sonra. kokunu burnumda değil, dişlerimde, gözlerimde, parmak uçlarımda duyuyorum. tekrar duyuyorum seni daha çok seviyorum. aklıma seni getiriyor kokun.
gözlerin. en karanlığın karanlığa bırakılınca duyduğu karanlık kadar sakin, vakur. sessiz gözlerin. bir şeyler demeye çalışıyorlar ya hani. ölüyorum. ayağa kalkıyorum. ölüyorum yine. gözlerinle dediklerin göğüs kafesime dokunuyor. boğazıma kadar çıkıyor. öksürtüyor. içimden kırmızı çıkıyor.
kirpiklerin sonra... su içmeye eğilir gibi öpmeye eğildiğimde titreşen kirpiklerin. bir pusulanın kuzeyi arayan iğnesi gibi titreşen kirpiklerini seviyorum.
dudakların. hani şu öpenlerden. adımı -ya da başka türlü adımı- söyleyenlerden. ben seni seveyim diye nefes alan, sonra göğsünü indirip kaldıran dudakların. içinde yeni damlamış mumlar olan, sonra da duman doldurduğun. benimkilere bastırıp mumu içime damlattığın dudakların. onlar olmasa ne yaparım?
belin sevgilim...belin neden bu kadar ince? "seni daha da öldürmek için sevgilim".
ayak bileklerinden ise, özellikle bahsetmiyorum.
sevgilim. neden yoksun?
neden sana hiç aşık olmadım? neden sana hep aşık olduğumda başka bir yerden gittin? sana her aşık oluşumda neden başkaydı adın?
neden her seferinde kendinden nefret ettirdin? neden hayal kırıklığı yaşattın?
senden nefret ediyorum.
seni seviyorum.
gelme sakın. bıktım artık.
bu sabah, "bir tek 'terkedilmiş şiir'in yetmeyeceğini biliyorum," diyen bir e-posta aldım. ayrıca biyografisinin değişme zamanı gelmemiş mi? üstelik, artık düzyazı da yazıyormuş.
*
seni seviyorum.
senin sesini, hani şu kulaklarımdan geçerken rüzgarı kadın saçına çeviren, hava molekülerini hınçlarından tepindiren, adımı -ya da başka türlü adımı- söyleyişinde hani tam da şu sağ böbreğimin orayı titreten sesini seviyorum.
ellerini... dudaklarıma değdiğinde içlerini dumana boğan, dumanı içime çektiğimde ateşi kavuran ellerini... beni bitiren, ağulayan, seven ellerini seviyorum. kırılganlığını, hafifliğini.
sonra saçını seviyorum saçını. komik biliyorum, ama seviyorum... saçların güzel kokuyor. sen kokuyor. saçlarına sarındığım için kıskanan yorganım da, tenim de sen kokuyor sonra. kokunu burnumda değil, dişlerimde, gözlerimde, parmak uçlarımda duyuyorum. tekrar duyuyorum seni daha çok seviyorum. aklıma seni getiriyor kokun.
gözlerin. en karanlığın karanlığa bırakılınca duyduğu karanlık kadar sakin, vakur. sessiz gözlerin. bir şeyler demeye çalışıyorlar ya hani. ölüyorum. ayağa kalkıyorum. ölüyorum yine. gözlerinle dediklerin göğüs kafesime dokunuyor. boğazıma kadar çıkıyor. öksürtüyor. içimden kırmızı çıkıyor.
kirpiklerin sonra... su içmeye eğilir gibi öpmeye eğildiğimde titreşen kirpiklerin. bir pusulanın kuzeyi arayan iğnesi gibi titreşen kirpiklerini seviyorum.
dudakların. hani şu öpenlerden. adımı -ya da başka türlü adımı- söyleyenlerden. ben seni seveyim diye nefes alan, sonra göğsünü indirip kaldıran dudakların. içinde yeni damlamış mumlar olan, sonra da duman doldurduğun. benimkilere bastırıp mumu içime damlattığın dudakların. onlar olmasa ne yaparım?
belin sevgilim...belin neden bu kadar ince? "seni daha da öldürmek için sevgilim".
ayak bileklerinden ise, özellikle bahsetmiyorum.
sevgilim. neden yoksun?
neden sana hiç aşık olmadım? neden sana hep aşık olduğumda başka bir yerden gittin? sana her aşık oluşumda neden başkaydı adın?
neden her seferinde kendinden nefret ettirdin? neden hayal kırıklığı yaşattın?
senden nefret ediyorum.
seni seviyorum.
gelme sakın. bıktım artık.
25 Haziran 2012 Pazartesi
yüzme havuzu
three colors: blue(1993) filmini izleyenler bilir. filmin başında meydana bir trafik kazasında eşini ve çocuğunu kaybeden julie sonrasında yüzer durur.
bu havuzlu sahneler, filmin 'mavi' sine göndermedir diye düşünmüş, aklıma üniversite son sınıfta sevgilisinden ayrılan bir adamı getirmiştim; onun haftada üç akşamı havuzda geçirdiği günleri...
oysa, hayata yenilmemeye, rutinini bozmamaya çalışıyor dediğimiz julie'nin derdi bambaşkaymış: ağlamak için gidiyormuş havuza. rahat rahat ağlayabilmek için yüzüyormuş.
bunu yaklaşık üç yıl önce müge'den öğrenmiştim. elbette ki, kokoş halinden değil... hakkını helal etsin yeter, "kopirayt" ya da "avukat arkadaş" hikaye.
yine ondan çalarak bitirelim:
"filmin adı özgürlüğün, hüznün rengi mavi, sular masmavi, kadın ağladığını kimseye göstermek istemiyor, utanıyor, kimseyle yüz göz olmak, anlatmak istemiyor. ağlamak için havuza kaçıyor, geceleri yüzüyor, yüzüyor. havuzdaki suya karışıyor gözyaşları, fark edilmiyor, isterse kendini bile kandırabilir ağlamadığına dair; ‘hepsi yalnızca su,’ der, geçer."
bu havuzlu sahneler, filmin 'mavi' sine göndermedir diye düşünmüş, aklıma üniversite son sınıfta sevgilisinden ayrılan bir adamı getirmiştim; onun haftada üç akşamı havuzda geçirdiği günleri...
oysa, hayata yenilmemeye, rutinini bozmamaya çalışıyor dediğimiz julie'nin derdi bambaşkaymış: ağlamak için gidiyormuş havuza. rahat rahat ağlayabilmek için yüzüyormuş.
bunu yaklaşık üç yıl önce müge'den öğrenmiştim. elbette ki, kokoş halinden değil... hakkını helal etsin yeter, "kopirayt" ya da "avukat arkadaş" hikaye.
yine ondan çalarak bitirelim:
"filmin adı özgürlüğün, hüznün rengi mavi, sular masmavi, kadın ağladığını kimseye göstermek istemiyor, utanıyor, kimseyle yüz göz olmak, anlatmak istemiyor. ağlamak için havuza kaçıyor, geceleri yüzüyor, yüzüyor. havuzdaki suya karışıyor gözyaşları, fark edilmiyor, isterse kendini bile kandırabilir ağlamadığına dair; ‘hepsi yalnızca su,’ der, geçer."
24 Haziran 2012 Pazar
'mayo' meselesi
günün sorusu, çoğu zaman cevabını içinde taşıyan, söyleyeceğini söylemiş sorulardır ve hiçbir zaman cevabını arayan sorular olmadı.
bir sınav ya da deneme amacı taşımaz. üstelik 'yazılı yoklama' başlıklı, yedi sorudan oluşan ve "başarılar," dedikten sonra, "istediğiniz sorudan başlayabilirsiniz, sorular eşit puanlı olmayabilir, basit hata puan götürmez," üç adet uyarı notuyla biten bir sınav kağıdım vardır ve 'pekiyi' almak zordur. "pek iyi"den "peki" alanlar ise çoktur.
çıkış noktası bu olmasına rağmen, aldığım ufuk açıcı, şenlikli, en azından beni çoğaltan cevaplar sebebiyle o soruları sormaktan zamanla daha çok keyif alır oldum.
anlayacağınız, soracak sorum olduğunda soruyorum.
*
"bir insan neden mayosunu içine giyer?" sorusunun kaynağı ise genç kuşak sanatçılardan ceren oykut'un geçen yılın sonunda görücüye çıkarttığı "mayom içimde" sergisi.
bir dönem baba zula ile canlı performans(!) sergileyen, barış pirhasan'ın yazdığı "hürrem" masalını desenleyen sanatçı, saldırganlıktan uzak bir tavırla yıkıp kendi ölçeğinde yeniden kurduğu dünyayı konu alan bu sergi üzerine "neden mayon içinde?" sorusuna şu cevabı veriyor: "kendimi sıkışmış hissetmemek için. ufak bir kıpırtı, temiz ve sakin bir deniz parçası yakaladığımızda içine dalmak için önceden tedbirimiz almış olalım diye. hayatta ne olacağı belli olmaz. bu ülkede olanlar bizi köşeye sıkıştırıyor. yaşam alanlarımız daralıyor, nefes alabildiğimiz mekânlar azalıyor. alan açmamız lâzım."
*
benim yaptığım ise, çocukluk ve gençlikten kalma bir kaç fotoğrafa bakarak bu soruyu yeniden düzenlemek ve öyle sormaktı: bir insan 'plaj, spor çantalarına, mağaza ya da marka reklamlı naylon çantalara, yanında havlu, hatta yiyecek-içecek ve oyun kağıtlarıyla birlikte koymaz da neden mayosunu içine giyer?
*
eğer benim gibi fener bekçisi bir ailenin çocuğu olarak neredeyse denize doğmuş değilseniz mavi gözlü bir şehirde yaşıyor olsanız da deniz korkulacak bir şeydir. büyükler olmadan denize gidilmez. kaldı ki, bana bile yüzülmesi yasak olan yerler vardı: sivrikaya'nın arkasına dolanamazdım, med-cezir hallerine göre bazan suyun altında, bazan üstünde kalan mağaralarla dolu fokurdayan kayalıkta yüzmeye hâlâ çekinirim.
aslına bakarsanız, sıkıntının büyüğü fenerde değil, bahçe ortasındaki o üç katlı evde annanemin saltanatında geçen günlerde yaşanırdı. denize gidebilmek için annanemin küçük dayıma vereceği işareti beklerdik. haftada iki, şanslı bir rakamdı.
biz de denizin çağrısına, uzunkum'un orta yerinde gökten düşmüş gibi duran, yarısı denizde kayanın gövdesine yapışmış midyelerin tadına karşı koyamaz denize kaçardık. geceden planlanmış böylesi günlerde mayo ya da şortlarımızı kimselere belli etmeden içimize giyerdik. bunu başaramayanlar ise, "sakızağacı'ndan bin dokuz yüz kırk üç yaz aylarında bir koşu inip dolmabahçe camisinin arkasındaki rıhtımda 'sivil' olarak denize girerdik" diye anlatan ececil ayhan gibi yapardı.
maceramız belli olmasın diye mayo ve şortlarımız kuruyana kadar güneşte bekler, sonra da kolumuzu, yüzümüzü yıkamak için sokak çeşmelerinden birine giderdik. aksi takdirde kola tırnakla atılan bir çizik tende kalan tuz birikintisini ele verir, yediğimiz herze ortaya çıkardı.
liseli ve üniversiteli yılların denizi ise kızlı erkekliydi. her şeye rağmen kadın ve erkek arasında mesafe olduğu zamanlardı ve ayrı ayrı gidilip deniz kenarında birleşilirdi. romantiktik, seviyorduk ve her duyguyu aşk sanıyorduk.
bazan sandalla açılırdık, bazan şehirden uzaklara kaçardık. dedim ya, kadın ve erkek arasında mesafe olduğu zamanlardı ve kızların mayosu, belki sandalla açılırız ya da şehirden uzaklaşır denize gireriz diye daima içlerinde olurdu.
bir sınav ya da deneme amacı taşımaz. üstelik 'yazılı yoklama' başlıklı, yedi sorudan oluşan ve "başarılar," dedikten sonra, "istediğiniz sorudan başlayabilirsiniz, sorular eşit puanlı olmayabilir, basit hata puan götürmez," üç adet uyarı notuyla biten bir sınav kağıdım vardır ve 'pekiyi' almak zordur. "pek iyi"den "peki" alanlar ise çoktur.
çıkış noktası bu olmasına rağmen, aldığım ufuk açıcı, şenlikli, en azından beni çoğaltan cevaplar sebebiyle o soruları sormaktan zamanla daha çok keyif alır oldum.
anlayacağınız, soracak sorum olduğunda soruyorum.
*
"bir insan neden mayosunu içine giyer?" sorusunun kaynağı ise genç kuşak sanatçılardan ceren oykut'un geçen yılın sonunda görücüye çıkarttığı "mayom içimde" sergisi.
bir dönem baba zula ile canlı performans(!) sergileyen, barış pirhasan'ın yazdığı "hürrem" masalını desenleyen sanatçı, saldırganlıktan uzak bir tavırla yıkıp kendi ölçeğinde yeniden kurduğu dünyayı konu alan bu sergi üzerine "neden mayon içinde?" sorusuna şu cevabı veriyor: "kendimi sıkışmış hissetmemek için. ufak bir kıpırtı, temiz ve sakin bir deniz parçası yakaladığımızda içine dalmak için önceden tedbirimiz almış olalım diye. hayatta ne olacağı belli olmaz. bu ülkede olanlar bizi köşeye sıkıştırıyor. yaşam alanlarımız daralıyor, nefes alabildiğimiz mekânlar azalıyor. alan açmamız lâzım."
*
benim yaptığım ise, çocukluk ve gençlikten kalma bir kaç fotoğrafa bakarak bu soruyu yeniden düzenlemek ve öyle sormaktı: bir insan 'plaj, spor çantalarına, mağaza ya da marka reklamlı naylon çantalara, yanında havlu, hatta yiyecek-içecek ve oyun kağıtlarıyla birlikte koymaz da neden mayosunu içine giyer?
*
eğer benim gibi fener bekçisi bir ailenin çocuğu olarak neredeyse denize doğmuş değilseniz mavi gözlü bir şehirde yaşıyor olsanız da deniz korkulacak bir şeydir. büyükler olmadan denize gidilmez. kaldı ki, bana bile yüzülmesi yasak olan yerler vardı: sivrikaya'nın arkasına dolanamazdım, med-cezir hallerine göre bazan suyun altında, bazan üstünde kalan mağaralarla dolu fokurdayan kayalıkta yüzmeye hâlâ çekinirim.
aslına bakarsanız, sıkıntının büyüğü fenerde değil, bahçe ortasındaki o üç katlı evde annanemin saltanatında geçen günlerde yaşanırdı. denize gidebilmek için annanemin küçük dayıma vereceği işareti beklerdik. haftada iki, şanslı bir rakamdı.
biz de denizin çağrısına, uzunkum'un orta yerinde gökten düşmüş gibi duran, yarısı denizde kayanın gövdesine yapışmış midyelerin tadına karşı koyamaz denize kaçardık. geceden planlanmış böylesi günlerde mayo ya da şortlarımızı kimselere belli etmeden içimize giyerdik. bunu başaramayanlar ise, "sakızağacı'ndan bin dokuz yüz kırk üç yaz aylarında bir koşu inip dolmabahçe camisinin arkasındaki rıhtımda 'sivil' olarak denize girerdik" diye anlatan ececil ayhan gibi yapardı.
maceramız belli olmasın diye mayo ve şortlarımız kuruyana kadar güneşte bekler, sonra da kolumuzu, yüzümüzü yıkamak için sokak çeşmelerinden birine giderdik. aksi takdirde kola tırnakla atılan bir çizik tende kalan tuz birikintisini ele verir, yediğimiz herze ortaya çıkardı.
liseli ve üniversiteli yılların denizi ise kızlı erkekliydi. her şeye rağmen kadın ve erkek arasında mesafe olduğu zamanlardı ve ayrı ayrı gidilip deniz kenarında birleşilirdi. romantiktik, seviyorduk ve her duyguyu aşk sanıyorduk.
bazan sandalla açılırdık, bazan şehirden uzaklara kaçardık. dedim ya, kadın ve erkek arasında mesafe olduğu zamanlardı ve kızların mayosu, belki sandalla açılırız ya da şehirden uzaklaşır denize gireriz diye daima içlerinde olurdu.
20 Haziran 2012 Çarşamba
sarkaç
"insan yüreği bir sarkaç gibidir işte böyle. istediği noktaya ulaştığı anda tüm hızıyla tam tersi tarafa kaymaya başlar."*
*: alper canıgüz, oğullar ve rencide ruhlar
*: alper canıgüz, oğullar ve rencide ruhlar
18 Haziran 2012 Pazartesi
erase / rewind*
fonda çalarken, "kim bu," diye soran birine, "eskilerden bir grup," derseniz şaşırmayacaktır. eski derken elbette doksanları kastetmiyorum, seksenleri de...
the cardigans doksanların başında dokunmuş; made in sweden... erase/rewind ise belki de en bildik parçaları. ama popüler diye çamur atmayın, çünkü güzeldir ve 'best of'larında my favourite game'den sonra gelmesi boşuna değil. üstelik sözleri de motivasyon konusunda eşşizdir. nina persson ablayı sahnede görmek ise tarifsiz**...
şu serin yaz akşamlarında ve gecelerinde 'hırkalar'ınıza sarılın, kendinizi şarkıya bırakın.
iyi gelir.
*the cardigans, erase/rewind
**kişisel sıralama: bir, iki, üç...
the cardigans doksanların başında dokunmuş; made in sweden... erase/rewind ise belki de en bildik parçaları. ama popüler diye çamur atmayın, çünkü güzeldir ve 'best of'larında my favourite game'den sonra gelmesi boşuna değil. üstelik sözleri de motivasyon konusunda eşşizdir. nina persson ablayı sahnede görmek ise tarifsiz**...
şu serin yaz akşamlarında ve gecelerinde 'hırkalar'ınıza sarılın, kendinizi şarkıya bırakın.
iyi gelir.
*the cardigans, erase/rewind
**kişisel sıralama: bir, iki, üç...
tarih bilinci
tarihle ilişkisi sorunlu olanlardanım. bunda resmi tarihin dikte ettiği ve tarihimizle özellikle sağlıksız tutulmuş bağlarımız kadar, şüphesiz 'şimdi ben kime inanayım' duygusu da etkilidir.
yine de seyahatname ve gündelik hayat okumayı severim. bir de reşat ekrem koçu'yu...
"sultan I. abdülhamit âşık olmasını bilmişti. kulları olan bir padişah iken ruhşah'a 'kulunum' demişti, yüzünü gözünü onun ayaklarına sürmüş, yüz sürdüğü ayakları öpmüş, koklamıştı."*
bana bunlarla gelin, başkasına talip değilim.
*: âşık şair ve padişahlar
yine de seyahatname ve gündelik hayat okumayı severim. bir de reşat ekrem koçu'yu...
"sultan I. abdülhamit âşık olmasını bilmişti. kulları olan bir padişah iken ruhşah'a 'kulunum' demişti, yüzünü gözünü onun ayaklarına sürmüş, yüz sürdüğü ayakları öpmüş, koklamıştı."*
bana bunlarla gelin, başkasına talip değilim.
*: âşık şair ve padişahlar
16 Haziran 2012 Cumartesi
bloomsday
yüreği dublin için atan, roman kavramını yeniden tanımlayan irlandalı yazar james joyce, ünlü eseri ulysses'ta üç dublinlinin; stephen dedalus, leopold bloom ve bloom'un karısı molly bloom'un hayatlarındaki bir günü, yani '16 haziran 1904' gününü anlatır.
romancı arnold bennet'ın, "olabilecek en sıradan gündü neredeyse," dediği bu gün, zamanla joyce uzmanları ve hayranlarının, tıpkı joyce'un kendisi gibi 'bloomsday' adını verecekleri, her yıl birbirlerine tebrikler göndererek kutlayacakları bir güne dönüşür.
'bloomsday'in, joyce ile daha sonra karısı olacak nora barnacle'ın ilk kez buluştukları gün olması da ihtimal dahilinde.
homeros'un odissea'sı ile paralellik taşıyan ulysses, savaş dönüşü inanılmaz maceralar yaşayıp, yıllarca evinden uzak kalan mitoloji kahramanı yerine, dublin sokaklarında gün boyu dolaşan bloom ve dedalus'u anlatır. ve roman, yani 'bloomsday,' penelope'ye gönderme yapılan son bölümde bloom'un karısı molly'nin tiradı ile son bulur.
romancı arnold bennet'ın, "olabilecek en sıradan gündü neredeyse," dediği bu gün, zamanla joyce uzmanları ve hayranlarının, tıpkı joyce'un kendisi gibi 'bloomsday' adını verecekleri, her yıl birbirlerine tebrikler göndererek kutlayacakları bir güne dönüşür.
'bloomsday'in, joyce ile daha sonra karısı olacak nora barnacle'ın ilk kez buluştukları gün olması da ihtimal dahilinde.
homeros'un odissea'sı ile paralellik taşıyan ulysses, savaş dönüşü inanılmaz maceralar yaşayıp, yıllarca evinden uzak kalan mitoloji kahramanı yerine, dublin sokaklarında gün boyu dolaşan bloom ve dedalus'u anlatır. ve roman, yani 'bloomsday,' penelope'ye gönderme yapılan son bölümde bloom'un karısı molly'nin tiradı ile son bulur.
14 Haziran 2012 Perşembe
olmak
III.
en mutlu insanlar belki de
baca temizleyicileridir
öyle dar, öyle kara karanlık bir yerdedirler ki
yüreklerini geniş, dayanıklı
aydınlık tutmak zorundadırlar
buna yükümlü sayarlar kendilerini.
baca temizleyicileri başkalarını sevmekle kalmaz
başkalarınca sevilirler aynı zamanda
çünkü herkesi düşünmeyecek kadar mutlu
herkes tarafından düşünülmeyecek kadar mutludurlar.
(ismet özel- akla karşı tezler)
*
gençken, baudelaire'e aldırmaz, 'albatros' olmayı isterdim; göklerin o münzevi dervişi... sonra ismet özel'e itimadımdan olsa gerek -bizzat yukarıda görüyorsunuz- 'baca temizleyicisi' olmak istedim. ki bu durum dün akşama kadar sürdü.
artık bir piyanistin yanında oturup, piyanist son satırdaki notaları çalmaya başladığında ayağa kalkan, son notayı çaldıktan sonra ya da piyanistten aldığı işarete göre daha önce sayfayı çeviren, eğer sayfa düzgünce çevrilmemişse düzeltip yerine öyle oturan biri olmak istiyorum.
*
"zalim bir adam" olmaktansa umudu çoktan kesmiştim. aksi takdirde, "merhamet et!" diye başlayan bir mektuba cevap yazar mıydım?
13 Haziran 2012 Çarşamba
12 Haziran 2012 Salı
kapak
emrah serbes'in ilk romanı her temas iz bırakır geçtiğimiz aylarda almancaya çevrilmişti. geçenlerde bu kitabın kapağını gördüm ve görür görmez iletişim yayınları'nın bu kitaba layık gördüğü derinliksiz, manasız kapağı hatırladım.
bir yanda o kapak, bir yanda bu kapak...
ne diyeyim, iletişimciler kapak görsün.
behzat ç.'nin yazılma biçiminden ise hiç bahsetmiyorum. dikdörtgenle çerçevelenmiş aynı behzat ç.'nin sanki kara tahtaya tebeşirle yazılmış gibi ayraç olduğunu düşünün bir de.
bir yanda o kapak, bir yanda bu kapak...
ne diyeyim, iletişimciler kapak görsün.
behzat ç.'nin yazılma biçiminden ise hiç bahsetmiyorum. dikdörtgenle çerçevelenmiş aynı behzat ç.'nin sanki kara tahtaya tebeşirle yazılmış gibi ayraç olduğunu düşünün bir de.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)