4 Eylül 2012 Salı

"mahzun ve şaşkın adam": ihsan oktay anar

"ne var ki ben, kendimle ilgili bazı meseleleri hala çözebilmiş değilim. rendekâr düşünüyor olmasından varolduğu sonucunu çıkarıyor. ben de düşünüyorum, dolayısıyla varım, ama kimim? galata'da, yelkenci hanı bitişiğinde ikamet eden uzun ihsan efendi mi, yoksa bugünden tam üç yüz sekiz yıl sonra, sözgelimi izmir'de oturan mahzun ve şaşkın adam mı? hangimiz düş ve hangimiz gerçek? düşünüyorum, o halde ben varım. düşünen bir adamı düşünüyorum ve onun, kendisinin düşündüğünü bildiğini düşlüyorum. bu adam düşünüyor olmasından varolduğu sonucunu çıkarıyor. ve ben, onun çıkarımının doğru olduğunu biliyorum. çünkü o, benim düşüm. varolduğunu böylece haklı olarak ileri süren bu adamın beni düşlediğini düşünüyorum. öyleyse, gerçek olan biri beni düşlüyor. o gerçek, ben ise bir düş oluyorum."

*

salâh birsel, şiirin ilkeleri'nin bir yerinde popülerlik eleştirisine soyunurken, andré gide'in on sekizinci yüzyıl papazlarından abbé prevost'un eşsiz sevda romanı manon lescaut hakkında söylediklerini alıntılar: "bu kitap karşısında bir rahatsızlık duyuyorum, çok okuyucusu var."

doğrudur, herhangi bir sanat eseri için 'fazla rağbet' vasata yakınlık işaretidir ve yüksek sanat derdinde olanlar uzak durmalıdır. 'fazla rağbet' derken, elbette çok satar olmayı kastetmiyorum. gerçek okur sayısının yirmi binleri geçmediği bir coğrafyada yüz binleri bulan satış sayısını ciddiye almak nasıl mümkün olabilir?

iddia edildiği gibi her genellemeyi yanlışlayacak en az bir istisna varsa, - ya da- bu bahisteki istisnalardan biri ihsan oktay anar'dır. çok, hatta uzun- satar, çok okunur, çok sevilir ve bütün bunlara rağmen sanatı vasata üstten dahi temas etmez.

türkçe edebiyatta yepyeni bir kulvar açmış, derdini anlatabilmek için bambaşka bir evren ve lisan inşa etmiştir. tarihin derinliklerinden bulup çıkarttığı bu büyülü dünyayı masalsı bir üslupla anlatır. ve bunu şüpheye yer bırakmayacak bir biçimde başarıyla yapmakla da büyük bir kıymeti hak eder.

*

ben de bugünlerde görücüye çıkan son romanı yedinci gün dışında ihsan oktay anar'ın bütün romanlarını okumanın verebileceği tüm zevklerden nasiplenerek okuyanlardanım. hepsini de çok sevdim.

o büyülü dünyanın eşiğinden içeriye puslu kıtalar atlası'nın elinden tutarak girdiğimden olsa gerek en sevdiğim romanı odur. puslu kıtalar atlası 'onu ilk defa görüyor gibi'dir. o kitaptan çalarak girişe koyduğum alıntı ise "be'nin altındaki nokta"* çağrışımlarıdır:

bence, ihsan oktay anar'ı sevmek ve kimliğine saygı duymak için sadece puslu kıtalar atlası yeter de artar. puslu kıtalar atlası'nı sevmek için yukarıdaki paragraf, yukarıdaki paragrafı sevmek için sadece boldla işaret ettiğim cümle bile yeter.

sanırım; ihsan oktay anar ve eserleri hakkında hiçbir fikrim olmasaydı da, sadece "mahzun ve şaşkın adam" vurgusu yüzünden bile onu severdim.


*: "evrenin özeti kur'an'da, onun özeti başındaki fatiha'da, onun özeti başındaki besmele'de, onun özeti başındaki be'de, onun da özeti altındaki nokta'dadır. (n.bekiroğlu)"

notgibi: yedinci gün için ise, bazı ip-uçları okuma hazzına engel olamaz diyen herkesi, asuman kafaoğlu-büke'nin yazısına davet ediyorum. kendisi, son bölümden de anlaşılacağı üzere iyi bir 'resim okuru'dur.

3 Eylül 2012 Pazartesi

günün sorusu: gamze

söyler misiniz madam, gamzelerinizden serçelerin su içtiği oldu mu hiç?

2 Eylül 2012 Pazar

kısa kısa - iki

* "atlasları getirin! tarih atlaslarını!/ en geniş zamanlı bir şiir yazacağız (ece ayhan, yort savul)"

* bence bach.

* alex olsaydım, ben de "bir alex değil" yazan tşört giyerdim. madonna olsaydım "kylie minogue"...

* sevmek, ne uzun bir kelime. özlemek de.

* ben banyonun tuvaletini kullanırken dişini fırçalayan sevgili istemem.

* tim burton, harun ve öyküler denizi'ni (salman rushdie) beyaz perdeye aktarsa ne güzel olurdu.

* terry gilliam don kişot'u çekmeye çabalamak yerine 'don kişot'u çekemeyişini anlatan bir film yapsın. adını da, "don kişot'u çekememek üzerine pek de kısa sayılmayacak bir film" koysun.

* bazı yerlerde her gün 'cumartesi'.

* gecelerim gündüzlerimden daha güzel, dünden sonra yarından önce, yaşam uzun sakin bir ırmaktır, alice artık burada oturmuyor, hayalet batıya taşındı, berlin üzerinde gökyüzü... ne güzel film adları var şu hayatta.

* çoluk çocukla muhatap olmuyorum.

* unutma: berna moran, erkek. cahit uçuk ise kadın.

* "yaz günlerine saklı sonbahar (mevlüt ömer)"

* kısa kol gömlek, üzerine yelek giyildiği takdirde daha da çirkin bir kıyafete dönüşüyor.

* bu 'yolculuk'ta da 'gecenin sonuna' doğru seni andım bardamu.

* guardian.co.uk adresinin çok kullanılanlar arasında olması güvenilir haber ya da sular seller gibi ingilizcemden dolayı değil sudokuları yüzünden. elbette, "hard".

* hiçbir zaman bitirdiğimiz hikaye başladığımız değildir.

* "ben sana düzenli olarak telefon ediyorum. (ah muhsin ünlü)"

* bin bir gece masalları 'nı yeniden okumak yerine rimsky korsakov 'un scheherazade suite'ini dinliyorum.

* selçuk boşandıktan sonra onunla evlenmediysem diş macununu ortadan sıktığı içindir.

* kadınlar bir beden büyük kot pantolon giysin. arz ederim.

* hâlâ aynı başedilmez kaderimizin peşinden ilerlemeye devam ediyoruz.

* "mecnun dedi ki: olan olmuştur; yüzümü yıkayıp geliyorum.(mb)"

1 Eylül 2012 Cumartesi

bir eylül

eylül'ün biri, sadece "devlet dersinde öldürülmüş" olmasaydı, yani "bir teneffüs daha yaşasaydı/ tabiattan tahtaya kalkacak" çocukların ve "orta ikiden ayrılan" cümle "numara 128!"lerin değil, hayatın ara sokaklarında kaybolmamayı başarsa dahi aklı ve kalbi ilkokul sıralarında kalmış kitaplık kolu başkanlarının* da bildiği bir tarihtir...

onlar için otuz bir aralık, öğleden sonra postanenin önünde yakalanacakları sulu sepken, bir ocak  ise sadece takvimleri değiştirmek için bir bahanedir.

bilirler ki, yeni yıl bir eylül'le başlar. tıpkı o sınıfların duvarını süsleyen mevsim şeritleri gibi.



*: ki onlar, dünyanın bütün kitaplıklarının başkanı olduklarını sanırlar...

30 Ağustos 2012 Perşembe

iki bin on bir yazı

bugün bir emrah serbes yazısı okudum ve kalbim ağrıdı. o yazının son paragrafını üzerinde birazcık oynadıktan sonra buraya aldım.

benim, emrah'tan ve bu yazıdan öğrendiğim şey şu: "fırsatı varken ağlamalı insan. ele güne sergilenmeyecek duyguları olduğunu düşünmemeli. sadece gözüne sabun kaçmış çocuklara bırakmamalı bu işi. derdini anlatabilecek kadar ağlayabilmeli en azından. ve önündeki yol yürüyebileceğinden uzun olsa da yürümeli o yolu, yürüyebildiği yere kadar. sonunda perişan olacağını bilse de, zihni karmakarışık ve kalabalıkken kendisi yapayalnız kalacağını bilse de yürümeli. ne zaman başladığını fark etmediğimiz yağmurun ne zaman bittiğini de anlayamamıştık o yaz. iki bin dokuz yazı geri gelmeyecek. geri gelmeyecek diğer yazlar gibi."

*

sadece bunu değil başka şeyler de öğrendim o yazıdan: iki bin on bir yazının bir daha geri gelmeyeceğini mesela... sonra, sonbaharın.

kışın ve ilkbaharın...

27 Ağustos 2012 Pazartesi

o sahne: sevmek zamanı (1965)

bu yıl şubat ayında istanbul'a gittiğimde doğal olarak yakari'ye de uğramıştım. bir ara kendimi, kitaplığın karşısında durmuş rafları yorarken buldum. mesleki kitapları dışında neredeyse aynı kitaplara sahibiz ama onun altını çizdiği yerleri okumanın hazzı bir başkadır.

elim hareket yayınları'ndan çıkma sevmek zamanı senaryosuna gidince, hem o sahneye konu edebileceğim bir kaç sahne gözümün önüne gelmiş, hem de diyalogları dinleyip yazmak zorunda olmayacağım için kendi kendime, "neden olmasın," demiştim. aynı kitap bende de vardı nasıl olsa. birkaç tanesine 'nisan iki bin-ankarası'nda sahafta rastlamış, kelimenin tam manasıyla üzerine atlamıştım. her zaman olduğu biri kendim diğeri yakari için: "dost'a, aşktan anladığı için..."

benim için önemli şeylerin hakkını verememe, vermeye kalktığımda sözcüklerimin bitmeyeceği korkusu ve yazmak konusundaki yavaşlığım gündelik hayatın rutiniyle bir defa daha birleşince bu günlere kadar gelmiş olduk.

eksile eksile geldik: önce yönetmen metin erksan(dört ağustos), peşi sıra başrol oyuncusu müşfik kenter(on beş ağustos) ebediyete yürüdü.

benden eksilenlere ise boş verip başlayalım.

*

burada, türk sinemasına dair yaptığım sıralamada birinci filmden bahsediyoruz. ve bu başarı birinci olabilmesinde değil, vesikalı yarim varken birinci olabilmesinde.

çünkü güzel. istisnasız güzel...

*

halit refiğ, "sevmek zamanı neyi anlatır?"*  başlıklı yazısına, "daha pek kimseler görmemişti sevmek zamanı'nı," diyerek başlar. "bir garip film diye bahsediliyordu. resme âşık bir adam, yağmur fırtına demeyip, kocaman bir fotoğrafla ormanlarda dolaşıyormuş."

benzer bicimde semih kaplanoğlu da yusuf üçlemesi'nin peşi sıra uygar şirin'le yaptıkları nehir söyleşide** yetmişlerin mahrumiyetine vurgu yaptıktan sonra, "(...) metin erksan efsanesi vardı. sevmek zamanı'nı falan öyle ha deyince seyredemiyorsun, yok ortada." der.

bakmayın siz bugün youtube'tan bile izlenebiliyor oluşuna, sadece yetmişlerde değil, doksanların sonuna doğru da "sevmek zamanı'nı ha deyince seyredemiyor"dunuz. ilk seyredişim trt2 yayınıyla mı, yoksa trt2 yayınından çoğaltılmış bir kopyayla mı şimdi hatırlamıyorum ama film, hakkında konuşurken, düşünürken uzun süre gözlerimin önünde trt2 logosuyla oynayıp durmuştu.

*

sevmek zamanı, filmlerinde gerçekçi bir anlayışla toplumsal meseleleri işleyen, bunların ikisiyle (berlin-susuz yaz ve kartaca-yılanların öcü) uluslararası film festivallerinden ödülle dönen, 1965 seçimlerinde türkiye işçi partisi istanbul (bağımsız) adayı metin erksan'ın, kendi filmleri de dahil dönemin toplumsal gerçekçi filmlerinden duyduğu rahatsızlığı yüksek sesle söylemeye başladığı günlerde ortaya çıkar.

belki de kemal tahir'in "sanatçı sezgisi" dediği gücü farketmiştir: "sanatçı sezgisi, günümüzde çok çeşitli ve çok köpoğluca hazırlanmış aldatmacalara karşı sanatçının en önemli dayanağıdır. çünkü şuurumuz bizi, hele de taraf tuttuğumuz sıralar, kısa ya da uzun süre aldatır."

aksi takdirde neden, sinemada toplumsal gerçekciliğin en güçlü savunucusu metin erksan, görünüşte hiçbir toplumsal boyutu olmayan bir film yapar? 'gerçek'le yetinmeyip 'gerçekçilik'ten 'gerçek-üstücülük'e geçmek istediği için mi?

*

sonuç olarak, hikayesini oldukça kişisel bir dille, dönemin kalıplarının dışına çıkarak anlatır. seçtiği fotoğraflar için uzaklardan kelime aramaya gerek yoktur: adeta 'şiir' yazar. ama güzelliğini ancak gören gözlere göstermek için direnen divan şiirine benzer yazdığı bu şiir. imajlar, mecazlar...

sadece yapı ve anlatım dili olarak değil, konusuyla da eskiyi çağrıştırır: bir rind örneği olan boyacı halil, mutlak güzelliğin aksi olan tabiatın ortasında modern zamanların getirdiği sahte sevgilerden kaçarak, ideal sevginin hayaliyle yaşamaktadır. bir resme tutulur ve bu durum halil'in önünde asla bitmeyecek, kirlenmeyecek bir aşkın yolunu açar. meral'in ortaya çıkması halil'in içinde bir kaç yaprak hışırtısına neden olsa da dallara bir şey olmaz ve kadın yerine aşkı seçer. çünkü bilir, kadın gidecektir ya da ölecektir.

bu özelliğiyle sevmek zamanı, yalnızca geleneksel türk sanatlarının konu ve anlatım olarak sinemadaki en güzel örneği olmakla kalmaz, aynı zamanda değişen toplum koşulları içinde gerçek sevgiyi bulma umudunu yitiren, bu durumunu acı bir şekilde farkeden insanın duygu çıkmazını ifade eder.

konusuyla bir yeşilçam melodramına dönüşebilecek film, metin erksan'ın maharetli elleri ve üst düzey sinema dili sayesinde, bu coğrafyada yaşayanların tasavvuf yoluyla haşır neşir olduğu plotonik aşkın sadece türk değil dünya sinemasında vardığı zirvelerden birine dönüşür.

*

şimdi ise, bir yandan filmi bilmeyenlerin bile haberdar olduğu, benim ise ilk seyrettiğim andan bu yana t.s. elliot'un edebiyat üzerine düşünceler'de kullandığı "metafizik şiir" ifadesini yakıştırdığım, bir fotoğrafı ve gelinlik giymiş mankeni yanına almış halil'in mezarına yürüyen filleri  hatırlattığı ve jim jarmusch  işi dead man'e bağlanan göl sahnesini düşünürken o sahneye yürüyelim:

"sahne 19 / büyükada'da denize ve çevreye hâkim bir tepe

rüzgâr çamların dallarında garip fısıltılar çıkartmakta, dalgalar kayaları dövmektedir. tepede meral ve halil konuşmadan durmaktadır. aşağıda kayalara çarpan denizi seyrederler. sonbaharı yaşayan tabiatın içinde ikisi de yalnız ve hüzünlüdürler. birden halil konuşmaya başlar.

halil - resmini verdikten sonra ben seni artık gelmez sanıyordum.

meral - gelmiyecektim, gelmiyecetim ama görüyorsun ki öyle olmadı.

halil - iki insanın ilişkisi çok güzel bir şey.

meral - dostluğu aşan ilişkilerden neden kaçıyorsun?

halil - bu sözünle âşık olmayı kasdediyorsan, dostluğu bu dünyada hiçbir şey aşamaz.

meral - o halde sen bana âşık olmaktan da öte duygular içindesin.

halil - hayır, ben sana âşık değilim.

meral - olmaz böyle şey. resmime âşık olman beni sevmen demektir. dünden beri hep sözlerini düşündüm... sen bana âşık olduğunu söylemekten korkuyorsun.

halil - olmayan bir şeyi nasıl söylerim? niçin beni anlamamakta inat ediyorsun? ben senin resmine âşığım, işte hepsi bu kadar.

meral - sen, ben yokken resmimi sevdin. işte ben varım artık. resmin aslı benim. bundan sonra ikimiz bu sevgiyi paylaşacağız. bu aşkın yarısı bana ait.

halil - sen dostlukların, aşkların kolay mı kurulduğunu, kolay mı sürdürüldüğünü sanıyorsun? resminle aramda ne kadar uzun zamanlar geçti. ilk karşılaşmamızı dün gibi hatırlarım. birden bana iyilikle, sevgiyle bakan bir yüz gördüm. elbiselerim eskiydi, kirliydim, sakallarım uzamıştı. inanamadım. o insanca bakışı bir daha göremem diye resme bakmaktan korkuyordum. ikinci kere zorlukla baktım sana. gene iyilik, gene sevgi vardı gözlerinde. nihayet değişmezi bulmuştum. resmin benim içime bakıyordu. boş evde soğuk kış gecelerinde beraber yaşadık. bana hep dostlukla, iyilikle, sevgiyle baktı. çok zamanlar gidip yüzünü tutardım, gözlerini öperdim. saçlarına değdirirdim ellerimi.

sözlerinin burasında halil durur. resimle yaşantısını sessizce sürdürür. meral, halil'in sözlerinden konuşamayacak kadar etkilenmiştir. dalgalar kıyıları döver, bir martı daireler çizer havada. meral yavaşça konuşur.

meral - benim bakışlarımda da sevgi var. ben de senin kendini görüyorum. resmimin yerine ben seveceğim seni. artık ben varım.
halil birden bağırarak konuşmaya başlar.
halil - hayır, hayır istemiyorum seni. benim dünyama girmeye kalkma. sonra merhametsizce yıkarsın onu. resmin benim kendimden bir parça. bırak ben onu seveyim. sen sevmek isteme beni. senin ellerini tutmak istemiyorum. sonra çekersin o ellerini benden. ben resmine âşığım, ölünceye kadar da onu seveceğim.

halil susar. meral bir şey diyemez. halil'in bu tepkisi karşısında söyleyecek söz bulamaz. halil de susar. birbirlerine bir kere daha bakarlar. sonra, halil koşar adımlarla uzaklaşır. meral orada öylece kalır. siyah kayalar beyaz köpükler içindedir. meral çaresiz ve acılı dimdik durmaktadır."*



*: metin erksan- sevmek zamanı (senaryo), hareket yayınları 1973
**: yusuf'un rüyası, timaş yayınları 2010

24 Ağustos 2012 Cuma

taklit

"bebek taklidi yaparak konuşan kadınlardan daha itici pek az şey vardır," cümlesi 'galat-ı meşhur'lardandır ve her türden 'seçme sınavı'na konu olacak kadar büyük bir anlatım bozukluğu içerir. çünkü, bebekler konuşmaz ve orada kadınların asıl taklit ettiği şey annelerin bebekleriyle konuşmasıdır.

evet, o tarz konuşmalardan bahsediyorum.

bir erkeğin ardına bakmadan yanınızdan uzaklaşmasını istiyorsanız annelerin bebekleriyle konuşmasını taklit edin. yok, eğer o adam gittiği yerden bir daha gelmesin istiyorsanız, üzerine, ağladı ağlayacak küçük bir çocuğu taklit edin. çenesinin titremesi dahil.

23 Ağustos 2012 Perşembe

california dreamin'*

mevlüt ömer bayramda yaptığımız telefon konuşmasında, sonradan yırtıp attığı ilk şiirini de sayarsak toplamdaki üçüncü şiirini yazdığını söylemese, "daha tamamlamadım," diye itiraz etmesine rağmen ısrarlarıma dayanamayıp taslak halini okumasa, ben de onca mısra içinde "yaz günlerine saklı sonbahar"a takılıp kalır mıydım?

"geçip giden şu yazı özledim şimdiden," diyen eski bir cümle beni yeniden bulur muydu?

ve en nihayet, chungking express ve california dreamin' eşliğinde uzaklar hayali kuran, belki de yaşadığı hayata ancak bu şekilde katlanabilen garson kız aklıma düşer miydi?

california dreamin', bir yaz gününde...

*the mamas & the papas, california dreamin'

21 Ağustos 2012 Salı

güzelim

"aslında çirkin değilsin sen
çirkin görünmek istiyorsun
güzelliği târif için"
                                 (can yücel, estetik)
*

"çirkin olduğum için aynaya bakmazsam;
güzelim."
                                 (ah muhsin ünlü, -rüya hakkındadan fazla-)
*

güzellik aynanın övgüsünü bırakmıştır. çünkü, kendini görmesi gereken yerde çoktan görmüştür.
                                
*

"güzelim!
baksanız çatlarsınız güzelliğimden"
                                 (melek arslanbenzer, allah vergisi bir güzellik)
*

"çok sevdim güzel sevdim ve fakat güzelliğim kırıldı"
                                 (adem turan, sessizlikler-I)

20 Ağustos 2012 Pazartesi

günün sorusu: yazarlar ve kahramanları

john fowles'ın sarah'dan bahsederken söylediği gibi, kahramanların yazarı kendisini yazmaya zorladığı, mecbur kıldığı, ikna ettiği anlar yok mudur?

17 Ağustos 2012 Cuma

tehlikeli şiirler: dört

bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla.
'iki mehtap arasında'* mesela...

"her aşk bulunduğu kalbin şeklini alır.
toprak kokusu değince o rüyaya
aşk çözülür... geriye menekşeler kalır.
solmuş menekşeler: derinliğin tarihi.
yenik kavimlerin tarihi.

sevmek ateştir diye seslenir biri.
yalnız o mu? kavuşmak ateş
kalbini bıraktığın sular ateş
şarkılar ateştir: 'iki mehtap
arasında kaldı gönül.'

iki güneş
iki gökyüzü arasında.

bir buluta karşı iki güneş durduğunda
her ölüm kendi gövdesinin şeklini alır."

*: kemal sayar, iki güneş arasında