benim için barbra streisand, arzuladığı yakışıklı erkeklerle sevgili olamadığı için mensubu olduğu zümrenin avantajlarından da faydalanarak yönettiği filmlerde, havalı ve yakışıklı erkeklerin aşık olduğu hüzünlü ve akıllı kadınları oynayan, belki de sadece bu yüzden film çeken biridir.
bir de koşarken dinlemeyi sevdiğim duck sauce işi barbra streisand vardır ama sayılmaz.
'streisand etkisi'ne gelince.
iki bin üç yılı... barbra streisand evinde otururken bir de ne görsün, bir fotoğrafçı evinin fotoğraflarını çekiyor. ortalığı ayağa kaldırıyor; ne hakla benim evimin resimlerini çekersiniz, benim evimin mahremiyetini nasıl halka açarsınız vesaire... hatta bununla yetinmeyip, ibret-i alem olsun diye, o zamana kadar hiçbir paparazziye açılmamış büyüklükte, tam elli milyon dolarlık bir tazminat davası açıyor.
takdir edersiniz ki, artist(!) olmak zor...
ama barbra streisand'ın bilmediği bir şey vardır: evinin fotoğrafını çekerken gördüğü ve mahremiyetini ihlal etmekle suçladığı kişi paparazzi değil, çevre fotoğrafçısıdır. kıyı boyunca binlerce fotoğraf çeken adam, tesadüfen karşısına çıkan evi öylesine fotoğraflamıştır ve doğal olarak mahkemece suçsuz bulunur.
ama asıl hikaye burada başlıyor. insanlar barbra streisand’in evi de ne enteresanmış, niye bu kadar saklanıyormuş acaba diyerek internette en fazla paylaşılan fotoğraf haline getiriyorlar. böylece barbra streisand mahremiyet, huzur ve inziva isterken evini bir anda dünyanın en tanınan mekanlarından biri haline getiriyor. bu gereksiz tepki yüzünden küçük düştüğü yetmezmiş gibi bir de kendi adını taşıyan bir kavram yaratıyor: streisand etkisi...
yani, küçük şeyler için bir bardak suda fırtına çıkarıp, sonrasında olayı anlamsızca büyütmenin adı.
16 Ağustos 2012 Perşembe
15 Ağustos 2012 Çarşamba
istatistik
yüz at üzerinde yapılan denemelerde, seksen beş boğulma, on beş kayıp vakası hâlâ dalgıçlık sporunun tehlikeli bir spor olduğunu ispatlamaya yetmiyorsa o kadar at bok yoluna gitti demektir.
'münazara' bahsi için zeyl
feridun düzağaç'tan münazaraya mütevazı bir katkı:
"aşka yazılan en yalan gerçek/ aşk eskir eskiye dönmez"*
*:son yaprağıydı güzün
"aşka yazılan en yalan gerçek/ aşk eskir eskiye dönmez"*
*:son yaprağıydı güzün
14 Ağustos 2012 Salı
bir masada iki kişi: iyileşmek
çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:
- şaşkınım.
- şaşırdığını biliyorum.
- sanki zaman tüneline girmiş ve üniversite yıllarına dönmüş gibiyim.
- biliyorum... biliyorum...
- bunun nasıl olduğu hakkında bir fikrin var mı?
- kafamda ve kalbimde olan bir sürü şey... ama benzetecek olsam, 'tedavi süreci' gibi, derdim.
- seninki tedavi gerektiren bir şey değildi ki. dışardan artist görünme pahasına kendini koruyordun sadece. görünen o ki, bu defa koruyamamışsın. ya da kaçamamışsın.
- tedavi süreci benzetmesi yanlış sayılmaz. önceki hikayelerde verilen ilaçları almıyor, tavsiyelere uymuyordum. bu defa tedaviye cevap verdiğimi farkettiğimde artık çok geçti.
*
ve asıl tedavi gerektirenin 'iyileşmiş olmak' olduğunu herkes gibi ben de biliyordum.
- şaşkınım.
- şaşırdığını biliyorum.
- sanki zaman tüneline girmiş ve üniversite yıllarına dönmüş gibiyim.
- biliyorum... biliyorum...
- bunun nasıl olduğu hakkında bir fikrin var mı?
- kafamda ve kalbimde olan bir sürü şey... ama benzetecek olsam, 'tedavi süreci' gibi, derdim.
- seninki tedavi gerektiren bir şey değildi ki. dışardan artist görünme pahasına kendini koruyordun sadece. görünen o ki, bu defa koruyamamışsın. ya da kaçamamışsın.
- tedavi süreci benzetmesi yanlış sayılmaz. önceki hikayelerde verilen ilaçları almıyor, tavsiyelere uymuyordum. bu defa tedaviye cevap verdiğimi farkettiğimde artık çok geçti.
*
ve asıl tedavi gerektirenin 'iyileşmiş olmak' olduğunu herkes gibi ben de biliyordum.
13 Ağustos 2012 Pazartesi
şarap sürahisi, güller ve kar küresi
arkadaşlarımın düğün yemeğinde, masayı süsleyen çiçekler için parlak bir fikirle vazoya dönüştürülen şarap sürahisini görünce çok beğenmiş, yine arkadaşım olan lokanta sahibini, "ya bu şarap sürahilerinden birini bana verirsin ya da masadakini çalarım," diye tehdit etmiştim. o da yemeğin sonunda ayrılırken hakkım olan bir taneyi elime tutuşturmuştu.
işte o şarap sürahisine, pembesine yer yer beyaz çizgilerin bulaştığı gonca gülleri koyarken, yıllar öncesinde buldum kendimi: zalim nisan leylakları doğurtup gitmişti. vaktin güllerin iklimine dönüşmesi için ise ilk gülü görmek gerekti. gördüm de... koşarak gittim, ona söyledim. başkası anlatsa inanmayacağım bir ifadeyle, -biliyorum ben anlatınca da kimseler inanmaz. hatta onun benim yanımda dönüştüğü şeye yakari dışında kimseler inanmaz- "neden çalmadın," dedi. "benim için çalmalıydın." elbette ilk fırsatta çaldım. onun için çaldım... üstelik bütün bunlar olup biterken, yakalandığım takdirde bir kulak burulması ile kurtulabileceğim yaşları çoktan geçmiştim. günler, haftalar boyu parmakla gösterilmesem de en başta muhakkak ayıplayıcı nazarlarla karşılacaktım.
şimdi oturduğum masanın sağ tarafına bakıyorum ve şarap sürahisinin içindeki pembesine yer yer beyaz çizgilerin bulaştığı üç gonca gülü görüyorum. bir de, sallandığı takdirde küçük prens ile yanındaki koyunun üzerine karla beraber yıldızlar yağdıran kar küresini...
tebessüm ediyorum.
işte o şarap sürahisine, pembesine yer yer beyaz çizgilerin bulaştığı gonca gülleri koyarken, yıllar öncesinde buldum kendimi: zalim nisan leylakları doğurtup gitmişti. vaktin güllerin iklimine dönüşmesi için ise ilk gülü görmek gerekti. gördüm de... koşarak gittim, ona söyledim. başkası anlatsa inanmayacağım bir ifadeyle, -biliyorum ben anlatınca da kimseler inanmaz. hatta onun benim yanımda dönüştüğü şeye yakari dışında kimseler inanmaz- "neden çalmadın," dedi. "benim için çalmalıydın." elbette ilk fırsatta çaldım. onun için çaldım... üstelik bütün bunlar olup biterken, yakalandığım takdirde bir kulak burulması ile kurtulabileceğim yaşları çoktan geçmiştim. günler, haftalar boyu parmakla gösterilmesem de en başta muhakkak ayıplayıcı nazarlarla karşılacaktım.
şimdi oturduğum masanın sağ tarafına bakıyorum ve şarap sürahisinin içindeki pembesine yer yer beyaz çizgilerin bulaştığı üç gonca gülü görüyorum. bir de, sallandığı takdirde küçük prens ile yanındaki koyunun üzerine karla beraber yıldızlar yağdıran kar küresini...
tebessüm ediyorum.
on üç ağustos
hatırlarsınız, musa ile sanem biten partinin ardından terastaki çift kişilik veranda salıncağında otururken, daha doğrusu alkol sınırını aşmış musa sanem'in dizlerine uzanmış yatarken söz küçük prens' e gelir ve peşi sıra sanem musa'ya bir hediye verir; yıldızlarla süslenmiş bir fanusun içinde küçük prens ve çiçeği...
sabah güneş ışığıyla salıncakta uyandığında sanem yoktur ve akşamdan kalma musa güç bela doğrulup oturduğunda, bir şey 'kucağından düşüp çatırdar'.
bunu hatırladıktan sonra romanın sonu olan on dördüncü bölüme gidebiliriz:
*
"ve ben artık mutsuz bir adamım.
günler, haftalar, aylar akıp giderken, ben yaşamıyor da daha ziyade vakit geçiriyorum. ortalık karardıktan sonra pencereden yıldızları izliyorum. umut etmiyorum, kızmıyorum, üzülmüyorum. sadece hatırlıyorum.
kainat türlü biçimlerde kandırmaya çalışıyor beni. bulutlar ilerliyor, bir ayyaş nara atıyor, bir araba acı acı klakson çalıyor, daldan bir yaprak düşüyor... orada öyle sabit dururken, her şey beni kimsenin umurunda olmadığıma, unutamayışımın bir anlam taşımadığına inandırmak için yarışa giriyor. sabırla bekliyorum ki, bütün kozlarını oynasınlar. ne olursa olsun duruyor, duruyor, duruyorum... gece bir kez daha aşkım karşısında mağlup dağılırken, kuytu bir köşeden fırlayıveren bir kedi gülümsetiyor beni. nihayet gölgelerin arasında bir sigara yakıyorum. iste o an biliyorum ki, roller değişmiş ve şimdi yıldızlar beni izlemeye başlamıştır. gidip yatağıma giriyor, başucumda duran küçük prens biblosuna bakıyorum.
senden bana kalan her şey gibi kırık, ama asla atamayacağımı biliyorum."*
*:alper canıgüz, gizliajans
sabah güneş ışığıyla salıncakta uyandığında sanem yoktur ve akşamdan kalma musa güç bela doğrulup oturduğunda, bir şey 'kucağından düşüp çatırdar'.
bunu hatırladıktan sonra romanın sonu olan on dördüncü bölüme gidebiliriz:
*
"ve ben artık mutsuz bir adamım.
günler, haftalar, aylar akıp giderken, ben yaşamıyor da daha ziyade vakit geçiriyorum. ortalık karardıktan sonra pencereden yıldızları izliyorum. umut etmiyorum, kızmıyorum, üzülmüyorum. sadece hatırlıyorum.
kainat türlü biçimlerde kandırmaya çalışıyor beni. bulutlar ilerliyor, bir ayyaş nara atıyor, bir araba acı acı klakson çalıyor, daldan bir yaprak düşüyor... orada öyle sabit dururken, her şey beni kimsenin umurunda olmadığıma, unutamayışımın bir anlam taşımadığına inandırmak için yarışa giriyor. sabırla bekliyorum ki, bütün kozlarını oynasınlar. ne olursa olsun duruyor, duruyor, duruyorum... gece bir kez daha aşkım karşısında mağlup dağılırken, kuytu bir köşeden fırlayıveren bir kedi gülümsetiyor beni. nihayet gölgelerin arasında bir sigara yakıyorum. iste o an biliyorum ki, roller değişmiş ve şimdi yıldızlar beni izlemeye başlamıştır. gidip yatağıma giriyor, başucumda duran küçük prens biblosuna bakıyorum.
senden bana kalan her şey gibi kırık, ama asla atamayacağımı biliyorum."*
*:alper canıgüz, gizliajans
12 Ağustos 2012 Pazar
kısa kısa
* yokluğumda çok kitap okudum.
* dört ağustos: turgut uyar doğdu (1927), metin erksan öldü (2012) .
* yüzerken, bazan durmayı unutmuşum. bir türlü ufuk çizgisine ulaşamadım yine de. her defasında 'daha çok var'dı.
* "aklımdan çıkmıyorsun dedim/ başka türlüsünü yorgunum anlatmaya (cahit zarifoğlu)"
* sevmek zamanı(1965), naked(1993) ve alice in wonderland(2010)'i izledim. dexter'ın başlamasına kaç hafta var diye saydım, bir elin parmaklarından çoktu. hâlâ öyle.
* türk sinemasının en iyi filmlerini sıraladığımda ilk iki sıradaki filmlerin erkek kahramanlarının adı halil. acaba son zamanlardaki yusuf modası gibi altmışlarda da halil modası mı vardı?
* belki kalabalık iftar sofralarından daha güzel şeyler vardır ama tek kişilik iftarlardan daha kötüsü olamaz.
* anlattım, aldırma sende peçorin ve ladies man bir arada, dedi. hep öyle diyorsunuz ama yalnız geçirdiğim binlerce gün ve geceden haberiniz yok, diye cevap verdim. ama bu cevabı, leonard cohen'den çaldığımı söylemedim.
* olimpiyat gerçek bir şölen. en çok yüzme, atletizm, tenis ve voleybol izledim. bir ara baktım, çim hokeyi izliyorum. şaşırmadım, kış olimpiyatlarında curling izleyen bir adamdan bahsediyorum çünkü.
* madalya icin yarışıyor olsam, ikinci olmaktansa üçüncü olmayı tercih ederdim. birinci olamadığım için kahrolmaktansa üçüncü olmanın avuntusu daha evla.
* bu aldığım kaçıncı kedi seven kadınlardan uzak duracağım kararı?
* bardaki ses düzeyi geçici duyma bozukluğu yanında ses tellerimize de zarar vermeye başlayınca dışarı çıktık ve yolun karşısındaki küçük parkın kanepelerinden birine oturduk. sohbetin tadından fark edemediğimiz zamanın ayırdına saat üçe doğru düşen yağmur taneleriyle vardığımızda koşarak bara giriyorduk. bir yarım saat sonra içerdekiler yağmurun dinmesini bekleyen yorgun ve uykusuz insanlara dönüşmüş, barın ortaklarından olan türk barmen de ayfonuyla bağlandığı internet sayesinde hiç duymadığım türkçe şarkılar çalmaya başlamıştı. neden ayfon derseniz, barın ücretsiz internetinden fena halde(!) faydalanan bir müşteri yüzünden ceza diye dünyanın parasını ödeyince o hizmeti kaldırmışlar. bir iki baba zula şarkısını tanısam da, bir çoğu deneysel diğer şarkıları ilk defa orada dinledim. bir ara yerimden kalkıp barmene ben de istek parça söyledim. saat sabahın dördüne gelirken, iskoç, ingiliz, alman ve hatta amerikalı müşteriler tezgaha vurarak sincanlı mustafa'ya eşlik ediyordu: alkol aldım sallanıyorum...
* türkiye'nin tek gerçek 'star'ı tarkan yine güzel bir şarkı yapmış; aşk gitti bizden. burun kıvıracağınıza sözlerine bir bakın.
* koşu yolunda koşacak kadınlara saçlarını at kuyruğu yapma zorunluluğu getirilsin. arz ederim.
* conan. ressam olan değil, kimmerya'lı olan...
* gizliajans'ı yeniden okuyorum, pişman değilim.
* acaba rio de janeiro 2016 yaz olimpiyatları sırasında nerede olurum?
* şiir girişimi: şair,/ iflah olmaz bir hesabın sancısını çekmekte/ sırtında kendinden ağır bir dünya...
* "haydi iç de çay koyayım. (ah muhsin ünlü)"
* dört ağustos: turgut uyar doğdu (1927), metin erksan öldü (2012) .
* yüzerken, bazan durmayı unutmuşum. bir türlü ufuk çizgisine ulaşamadım yine de. her defasında 'daha çok var'dı.
* "aklımdan çıkmıyorsun dedim/ başka türlüsünü yorgunum anlatmaya (cahit zarifoğlu)"
* sevmek zamanı(1965), naked(1993) ve alice in wonderland(2010)'i izledim. dexter'ın başlamasına kaç hafta var diye saydım, bir elin parmaklarından çoktu. hâlâ öyle.
* türk sinemasının en iyi filmlerini sıraladığımda ilk iki sıradaki filmlerin erkek kahramanlarının adı halil. acaba son zamanlardaki yusuf modası gibi altmışlarda da halil modası mı vardı?
* belki kalabalık iftar sofralarından daha güzel şeyler vardır ama tek kişilik iftarlardan daha kötüsü olamaz.
* anlattım, aldırma sende peçorin ve ladies man bir arada, dedi. hep öyle diyorsunuz ama yalnız geçirdiğim binlerce gün ve geceden haberiniz yok, diye cevap verdim. ama bu cevabı, leonard cohen'den çaldığımı söylemedim.
* olimpiyat gerçek bir şölen. en çok yüzme, atletizm, tenis ve voleybol izledim. bir ara baktım, çim hokeyi izliyorum. şaşırmadım, kış olimpiyatlarında curling izleyen bir adamdan bahsediyorum çünkü.
* madalya icin yarışıyor olsam, ikinci olmaktansa üçüncü olmayı tercih ederdim. birinci olamadığım için kahrolmaktansa üçüncü olmanın avuntusu daha evla.
* bu aldığım kaçıncı kedi seven kadınlardan uzak duracağım kararı?
* bardaki ses düzeyi geçici duyma bozukluğu yanında ses tellerimize de zarar vermeye başlayınca dışarı çıktık ve yolun karşısındaki küçük parkın kanepelerinden birine oturduk. sohbetin tadından fark edemediğimiz zamanın ayırdına saat üçe doğru düşen yağmur taneleriyle vardığımızda koşarak bara giriyorduk. bir yarım saat sonra içerdekiler yağmurun dinmesini bekleyen yorgun ve uykusuz insanlara dönüşmüş, barın ortaklarından olan türk barmen de ayfonuyla bağlandığı internet sayesinde hiç duymadığım türkçe şarkılar çalmaya başlamıştı. neden ayfon derseniz, barın ücretsiz internetinden fena halde(!) faydalanan bir müşteri yüzünden ceza diye dünyanın parasını ödeyince o hizmeti kaldırmışlar. bir iki baba zula şarkısını tanısam da, bir çoğu deneysel diğer şarkıları ilk defa orada dinledim. bir ara yerimden kalkıp barmene ben de istek parça söyledim. saat sabahın dördüne gelirken, iskoç, ingiliz, alman ve hatta amerikalı müşteriler tezgaha vurarak sincanlı mustafa'ya eşlik ediyordu: alkol aldım sallanıyorum...
* türkiye'nin tek gerçek 'star'ı tarkan yine güzel bir şarkı yapmış; aşk gitti bizden. burun kıvıracağınıza sözlerine bir bakın.
* koşu yolunda koşacak kadınlara saçlarını at kuyruğu yapma zorunluluğu getirilsin. arz ederim.
* conan. ressam olan değil, kimmerya'lı olan...
* gizliajans'ı yeniden okuyorum, pişman değilim.
* acaba rio de janeiro 2016 yaz olimpiyatları sırasında nerede olurum?
* şiir girişimi: şair,/ iflah olmaz bir hesabın sancısını çekmekte/ sırtında kendinden ağır bir dünya...
* "haydi iç de çay koyayım. (ah muhsin ünlü)"
8 Ağustos 2012 Çarşamba
3 Ağustos 2012 Cuma
a-dört kağıdı
tıpkı bir tuhafiye dükkanının vitrin camına yapıştırılmış a-dört kağıdında yazılı notlar gibi: yüzmeye gittim.dönücem...
2 Ağustos 2012 Perşembe
üçleme: ben koşarken
eğer 'rekabetçi' derken, birincilikten başka ne varsa yenilgi sayanlar, 'yarışmacı' derken de elinden geleni yaptığı takdirde sonucun ne olduğunu önemsemeyen bir tavır kastediliyorsa, rekabetçi değil yarışmacı bir ruhum var, diyebilirim. spora düşkün bir yanım olduğunu da...
benim için spor yapmak, en başta zihinsel ve bedensel yoğunlaşmadan doğan cazibesi yüzünden vazgeçilmez. özellikle yüzme ve koşu gibi bireysel sporlardaki sanki bir adaya kapanmışçasına, dış dünyadan, günlük hayattan, 'olağan'dan kopmak, tüm varlığınla 'an'a odaklanmak ve 'bir başına'lık hissi muhteşemdir. ya da artist(!) bir edayla söylersek: adasal bilinç... üstelik sadece koşarken tahammül edebildiğim şarkılar var bu hayatta.
biçim ve nizam veren yanıyla bedenin güzelliğine övgü: tıpkı tarih öncesi çağlarda beyaz mermerden yontulmuş heykellerin uzun süre toprak altında kaldıktan sonra bütün ışıltısıyla ortaya çıkışının uyandırdığı hayranlık.
bedenin olanaklarını genişletir: daha hızlı, daha güçlü, daha uzağa... bazan kendinden bile daha uzağa.
ve ben koşarken:
bir: yol üzerindeki eczanenin duvarına saplanmış demire asılı "e" harfinin altındaki dijital zamanı beğenirsem 'nadal sevinci', kaldırımın tükendiği zamanlarda ya da yeşile dönen ışıkta karşı kaldırıma geçerken 'luciano'nun ikinci golden sonraki koşusu'nu yapmayı severim.
iki: apansız başlayan yağmurları severim. öyle anlarda, gözlerimin önüne bir kaç yıl önce kullanılıp tüketilmiş bir reklam fotoğrafı gelir: söz gelimi üzerimdeki tşörtten yola çıkan bilgisayar işi yeşil çizgi içinde tşörtün fiyatı yazan dikdörtgen alanda son bulur. benzer şekilde şort, çorap, ayakkabının da. bir tane de yüzümdeki ifadeden yolan çıkan yeşil çizgi olur ki, ucundaki dikdörtgen alanda "yağmur altında koşmanın hazzı: paha biçilemez" yazıyordur.
üç: stadyumda koşmak istiyorsanız atletizm pistine köşedeki kapıdan girmek zorundasınız. radyoda maç anlatan spikerler gibi söylersem, şeref trübünün sağ tarafındaki kapıdan girmek zorundasınız... oradan girer, saat yönünü takip ederek üç numaralı kulvar boyunca koşar ve yarı saha çizgisi hizasına geldiğimde sahaya girerim. bir yandan yarı saha çizgisi boyunca koşarken bir yandan tşörtümü çıkartır, tam başlama noktasına bırakırım. elimdeki anahtarlığın tşörtün üzerine düşerken çıkardığı sesin, sahanın diğer tarafından çıkıp üç numaralı kulvarda, bu defa saat yönünün tersine koşmaya başlayana kadar kulağımdan gitmeyen yankısını severim.
galiba sıralama dışı için şartlar müsait: koşmak zorunda olduğum ya da koşmayı planladığım mesafe ne olursa olsun son yüz elli-iki yüz metreyi depar hızıyla koşmayı, kalbimin dakikada iki yüz küsur defa atışını hissetmeyi severim. ve bir gün öleceksem o son metreleri koşarken kalp krizinden ölmeyi isterim.
notgibi: bu vesileyle, bu bedeni herhangi bir sağlık probleminden ve arazdan uzak ve bana ait kıldığı için ohepvarolana sonsuz teşekkürler. hamd ona olsun.
benim için spor yapmak, en başta zihinsel ve bedensel yoğunlaşmadan doğan cazibesi yüzünden vazgeçilmez. özellikle yüzme ve koşu gibi bireysel sporlardaki sanki bir adaya kapanmışçasına, dış dünyadan, günlük hayattan, 'olağan'dan kopmak, tüm varlığınla 'an'a odaklanmak ve 'bir başına'lık hissi muhteşemdir. ya da artist(!) bir edayla söylersek: adasal bilinç... üstelik sadece koşarken tahammül edebildiğim şarkılar var bu hayatta.
biçim ve nizam veren yanıyla bedenin güzelliğine övgü: tıpkı tarih öncesi çağlarda beyaz mermerden yontulmuş heykellerin uzun süre toprak altında kaldıktan sonra bütün ışıltısıyla ortaya çıkışının uyandırdığı hayranlık.
bedenin olanaklarını genişletir: daha hızlı, daha güçlü, daha uzağa... bazan kendinden bile daha uzağa.
ve ben koşarken:
bir: yol üzerindeki eczanenin duvarına saplanmış demire asılı "e" harfinin altındaki dijital zamanı beğenirsem 'nadal sevinci', kaldırımın tükendiği zamanlarda ya da yeşile dönen ışıkta karşı kaldırıma geçerken 'luciano'nun ikinci golden sonraki koşusu'nu yapmayı severim.
iki: apansız başlayan yağmurları severim. öyle anlarda, gözlerimin önüne bir kaç yıl önce kullanılıp tüketilmiş bir reklam fotoğrafı gelir: söz gelimi üzerimdeki tşörtten yola çıkan bilgisayar işi yeşil çizgi içinde tşörtün fiyatı yazan dikdörtgen alanda son bulur. benzer şekilde şort, çorap, ayakkabının da. bir tane de yüzümdeki ifadeden yolan çıkan yeşil çizgi olur ki, ucundaki dikdörtgen alanda "yağmur altında koşmanın hazzı: paha biçilemez" yazıyordur.
üç: stadyumda koşmak istiyorsanız atletizm pistine köşedeki kapıdan girmek zorundasınız. radyoda maç anlatan spikerler gibi söylersem, şeref trübünün sağ tarafındaki kapıdan girmek zorundasınız... oradan girer, saat yönünü takip ederek üç numaralı kulvar boyunca koşar ve yarı saha çizgisi hizasına geldiğimde sahaya girerim. bir yandan yarı saha çizgisi boyunca koşarken bir yandan tşörtümü çıkartır, tam başlama noktasına bırakırım. elimdeki anahtarlığın tşörtün üzerine düşerken çıkardığı sesin, sahanın diğer tarafından çıkıp üç numaralı kulvarda, bu defa saat yönünün tersine koşmaya başlayana kadar kulağımdan gitmeyen yankısını severim.
galiba sıralama dışı için şartlar müsait: koşmak zorunda olduğum ya da koşmayı planladığım mesafe ne olursa olsun son yüz elli-iki yüz metreyi depar hızıyla koşmayı, kalbimin dakikada iki yüz küsur defa atışını hissetmeyi severim. ve bir gün öleceksem o son metreleri koşarken kalp krizinden ölmeyi isterim.
notgibi: bu vesileyle, bu bedeni herhangi bir sağlık probleminden ve arazdan uzak ve bana ait kıldığı için ohepvarolana sonsuz teşekkürler. hamd ona olsun.
1 Ağustos 2012 Çarşamba
kayboluş
otuz bir temmuz, pilot/yazar antonie de saint exupéry'nin kayboluşunun altmış sekizinci yıldönümüydü. dikkat ederseniz, ölümünün değil, kayboluşunun dedim. çünkü o ölmedi, "gerçek sevgi, yanında sevgiden başka bir şey sürüklemeden gelir," diyen bu adam, bir keşif uçuşu sırasında sonsuz göklerde kayboldu.
çok değil daha bir yıl önce, yaşadığı basit bir iniş kazası yüzünden yaş haddini aştığı bahane edilerek uçuştan men edilmiş ve bu yüzden hüzünlü ve yalnız bir kaç ay geçirmişti. ama ona yeniden uçma hakkı verildi ve işgal altındaki kıtaya yaptığı çok sayıda keşif uçusunun ardından o gün geldi; "lockheed lightning p-38, korsika'nın borgo kentindeki üstten havalandı. grenoble ve annency üzerinde uçup mekan saptamakla görevliydi. üsttekiler uçağın kuzey yönünde uzaklaştığını gördüler. pilot, antonie de saint exupéry adında, aynı zamanda yazarlık da yapan, ama pilotluk icin yaşı hayli geçkin bir fransızdı." ve akdeniz üzerinde kayboldu. bu defa geri dönmemişti. günlerden otuz bir temmuz, sene kırk dört...
oysa ilk defa kaybolmuyordu. uçağı "büyük sahra çölünün üstünde durup dururken" bozulan, çölün ortasında "ne olur, bir koyun çiz bana..." diyen, "olağanüstü bir adamcık"la karşılaşan pilot o değil miydi yoksa? o olmalı, aksi takdirde küçük prens'in hikayesini nasıl anlatabilirdi? ve nasıl inandırabilirdi küçük büyük herkesi böylesine?
dediğim gibi; o ölmedi, sadece o günden sonra onu gören olmadı. belki, küçük prens'le olan randevusuna gitmiştir. ki bu, 'hayat'ın 'sanat'ı ilk taklit edişi olmaz.
belki de enis batur* haklıdır: paraguay ve arjantin arasında gerilim patlak vermeden önce, bin dokuz yüz yetmiş sekiz temmuzunda paraguay'ın güneydoğusundaki questro kasabasına giden libération muhabiri daniel tournet, arjantin birliklerinin ani saldırısı yüzünden porte kasabasına sığınır. evine misafir oldugu kaymakam, tam ayrılırken ona, "burada iki vatandaşınız daha yaşıyor, biliyor musunuz?" der. tournet şaşırır: "ne zaman geldiler?" adam güler: "yanlış anladınız," der. "onlar bin dokuz yüz kırk dörtten bu yana buradalar. mösyö antoine çok hasta artık, vakti doldu gibi bir şey. prens'e gelince, buraya geldiklerinde küçük bir çocuktu, o zamandan bu yana bahçecilik yapar durur."
*:bu kalem bukalemun
çok değil daha bir yıl önce, yaşadığı basit bir iniş kazası yüzünden yaş haddini aştığı bahane edilerek uçuştan men edilmiş ve bu yüzden hüzünlü ve yalnız bir kaç ay geçirmişti. ama ona yeniden uçma hakkı verildi ve işgal altındaki kıtaya yaptığı çok sayıda keşif uçusunun ardından o gün geldi; "lockheed lightning p-38, korsika'nın borgo kentindeki üstten havalandı. grenoble ve annency üzerinde uçup mekan saptamakla görevliydi. üsttekiler uçağın kuzey yönünde uzaklaştığını gördüler. pilot, antonie de saint exupéry adında, aynı zamanda yazarlık da yapan, ama pilotluk icin yaşı hayli geçkin bir fransızdı." ve akdeniz üzerinde kayboldu. bu defa geri dönmemişti. günlerden otuz bir temmuz, sene kırk dört...
oysa ilk defa kaybolmuyordu. uçağı "büyük sahra çölünün üstünde durup dururken" bozulan, çölün ortasında "ne olur, bir koyun çiz bana..." diyen, "olağanüstü bir adamcık"la karşılaşan pilot o değil miydi yoksa? o olmalı, aksi takdirde küçük prens'in hikayesini nasıl anlatabilirdi? ve nasıl inandırabilirdi küçük büyük herkesi böylesine?
dediğim gibi; o ölmedi, sadece o günden sonra onu gören olmadı. belki, küçük prens'le olan randevusuna gitmiştir. ki bu, 'hayat'ın 'sanat'ı ilk taklit edişi olmaz.
belki de enis batur* haklıdır: paraguay ve arjantin arasında gerilim patlak vermeden önce, bin dokuz yüz yetmiş sekiz temmuzunda paraguay'ın güneydoğusundaki questro kasabasına giden libération muhabiri daniel tournet, arjantin birliklerinin ani saldırısı yüzünden porte kasabasına sığınır. evine misafir oldugu kaymakam, tam ayrılırken ona, "burada iki vatandaşınız daha yaşıyor, biliyor musunuz?" der. tournet şaşırır: "ne zaman geldiler?" adam güler: "yanlış anladınız," der. "onlar bin dokuz yüz kırk dörtten bu yana buradalar. mösyö antoine çok hasta artık, vakti doldu gibi bir şey. prens'e gelince, buraya geldiklerinde küçük bir çocuktu, o zamandan bu yana bahçecilik yapar durur."
*:bu kalem bukalemun
Etiketler:
alıntı,
beni ben yapan kitaplar,
günden kalan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)