29 Haziran 2011 Çarşamba

ayna

yatırıldığı sanatoryumda, lujin'in 'yolda bagajının büyük bir bölümünü kaybederek' de olsa 'uzun bir yolculuktan geri' dönmesini sağlayan doktoru, kaybedileni yerine koymak için kitap okumasını tavsiye eder. dostoyevski'den herhangi bir şey okumasını ise yasaklar.

"zira dostoyevski, doktorun deyimiyle, çağdaş insanın ruhunda baskılı bir etki yaratıyordu, sanki korkunç bir aynaymış gibi."*



*:vladimir nabokov, lujin savunması

26 Haziran 2011 Pazar

muhasebe

hayatımızda yarım, eksik kalmış bir şeylerin olabileceğini, bunun bir çeşit insanlık kaderi olduğunu çok iyi biliyorum.

zaman zaman eski defterleri karıştırıp geçmişin muhasebesine soyunsam da, hiçbir zaman eksik kalmış o şeyleri, ya tamamlayacağım ya da yok edeceğim, diye kendine rota çizenlerden olmadım.

buna muktedir olmadığım için değil, hayatımda bir şeylerin yarım kalmasına aldırmadığım için. hatta, belki de yarım halleriyle tamamlar, diye düşünüyorum. demek ki hacmi, içimdeki saltanatı bu kadarmış, diye...

24 Haziran 2011 Cuma

seemann*

gecenin üçünde bir alman'a sokaklarda tek bir araba yokken kırmızı ışığın yeşile dönüşmesini bekleten disiplini, almanya'nın makine nizamıyla işleyen ve son dakikaya kadar büyük bir adanmışla mücadele eden futbol takımını her zaman sevdim.

ama almanca'dan nefret ettim. hatta, arkadaşımın almanca eğitim veren bir lisede okumasına rağmen, artikel ezberlemeyi reddettiği için almancası iki gelen ve takdir alamayan yeğeni kahramanlarımdan biridir.

galiba bu yüzden sevdiğim almanca şarkı pek az. bunların birincisi ise ekşisözlükten supbilili luma'nın yaptığı "hüznün almancası" tanımını sonuna kadar hak eden şarkı.

ve vakit, o birinciyi dinleme vakti: seemann**...

*rammstein, seemann



**:şarkının sözleri burada. ama ben, şarkıya yanlış anlamalar katan 'fener' yerine 'sokak lambası' diyerek okumanızı tavsiye ederim.

'enternasyonal' bahsi için zeyl

kadim dostum rehavet -ki kendisi çevirmen, yazar, ev erkeği, amca, profesyonel dansçı, su altı araştırmacısı, amatör dalgıç, fotoğrafçı, vetaran rugby oyuncusu ve müstafi iktisatçıdır- tek cümleye sıkıştırmaya çalıştığım günün ihmal edilmemesi gereken bir ayrıntısını 'yorum'larak bana hatırlatınca, eski defterleri karıştırdım.

'eski defterler' mecaz değil, o vakitler benim için blog müessesesi henüz icat edilmediğinden ben de 'günlük' diyerek, bir deftere sahibini arayan ama asla bulamayan mektuplar yazıyordum.

her zaman olduğu gibi uzun uzun anlatmışım: o sabah, berlinlilerin 'berliner grau' adını verdiği gökyüzünde kar kokusu varmış. iyi misafirler gibi yatağımı topladıktan sonra rehavet'in hazırladığı mükellef kahvaltı masasına oturmuş, kahvaltımızı yaparken bir yandan da avustralian open'da sharapova - henin maçını izlemişiz. sharapova maçı beklenenden kolay kazanmış.

ardından soğuk havaya aldırmadan kendimizi sokağa atmışız. rehavet bilgisayarda işini yaparken oyalanayım diye yanıma new york üçlemesi'ni almışım.

sonrası o defterden:

sohbet ederek prenzlauer berg'e doğru yürüdük. prenzlauer berg, berlin'in yükselen yıldızı. önceden doğu berlin sınırları içinde olan, duvar yıkılınca bir çok binası evsizler tarafından işgal edilip kullanılan, entelektüel tayfanın keşfetmesiyle şimdilerde evleri restore edilen, işsiz ve öğrencileri uzaklaştırmaya dayanan mutenalaştırma politikalarının sonucunda kira fiyatları giderek artan bir semt. fazlasıyla cihangir dolaylarını hatırlatıyor.

hatta beirut'un burası için şarkı yapmışlığı bile var: prenzlauer berg...

dolaşmayı, bir şeyler yemeyi ve ingilizce kitap satan büyükçe bir kitapçıya uğramayı planlıyorduk. en büyük arzumuz ise, interneti olan bir mekan bulmak, rehavet'in mesaisi başladığında ev dönmek zorunda kalmamaktı.

nihayet camekanına kondurdukları bir sembolle 'internetimiz, siz velinimetimiz müşterilerimize feda olsun' diyen bir mekan bulduk. ıraklı bir amcanın çalıştırdığı küçük bir yerdi. radyoda arapça şarkılar çalıyordu. hatta mustafa sandal bile çaldı*.

rehavet mesaisine, ben de berlinde new york düşlerine daldım. polisiyenin ucuz olmaktan çıkıp edebiyata yürüyen tadı.

mekanın duvarında fazla büyük olmayan, beni garip bir biçimde etkileyen yağlı boya bir tablo vardı. tanıdıktı, ama nereden? fırtınanın ortasında büyük bir yelkenli gemi. ve uzakta bi fenerin ışığı. sanki o ışık bir umut ve her şey geminin o ışığa ulaşması ile mümkündü. soğuktu ve gemi boyunu aşan dalgalar arasında güçlükle ilerliyordu.

/aslında benim hatırladığım, turner'ın denizde kar fırtınası tablosuydu. ve aynı turner 'böyle bir manzaranın neye benzeyebileceğini göstermek istiyordum. bunun için bir geminin direğine kendimi sıkıca bağlattım. dört saat boyunca deniz ve kar tarafından kamçılandım. sağ çıkabildiğim takdirde böyle bir fırtınayı resmedebilmenin tek yolu buydu.' diye anlatır, denizde kar fırtınası tablosunun hikayesini./

hesabı ödeyip çıkarken amcamıza tabloyu sorduk. yaklaşık yirmi yıl önce bir sokak ressamından elli marka satın aldığını, ressamın tabloyu bizzat gözünün önünde yaptığını söyledi.

dışarı çıktığımızda rehavet'e dönüp, 'kuşkusuz bu amca, yirmi yıl önce de bizden büyüktü ve o zamanlar bir sokak ressamından yağlıboya tablo alabilecek kadar sanata duyarlıydı. acaba ne değişti de o tablo şimdi bir kafenin duvarını süslüyor? yaşlanmak, hayat mücadelesi denilen şey bizi de değiştirecek mi?' diye, sordum.

ya cevabı bilmiyordu ya da cevaptan korkuyordu.

sustuk.

peşi sıra sulu sepken başladı. geri dönmek yerine internet hizmeti olan, işletmecisinin türk olduğunu öğreneceğimiz bir italyan lokantasına oturduk.




*: şarkının adını yazmamışım, hatırlıyorum.

23 Haziran 2011 Perşembe

o sahne: stranger than fiction (2006)

'bu, harold crick adında bir adamın hikayesidir. ve onun kol saatinin.'

*

ilk çıkışını monster's ball ile yapan, the kite runner ve james bond'un -şimdilik- son macerası quantum of solace ile popülerlik kazanan alman asıllı yönetmen marc forster'ın yönettiği, kıymeti bilinemeyen ve sessiz sedasız gündemden kaybolan bu filmin senaryosu ise zach helm'in.

yönetmenin sevenleri, bende iz bırakmamış finding neverland dese de, benim favorim stay'dir. bana kalırsa, hak ettiği ilgiyi görmeyen stay'in imge yüklü dünyası oldukça iyi kurulmuştu.

stranger than fiction ise, farklı konusu, görüntü yönetimi, eğer bana her daim itici gelmiş will ferrel'ı saymazsak oyuncularıyla da başarılı, akılda kalan bir film. aşık olunası karakter ana rolüyle maggie gyllenhaal müthiş, usta oyuncular emma thompson ve dustin hoffman ise döktürüyor. hatta işkolik yazar asistanı rolünde queen latifah bile...

filmi bir başyapıta dönüştürmeyen ise, sinopsisi charlie kaufman zihninden çıkma hissi uyandırsa da senaryonun altında kaufman'ın imzası olmaması. üstelik bu gözler the truman show'u da gördü.

*

filme gelince, harold crick bir gün roman kahramanı olduğunu fark eder ve sonra olaylar gelişir.

kafasının içindeki bir ses, yaşamanın sadece zamanı doldurmaktan ibaret olduğununu sanan harold'un bütün rutinlerini, hatta vergi dosyalarının birbirlerine sürtünerek çıkarttıkları sesin ona kum tanelerini bir bir döven, dalgaların sesini anımsattığını ve o sırada aklından, bu sese çalışma hayatım boyunca uçsuz bucaksız derin okyanuslar oluşturacak kadar çok tanık oldum, diye geçirdiğini bile bilmektedir.

ve bu romanın sonunda öleceğini...

bunun üzerine harold, bir gün öleceğini bilse de bu durumla yüzleşen herkes gibi gidişatı durdurmaya çalışır. haliyle, ilk durağı da modern zamanların 'kutsal inek'i psikoloji olur. metodları farklı olsa da tüm psikologlar, durumun açık, onun ise şizofren olduğunu söyler. o da son çare olarak bir edebiyatçıya danışmaya karar verir.

profesör hilbert'i yeniden görüşmeye ikna ettikten sonraki buluşmalarında, profesör ona roman kahramanı olup olmadığını anlayabilmek için sorular sorarken, biz de klasik yunan edebiyatından çin fabllarına, polisiyeden çok-satarlara kadar edebiyat tarihini tekrar ederiz.

o sahne bu sorulardan sonra gelir ve ana'nın ona aşık olabilceği ihtimali harold'a ölüm de dahil her şeyi unutturur:


"- what's your favorite word?

- integer.

- good, good, good.

- do you aspire to anything?

- no.

- conquer russia?.. win a whistling contest?

- no.

- harold, you must have some ambition.

- i don't think so.

- some underlying dream. think.

- well i've always wanted my life to be more musical.

- like west side story?

- no.

- like...

- what?

- well, i've always wanted to learn to play the guitar.

- okay. the last thing to determine conclusively is whether you're in a comedy or a tragedy. to quote italo calvino: 'the ultimate meaning to which all stories refer as two faces: the continuity of life, the inevitability of death.' tragedy, you die. comedy, you get hitched. most comic heroes fall in love with people introduced after the story has begun. usually people who hate the hero initially. although i can't imagine anyone hating you, harold.

- professor hilbert, i'm an irs agent. everyone hates me.

- right, right. good. have you met anyone recently who might loathe the very core of you?

- i just started auditing a woman who told me to get bent.

- well, that sounds like a comedy. try to develop that."






*serbest çeviri:

"- en sevdiğin kelime nedir?

- küsüratsız.

- güzel, güzel... delice arzuladığın bir emelin var mı?

- hayır, yok.

- rusya'yı fethetmek?.. ıslık çalma yarışmasını kazanmak da mı?

- hayır.

- harold, belli konularda hırsın olmalı.

- sanırım yok.

- bilinç altında. düşün.

- aslında, her zaman, daha müzikâl bir hayatım olsun istemiştim.

- 'batı yakası hikayesi' gibi mi?

- hayır. daha çok...

- ne?

- her zaman gitar çalmayı öğrenmek istemişimdir.

- tamam. ortadan kaldırılması gereken son muammamız bir komedyanın mı yoksa bir tragedyanın mı içinde olduğun. italo calvino'dan bir alıntı: 'her hikâyenin yüzüne baktığında belli başlı iki anlam görürsün: biri hayatın devam ettiği, diğeri ölümün kaçınılmaz olduğudur.' tragedya seni öldürür, komedya ise evlendirir. çizgi roman kahramanlarının birçoğu, hikâye başlar başlamaz tanıtılan insanlara âşık olur. genellikle bunlar, başlangıçta kahramandan nefret ederler. her ne kadar birinin senden nefret edebileceğini düşünmesem de harold.

- profesör hilbert, ben bir maliye müfettişiyim. benden herkes nefret eder.

- doğru, evet... son zamanlarda, senden ciddi ciddi nefret eden birileri ile tanıştın mı?

- daha yeni, gidip kendimi becermemi söyleyen bir kadının defterlerini denetlemeye başladım.

- bu başlı başına bir komedi gibi görünüyor. bunun üzerine odaklanalım."

22 Haziran 2011 Çarşamba

yirmi iki haziran: gündönümü fırtınası

yüksek basınçtan alçak basınca olan hava hareketine rüzgar adı verilir. hızı saatte elli dört kilometrenin üzerine çıkan rüzgara fırtına, yüz yirmi kilometrenin üzerine çıkanlara ise kasırga denir.

türkiye de yılın belli zamanlarında bu fırtınalardan nasibi alır. kaos teorisinin işaret ettiği üzere, bunları formüle etmek söz konusu değilse de yaklaşık olarak tarihlerini söylemek mümkündür.

bu fırtınaların en önemlileri ise şunlardır: zemherir-8ocak, aya andon-29ocak, husun-11mart, kocakarı-17mart, kaskavuran-23mart, kırlangıç-8nisan, kuğu-17nisan, sitte-i sevr-23nisan, çiçek-4mayıs, kokulya-20mayıs, ülker-23mayıs, kabak-30mayıs, gündönümü-22haziran, yaprak-30haziran, kızıl erik-29temmuz, bahurun-31temmuz, mircan-31ağustos, çaylak-13eylül, kestane kırası-27eylül, turna geçimi-30eylül, koç katımı-4ekim, meryem ana-21ekim, kırlangıç-18ekim, bağbozumu-21ekim, balık-27ekim, ülker-29ekim, gündönümü-22aralık.

bu fırtınaların en şiddetlileri ise, gündönümü ve özellikle karadeniz'de etkili olan aya andon fırtınasıdır.

illegal party

dün akşam saat sekiz buçuk gibiydi. yılın en uzun gününün güneşi yeni batmış, hava kararmaya başlamıştı. fenerin yan tarafındaki kayalıktan gelen sesleri farkettim.

bir kaç gündür sivrikaya'yla kıyı arasında levreklerin gümüşlerini görüyordum. levreğe gelen balıkçılardır, diyerek, biraz laflarız düşüncesiyle kendimi dışarı attım.

kayalıkta kızlı erkekli yaklaşık on kişi vardı ve hiçbiri balık tutmaya gelmemişti. mustafa abi'nin oğlu atakan dışında aralarında tanıdığım biri yoktu. içinde ne olduğunu belli eden siyah poşetlere bakılırsa kalıcı görünüyorlardı. üstelik gitarları da vardı.

beni farkedince sustular, kızlar erkek arkadaşlarından uzaklaştı, atakan bana doğru yürüdü. babası ablamın sınıf arkadaşıydı ve kim ne derse desin, futbol oynarken izlediğim en yetenekli insandı. hiç unutmam, şehir stadında yapılan okullar turnuvasında endüstri meslek lisesi'ne birbirinden farklı yedi gol atmıştı. hatta o gollerden birinde, kornerden gelen topa arka direkte sadece kalçasıyla dokunmuştu. liseyi zar zor bitirdikten sonra bir kaç defa spor akademisi sınavlarına girmiş ama başarılı olamamış. üçüncü ligde anadolu takımlarını dolaşarak on yıl kadar top oynamış, futbolu bırakınca da, o zamanki hükümete yakın bir akrabasının araya girmesiyle şehir stadının sorumlusu olmuştu. stada koşmaya gittiğim kış günlerinde muhakkak yanına uğrar, anadolu'da oradan oraya giderek geçirdiği yılları dinlerdim.

atakan, geldiklerinde fenerin bahçesine girip kapıyı çaldıklarını söyledi. ama evde yokmuşum. hilalin bir ucundan diğer ucuna, fenerden balıkçı sığınağına koşmak için evden çıktığım sırada gelmişlerdi. sonrasında duş, yemek, e-posta kontrolleri derken farketmemişim. kızları içlerinden biri arabayla getirmiş, geri kalanlar da dikkat çekmemek için dolmuşla gelip, fenere ayrılan yol ağzında inmişti. dolmuştakiler en fazla, üniversiteliler bu gece fenerin yan tarafında alem yapacak, diye düşünmüştür. araba dikkat çeker diye de, aynı arkadaşları arabayla geriye dönmüş sonradan dolmuşla gelmişti.

üniversite için dört bir yana dağılan bu çocuklar, yılın en kısa gecesini bahane ederek, bir parti verelim, demişler: underground party. hem de bir anlamı, havası olur, hem de özlem gideririz. planlarını sadece yakın arkadaşlara haber vererek bu akşama kadar gelmişler.

atakan bunları bir nefeste anlatıp, benim için sorun olup olmayacağını sordu. ben de zamanın gerçekten değiştiğini, gençlerin illegal gösteri yerine parti yaptığını söyledikten sonra, benim için farketmez, dedim. zaten bu gece dörde kadar uyumayıp kıtalar arası bir telefon görüşmesi yapmam gerek. hatta saat dörde doğru yoklarsın da uyuduysam uyandırırsın beni. yalnız kafayı bulup denize girmeyin, kurtarmam.

gitmeden önce bir kayaya yaslanmış perdesiz gitarı işaret ederek, bir de, dedim. eğer akdeniz akşamlarını çalacak olursanız polisi ararım.

20 Haziran 2011 Pazartesi

macera

babam hikayeleri olan, bunları anlatmaktan keyif alan bir adamdı. okuduğu kitaplar, seyrettiği filmler ve elbette yaşadıkları o anlatırken bambaşka bir şeye dönüşür, kayıtsız kalamazdınız.

aile ya da arkadaş kalabalıklarında söz sırası babama gelir, her defasında sohbetin niteliğine uygun bir anlatıyı oraya ekleyiverirdi.

bazan anlattığı bir anının peşi sıra ortamı sessizlik kaplar, dinleyenlerin yüzüne "bunları yaşadın da ne oldu, eline geçti?" diyen ifadeler gelip yerleşirdi. bu ifadeleri o da farkediyor olmalı ki, "benim için bir macera oldu," der, sessizliği dağıtırdı.

*

macera...

ama bildiğiniz "macera"lar gibi değil. babam, ilk hecedeki uzadıkça uzayan "a" sesini normalden kısa söyler, geriye kalan ne varsa aynı bırakırdı.

bu, yöresel bir deyiş, aileden kalma bir söyleyiş ya da yabancı bir dilin tortusu değildi. nereden tevarüs ettiği ise meçhul.

*

sizi bilmem ama ben, hayata dair bütün cesaretimi ilk hecedeki "a" sesi normalden kısa söylenen bir "macera"dan alıyorum.

19 Haziran 2011 Pazar

enternasyonal

'yeni almanya'nın başkenti berlin'in iki almanya birleşinceye kadar duvarın doğusunda kalan semtlerinden prenzlauer berg'de, yıllar önce 'misafir işçi' gelmesine rağmen buralı olmaya karar vermiş 'ikinci kuşak türk'lerden birinin işlettiği 'italyan lokantası'nda oturup, bir yandan 'lübnanlı' garson tarafından getirilen filtre kahvemizi içerken, arkadaşım 'italya' merkezli bir futbol sitesinin 'türkçe' edisyonuna dünyadan toparladığı haberleri postalıyor, ben de 'amerikalı' yazar paul auster'in new york üçlemesi'ni okuyordum.

16 Haziran 2011 Perşembe

şık şık

pop müzikte 'taşı kuşa atan sapandır*'dan bu yana duyduğum en doğru sözler:


'ruhunun içini göstermeyenleri/ mesaisiz aktörleri/ gözleri gören kalbi nankörleri/ sil geç,hadi sil geç/.../ yere bakan yürek yakanları/ egosuna megosuna tapanları/ gönlünü mala mülke satanları/ sil geç, hadi sil geç'


*

bu şarkıyı söylemek için bir araya gelenler ise ayrı bir konu. kliple beraber kendilerinin paradosi haline dönüşüp tam da şarkının 'sil geç' dediklerini hatırlatıyorlar. tıpkı parti arkadaşları gibi.

neyse ki, parti devam ediyor!...




*:cemali, biliyorum sonunu

14 Haziran 2011 Salı

günün sorusu: olduğumuz gibi

insanlar, ilişkilerinin neresinde 'beni olduğum gibi kabul edecek birini istiyorum'dan 'ben onu olduğu gibi kabul ediyorum'a geçiyor?