18 Eylül 2009 Cuma

o sahne: annie hall (1977)

filmin ilk sahnesidir.

woody allen olduğunu hiçbir zaman inkar etmeyen alvy singer seyirciyle konuşmaya başlar. birinci esprisi hayat hakkındaki düşüncesinin kısa bir özeti ile sonlanır: "yalnızlık, sefillik, acılar ve mutsuzluklarla doludur ama keşke bu kadar kısa olmasaydı!"

ardından o sahne başlar; daha doğrusu o konuşma:

'the other important joke for me is one usually attributed to groucho marx but, it appears originally in freud' s ''wit and it' s relation to the unconscious...'' it goes like this, i' m paraphrasing: i never want to belong to any club thatwould have someone like me for a member.that's the key joke of my adult life in terms of my relationships with women.'*


serbest çeviri*: benim için diğer önemli fıkra ise, genellikle groucho marx' a atfedilen ama freud' un "zeka ve bilinçsizlikle olan ilişkisi" kitabındaki bir fıkradır.
şöyle ki: benim gibi birini bile üyeliğe kabul edecek hiçbir derneğe asla üye olmazdım. bu espri de, benim yaşamımda kadınlarla olan ilişkilerimin bir özeti sayılabilir.

bir masada iki kişi: eskiden

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti.bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı.bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

-o zamanlar gençtik…
*

sanırım "eskiden" ya da "o zamanlar" ifadeleri böyle kullanıldığında insan lügatindeki en can yakan kelimelerdir.

geçen zaman ve onunla birlikte değişen koşullar.

muktedir olduğumuz ne varsa artık anlamını yitirmesi.

"sen çok değiştin"lerin ardına saklanan "aslında değişen benim"ler.

hiç şüphesiz o gün orada onun da işi kolay değildi. çünkü bergson'un dediği gibi "ister atan olun ister tutan, gerçek sert bir elmadır".

17 Eylül 2009 Perşembe

o sahne: barfly (1987)

oscarları ciddiye almam; çoğu zaman kazananların sinemayı sinema yapan güzelliklerin dışında belirlendiğine inanırım çünkü.

bu yıl milkdeki oyunculuğuyla sean penn'in oscarı hakettiğinden hiç şüphem olmadı, ama bu performansın sin city (2005) ve domino (2005) ile başladığı geriye dönüş yürüyüşünü the wrestler (2008) ile taçlandıran mickey rourke'un randy 'the ram' robinson'uyla aynı yıla denk gelmesine çok üzülmüştüm. en az birine yazık olacaktı.

dün akşam evde son kalan şeyleri toplarken elime geçen barfly (1987) filmini izleyeyim dedim ve görüntünün küçücük bir ekrana sıkışmasına razı gelerek izlemeye koyuldum. yanılmıştım. eğer oscar oyunculuğa veriliyorsa ödül doğru adresi bulmuştu. mickey rourke'un yaptığı o zamandan bu zamana kendi hallerini ortaya koymaktan başka bir şey değil çünkü. buna çok sevdiğim rumble fish (1983) ve angel heart (1987) da dahil.

yine de oyunculuğunun her zaman kendinden izler taşıdığını bildiğimiz mickey rourke'un barfly'daki henry chinaski performansı, kusursuz bir beden diliyle hayat verdiği kahramanın ruhunu nasıl da derinden kavradığını ortaya koyuyordu. her halde charles bukowski'nin yarı otobiyografik kahramanı henry chinaski'yi huysuz ihtiyar bukowski'nin de bir yerlerde itiraf ettiği gibi kimse ondan daha iyi oynayamazdı.

buraya ara sıra not düşmeyi planladığım 'o sahne' lerin ilkini de o filmden seçtim.

işte o sahne:

bir barda tanışan henry ve wanda, bir markete girip bir yığın içki satın aldıktan sonra wanda' nın evine giderler. niyetleri içmeye orada devam etmektir.

içmeye başlamadan önce karşı karşıya otururlar ve wanda söze başlar.

"just one thing. i want never fall in love. i don't wanna go through that. i can't.."

şefkatle wanda'nın gözlerine bakan henry, hayata karşı bütün kayıtsızlığıyla, "don't worry. nobody's ever loved me yet."*
der..



*serbest çeviri:
w - tek bir şey.. asla aşık olmak istemiyorum. buna yeniden girmek istemiyorum. bunu yapamam.

h - endişelenme... bana şimdiye kadar kimse aşık olmadı.

16 Eylül 2009 Çarşamba

son gün

yaşamın ne denli şaşırtıcı, 'yaşamak' ın ne denli heyecanlı olduğunu sonradan öğrenen herkes gibi ben de erken tanıştım kitaplarla. okuyordum çünkü insanlara anlatacak bir şeylerim olsun istiyordum. hayatımdan, kendimden bahsedemezdim çünkü ben dahi sıkılıyordum.

yazarın tanrı rolüne soyunup karakterler, başka evrenler oluşturması ne kadar güzeldi, bir mucizeye şahit olmaktı. bunu ben de yapmak isterdim. ayrıca yazdığım kırık dökük şeyleri okuyanlar 'yetenek' denilen bir özellikten bahsedip, onun bende de olduğunu söylemiyorlar mıydı?

ama öyle olmadığını, eğer o 'şey' e sahipsem bile bunun tek başına yeterli olmadığını anlamam uzun sürmedi. ben hiçbir şey yazamazdım; belki mektup.

kitapları, okumayı, yazar hikayelerini seviyordum. bu yüzden de hiç olmazsa bunlara yakın olabileyim diye aldığım eğitimden başka bir meslek seçtim kendime. editör olacaktım.

bir gün 'kader attığımız her adımla gerçekleşiyor' diyenleri haklı çıkaracak bir şey oldu. sıkı sıkıya takip ettiğim, neredeyse sayfa numaralarını bile okuduğum edebiyat dergilerinden birinde bir ilan gördüm ve kelimenin tam anlamıyla çarpıldım. yayınevinin adını bilmiyordum, yeni ve küçük bir yayıneviydi ama ''mac'e takla attırabilecek elemanlar arıyoruz...'' diye başlayan o ilanın ardından çalışmak istediğim yerin neresi olduğunu kesinlikle biliyordum.

gerçi ben de yazar olma hevesindekilerin hep yaptığı gibi daktilo kullanıyor, baştan ayağa asil bir siyahı giyinmiş remingtonumu herkesten kıskanıyor, onu bitimsiz bir aşkla seviyor olsam da bilgisayardan anlardım.
ertesi gün patronum olacak kişinin karşısındaydım; irfan bey... ilk fırsatta emekli olmuş bir askerdi. insanı gören bakışları, kişiyi özgürleştiren bir yanı vardı. ne istediğini biliyordu. çok şey yaşamış, çok şey görmüştü. başlangıç ve bitişlerle dolu hayatının her anını yeniden yaşamaya hazırdı. korkmuyordu. üstelik iş ilanının metnini de o yazmıştı.

gerisinin bir önemi yoktu artık; yeni açılan küçük bir yayın evi olmanın, şimdilik önümüzü görememenin, hiçbirinin..

irfan bey ise diplomam ve geçmişim dışında, bu işe tutkuyla bağlanışımı farkettiğini ve araya kimseyi sokmadan dostoyevski okuyabilmek için rusça öğrenme hayalimden etkilendiğini söyleyecekti bir süre sonra.
ben işe başladım, herkes çok çalıştı. bugün yayınevi artık piyasanın en iyilerinden biri haline dönüştü. günler, aylar, yıllar boyu aynı manzarayı izleyip önce büyüdük, ardından olgunluğa yol aldık.

ben konuşamasam bile okuduğumu anlayacak kadar rusça öğrendim. karmazov kardeşler'i ilk defa okuduktan sonra her şeyden nefret ettim; bir daha asla 'ilk defa' okuyamayacaktım.

irfan bey bir tekkeye gidip gelmeye başladı. yine de hep aynı adam kaldı. gülmekten, güldürmektan haz alan, güzel kadınları ve güzel yemekleri seven, insanı daima özgürleştiren yanlarıyla.

bir gün bana "çocuk," demişti. "etrafıma bakıyorum da insanlar yaşlandıkça kendilerine bir çıkış bir kurtuluş yolu arıyor. hindistan'a gidip oraya yerleşmekten bahseden arkadaşlarım var. zen öğretilerinden başka bir şey konuşmayanlar, huzuru budizmde bulduğunu söyleyenler var. benim o kadar uzağa gitmeme gerek kalmadı. sadece bu."

dün ben ve sevgi onun odasındaydık. hepimizden genç olmasına rağmen benim bıraktığım işi en iyi yapacak olanın sevgi olduğunu bir defa daha söyledim. ben de onun pozisyonuna geçer, büroda olmama gerek kalmadan bana düşen işleri yapabilirdim. zaten işi bırakmıyordum, sadece büroda olmayacaktım.

o halde geriye her hangi bir problem kalmıyordu.

ve şimdi masamı toplamış, yıllardır oturduğum masanın çıplaklığında bunları yazarken bazan başımı kaldırıp pencereden görünen çatılara ve bir parça denize bakıyorum. biraz da geçmişe.

biliyorum, yine burada çalışırdım.

15 Eylül 2009 Salı

geri sayım

iki dersim kalmıştı...

iki bütünleme. iki sınav.

ve hatta rahat ders çalışabilmek, çalışmaktan kaçış yollarımı kapatabilmek için erbain'i bile başucumdan kaldırmıştım.

yine de bir pazar akşamı apansız başlayan bir sonbahar yağmuru altında şehri bir baştan bir başa yürüdükten sonra okulu bitirmemeye karar verdim. derslerden biri kaldı.

işte o son dönem; okulun artık biteceğini biliyordum. üstelik garip bir biçimde öğrencilikten yorulduğumu hissedip okulun bitmesini istiyordum.

okula gittiğim ender günlerde, sabahları durağa vaktinde yetişebilmek için her zaman o küçük mescidin avlusuna açılan kapılardan birinden girer, diğerinden çıkar, yoldan değil mescidin geniş avlusundan geçerdim. öylesi sabahlardan birinde avlunun bir köşesinden gökyüzüne doğru uzanmış çınar ağacına takılmıştı gözüm. ne tuhaftı; bu çınarın artık sararmaya başlamış yapraklarının bambaşka bir oluşla tekrar yeşile durmasını göremeyecektim. aklıma o yaşlı çınarı takvim olarak kullandığım yıllar gelmiş, hüzünlenmiştim.

şimdi işteki değil de iş yerindeki son günüm için yayınevine giderken, yılların alışkanlığı ile uğradığım bu eski zaman pastanesinden her zamanki iki tane zeytinli poğaça alıp, biri paket yapılmış diğerini ise yiyerek çıkarken köşedeki limonata yapan makineyi gördüm.benzer şeyleri hissederek o günü hatırladım.

limonata yapan bu makinenin yakında kaldırılacağını, yerine sahlep için bir şeylerin konulacağını biliyordum. bunların olup bittiği o günlerde ben bambaşka bir denize yüzümü dönmüş, belki de özlemeyeceğimi sandığım bir çok şeyi özlüyor olacaktım.
söz gelimi karanlığın erken çöktüğü kış günlerinde iş çıkışı hava kararmış olurdu. bir yandan içimde "eve dönmek / kendime sarkıntılık etmekten başka nedir? / orada, arada bir beni yoklar / intihara ayırdığım zamanlar"* mısraları yankılanırken ev yalnızlığına biraz daha geç bulaşmak için orada hiç olmazsa bir sahlep içer, halden anlayan pastane sahibiyle ya da garsonlarla yerine göre ekonomiden, futboldan, değişen istanbuldan konuşurduk.

eğer bir gün yolunuz oraya düşerse dünyanın en güzel zeytinli poğaçalarının tadına bakmayı ihmal etmeyin derim. ki üzerindeki erimiş kaşar poğaçalara bambaşka bir tat katar.

bir de bu adamın oradan gelip geçtiğini hatırlayın.


*: ismet özel, of not being a jew

13 Eylül 2009 Pazar

dibace

ya da alt başlık olarak sebeb-i telif...

bu yolun nereye gittiğini bilmiyorum. tıpkı gece karanlığında yol alan bir vasıtanın yolcusu gibi ancak farların aydınlattığı kadarını görebiliyorum. varmak ya da ulaşmanın boşluğu, aslolanın yolculuğun bizzat kendisi olduğu inancıyla tek bildiğim; gideceğim...

verbum non facta latince bildiğim için değil, başkasından ödünç alınma; belki de bu yolculuğa ön hazırlık olsun diye okuduğum g. cabrera infante kitabı şehirler kitabı'ndan. söylenmemiş söz ise 'çevirenin notu'dur.

ardından aklıma düşen tabula rasa imgesi defter değil de bu sayfalara yazılacakları işaret edince, yıllardır belleğimde sakladığım bir yaşar bedri mısrası toprağın altından başını kaldırıverdi: sancılı bir rotanın seyir defteri...

sanırım bu kadar.