12 Aralık 2009 Cumartesi

bahçe

"annemin, o toprakta, hele de o rüzgarda asla büyümez, uyarılarına kulak asmayıp yıllar önce bahçeye diktiği armut ağacının dallarındaki son yapraklar sabahtan bu yana esen sert rüzgar ve durmaksızın yağan yağmur yüzünden döküldü," diye yazdı adam.

ardından pencereye gitti. çırılçıplak armut ağacına ve yanındaki meyveye durmuş portakal ve mandalina ağaçlarına baktı. kendi elleriyle diktiği nergisler hemen orada, kış meyvelerinin yan tarafındaydı. vakti gelmiş, başlarını topraktan kaldırmışlardı.

bir süre bahçeyi seyretti. bakışları anayoldan ayrılıp bu bahçeye gelen, yazları toz toprak, kışları çamur içinde kalan yola ulaşmadan önce bahçe kapısının mavisindeki bir kaç pas lekesini gördü.

11 Aralık 2009 Cuma

altı çizili satırlar: cebelitarık denizcisi

hiç şüphesiz kitapların da bir kaderi var. yerine ve zamanına denk gelirler. ilk okumaya kalktığımda bitiremediğim tatar çölü sonradan sıralama dışı bir biçimde hayatımın romanı olmuşsa bu ancak denklik kelimesi ile anlatılabilir.

benim onu değil, onun beni bulduğuna inandığım marguerite duras romanı cebelitarık denizcisi de böyle bir roman: yerine ve zamanına denk gelen.

bu roman, "eksilterek yazmak"la ünlü olan duras'ın romanları içinde en hacimli olanı.

sadece bu değil, duras'ın her zaman yaptığı gibi olayın pek az şeye, öykü süresinin kısa bir zaman dilimine indirgendiği bir anlatı da değil. uzun bir zaman diliminde italya'da başlayıp, neredeyse bütün akdeniz limanlarını dolaştıktan sonra cebelitarık'ı geçip önce atlantik okyanusuna, sonra da afrikanın içlerine yol alan bir roman.

ama kahramanları, hep olduğu gibi kalabalıklar arasında yalnız ve az konuşkan.

uzatmalı sevgiliden "senin hayatın hayat değil" diyen kamyon şoförüne, nehir ağzındaki pansiyon sahibinin kızından yatta çalışan denizcilere, cebelitarık denizcisi olma ihtimali taşıyan benzinciden afrikada unutulmuş bir köydeki maceraperest ihtimale kadar bir yığın karakter 'ciddi' manada romanda yer bulsa da roman bir kadınla bir erkeğin hikayesi.

anna, amerikalı bir milyonerin dul eşi. yatıyla bütün bir akdenizi dolaşıp "cebelitarık denizcisi"ni aramaktan başka bir iş yapmayan genç ve güzel bir kadın.

adamın ismini bilmiyoruz. yıllardır sevmediği bir işte çalışan, sevmediği bir kadınla birlikte olan, yani yaşamayıp zaman geçiren bir adam.

altı çizili satırlar ise neredeyse romanın başından, adamın uyanışına sebep olan kamyon şoförü ile yaptığı konuşmadan.

adam ve uzatmalı sevgilisi milano ve cenova'yı dolaşmışlar, iki gündür bulundukları piza'dan floransa'ya gitmeye karar vermişlerdir. ama barışın ikinci yılına denk geldiği için ne tren ne diğer toplu taşıma araçlarında yer yoktur. birileri floransa'ya işçi götürüp getiren kamyonlardan bahsedince şanslarını orada denemeye karar verirler. adam şoförün yanına, kadın ise kamyonun kasasına işçilerin yanına oturur.

şoför konuşkan bir adamdır. bir yığın şey anlatıp, bir yığın soru sorar. en sonunda, "bence sen işini bırakmalısın," der.

işte o altı çizili satırlar:

"- bence sen işini bırakmalısın.

- er ya da geç, yapacağım bunu.

bu işin şakası olmadığını bana yeterince anlatamadığını düşünüyor olmalıydı:

- baksana, dedi. beni ilgilendirmez ama, sen bu işi bırakmalısın bence.

bir an sustu, sonra:

- yaşamın yaşam değil.

- tam sekiz yıldır, bu işi bırakacağım günün bekleyişi içindeyim, dedim. ama eninde sonunda olacak bu, başaracağım.

- benim de demek istediğim şu ki, bugünden tezi yok...

bir an sustum, sonra:

- belki de haklısın, dedim.

nefis bir serinliği vardı rüzgarın. ama şoför benim kadar tadını çıkaramıyordu.

ona sordum:

- peki, niye böyle dedin?

usulca, dedi ki:

- çünkü sen, biri sana bunları söylesin diye bekliyorsun, yalan mı?

ve bir kez daha yineledi:

- yaşamın yaşam değil. benim yerimde kim olsa aynı şeyi söylerdi."*




*çeviren: mükerrem akdeniz (can, 1999)

günün sorusu: zapt etmek

kime demiştim, "yağmura karşı gözlerini zapt etmek zordur," diye?

bavul

her kadın en az bir defa birileri ona "gitme," desin diye bavulunu topluyormuş gibi yapmıştır.

9 Aralık 2009 Çarşamba

angel eyes

uzak bir yaz, şimdi unutulmuş bir sinema salonu...

zamanında ıskaladığım, daha doğrusu yakalayamadığım bir filmi görmek için oradayım.

görüntüden önce sting'in sesi dolmuştu salona: angel eyes. -ki sting sevdiğimi söyleyemem.-

sonra markette dolaşan ama alışveriş arabasına sadece içki şişesi koyan bir adamın görüntüsü düşmüştü perdeye.

film mi? boş verin. belki sonra konuşuruz.

ekho

ya da en çok bildiğimiz adıyla 'yankı'...

ondan bahsetmek için ilk önce narkissos' tan bahsetmeli. tıpkı habil ile kabil, mevlana ve şems gibi.
narkissos; mitolojinin, güzelliğinin farkında ve bu farkındalık yüzünden kendini beğenmiş, şımarık çocuğu.

böylesi hikayelerin hepsinde olduğu gibi, bir gün ekho narkissos' u görür ve öğrenir; onu görmek, ona aşık olmak demektir. günler sonra ekho taşımaktan yorulduğu bu aşkı ona söylediğinde kendinden başkasını görmeyen narkissos yanıt dahi vermez. utancından ve aşkının acısından ne yapacağını bilemeyen ekho' ysa ormanın derinliklerine doğru kaçar. acısından eti çekilir, damarlarındaki kan buhar olup uçar, kemikleri un ufak olup rüzgara karışır.

bir tek sesi kalır geriye; 'seni seviyorum' denildiğinde 'seni seviyorum' diyen, asla ' ben de' diyemeyen bir ses.

7 Aralık 2009 Pazartesi

günün sorusu: üniforma

kadınlar bir otelin önünde müşterileri karşılayan üniformalı görevliye değil de üniformalı bir denizciye tutuluyorsa, bu durum çekici olanın üniforma değil, erkeğin her an gidebilecek olması olduğunu ortaya koymaz mı?

manolois*

yeniden çarmıha gerilen isa..

en mutlu günlerinin, öksüz kaldıktan sonra verildiği manastırda başrahip manasi'nin hizmetinde geçirdiği günler olduğunu söylerdi. on beş yaşındayken likovrissi köyü yargıcı patriarheas onu "burada bir harem ağası gibi solup gitmesin," diyerek manastırdan aldı ve sarikana dağı'ndaki sürüsüne çoban yaptı.

papaz ve köyün ileri gelenleri tarafından kutsal hafta sırasında isa'nın acılarını canlandırmak için seçildiğinde leoni ile nişanlıydı ve evlenmek için gün sayıyordu. ama o, bu seçimin ardından bambaşka bir hayata doğru yürüdü.

ilk önce lenoi'den ayrıldı ve kutsal hafta için mari magdalena seçilen dul katerina'nın yörüngesine girdi; ona, "bana baş melek gibi görünüyorsun. ruhumu almak isteyen bir melek," diyen, elinin altındaki onca erkeğe rağmen ağlarını hazırlayıp onun düşmesini bekleyen katerina'nın. düşlerinde onu gören katerina'nın.

peşi sıra, çobanlıktan ayrılıp, kasabaya alınmadıkları için sarakina dağı'nın kayalıklarında yaşam savaşı veren yersiz yurtsuz hıristiyanların arasında yaşamaya başladı.

yusufaki'nin öldürülmesi ile kendini köy için feda etme fırsatını bulsa da, gerçekler ortaya çıkınca amacına ulaşamadı.

en sonunda "bolşevik" suçlamasıyla aforoz edilip, kilisede halk tarafından linç edildi.

belki de ağa, onun için, "hem deli, hem aziz," derken haklıydı.



*: nikos kazancakis, yeniden çarmıha gerilen isa

5 Aralık 2009 Cumartesi

konum

hold on* ile sakın gelme** arasında bir yerlerde...


*  : tom waits
**: mfö

3 Aralık 2009 Perşembe

ben buradayım...

oğuz atay araştırmacısı yıldız ecevit'in yazdığı ve 'demiryolu hikayecileri - bir rüya' başlıklı oğuz atay öyküsünün "ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin?" cümlesinden yola çıkarak 'ben buradayım...' adıyla yayınlanan nefis oğuz atay biyografisini nihayet okudum.

yaklaşık dört yıl önce kitap yayınlandığında kitap hakkında konuştuğumuz arkadaşıma "yıldız ecevit'in yaza yaza bitiremediği oğuz atay deryası" diye başlayan ve kitabın yazarına yönelen bir yığın eleştiri cümlesi kurduğumu hatırlıyorum. ama kitabı okurken ve bitirdikten sonra geçen şu bir kaç gün içinde yıldız ecevit'ten defalarca özür diledim, hala da diliyorum.

*

oğuz atay'ı çok iyi bilen, onunla bir çeşit iç evren dostluğu kurup onu içselleştirmiş (hadi cesaret edip söyleyelim -onunla aynileşmiş-) bu yönüyle de bana otobiyografisini yazdığı kişilerle özdeşleşen, hatta biyografisini yazdıklarından biri olan kleist gibi yaşamına son veren stefan zweig'ı hatırlatan yıldız ecevit, baştan sona kusursuz ve çok emek harcandığı belli olan bir kitap çıkartmış ortaya.

sunuş kısmında belge eksikliği gerçeğini itiraf ederek, bellek merkezli yolculuğun ip-uçlarını veren yazar "belleğin güvenilir bir yapısı olmadığını, aramakta olduğu geçmişteki gerçekin ise bu güvenilmez kaynağın koridorlarından bize biçim değiştirerek ulaştığını kendi deneyimleri"nden bildiğini söylüyor. çünkü "insanların yaşadıkları olayları, bir çok ayrıntıya dikkat etmeksizin, kendi ilgi alanlarının süzgecinden geçirerek belleklerine kaydettikleri; zamanla ise bu kayıtların, insanın kendi içinde geçirdiği dönüşüme uygun olarak yeniden biçimlendiği, başka belleklerin aktardığı öznel ek bilgilerle sürekli renk değiştirdiği" doğruydu. anılarımızın: cgerçeğimiz olduğunu düşündüğümüz bu bellek kayıtlarının büyük bir bölümü kuramacaydı."

yıldız ecevit'in yaptığı kendi oğuz atay'ını bizimle paylaşmak. bunu yaparken de onun yaşamda ve kurmaca dünyada bıraktığı izleri takip etmek. kendisinin de dediği gibi 'ben buradayım' önermesi sadece atay'ı değil onu da kapsamına alıyor.

*

kimseyi şaşırtmayacak bir öğrencilik hayatı: başarılı, zeki ama yalnız ve hüzünden beslenen bir mizah yeteneğine sahip bir öğrenci. neredeyse her okuduğunu depolayan belleği hem okul sınavları hem de başta tutunamayanlar olmak üzere romanlarını yazarken de işini çok kolaylaştırmış.

robert musil, samuel beckett, elias canetti, hermann hesse ,franz kafka, james joyce, charles dickens ve elbette dostoyevski yazarlığının en büyük yol arkadaşları olmuş. oblomov'dan, don kişot'tan, boncuk oyunu'ndan, zen ve motosiklet bakım sanatı'ndan, hayat denen oyun'dan çıkartmış hayat denilen şu komedinin kurallarını. kimselerin bilmediği yazarları okumuş, kitapları keşfetmiş.

klan adını verdikleri arkadaş grubunun içinde günleri tüketirken, şaşırtıcı biçimde birbirleriyle tanıştırmadığı arkadaş adacıkları oluşturmuş. ve tabi ki, ankaradaki askerlik günlerinin ona ve bize armağanı süleyman kargı yani vüs'at o. bener...

betonar adında bir şirket kurarak inşaat sektörüne girmesi ne kadar şaşırttıcıysa bu şirketin iflası o kadar normal geldi bana.

klanın bir parçası, büyük aşkı, her şeyi, tutunamayanlar'ı yanında yazdığı ve kendisine ithaf ettiği, eşine rağmen kadınlığının bütün hallerine tutkun olduğu sevin...

bugüne kadar hakkında okuduklarımdan eselerinin otobiyografik öğeler barındırdığını biliyordum ama bu kadarını beklemiyordum. zaten "onun kurmaca metinlerinin tümü, kendisini epey sarstığı anlaşılan biyografik yaşam yolunda karşılaştığı olaylardan kimilerinin gerçek görünümlerinden koparılarak estetize edilmesinden; bundan daha çok da, bu olayların iç dünyadaki yoğun/karmaşık/acıtıcı izdüşümlerinin kurmacaya dönüştürülmesinden oluşmuştur. bu metinlere yazdığı her sözcük, somut gerçeğin içinde bir soluk alma denemesidir; yarattığı kurmaca dünyalar onun biyografik yaşamın içinde oluşturduğu vahalardır; belki de gerçek yaşam o vahalarda yaşanıyordur" diyordu kitabın yazarı.

nihayet günlüğüne geldiğinizde aslında günlük olanın romanları olduğunu farkediyorsunuz. adı 'günlük' olan ise sadece yazı planlamaları.

bir bilim adamının romanı'nı bir proje olarak para için yazdığını öğrendiğimde bunu yaparken çektiği acıların kat kat fazlasını çektim. keşke yaşamının koşulları bunu yapmak zorunda bırakmasaydı onu, keşke tasarladığı filmi de çekebilseydi.

bir de romanları çıktığında onu okumayan yetmişler insanlarına çok kızardım. onu anlamadıkları için değil,bir güzelliği ıskaladıkları için değil, onun 'ben buradayım'ına 'ben de' cevabını vermedikleri için. ama bu kitapla beraber onlara olan öfkem de kayboldu. çünkü o dönem böylesi kişisel iç dökümlerinin okunmadığı, toplumu kurtarmak derdindeki insanların daha politik, daha kuramsal, daha evrensel takıldığı dönem olarak çıktı karşıma. 'canım oğuz' un okunması için seksen sonrası apolitik ortam gerekiyordu. ve bu sayede kendi içine dönen insanların el kitabı oluverdi.

romanlara sinen yaşam parçalarını bu kadar net fark edip görünce benim için 'canım selim' öldü. 'turgutum özben' öldü. 'hikmet'ler öldü. 'albayım!' kayboldu gitti. 'beyaz mantolu adam'dan hiçbir şey kalmadı geriye. geriye tek bir gerçek kaldı: canım oğuz...

*

canım oğuz, öldün gittin.
'canın insanlar' geride kalanlara 'bunu da yapmaya' devam ediyor hala.

ay

dolunay...

ve bir kaç parça bulut...

yer yüzünden bakıldığında 'ay'ın daima aynı yüzünün göründüğü bilinen bir meseldir. buradan geldiği belli ve voltaire'e mal edilen "insanlar ay gibidir; bir yüzleri daima karanlıkta kalır." sözü de.

bin dokuz yüz yetmiş üçte çıkan ve pink floyd'u pink floyd yapan dark side of the moon albümünü kim unutabilir?

shakespeare atinalı simon'da "ay berbat bir hırsızdır/solgun ateşini güneşten çalan" der. ve yazarın bir yerlerde bizzat söylediği gibi nabokov'un ünlü romanı solgun ateş adını bu iki mısradan alır.

dün gece, vakit gece yarısını çoktan geçmişken hem soğuğu hissetmek hem de hava almak için bahçeye çıktım. gökyüzünde bir kaç parça bulut vardı. dolunay bütün güzelliğiyle kendini bana sunuyordu. aklıma uzak iki şehirde geçirdiğimiz gecelerde oynadığımız bir oyun geldi.

aynı şehirdeydik ama aklıma uzak iki şehirdeyken oynadığımız o oyun geldi: şimdi sen de aya bak. aynı yere ve aynı şeye bakmış olalım.

bir de çok eski bir cümle: yoksa sizin oradaki ay da bizim buradaki ay gibi yalnız kalplerin 've bağlacı' mı?