maps for lost lovers'da*, kız kardeş ve abisi sırasıyla 'tek şans'larını kullanıyor.
*
mah-jabin:
"yabancı oğlan, bir kaç saniye boyunca kendisine gülümseyip gözlerini gözlerine kilitlemişti. bu kadarı yetmişti. sonraki günlerde o bir kaç saniyeyi yeniden hayal edip düşünmüştü. onu farketmekle iltifat etmişti çocuk ve mah-jabin aşık olmuştu."
charag:
"bir akşam kafası dumanlıyken, stella'yla konuşacak cesareti topladı.
'lens mi takıyorsun?' diye bağırmıştı müziği bastırmak için. 'bu renk saçlı hiç kimsenin gözleri bu kadar mavi olamaz. renk konusunda hiç yanılmam.'
kız ona bakmıştı. 'bu, gözlerimin doğal rengi. saçlarımı boyamadığımı nereden biliyorsun?' saçları kocaman, siyah bir şapkanın altından omuzlarına dökülüyordu; şapkanın ön tarafı yüzünün üstünde yukarı doğru kıvrılmış ve bir noktada, sivri uçlu bir gülle tepeye tutturulmuştu; gül kurdela katlanarak yapılmıştı, o da siyahtı.
elleri titriyordu charag'ın. notlarını yükseltmeye çalıştığı yıl boyunca, -ergenliğe ulaştıklarından beri evden ayrılıp üniversitede kendilerine sevgili bulmayı bekleyen- ve notları bu yıl tutmadığı için bekledikleri özgürlüğün dayanılmaz bir yıl daha ertelenmesi üzerine sevgili edinmek amacıyla umutsuz, beceriksiz ve gülünç girişimlerde bulunan birçok pakistanlı ve hintli oğlanla kız görmüştü. ama kendisi, mesafesini koruyup kendisini saklamıştı. londra'ya geldikten sonra ise bir başka nedenle kederlenir olmuştu: burada yakalanma ve girişiminin geri tepme korkusu yoktu, ama bu kez de beceriksizlik, deneyimsizlik ve bakirliği konusunda duyduğu utanç elini kolunu bağlıyordu.
'evet?' charag yanına gidince konuşmakta olduğu çocuğa açıkca sırtını dönmüştü kız ve -ona sırdaş gibi davranıp- oğlanı kastettiğini hissettirerek sol elinin başparmağıyla işaretparmağını ilmek gibi birleştirip çabucak bir erkek mastürbasyonu işareti yapmıştı. çekingen oğlan bir süre kızın arkasında durmuş, sonra perişan halde çekip gitmişti.
kızın özgüveni charag'ı dehşete düşürmüştü. bir sonraki adama rastlar rastlamaz kendisini de aynı şekilde azledip ele mi verecekti? dudakları kırmızı, parlak kirazlar gibi ağdalıydı.
'evet genç adam, saçımın boyalı olmadığını nereden biliyorsun?'
'değil işte. boyalı olsaydı, bilirdim. hem, dediğim gibi, renk konusunda hiç yanılmam.'
omuz silkip gülümsemişti kız. 'hey, baksana, seni kampüste görmüştüm. hafta sonları soho'daki o barda çalışıyorsun, değil mi? haftalardır seninle konuşmak istiyordum.'
'adım, charag.'
'biliyorum. ben, stella'yım.'
'biliyorum.' "
*:nadeem aslam. ve inatla kitabın türkçe adını sevmemeye devam edeceğim.
8 Ağustos 2011 Pazartesi
7 Ağustos 2011 Pazar
tek an
"yaşam, yüksek anlamlılık yüklü ender tek anlardan ve bu anların olsa olsa gölge görüntülerinin çevremizde gezindiği, sayısız aralardan oluşur. sevgi, bahar, her güzel ezgi, dağlar, ay, deniz - her şey ancak tek bir kez yürekten dile gelir: bir biçimde, söze tam olarak hiç gelebilirse. çünkü bir çok insan bu anları hiç yaşayamaz; onlar, gerçek yaşam senfonisinin araları ve duruşlarıdır."*
*:nietzsche, mai§586 (1878)
*:nietzsche, mai§586 (1878)
5 Ağustos 2011 Cuma
3 Ağustos 2011 Çarşamba
cynthia ya da 'büyüyünce unutursun'
o bildik yerden gelen paketin içinden bir de kartpostal çıktı.
cordoba'dan postalanmıştı. arkasında ise "selam, bir haftadır ispanya'nın güneyini dolaşıyoruz. endülüs'ün en çok görmek istediğin yer olduğunu hatırladım. sevgiler..." yazıyordu. imza: uçları helezon biçiminde içe kıvrılmış bir c, nokta.
*
roma. yaz, iki bin beş...
elimizde gezilecek-görülecek, yenilecek-içileceklerden mürekkep bir liste, sabahtan akşama kadar koşturuyoruz. öğleden sonralarda kendimi odaya atıp, bir kaç sayfa gecenin sonuna yolculuk okuyabilirsem ya da tennistv'de o tarihlerde televizyona konu olacak çapta turnuva olmadığı için eskilerden bir maça rastlarsam kendimi şanslı hissediyorum.
bir başka şansımız da neredeyse vatikan duvarına bitişik inşa edilmiş küçük otelimizin terasında karanlık çökünce esmeye başlayam serin rüzgar. kendimizi rüzgarın kanatlarına teslim edip bir şeyler içerek geç vakitlere kadar sohbet ediyoruz.
*
bir sabah dış kapıdan çıkarken bir kadına yol verdim. o da, 'teşekur eder im', diyerek teşekkür etti. akşam, terasta oturmuş, bir şeyler içerek sohbet ederken sabahki kadını gördüm: sandaletlerini çıkartmış, çıplak ayaklarını ve uzun eteğini sardığı bacaklarını kendine çekmiş, sağ kolunu masaya koymuş, baş ve işaret parmaklarını sıkıştırarak tuttuğu sigarasını içiyordu.
terasın loşluğunda koyulaşan sarı saçlarını saç bandı yerine koyu yeşil bir fularla dizginlemişti. gözlerinin çevresine siyahlık sürmüş, renk değiştiren kirpiklerinin gölgesinde kocaman yeşil gözleri koyulaştıkça koyulaşmıştı. kimseye aldırdığı yoktu. sorsalar, yirmili yaşlarının ortasında olduğunu tahmin ediyorum, derdim. ama yaşça benden büyük olduğunu söyleseler de şaşırmazdım.
ne zaman gözgöze gelsek dudaklarından eksik olmayan bir gülümseme vardı. uzakları, terasın ayaklarımızın altına serdiği şehrin ışıklarını seyrediyordu. çoğu zaman, sigarasını yaktığı kibritin çöpünü, her bir alev tahtanın kalınlığını emip kendisi büyüyerek yanmayı sürdürdüğü ve söndüklerinde bükülüp uçları sokak lambaları gibi ışıltılı kaldığı süre boyunca çocuksu merakla izliyor ardından sigarasından derin bir nefes çekiyordu. birbirine eklediği sigaraların izmaritleri, onları tamamen ezip öldüremediği için olsa gerek, var güçleriyle hayata tutunarak kül tablasından ince, düz bir duman huzmesi salıyordu: arada hafif bir esinti alçalıp yalpalamasına neden oluyor, yine de toparlanıp eskisi kadar düz ve ince süzülmeyi başarıyordu.
ve kibritlerin sonu...çıplak ayaklarıyla masamıza geldi: ateşimiz yoktu ama isterse bizimle oturabilirdi. ateş bulup gelecekti. su, sadece su içmek istiyordu.
cynthia'yla böyle tanıştık. rus asıllı amerikalı ailesini, pek de genç olmayan ebeveynlerinin yaşlandıkça dindarlaştıklarını, bu yüzden ölmeden önce vatikan'ı görmek için yola düştüklerini ve onu da peşlerinden sürüklediklerini ve bir kaç ay sonra on sekiz yaşında olacağım vurgusuna rağmen on yedi yaşında olduğunu.
sonra ona, eğer yanlış anlamadıysam bu sabah bana türkçe teşekkür ettiğini söyledim. doğru anlamışım; bir kaç türk arkadaşı varmış. bunun üzerine sormaya devam ettim: başka şeyler de var mı bildiğin?
uzun eteğini sardığı bacaklarını kendine çekti, çıplak ayaklarını sandalyeye koydu. dizlerine yasladığı dirseğinden sonrası serbest kaldığı için bileğinden zarif bir bükülmeyle düşüşe geçen elinde bu defa işaret ve orta parmak arasında tuttuğu sigarasından kıvrıla kıvrıla yükselen dumanların sisiyle çevrelenmiş yüzünü gökyüzüne kaldırdı, bir süre yıldızlara baktı. ve hatırladı: büyüyünce unutursun...
sonrası yok, sonrası merak: bir kaç ay sonra on sekiz yaşına girecek on yedi yaşındaki bir kıza, tükçeden ikinci olarak 'büyüyünce unutursun'u öğreten hayata ve hikayesine karşı konulamaz bir merak.
*
o roma yazından sonra cynthia'yı, daha on sekizine girmeden 'büyüyünce unutursun'u öğrenen küçük kızı bir çok yerde anlattım. hatta eli kalem tutan arkadaşlarıma, bunun hikayesini yazsanız da okusak, bile dedim.
belki onlar yazmadı ama gördüğünüz gibi ben yazdım...
cordoba'dan postalanmıştı. arkasında ise "selam, bir haftadır ispanya'nın güneyini dolaşıyoruz. endülüs'ün en çok görmek istediğin yer olduğunu hatırladım. sevgiler..." yazıyordu. imza: uçları helezon biçiminde içe kıvrılmış bir c, nokta.
*
roma. yaz, iki bin beş...
elimizde gezilecek-görülecek, yenilecek-içileceklerden mürekkep bir liste, sabahtan akşama kadar koşturuyoruz. öğleden sonralarda kendimi odaya atıp, bir kaç sayfa gecenin sonuna yolculuk okuyabilirsem ya da tennistv'de o tarihlerde televizyona konu olacak çapta turnuva olmadığı için eskilerden bir maça rastlarsam kendimi şanslı hissediyorum.
bir başka şansımız da neredeyse vatikan duvarına bitişik inşa edilmiş küçük otelimizin terasında karanlık çökünce esmeye başlayam serin rüzgar. kendimizi rüzgarın kanatlarına teslim edip bir şeyler içerek geç vakitlere kadar sohbet ediyoruz.
*
bir sabah dış kapıdan çıkarken bir kadına yol verdim. o da, 'teşekur eder im', diyerek teşekkür etti. akşam, terasta oturmuş, bir şeyler içerek sohbet ederken sabahki kadını gördüm: sandaletlerini çıkartmış, çıplak ayaklarını ve uzun eteğini sardığı bacaklarını kendine çekmiş, sağ kolunu masaya koymuş, baş ve işaret parmaklarını sıkıştırarak tuttuğu sigarasını içiyordu.
terasın loşluğunda koyulaşan sarı saçlarını saç bandı yerine koyu yeşil bir fularla dizginlemişti. gözlerinin çevresine siyahlık sürmüş, renk değiştiren kirpiklerinin gölgesinde kocaman yeşil gözleri koyulaştıkça koyulaşmıştı. kimseye aldırdığı yoktu. sorsalar, yirmili yaşlarının ortasında olduğunu tahmin ediyorum, derdim. ama yaşça benden büyük olduğunu söyleseler de şaşırmazdım.
ne zaman gözgöze gelsek dudaklarından eksik olmayan bir gülümseme vardı. uzakları, terasın ayaklarımızın altına serdiği şehrin ışıklarını seyrediyordu. çoğu zaman, sigarasını yaktığı kibritin çöpünü, her bir alev tahtanın kalınlığını emip kendisi büyüyerek yanmayı sürdürdüğü ve söndüklerinde bükülüp uçları sokak lambaları gibi ışıltılı kaldığı süre boyunca çocuksu merakla izliyor ardından sigarasından derin bir nefes çekiyordu. birbirine eklediği sigaraların izmaritleri, onları tamamen ezip öldüremediği için olsa gerek, var güçleriyle hayata tutunarak kül tablasından ince, düz bir duman huzmesi salıyordu: arada hafif bir esinti alçalıp yalpalamasına neden oluyor, yine de toparlanıp eskisi kadar düz ve ince süzülmeyi başarıyordu.
ve kibritlerin sonu...çıplak ayaklarıyla masamıza geldi: ateşimiz yoktu ama isterse bizimle oturabilirdi. ateş bulup gelecekti. su, sadece su içmek istiyordu.
cynthia'yla böyle tanıştık. rus asıllı amerikalı ailesini, pek de genç olmayan ebeveynlerinin yaşlandıkça dindarlaştıklarını, bu yüzden ölmeden önce vatikan'ı görmek için yola düştüklerini ve onu da peşlerinden sürüklediklerini ve bir kaç ay sonra on sekiz yaşında olacağım vurgusuna rağmen on yedi yaşında olduğunu.
sonra ona, eğer yanlış anlamadıysam bu sabah bana türkçe teşekkür ettiğini söyledim. doğru anlamışım; bir kaç türk arkadaşı varmış. bunun üzerine sormaya devam ettim: başka şeyler de var mı bildiğin?
uzun eteğini sardığı bacaklarını kendine çekti, çıplak ayaklarını sandalyeye koydu. dizlerine yasladığı dirseğinden sonrası serbest kaldığı için bileğinden zarif bir bükülmeyle düşüşe geçen elinde bu defa işaret ve orta parmak arasında tuttuğu sigarasından kıvrıla kıvrıla yükselen dumanların sisiyle çevrelenmiş yüzünü gökyüzüne kaldırdı, bir süre yıldızlara baktı. ve hatırladı: büyüyünce unutursun...
sonrası yok, sonrası merak: bir kaç ay sonra on sekiz yaşına girecek on yedi yaşındaki bir kıza, tükçeden ikinci olarak 'büyüyünce unutursun'u öğreten hayata ve hikayesine karşı konulamaz bir merak.
*
o roma yazından sonra cynthia'yı, daha on sekizine girmeden 'büyüyünce unutursun'u öğrenen küçük kızı bir çok yerde anlattım. hatta eli kalem tutan arkadaşlarıma, bunun hikayesini yazsanız da okusak, bile dedim.
belki onlar yazmadı ama gördüğünüz gibi ben yazdım...
1 Ağustos 2011 Pazartesi
dillere düşeceğiz seninle*
eğer 'bülent ortaçgil okulu'ndan mezun jehan barbur ve birsen tezer'in son dönemde yaptığı atağı saymazsak, nazan öncel türkçe müzikteki en sevdiğim kadın şarkıcıdır.
onun hem cenneti hem de cehennemi -üstelik aynı anda- görmüş tavrı beni çok etkiler.
ve bu şarkı: "dillere düşeceğiz seninle" diyecek kadar tehditkâr, "bir gemi alacak bizi buralardan" diyecek kadar vaatkar. üstelik, "tuz kadar sevme"yi de biliyor...
*nazan öncel, dillere düşeceğiz seninle
onun hem cenneti hem de cehennemi -üstelik aynı anda- görmüş tavrı beni çok etkiler.
ve bu şarkı: "dillere düşeceğiz seninle" diyecek kadar tehditkâr, "bir gemi alacak bizi buralardan" diyecek kadar vaatkar. üstelik, "tuz kadar sevme"yi de biliyor...
*nazan öncel, dillere düşeceğiz seninle
-di'li şimdiki zaman
kadın, deniz kabuğunun ağzına kulağını dayadı, gözlerini kapatıp orada olmayan bir denizin sesini dinledi.
yerinden kalkıp pencereye gitti. pencerenin önünde durup uzakların sesini dinledi. evin, eşyaların sessizliği uzak seslere karıştı.
camda siluetini görünce şaşırdı, soluğuyla camı buğulandırıp kendisini yok etti. kendisi de dahil kimseyi görmek istemiyordu.
pencereye sırtını döndü. pencerenin kenarına yaslanıp odaya baktı.
deniz kabuğunun içinde bir deniz, boş odaya ve gecenin sessizliğine inat şıpırdayıp duruyordu.
yerinden kalkıp pencereye gitti. pencerenin önünde durup uzakların sesini dinledi. evin, eşyaların sessizliği uzak seslere karıştı.
camda siluetini görünce şaşırdı, soluğuyla camı buğulandırıp kendisini yok etti. kendisi de dahil kimseyi görmek istemiyordu.
pencereye sırtını döndü. pencerenin kenarına yaslanıp odaya baktı.
deniz kabuğunun içinde bir deniz, boş odaya ve gecenin sessizliğine inat şıpırdayıp duruyordu.
28 Temmuz 2011 Perşembe
atışma - iki
ah muhsin ünlü ve ismet özel iki âşık gibi sazın tellerine vuruyor:
"seni şu dünya gözlerimle ne de seyrek görüyorum/ adıyla anılır bir beygir vardır/ ki tam tamına üç aydır/ inmiyorum sırtından!"
"seni dünya gözüyle bir kez daha görmek isteyen/ biri varsa buna şiir şahittir ben değilim."
"seni şu dünya gözlerimle ne de seyrek görüyorum/ adıyla anılır bir beygir vardır/ ki tam tamına üç aydır/ inmiyorum sırtından!"
"seni dünya gözüyle bir kez daha görmek isteyen/ biri varsa buna şiir şahittir ben değilim."
26 Temmuz 2011 Salı
okumadan kitap eleştirisi
modern zamanlarda işlevi haber vermekten yeni ürünlerin reklamını yapmaya dönüşen gazetelere bakılırsa büyük-güzel-seksi-anne-esnaf dostu-göçebe-sürgün-firari yazar elif şafak'ın yeni romanı iskender, aşırı talep nedeniyle planlanan tarihten önce piyasaya sürülüp okuyucuya sunulacakmış.
ne güzel, dedim. böylelikle ramazan münasebetiyle plajlardan çekilecek tayfa da bir kaç günlüğüne dahi olsa kapağını erkekelifşafakiskender'in süslediği sarışın kitapları ellerinde, 'ben okuyorum yaa!..', diyebilir.
laf aramızda, sarışın kapak; kadınların sarışın olmayı, erkeklerin de sarışın talep ettiği bir coğrafya için fevkalede isabetli bir karar olmuş. neydi o 'aşk kitabı'nın kapağı? ülke tarihinin gördüğü en büyük pazarlama hatası: aşkın pembeyle uyumu güzel de, erkek adam pembe giyer mi? pardon, okur mu? allahtan birileri gri kapakları akıl etti de erkeklerimiz, her ne kadar kitabın erkek kahramanı, bizden böyle erkekler çıkmaz, denilerek büyük britanya yöresinden seçilmiş olsa bile, 'aşk'tan uzak ruhsuzlar olmadıklarını eşe dosta gösterdi.
dediklerine göre, sabancı ailesinin kadınlarından 'aşk'a düşkün bir üye, evvela romanın yazarıyla yemek yemiş, peşi sıra çalışanlarına hediye etmek için yirmi bin tane kitap almış. umarım, yirmi bin kitabın tamamı değilse de büyük kısmı pembe kapaklıdır da karda azalma olmamıştır.
'aşk' dolu günlerin unutulmaya başladığı günlerde, kendisini 'aşk'la kucaklayan geniş kitleye, benim başka cicilerim de var, diyerek, aşktan önce(a.ö) yazdıklarından kendince en iyileri seçerek kağıt helva tadında bir kitap yapmıştı.
kitabı görünce bir arkadaşım olası yeni kitap için isim bulmuştu, biz de çok gülmüştük: best of elif shafak... hem de yıllar sonra very best of elif shafak adındaki seçmenin seçmesini yaptığı kitabının da yolu açılmış olurdu.
sonrasında ortaokul kitaplıkları serisinden, okulu asan çocuklar için firarperest yazılar yayınlandı. herkes okusun diye ortaokul düzeyinde yazılan dergi yazılarından bir kitap yapalım cesareti için kendisini tebrik ediyorum. ama yıllar sonra yazacağı otobiyografisinde, bu kitap benim fikrim değildi, derse, tebriğimi geri alırım.
*
ve iki bin on bir yazı. iki bin dokuz martında yayımlanan ve türk yayıncılık dünyasında önemli bir rekora imza atarak, en kısa sürede en çok satan roman olan aşk'tan yaklaşık iki yıl sonra(a.s:iki).
iskender...
(böyle anlarda üç noktaya sığınmayı seviyorum. bir iki üç: ne kadar vaatkar...)
yazar, irtifa kaybının farkında olmalı ki, bir kadın yazar olarak kahramanı erkek bir roman yazmanın zorluğu söylüyor ve hiç olmazsa buradan bir takdir almayı umuyor. neden zor olsun ki, diye sormak istiyorum: yazar mısınız, yoksa olay yerinden bildiren muhabir mi? sakın romanlarınız otobiyografik unsurlarla bezeli olmasın. üstelik iskender adı bu kadar tanıdık iken.
hiç kimseyi yargılamadan, insanı ve insanlığı anlamaya çalışarak yazılan bu romanda elbette kadın olacak: esma. tam da olması gerektiği gibi bir kadın; zeki, duyarlı ama aynı zamanda kızgın ve kırgın. hiç olmazsa bir tane, insan sevgisiyle dolu, dünyaya zen tadında bakan bir karakterimiz de olmalı ki çember tamamlansın: yunus. ama uzak doğu felsefesi yerine bir süredir yakın doğu felsefesi tüketiyoruz değil mi? o halde yaşasın mevlana, şems, yunus emre...
'aşk'ın daima sattığı, bilinen bir gerçek. o halde ondan da bahsedelim: ama ne işimiz var, ibn-i hazm, ortega y. gasset, stendhal'le, hafif bir şeyler olsun; mevlana'nın en anlaşılır yerleri, bir kaç tane de emesende kişisel ileti yapılabilecek, feysbukta duvara monte edilebilecek cümle işimizi görür.
'aşk aptallar içindir' çünkü 'en çok onu küçümseyenlere çarpıyor'. ama benim favorim; 'en çok sevdiklerimiz incitir bizi'. en küçük hayal kırıklığında sığınılacak bir liman daha. sanki mevlana'dan alınmış gibi. hayır, hayır... sanki mevlana'nın ingilizcedeki bir tercümesinden alınıp türkçeleştirilmiş gibi.
*
sakın kanma okur. bu kadar kısa sürede yazılan bir roman roman değildir. romanın sözlüklerdeki tarifine uyan, ortaokul düzeyinde bir toplamdır.
bu reklam bombardımanına aldanma okur. çünkü, reklam sana ihtiyacın olmayanı satın aldırmayı hedefler. iyi bir ürün kendini zaten sattırır. ayşe arman'la röportaj yapmaya ihtiyaç duymaz.
yazarını iyi seç okur. yazar dediğin, pop yıldızı imajıyla kurulduğu tahtta halktan insanlara tepeden bakıp onlarla ilişkilerini lütuf olarak sunmaz, günlerce süren stüdyo çalışmalarının sonundaki fotoğraflarla var olmayı tercih etmez, ben güzel bir kadınım diye kendini yerlere atıp sonra bundan rahatsızım, en mahrem zamanlarını pornografik bir içgüdüyle paylaştıktan sonra kendimi belki ilerde anlatırım, ayağına yatmakla hiç olmaz.
kitabını iyi seç okur. kapak güzellerine aldanma. kitabın mobilyalarınla uyumunu dert etme. en önemlisi tüketim maddelerine dahil edip metalaştırma.
*
türkçenin en büyük şairi ismet özel'in son harikası of not being a jew'da, john maynard keynes'ten nefretimin yirmi sebebi başlıklı nefis bir şiir vardır. elif şafak'a duyduğum nefrete yirmi sebep bulabilir miyim bilmem, ama kendisinden nasıl nefret ettiğimi iyi biliyorum.
benimki, insanlar bana kayıtsız kalmasın da ne olursa olsun, isterse nefret etsin pozlarındaki bir yazarın arzusuna uyup, ondan nefret etmeyi seçmek.
ne güzel, dedim. böylelikle ramazan münasebetiyle plajlardan çekilecek tayfa da bir kaç günlüğüne dahi olsa kapağını erkekelifşafakiskender'in süslediği sarışın kitapları ellerinde, 'ben okuyorum yaa!..', diyebilir.
laf aramızda, sarışın kapak; kadınların sarışın olmayı, erkeklerin de sarışın talep ettiği bir coğrafya için fevkalede isabetli bir karar olmuş. neydi o 'aşk kitabı'nın kapağı? ülke tarihinin gördüğü en büyük pazarlama hatası: aşkın pembeyle uyumu güzel de, erkek adam pembe giyer mi? pardon, okur mu? allahtan birileri gri kapakları akıl etti de erkeklerimiz, her ne kadar kitabın erkek kahramanı, bizden böyle erkekler çıkmaz, denilerek büyük britanya yöresinden seçilmiş olsa bile, 'aşk'tan uzak ruhsuzlar olmadıklarını eşe dosta gösterdi.
dediklerine göre, sabancı ailesinin kadınlarından 'aşk'a düşkün bir üye, evvela romanın yazarıyla yemek yemiş, peşi sıra çalışanlarına hediye etmek için yirmi bin tane kitap almış. umarım, yirmi bin kitabın tamamı değilse de büyük kısmı pembe kapaklıdır da karda azalma olmamıştır.
'aşk' dolu günlerin unutulmaya başladığı günlerde, kendisini 'aşk'la kucaklayan geniş kitleye, benim başka cicilerim de var, diyerek, aşktan önce(a.ö) yazdıklarından kendince en iyileri seçerek kağıt helva tadında bir kitap yapmıştı.
kitabı görünce bir arkadaşım olası yeni kitap için isim bulmuştu, biz de çok gülmüştük: best of elif shafak... hem de yıllar sonra very best of elif shafak adındaki seçmenin seçmesini yaptığı kitabının da yolu açılmış olurdu.
sonrasında ortaokul kitaplıkları serisinden, okulu asan çocuklar için firarperest yazılar yayınlandı. herkes okusun diye ortaokul düzeyinde yazılan dergi yazılarından bir kitap yapalım cesareti için kendisini tebrik ediyorum. ama yıllar sonra yazacağı otobiyografisinde, bu kitap benim fikrim değildi, derse, tebriğimi geri alırım.
*
ve iki bin on bir yazı. iki bin dokuz martında yayımlanan ve türk yayıncılık dünyasında önemli bir rekora imza atarak, en kısa sürede en çok satan roman olan aşk'tan yaklaşık iki yıl sonra(a.s:iki).
iskender...
(böyle anlarda üç noktaya sığınmayı seviyorum. bir iki üç: ne kadar vaatkar...)
yazar, irtifa kaybının farkında olmalı ki, bir kadın yazar olarak kahramanı erkek bir roman yazmanın zorluğu söylüyor ve hiç olmazsa buradan bir takdir almayı umuyor. neden zor olsun ki, diye sormak istiyorum: yazar mısınız, yoksa olay yerinden bildiren muhabir mi? sakın romanlarınız otobiyografik unsurlarla bezeli olmasın. üstelik iskender adı bu kadar tanıdık iken.
hiç kimseyi yargılamadan, insanı ve insanlığı anlamaya çalışarak yazılan bu romanda elbette kadın olacak: esma. tam da olması gerektiği gibi bir kadın; zeki, duyarlı ama aynı zamanda kızgın ve kırgın. hiç olmazsa bir tane, insan sevgisiyle dolu, dünyaya zen tadında bakan bir karakterimiz de olmalı ki çember tamamlansın: yunus. ama uzak doğu felsefesi yerine bir süredir yakın doğu felsefesi tüketiyoruz değil mi? o halde yaşasın mevlana, şems, yunus emre...
'aşk'ın daima sattığı, bilinen bir gerçek. o halde ondan da bahsedelim: ama ne işimiz var, ibn-i hazm, ortega y. gasset, stendhal'le, hafif bir şeyler olsun; mevlana'nın en anlaşılır yerleri, bir kaç tane de emesende kişisel ileti yapılabilecek, feysbukta duvara monte edilebilecek cümle işimizi görür.
'aşk aptallar içindir' çünkü 'en çok onu küçümseyenlere çarpıyor'. ama benim favorim; 'en çok sevdiklerimiz incitir bizi'. en küçük hayal kırıklığında sığınılacak bir liman daha. sanki mevlana'dan alınmış gibi. hayır, hayır... sanki mevlana'nın ingilizcedeki bir tercümesinden alınıp türkçeleştirilmiş gibi.
*
sakın kanma okur. bu kadar kısa sürede yazılan bir roman roman değildir. romanın sözlüklerdeki tarifine uyan, ortaokul düzeyinde bir toplamdır.
bu reklam bombardımanına aldanma okur. çünkü, reklam sana ihtiyacın olmayanı satın aldırmayı hedefler. iyi bir ürün kendini zaten sattırır. ayşe arman'la röportaj yapmaya ihtiyaç duymaz.
yazarını iyi seç okur. yazar dediğin, pop yıldızı imajıyla kurulduğu tahtta halktan insanlara tepeden bakıp onlarla ilişkilerini lütuf olarak sunmaz, günlerce süren stüdyo çalışmalarının sonundaki fotoğraflarla var olmayı tercih etmez, ben güzel bir kadınım diye kendini yerlere atıp sonra bundan rahatsızım, en mahrem zamanlarını pornografik bir içgüdüyle paylaştıktan sonra kendimi belki ilerde anlatırım, ayağına yatmakla hiç olmaz.
kitabını iyi seç okur. kapak güzellerine aldanma. kitabın mobilyalarınla uyumunu dert etme. en önemlisi tüketim maddelerine dahil edip metalaştırma.
*
türkçenin en büyük şairi ismet özel'in son harikası of not being a jew'da, john maynard keynes'ten nefretimin yirmi sebebi başlıklı nefis bir şiir vardır. elif şafak'a duyduğum nefrete yirmi sebep bulabilir miyim bilmem, ama kendisinden nasıl nefret ettiğimi iyi biliyorum.
benimki, insanlar bana kayıtsız kalmasın da ne olursa olsun, isterse nefret etsin pozlarındaki bir yazarın arzusuna uyup, ondan nefret etmeyi seçmek.
Etiketler:
ahkâm,
hâl beyanı,
okumadan kitap eleştirisi
24 Temmuz 2011 Pazar
bir masada iki kişi: rüya
çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:
- bu sabaha karşı bir rüya gördüm.
- nasıl bir rüya bu?
- burada başlıyordu. okuduğum kitaptan başımı kaldırdığımda bana bakan bir çift gözle karşılaştım. karşımda tanımadığım bir adam oturuyordu.
- yaklaşık on dakika önce, oturabilir miyim, diye sormuştu.
- gülümsedi, sessiz sedasız bir güzelliğiniz var, dedi.
- adam bunu söyleyince, bakışlarındaki tebessüm bir kelebek gibi havalanmış dudaklarına konmuştu.
- tam üç ay önce. bir sürü mutlu gün ve gece...
*
sonra masaya eğildi, o güzelim elini uzatıp elimi buldu. zarif bileğini kavrayıp avucunu öptüm. gelecek günlerin bir sürü mutsuz gün ve geceye gebe olduğunu henüz ikimiz de bilmiyorduk.
- bu sabaha karşı bir rüya gördüm.
- nasıl bir rüya bu?
- burada başlıyordu. okuduğum kitaptan başımı kaldırdığımda bana bakan bir çift gözle karşılaştım. karşımda tanımadığım bir adam oturuyordu.
- yaklaşık on dakika önce, oturabilir miyim, diye sormuştu.
- gülümsedi, sessiz sedasız bir güzelliğiniz var, dedi.
- adam bunu söyleyince, bakışlarındaki tebessüm bir kelebek gibi havalanmış dudaklarına konmuştu.
- tam üç ay önce. bir sürü mutlu gün ve gece...
*
sonra masaya eğildi, o güzelim elini uzatıp elimi buldu. zarif bileğini kavrayıp avucunu öptüm. gelecek günlerin bir sürü mutsuz gün ve geceye gebe olduğunu henüz ikimiz de bilmiyorduk.
22 Temmuz 2011 Cuma
kelebek
bu ara külliyatına daldığımız nabokov'un kelebek uzmanı olduğundan bahsetmişken, dahası o külliyatın sayfalarında kelebekler etrafımızda uçuşurken...
bir kaç (ç)alıntı* bilgi not düşelim blog bulvarına.
*
"eğer kozadan çıkmak üzere olan bir kelebek görürseniz, ona yardım etme isteğine kapılmayın; yardım ederseniz, rengi solar; kozayı kırıp açmak için harcadığı çaba, kanatlara kan gitmesi sağlar; bu da rengi ve desenleri oluşturur."
"doğada pembe kelebek yoktur. bu yüzden bin dokuz yüz altmış dokuzda hyde park'taki rolling stones konseri sırasında havaya uçurulan kelebekler pembe boyaya batırılmıştı."
"bazen kelebekler yumurtalarını çömlekçi avlusundaki vazolar gibi düzenli gruplar halinde ağaç kabuklarına bırakırlar; bazen de yumurtalar, insan dilindeki tat alma noktalarının birbirine uzaklıkları kadar aralıklarla bir yaprağın üzerine konumlanır ya da dönen bir merdiven gibi bir dalın etrafına sıralanırlar. renkleri kontak lensler ve bitince atılan çakmaklar kadar çeşitli ve onlar kadar renklidir."
"bazı kelebeklerin yumurtaları, yırtıcı hayvanlardan korunmaları için zehirli kimyasallar içerir. özellikle de yumurtalarını kümeler halinde bırakan ve yumurtaları göz alıcı renkte olan kelebekler."
"incil'de kelebeklere tek bir atıf bile yoktur. kuran'da da kelebek yoktur; ama dokuz tane kuş ya da kanatlı yaratığın adı geçer: tatarcık, arı, sinek, çavuşkuşu, çekirge, isa'nın kuşu -yani yarasa, karınca ve bülbül..."
"bin altı yüz seksende çıkarılan bir irlanda yasası, beyaz kelebeklerin aslında bir çocuğun ruhu olduğunu ve öldürülemeyeceğini söyler."
"romen genç kızlar, uygun eş bulabilmek için kelebek kanadından içki yapar, fildişi sahilleri'nde ergenliğe geçen çocuklar ise kanatlarındaki renkleri biriktirmek için avladıkları kelebeklerle, kıllarını çıkartacağı, erkekliklerini geliştireceği ve cinsel güç kazandıracağı inancıyla koltuk altlarını ve cinsel bölgelerini ovarlar."
"uykucu portakal adı verilen bir kelebek vardır... sibirya ormanlarında ve himalayalarda, ısırgan kelebeği bulunur; güneydoğu asya adalarında da, atlas pervanesi... ve başka, daha da garip isimler: sekiz şekli, seksen şekli... sikkim'in ormanlık yamaçlarında, gezegende en az rastlanan cevherlerden biri, hindistanın sezarı adı verilen bir kelebek vardır."
"tehdit altındaki çatalkuyruk kelebeklerinin bir türü olan bhutan glory, dağlarda ve uzun ağaçların yetiştiği dağ vadilerinde yaşar. yüksek doruklarda kanat çırpmayı sever ve zehirli sarmaşıkların üzerine yumurtlar. kanatlarında milyonlarca parfüm molekülleri taşıyan bu kelebek, öldükten sonra da bu kokuyu yaymaya devam eder."
*: bu bilgileri, nadeem aslam'ın türkçeye kaybolan sevgililere yollar gibi berbat bir isimle çevrilen maps for lost lovers adlı kitabından (ç)aldım.
bir kaç (ç)alıntı* bilgi not düşelim blog bulvarına.
*
"eğer kozadan çıkmak üzere olan bir kelebek görürseniz, ona yardım etme isteğine kapılmayın; yardım ederseniz, rengi solar; kozayı kırıp açmak için harcadığı çaba, kanatlara kan gitmesi sağlar; bu da rengi ve desenleri oluşturur."
"doğada pembe kelebek yoktur. bu yüzden bin dokuz yüz altmış dokuzda hyde park'taki rolling stones konseri sırasında havaya uçurulan kelebekler pembe boyaya batırılmıştı."
"bazen kelebekler yumurtalarını çömlekçi avlusundaki vazolar gibi düzenli gruplar halinde ağaç kabuklarına bırakırlar; bazen de yumurtalar, insan dilindeki tat alma noktalarının birbirine uzaklıkları kadar aralıklarla bir yaprağın üzerine konumlanır ya da dönen bir merdiven gibi bir dalın etrafına sıralanırlar. renkleri kontak lensler ve bitince atılan çakmaklar kadar çeşitli ve onlar kadar renklidir."
"bazı kelebeklerin yumurtaları, yırtıcı hayvanlardan korunmaları için zehirli kimyasallar içerir. özellikle de yumurtalarını kümeler halinde bırakan ve yumurtaları göz alıcı renkte olan kelebekler."
"incil'de kelebeklere tek bir atıf bile yoktur. kuran'da da kelebek yoktur; ama dokuz tane kuş ya da kanatlı yaratığın adı geçer: tatarcık, arı, sinek, çavuşkuşu, çekirge, isa'nın kuşu -yani yarasa, karınca ve bülbül..."
"bin altı yüz seksende çıkarılan bir irlanda yasası, beyaz kelebeklerin aslında bir çocuğun ruhu olduğunu ve öldürülemeyeceğini söyler."
"romen genç kızlar, uygun eş bulabilmek için kelebek kanadından içki yapar, fildişi sahilleri'nde ergenliğe geçen çocuklar ise kanatlarındaki renkleri biriktirmek için avladıkları kelebeklerle, kıllarını çıkartacağı, erkekliklerini geliştireceği ve cinsel güç kazandıracağı inancıyla koltuk altlarını ve cinsel bölgelerini ovarlar."
"uykucu portakal adı verilen bir kelebek vardır... sibirya ormanlarında ve himalayalarda, ısırgan kelebeği bulunur; güneydoğu asya adalarında da, atlas pervanesi... ve başka, daha da garip isimler: sekiz şekli, seksen şekli... sikkim'in ormanlık yamaçlarında, gezegende en az rastlanan cevherlerden biri, hindistanın sezarı adı verilen bir kelebek vardır."
"tehdit altındaki çatalkuyruk kelebeklerinin bir türü olan bhutan glory, dağlarda ve uzun ağaçların yetiştiği dağ vadilerinde yaşar. yüksek doruklarda kanat çırpmayı sever ve zehirli sarmaşıkların üzerine yumurtlar. kanatlarında milyonlarca parfüm molekülleri taşıyan bu kelebek, öldükten sonra da bu kokuyu yaymaya devam eder."
*: bu bilgileri, nadeem aslam'ın türkçeye kaybolan sevgililere yollar gibi berbat bir isimle çevrilen maps for lost lovers adlı kitabından (ç)aldım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)