"bebek taklidi yaparak konuşan kadınlardan daha itici pek az şey vardır," cümlesi 'galat-ı meşhur'lardandır ve her türden 'seçme sınavı'na konu olacak kadar büyük bir anlatım bozukluğu içerir. çünkü, bebekler konuşmaz ve orada kadınların asıl taklit ettiği şey annelerin bebekleriyle konuşmasıdır.
evet, o tarz konuşmalardan bahsediyorum.
bir erkeğin ardına bakmadan yanınızdan uzaklaşmasını istiyorsanız annelerin bebekleriyle konuşmasını taklit edin. yok, eğer o adam gittiği yerden bir daha gelmesin istiyorsanız, üzerine, ağladı ağlayacak küçük bir çocuğu taklit edin. çenesinin titremesi dahil.
24 Ağustos 2012 Cuma
23 Ağustos 2012 Perşembe
california dreamin'*
mevlüt ömer bayramda yaptığımız telefon konuşmasında, sonradan yırtıp attığı ilk şiirini de sayarsak toplamdaki üçüncü şiirini yazdığını söylemese, "daha tamamlamadım," diye itiraz etmesine rağmen ısrarlarıma dayanamayıp taslak halini okumasa, ben de onca mısra içinde "yaz günlerine saklı sonbahar"a takılıp kalır mıydım?
"geçip giden şu yazı özledim şimdiden," diyen eski bir cümle beni yeniden bulur muydu?
ve en nihayet, chungking express ve california dreamin' eşliğinde uzaklar hayali kuran, belki de yaşadığı hayata ancak bu şekilde katlanabilen garson kız aklıma düşer miydi?
california dreamin', bir yaz gününde...
*the mamas & the papas, california dreamin'
"geçip giden şu yazı özledim şimdiden," diyen eski bir cümle beni yeniden bulur muydu?
ve en nihayet, chungking express ve california dreamin' eşliğinde uzaklar hayali kuran, belki de yaşadığı hayata ancak bu şekilde katlanabilen garson kız aklıma düşer miydi?
california dreamin', bir yaz gününde...
*the mamas & the papas, california dreamin'
21 Ağustos 2012 Salı
güzelim
"aslında çirkin değilsin sen
çirkin görünmek istiyorsun
güzelliği târif için"
(can yücel, estetik)
*
"çirkin olduğum için aynaya bakmazsam;
çirkin görünmek istiyorsun
güzelliği târif için"
(can yücel, estetik)
*
"çirkin olduğum için aynaya bakmazsam;
güzelim."
(ah muhsin ünlü, -rüya hakkındadan fazla-)
(ah muhsin ünlü, -rüya hakkındadan fazla-)
*
güzellik aynanın övgüsünü bırakmıştır. çünkü, kendini görmesi gereken yerde çoktan görmüştür.
*
"güzelim!
güzellik aynanın övgüsünü bırakmıştır. çünkü, kendini görmesi gereken yerde çoktan görmüştür.
*
"güzelim!
baksanız çatlarsınız güzelliğimden"
(melek arslanbenzer, allah vergisi bir güzellik)
(melek arslanbenzer, allah vergisi bir güzellik)
*
"çok sevdim güzel sevdim ve fakat güzelliğim kırıldı"
(adem turan, sessizlikler-I)
20 Ağustos 2012 Pazartesi
günün sorusu: yazarlar ve kahramanları
john fowles'ın sarah'dan bahsederken söylediği gibi, kahramanların yazarı kendisini yazmaya zorladığı, mecbur kıldığı, ikna ettiği anlar yok mudur?
17 Ağustos 2012 Cuma
tehlikeli şiirler: dört
bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla.
'iki mehtap arasında'* mesela...
*: kemal sayar, iki güneş arasında
'iki mehtap arasında'* mesela...
"her aşk bulunduğu kalbin şeklini alır.
toprak kokusu değince o rüyaya
aşk çözülür... geriye menekşeler kalır.
solmuş menekşeler: derinliğin tarihi.
yenik kavimlerin tarihi.
sevmek ateştir diye seslenir biri.
yalnız o mu? kavuşmak ateş
kalbini bıraktığın sular ateş
şarkılar ateştir: 'iki mehtap
arasında kaldı gönül.'
iki güneş
iki gökyüzü arasında.
bir buluta karşı iki güneş durduğunda
her ölüm kendi gövdesinin şeklini alır."
*: kemal sayar, iki güneş arasında
16 Ağustos 2012 Perşembe
streisand etkisi
benim için barbra streisand, arzuladığı yakışıklı erkeklerle sevgili olamadığı için mensubu olduğu zümrenin avantajlarından da faydalanarak yönettiği filmlerde, havalı ve yakışıklı erkeklerin aşık olduğu hüzünlü ve akıllı kadınları oynayan, belki de sadece bu yüzden film çeken biridir.
bir de koşarken dinlemeyi sevdiğim duck sauce işi barbra streisand vardır ama sayılmaz.
'streisand etkisi'ne gelince.
iki bin üç yılı... barbra streisand evinde otururken bir de ne görsün, bir fotoğrafçı evinin fotoğraflarını çekiyor. ortalığı ayağa kaldırıyor; ne hakla benim evimin resimlerini çekersiniz, benim evimin mahremiyetini nasıl halka açarsınız vesaire... hatta bununla yetinmeyip, ibret-i alem olsun diye, o zamana kadar hiçbir paparazziye açılmamış büyüklükte, tam elli milyon dolarlık bir tazminat davası açıyor.
takdir edersiniz ki, artist(!) olmak zor...
ama barbra streisand'ın bilmediği bir şey vardır: evinin fotoğrafını çekerken gördüğü ve mahremiyetini ihlal etmekle suçladığı kişi paparazzi değil, çevre fotoğrafçısıdır. kıyı boyunca binlerce fotoğraf çeken adam, tesadüfen karşısına çıkan evi öylesine fotoğraflamıştır ve doğal olarak mahkemece suçsuz bulunur.
ama asıl hikaye burada başlıyor. insanlar barbra streisand’in evi de ne enteresanmış, niye bu kadar saklanıyormuş acaba diyerek internette en fazla paylaşılan fotoğraf haline getiriyorlar. böylece barbra streisand mahremiyet, huzur ve inziva isterken evini bir anda dünyanın en tanınan mekanlarından biri haline getiriyor. bu gereksiz tepki yüzünden küçük düştüğü yetmezmiş gibi bir de kendi adını taşıyan bir kavram yaratıyor: streisand etkisi...
yani, küçük şeyler için bir bardak suda fırtına çıkarıp, sonrasında olayı anlamsızca büyütmenin adı.
bir de koşarken dinlemeyi sevdiğim duck sauce işi barbra streisand vardır ama sayılmaz.
'streisand etkisi'ne gelince.
iki bin üç yılı... barbra streisand evinde otururken bir de ne görsün, bir fotoğrafçı evinin fotoğraflarını çekiyor. ortalığı ayağa kaldırıyor; ne hakla benim evimin resimlerini çekersiniz, benim evimin mahremiyetini nasıl halka açarsınız vesaire... hatta bununla yetinmeyip, ibret-i alem olsun diye, o zamana kadar hiçbir paparazziye açılmamış büyüklükte, tam elli milyon dolarlık bir tazminat davası açıyor.
takdir edersiniz ki, artist(!) olmak zor...
ama barbra streisand'ın bilmediği bir şey vardır: evinin fotoğrafını çekerken gördüğü ve mahremiyetini ihlal etmekle suçladığı kişi paparazzi değil, çevre fotoğrafçısıdır. kıyı boyunca binlerce fotoğraf çeken adam, tesadüfen karşısına çıkan evi öylesine fotoğraflamıştır ve doğal olarak mahkemece suçsuz bulunur.
ama asıl hikaye burada başlıyor. insanlar barbra streisand’in evi de ne enteresanmış, niye bu kadar saklanıyormuş acaba diyerek internette en fazla paylaşılan fotoğraf haline getiriyorlar. böylece barbra streisand mahremiyet, huzur ve inziva isterken evini bir anda dünyanın en tanınan mekanlarından biri haline getiriyor. bu gereksiz tepki yüzünden küçük düştüğü yetmezmiş gibi bir de kendi adını taşıyan bir kavram yaratıyor: streisand etkisi...
yani, küçük şeyler için bir bardak suda fırtına çıkarıp, sonrasında olayı anlamsızca büyütmenin adı.
15 Ağustos 2012 Çarşamba
istatistik
yüz at üzerinde yapılan denemelerde, seksen beş boğulma, on beş kayıp vakası hâlâ dalgıçlık sporunun tehlikeli bir spor olduğunu ispatlamaya yetmiyorsa o kadar at bok yoluna gitti demektir.
'münazara' bahsi için zeyl
feridun düzağaç'tan münazaraya mütevazı bir katkı:
"aşka yazılan en yalan gerçek/ aşk eskir eskiye dönmez"*
*:son yaprağıydı güzün
"aşka yazılan en yalan gerçek/ aşk eskir eskiye dönmez"*
*:son yaprağıydı güzün
14 Ağustos 2012 Salı
bir masada iki kişi: iyileşmek
çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:
- şaşkınım.
- şaşırdığını biliyorum.
- sanki zaman tüneline girmiş ve üniversite yıllarına dönmüş gibiyim.
- biliyorum... biliyorum...
- bunun nasıl olduğu hakkında bir fikrin var mı?
- kafamda ve kalbimde olan bir sürü şey... ama benzetecek olsam, 'tedavi süreci' gibi, derdim.
- seninki tedavi gerektiren bir şey değildi ki. dışardan artist görünme pahasına kendini koruyordun sadece. görünen o ki, bu defa koruyamamışsın. ya da kaçamamışsın.
- tedavi süreci benzetmesi yanlış sayılmaz. önceki hikayelerde verilen ilaçları almıyor, tavsiyelere uymuyordum. bu defa tedaviye cevap verdiğimi farkettiğimde artık çok geçti.
*
ve asıl tedavi gerektirenin 'iyileşmiş olmak' olduğunu herkes gibi ben de biliyordum.
- şaşkınım.
- şaşırdığını biliyorum.
- sanki zaman tüneline girmiş ve üniversite yıllarına dönmüş gibiyim.
- biliyorum... biliyorum...
- bunun nasıl olduğu hakkında bir fikrin var mı?
- kafamda ve kalbimde olan bir sürü şey... ama benzetecek olsam, 'tedavi süreci' gibi, derdim.
- seninki tedavi gerektiren bir şey değildi ki. dışardan artist görünme pahasına kendini koruyordun sadece. görünen o ki, bu defa koruyamamışsın. ya da kaçamamışsın.
- tedavi süreci benzetmesi yanlış sayılmaz. önceki hikayelerde verilen ilaçları almıyor, tavsiyelere uymuyordum. bu defa tedaviye cevap verdiğimi farkettiğimde artık çok geçti.
*
ve asıl tedavi gerektirenin 'iyileşmiş olmak' olduğunu herkes gibi ben de biliyordum.
13 Ağustos 2012 Pazartesi
şarap sürahisi, güller ve kar küresi
arkadaşlarımın düğün yemeğinde, masayı süsleyen çiçekler için parlak bir fikirle vazoya dönüştürülen şarap sürahisini görünce çok beğenmiş, yine arkadaşım olan lokanta sahibini, "ya bu şarap sürahilerinden birini bana verirsin ya da masadakini çalarım," diye tehdit etmiştim. o da yemeğin sonunda ayrılırken hakkım olan bir taneyi elime tutuşturmuştu.
işte o şarap sürahisine, pembesine yer yer beyaz çizgilerin bulaştığı gonca gülleri koyarken, yıllar öncesinde buldum kendimi: zalim nisan leylakları doğurtup gitmişti. vaktin güllerin iklimine dönüşmesi için ise ilk gülü görmek gerekti. gördüm de... koşarak gittim, ona söyledim. başkası anlatsa inanmayacağım bir ifadeyle, -biliyorum ben anlatınca da kimseler inanmaz. hatta onun benim yanımda dönüştüğü şeye yakari dışında kimseler inanmaz- "neden çalmadın," dedi. "benim için çalmalıydın." elbette ilk fırsatta çaldım. onun için çaldım... üstelik bütün bunlar olup biterken, yakalandığım takdirde bir kulak burulması ile kurtulabileceğim yaşları çoktan geçmiştim. günler, haftalar boyu parmakla gösterilmesem de en başta muhakkak ayıplayıcı nazarlarla karşılacaktım.
şimdi oturduğum masanın sağ tarafına bakıyorum ve şarap sürahisinin içindeki pembesine yer yer beyaz çizgilerin bulaştığı üç gonca gülü görüyorum. bir de, sallandığı takdirde küçük prens ile yanındaki koyunun üzerine karla beraber yıldızlar yağdıran kar küresini...
tebessüm ediyorum.
işte o şarap sürahisine, pembesine yer yer beyaz çizgilerin bulaştığı gonca gülleri koyarken, yıllar öncesinde buldum kendimi: zalim nisan leylakları doğurtup gitmişti. vaktin güllerin iklimine dönüşmesi için ise ilk gülü görmek gerekti. gördüm de... koşarak gittim, ona söyledim. başkası anlatsa inanmayacağım bir ifadeyle, -biliyorum ben anlatınca da kimseler inanmaz. hatta onun benim yanımda dönüştüğü şeye yakari dışında kimseler inanmaz- "neden çalmadın," dedi. "benim için çalmalıydın." elbette ilk fırsatta çaldım. onun için çaldım... üstelik bütün bunlar olup biterken, yakalandığım takdirde bir kulak burulması ile kurtulabileceğim yaşları çoktan geçmiştim. günler, haftalar boyu parmakla gösterilmesem de en başta muhakkak ayıplayıcı nazarlarla karşılacaktım.
şimdi oturduğum masanın sağ tarafına bakıyorum ve şarap sürahisinin içindeki pembesine yer yer beyaz çizgilerin bulaştığı üç gonca gülü görüyorum. bir de, sallandığı takdirde küçük prens ile yanındaki koyunun üzerine karla beraber yıldızlar yağdıran kar küresini...
tebessüm ediyorum.
on üç ağustos
hatırlarsınız, musa ile sanem biten partinin ardından terastaki çift kişilik veranda salıncağında otururken, daha doğrusu alkol sınırını aşmış musa sanem'in dizlerine uzanmış yatarken söz küçük prens' e gelir ve peşi sıra sanem musa'ya bir hediye verir; yıldızlarla süslenmiş bir fanusun içinde küçük prens ve çiçeği...
sabah güneş ışığıyla salıncakta uyandığında sanem yoktur ve akşamdan kalma musa güç bela doğrulup oturduğunda, bir şey 'kucağından düşüp çatırdar'.
bunu hatırladıktan sonra romanın sonu olan on dördüncü bölüme gidebiliriz:
*
"ve ben artık mutsuz bir adamım.
günler, haftalar, aylar akıp giderken, ben yaşamıyor da daha ziyade vakit geçiriyorum. ortalık karardıktan sonra pencereden yıldızları izliyorum. umut etmiyorum, kızmıyorum, üzülmüyorum. sadece hatırlıyorum.
kainat türlü biçimlerde kandırmaya çalışıyor beni. bulutlar ilerliyor, bir ayyaş nara atıyor, bir araba acı acı klakson çalıyor, daldan bir yaprak düşüyor... orada öyle sabit dururken, her şey beni kimsenin umurunda olmadığıma, unutamayışımın bir anlam taşımadığına inandırmak için yarışa giriyor. sabırla bekliyorum ki, bütün kozlarını oynasınlar. ne olursa olsun duruyor, duruyor, duruyorum... gece bir kez daha aşkım karşısında mağlup dağılırken, kuytu bir köşeden fırlayıveren bir kedi gülümsetiyor beni. nihayet gölgelerin arasında bir sigara yakıyorum. iste o an biliyorum ki, roller değişmiş ve şimdi yıldızlar beni izlemeye başlamıştır. gidip yatağıma giriyor, başucumda duran küçük prens biblosuna bakıyorum.
senden bana kalan her şey gibi kırık, ama asla atamayacağımı biliyorum."*
*:alper canıgüz, gizliajans
sabah güneş ışığıyla salıncakta uyandığında sanem yoktur ve akşamdan kalma musa güç bela doğrulup oturduğunda, bir şey 'kucağından düşüp çatırdar'.
bunu hatırladıktan sonra romanın sonu olan on dördüncü bölüme gidebiliriz:
*
"ve ben artık mutsuz bir adamım.
günler, haftalar, aylar akıp giderken, ben yaşamıyor da daha ziyade vakit geçiriyorum. ortalık karardıktan sonra pencereden yıldızları izliyorum. umut etmiyorum, kızmıyorum, üzülmüyorum. sadece hatırlıyorum.
kainat türlü biçimlerde kandırmaya çalışıyor beni. bulutlar ilerliyor, bir ayyaş nara atıyor, bir araba acı acı klakson çalıyor, daldan bir yaprak düşüyor... orada öyle sabit dururken, her şey beni kimsenin umurunda olmadığıma, unutamayışımın bir anlam taşımadığına inandırmak için yarışa giriyor. sabırla bekliyorum ki, bütün kozlarını oynasınlar. ne olursa olsun duruyor, duruyor, duruyorum... gece bir kez daha aşkım karşısında mağlup dağılırken, kuytu bir köşeden fırlayıveren bir kedi gülümsetiyor beni. nihayet gölgelerin arasında bir sigara yakıyorum. iste o an biliyorum ki, roller değişmiş ve şimdi yıldızlar beni izlemeye başlamıştır. gidip yatağıma giriyor, başucumda duran küçük prens biblosuna bakıyorum.
senden bana kalan her şey gibi kırık, ama asla atamayacağımı biliyorum."*
*:alper canıgüz, gizliajans
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)