ben birinci kadının yalancısıyım...
*
birinci kadın: ölüyorum... belim çok kötü ağrıyor.
ikinci kadın: ne, ne olmuş?
üçüncü kadın: beli ağrıyormuş. sanırım dün akşam farklı bir pozisyon denemişler.
ikinci kadın: ne gerek var öyle denemelere. sırt üstü yat. gözlerini kapa ve başka birini hayal et.
17 Ocak 2010 Pazar
14 Ocak 2010 Perşembe
masumiyet müzesi
okumanın üzerinden neredeyse bir buçuk yıl geçti ama orhan pamuk hala gözümüzü değilse de gönlümüzü şenlendirmeye devam ediyor.
*
aslında hikaye iyi başlamıştı; tarif cümlelerinde geçen tutku ve melankoli gibi baştan çıkarıcı iki kelimenin varlığı, bizi, romanı daha da merakla bekler yapmıştı.
banu güven röportajı 'reklam kokan hareketler'di ve giderek arzu nesnesinden tüketim objesine evrilen 'kitap'a ilişkin pazarlama stratejilerini ise asla kredi kartıyla ya da taksitle kitap almayan, kitap marketlerden alış veriş yapmayan biri olarak kabul etmem mümkün değildi.
'masumiyet'in müzesinin kurulabileceğine hiç inanmadım. hala da inanmıyorum.
kitap mı? beğendim. kusurlar bulsam da zaten beğeneceğimi biliyordum.
*
ardından tanıtım yazıları başladı. ve gönlümüz bir hoş olmaya.
orhan pamuk milliyet kitap'ta yayınlanan ve masumiyet müzesi' nin ilham kaynaklarını ele veren yazısında, flaubert'in çok bilinen meselinden* yola çıkarak ‘kemal yoksa siz misiniz? diye soranları "ben flaubert'im mösyö," diye cevaplayarak, kendi deyişiyle 'meraklı ve zeki okuyucular'ına göz kırpıyordu.
ardından italya'da çıktı ortaya, kitabının italyanca baskısının tanıtımı için milano'da düzenlenen toplantıda yaptığı konuşmada "mutluluğun pek çok tanımı var, çünkü bu kişiden kişiye değişen bir şey. gençken, mutsuz ama akıllı olmanın çok daha iyi olduğuna inanırdım, şimdi ise ömrümden elli yedi yılı tükettikten sonra, birazcık aptallığın da fena olmayacağını düşünüyorum," diyerek.
sonucusu ise geçtiğimiz günlerde yaşandı. (ki sonrasında yazmak istedim bu yazıyı.)
bu defa kitabının ingilizce baskısı için okurlarıyla buluşan yazar, londra'daki toplantıda kitabın kapağını yapan ahmet ışıkçı'nın ilk romanındaki hayali bir karakter olduğunu, kapağı yapanın kendisi olduğunu söylüyordu.
kitap için çalışırken, altmışlı ve yetmişli yılların istanbul'una ait birçok fotoğrafa bakan yazar, kapaktaki fotoğrafı da bir internet sitesinden bulmuş. bir arabada beş kişiyi gösteren orijinal fotoğrafın arka planında, boğaz manzarası yerine, ankara'da bir orman manzarası varmış ve photoshop kullanarak arka manzarayı değiştirmiş. hatta sadece arka manzarayı değil, arabada oturan erkeklerden birine photoshop ile pantolon askısı bile eklemiş.
*meraklısı için not: yayınlandığı dönemin ahlaki karanlığına bir balyoz gibi inerek sansasyon yaratan madam bovary romanından sonra kendisine sorulan "madam bovary kim?" sorularına flaubert'in "madam bovary benim," diye yanıt verdiği rivayet edilir.
*
aslında hikaye iyi başlamıştı; tarif cümlelerinde geçen tutku ve melankoli gibi baştan çıkarıcı iki kelimenin varlığı, bizi, romanı daha da merakla bekler yapmıştı.
banu güven röportajı 'reklam kokan hareketler'di ve giderek arzu nesnesinden tüketim objesine evrilen 'kitap'a ilişkin pazarlama stratejilerini ise asla kredi kartıyla ya da taksitle kitap almayan, kitap marketlerden alış veriş yapmayan biri olarak kabul etmem mümkün değildi.
'masumiyet'in müzesinin kurulabileceğine hiç inanmadım. hala da inanmıyorum.
kitap mı? beğendim. kusurlar bulsam da zaten beğeneceğimi biliyordum.
*
ardından tanıtım yazıları başladı. ve gönlümüz bir hoş olmaya.
orhan pamuk milliyet kitap'ta yayınlanan ve masumiyet müzesi' nin ilham kaynaklarını ele veren yazısında, flaubert'in çok bilinen meselinden* yola çıkarak ‘kemal yoksa siz misiniz? diye soranları "ben flaubert'im mösyö," diye cevaplayarak, kendi deyişiyle 'meraklı ve zeki okuyucular'ına göz kırpıyordu.
ardından italya'da çıktı ortaya, kitabının italyanca baskısının tanıtımı için milano'da düzenlenen toplantıda yaptığı konuşmada "mutluluğun pek çok tanımı var, çünkü bu kişiden kişiye değişen bir şey. gençken, mutsuz ama akıllı olmanın çok daha iyi olduğuna inanırdım, şimdi ise ömrümden elli yedi yılı tükettikten sonra, birazcık aptallığın da fena olmayacağını düşünüyorum," diyerek.
sonucusu ise geçtiğimiz günlerde yaşandı. (ki sonrasında yazmak istedim bu yazıyı.)
bu defa kitabının ingilizce baskısı için okurlarıyla buluşan yazar, londra'daki toplantıda kitabın kapağını yapan ahmet ışıkçı'nın ilk romanındaki hayali bir karakter olduğunu, kapağı yapanın kendisi olduğunu söylüyordu.
kitap için çalışırken, altmışlı ve yetmişli yılların istanbul'una ait birçok fotoğrafa bakan yazar, kapaktaki fotoğrafı da bir internet sitesinden bulmuş. bir arabada beş kişiyi gösteren orijinal fotoğrafın arka planında, boğaz manzarası yerine, ankara'da bir orman manzarası varmış ve photoshop kullanarak arka manzarayı değiştirmiş. hatta sadece arka manzarayı değil, arabada oturan erkeklerden birine photoshop ile pantolon askısı bile eklemiş.
*meraklısı için not: yayınlandığı dönemin ahlaki karanlığına bir balyoz gibi inerek sansasyon yaratan madam bovary romanından sonra kendisine sorulan "madam bovary kim?" sorularına flaubert'in "madam bovary benim," diye yanıt verdiği rivayet edilir.
avatar
hint mitolojisinde tanrının yeryüzüne inerken kendisi için seçtiği suret anlamına gelen avatar, aynı adlı filmde jake sully karakterinin özel bir görevle aralarına karıştığı na'vi ırkına benzemek için giyindiği(!) suret ve bedenden başka bir şey değil.
13 Ocak 2010 Çarşamba
rica
elimdeki dosyaya, önümdeki dosya yığınına bakarak diyorum ki;
sanırım birileri çıkıp eski istanbulu konu alan, yazarı ve tarihi bilinmeyen bir el yazmasının etrafında dönüp dolaşan, islam mistizmine (tabi ki mevlana ve onun farklı okumalara izin veren öğretileri) selam duran, ayna ya da lale gibi imgelerle yüklü 'sözde' tarihi romanların modasının geçtiğini ilan etmeli.
artık roman içinde roman tekniğiyle, ucu saraya dokunan atalarından birinin nasılsa eline geçmiş hatıralarını bir kürsüye çıkıp yüksek sesle okumasın kimse.
teknolojiden, terimlerinden nefret etsem de, içinde cep telefonu, bilgisayar, e-posta geçen metinler okumak istiyorum. yollar kervanlarla değil uçakla, ya da ne bileyim trenle alınsın. kahraman en başta sebepsiz görünen, bizi bir gizin peşinden sürükleyecek bir cinayete kurban gitmek yerine trafik kazasında ölsün, bir kıskançlık cinayetine kurban gitsin.
sanırım birileri çıkıp eski istanbulu konu alan, yazarı ve tarihi bilinmeyen bir el yazmasının etrafında dönüp dolaşan, islam mistizmine (tabi ki mevlana ve onun farklı okumalara izin veren öğretileri) selam duran, ayna ya da lale gibi imgelerle yüklü 'sözde' tarihi romanların modasının geçtiğini ilan etmeli.
artık roman içinde roman tekniğiyle, ucu saraya dokunan atalarından birinin nasılsa eline geçmiş hatıralarını bir kürsüye çıkıp yüksek sesle okumasın kimse.
teknolojiden, terimlerinden nefret etsem de, içinde cep telefonu, bilgisayar, e-posta geçen metinler okumak istiyorum. yollar kervanlarla değil uçakla, ya da ne bileyim trenle alınsın. kahraman en başta sebepsiz görünen, bizi bir gizin peşinden sürükleyecek bir cinayete kurban gitmek yerine trafik kazasında ölsün, bir kıskançlık cinayetine kurban gitsin.
12 Ocak 2010 Salı
deliler
bazan muktedirler, yasa koyucular kişinin akli dengesinin yerinde olmayışından yola çıkarak cezaya gerek olmadığına hükmeder. kendilerinden başkasını dert etmeyen bu adamların amacı çocuk masumiyetinde gördükleri bu kişilerin korunması değildir elbette.
bunu yapmakla, hepimiz için o kadar iyi sistem kurup bu sistemi o kadar mantıklı kurallarla korumaya aldık ki, bu kurallara ancak deliler uymaz derler.
bunu yapmakla, hepimiz için o kadar iyi sistem kurup bu sistemi o kadar mantıklı kurallarla korumaya aldık ki, bu kurallara ancak deliler uymaz derler.
10 Ocak 2010 Pazar
asker hamdi ve aynalı fatma*
birinde susup diğerinde konuşmak olmaz. 've' bu yüzden...
asker hamdi, eskilerin pehlivan gibi diye tarif ettiklerinden. altın dişli, burma bıyıklı yiğitler yiğidi, tek başına bir bölük asker. dokuz karısı, bir avlu dolusu çocuğu var. onlar yüzünden kaçıp gelmiş askerden.
aynalı fatma aynalı bir kuş. gözleri iki tas pekmez. hem evliya hem de orospu. kurtuluş savaşı yıllarında birliğinden firar eden, birliğine dönen, ya da çetelere katılmak için yollara düşen askerler soğuk gecelerde onun memelerinde ısıtırmış ellerini. anasıymış onların, karısı, bacısı, sırdaşı.
biri bir anlatılıyorsa diğeri bin anlatılıyor yani.
kader onları birbirinin terazisinde ölçmeye karar verince tenhada mı, kalabalıkta mı olduğu bilinmez karşılaşırlar. o 've' gelip konuverir aralarına.
asker hamdi ilk fırsatta aynalı fatma'nın bağ evinde alır soluğu.
sonra...
sonrası mahrem.
bir gün aynalı fatma'yı bağlar arasında hızla yürüyerek köyden uzaklaşırken görenler olur. bağ evine girmeye cesaret eden bir çoban evin ortasında asker hamdi'nin kaskatı kesilmiş cesedini bulur. bir kaç köylü güç de olsa cesedini avluya getirip çocuklarının, karılarının önüne koyar. tam bu sırada iki asker gelir köye. asker kaçağı hamdinin cesedini bir at arabasına koyup götürür.
iki ay sonra köye asker hamdi'nin cephede şehit olduğu haberi gelmiş. aynalı fatma ise, bir rivayete göre evliya olmuş, kurtuluş savaşı yıllarında askerler için yaptıkları nedeniyle meleklerce götürülmüş.
*: hasan ali toptaş, gölgesizler 've' ümit ünal, gölgesizler
asker hamdi, eskilerin pehlivan gibi diye tarif ettiklerinden. altın dişli, burma bıyıklı yiğitler yiğidi, tek başına bir bölük asker. dokuz karısı, bir avlu dolusu çocuğu var. onlar yüzünden kaçıp gelmiş askerden.
aynalı fatma aynalı bir kuş. gözleri iki tas pekmez. hem evliya hem de orospu. kurtuluş savaşı yıllarında birliğinden firar eden, birliğine dönen, ya da çetelere katılmak için yollara düşen askerler soğuk gecelerde onun memelerinde ısıtırmış ellerini. anasıymış onların, karısı, bacısı, sırdaşı.
biri bir anlatılıyorsa diğeri bin anlatılıyor yani.
kader onları birbirinin terazisinde ölçmeye karar verince tenhada mı, kalabalıkta mı olduğu bilinmez karşılaşırlar. o 've' gelip konuverir aralarına.
asker hamdi ilk fırsatta aynalı fatma'nın bağ evinde alır soluğu.
sonra...
sonrası mahrem.
bir gün aynalı fatma'yı bağlar arasında hızla yürüyerek köyden uzaklaşırken görenler olur. bağ evine girmeye cesaret eden bir çoban evin ortasında asker hamdi'nin kaskatı kesilmiş cesedini bulur. bir kaç köylü güç de olsa cesedini avluya getirip çocuklarının, karılarının önüne koyar. tam bu sırada iki asker gelir köye. asker kaçağı hamdinin cesedini bir at arabasına koyup götürür.
iki ay sonra köye asker hamdi'nin cephede şehit olduğu haberi gelmiş. aynalı fatma ise, bir rivayete göre evliya olmuş, kurtuluş savaşı yıllarında askerler için yaptıkları nedeniyle meleklerce götürülmüş.
*: hasan ali toptaş, gölgesizler 've' ümit ünal, gölgesizler
fıkra tadında bir akşam yemeği
bir türk, bir çinli, bir hintli ülkelerine özgü yemekler yapmış, bir kaç türk, bir kaç çinli, bir avustralyalı ve bir fransızla beraber yemişler.
9 Ocak 2010 Cumartesi
bir masada iki kişi: kaçış
çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:
-sen benden mi kaçıyorsun?
-saçmalama lütfen. bu olanların seninle bir alakası yok.
-oysa buradan bakıldığında varmış gibi görünüyor.
-belki de şu; şimdi karşımdasın ve gözlerine bakınca bir kuyunun derinliklerine çekiliyorum... ama gözlerimi kapatınca bitiyor.
-nasıl yani, gitmekle gözlerini mi kapatmış oldun?
-pek sayılmaz... bazan elim telefona gidiyor: seni aramışım. tam eve girerken açıyorsun telefonu. paltonu, atkını çıkartırken bir elinden diğerine geçiyor. aynanın karşısında bir süre oyalanıp kendine bakıyor, saçınla oynuyorsun. üzerinde elma yeşili kadife pantolonun. ben seni bir süre seyrediyor oluyorum. birden bakışlarımız o aynanın derinliklerinde karşılaşıyor.
-sonra ne oluyor?
-hiç iyi olmuyor.
-sen benden mi kaçıyorsun?
-saçmalama lütfen. bu olanların seninle bir alakası yok.
-oysa buradan bakıldığında varmış gibi görünüyor.
-belki de şu; şimdi karşımdasın ve gözlerine bakınca bir kuyunun derinliklerine çekiliyorum... ama gözlerimi kapatınca bitiyor.
-nasıl yani, gitmekle gözlerini mi kapatmış oldun?
-pek sayılmaz... bazan elim telefona gidiyor: seni aramışım. tam eve girerken açıyorsun telefonu. paltonu, atkını çıkartırken bir elinden diğerine geçiyor. aynanın karşısında bir süre oyalanıp kendine bakıyor, saçınla oynuyorsun. üzerinde elma yeşili kadife pantolonun. ben seni bir süre seyrediyor oluyorum. birden bakışlarımız o aynanın derinliklerinde karşılaşıyor.
-sonra ne oluyor?
-hiç iyi olmuyor.
8 Ocak 2010 Cuma
yenilgiler tarihi cilt.I
o sevdiğim yazar, "ben savaşmayı severim, savaşanları severim, yenilmekten korkmayanları severim. kendi hayalini yaratıp, ne olursa olsun o hayale yürüyenleri severim,"diyor.
okuduğum kitap "kitaplığın raflarını yormak"tan bahsediyor.
sonrası haziran doksan dört... alaycı gülümsemesi ile beckett bana bakıyor. fotoğraf altı yazısı: "hep denedin, hep yenildin. olsun. bir daha dene, bir daha yenil. daha iyi yenil."
"yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır," diyor, diriliş'in en büyük şairi.
kasım doksan dört oluyor sonra: orhan alkaya. telos yayıncılık. şairin üçüncü kitabı. bembeyaz bir zemin üzerine yenilgiler tarihi cilt.I yazılı bir kitabın ilk sayfasına kasım günlerinden birini not düşmüşüm. öykücü'nün de gözleri dokunmuş aynı satırlara ve aynı ilk sayfaya mor bir kalemle "bir gün açılır açılmaz sandığın kapılar vurunca güneş," yazmış.
*
üç odalı bir kitap bu.
birinci oda: yenilmişler için on parça...
şair bu yolculuğa katılacakların listesini baştan yapıyor; "ve cümle yitikler, mağluplar, mahzunlar". topuğundan vurulanlar, mektupları yanlış zarflara konulanlar, en güzel hikayeyi anlamayacak olanlara anlatanlar, ellerinde geçmeyen akçeler ile birer birer görüntüye giriyor. hatta peçorin bile...
modern hayatın yalnızlaştırdığı ve elinde kalanları da avuntu oluşturmaktan uzak bir adam olarak soruyor "peki beni kim intihar etti/ kim tedavülden kaldırdı böyle erken" ve 'modern' kelimelerden kuruyor mısraları.
"kısa pantolonlu cumhuriyet bayramları" uzaktadır artık. büyümek yenilginin bir başka adıdır. hayallere ve yaraya iyi gelir diye sığındığı sözcükler yenilginin bizzat kendisi olmuştur. ne yazık ki, devrim de bir yalandır. devrime inanan kalabalıklar için asıl yenilgi bu yalanı farketmektir. zamanın dar kapısına sıkışan bu defa düşlerdir.
sözler bitip bu odanın kapısını kapatırken, bütün yenilgilerden geriye "umutlar mı dağıldı? yalan/ benim dağılan" diyerek suçu kendinde arayan, artık kahraman olma şansını yitirmiş, bu berbat dünyanın herhangi bir zamanına ve yerine fırlatılmış, istese de aklından vazgeçemeyen, bedeni tarafından yaşamaya ikna edilmiş bir antikahraman kaldığını farkedersiniz.
ikinci oda, yenilgiler tarihine zeyl...
yaralı aslan'la doruğa ulaşır ve geriye söylenecek söz bırakmaz; "yaralı aslandır kıyıya oturan"...
üçüncü oda, pentimento...
şair buraya geldiğinde derin bir nefes alarak, belleğinin tablolarında bir gözden geçirme yapar. elinden geldiğince hatıraların tozlarını havalandırıp altında kalanları görmeye, tablonun bazı yerlerini tamir etmeye çalışır .
suskunluğun modern zamanların yanlış kazancı olduğu şimdinin soğuk gerçekliğinde arkadaşlarını anarak, eski güzel günler karşısında bir selam durur. her şeye rağmen umudunu korumak istercesine yenilginin bütün hallerini kutsar.
*
geriye dönüp baktığımda başka bir orhan alkaya kitabı okumamışım. yani yenilgiler tarihi. cilt I'e takılıp kalmışım.
kim bilir, "cilt II"ler, "III"ler hangi şehirde hangi denize karşı yazılmaktadır?
tarihimiz yenilgilerden kurulmuş.
o sevdiğim yazar, "ben savaşmayı severim, savaşanları severim, yenilmekten korkmayanları severim. kendi hayalini yaratıp, ne olursa olsun o hayale yürüyenleri severim," diyor.
"yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır," diyor, diriliş'in en büyük şairi.
orhan alkaya, yenilgiler tarihi. cilt I'i yazıyor.
okuduğum kitap "kitaplığın raflarını yormak"tan bahsediyor.
sonrası haziran doksan dört... alaycı gülümsemesi ile beckett bana bakıyor. fotoğraf altı yazısı: "hep denedin, hep yenildin. olsun. bir daha dene, bir daha yenil. daha iyi yenil."
"yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır," diyor, diriliş'in en büyük şairi.
kasım doksan dört oluyor sonra: orhan alkaya. telos yayıncılık. şairin üçüncü kitabı. bembeyaz bir zemin üzerine yenilgiler tarihi cilt.I yazılı bir kitabın ilk sayfasına kasım günlerinden birini not düşmüşüm. öykücü'nün de gözleri dokunmuş aynı satırlara ve aynı ilk sayfaya mor bir kalemle "bir gün açılır açılmaz sandığın kapılar vurunca güneş," yazmış.
*
üç odalı bir kitap bu.
birinci oda: yenilmişler için on parça...
şair bu yolculuğa katılacakların listesini baştan yapıyor; "ve cümle yitikler, mağluplar, mahzunlar". topuğundan vurulanlar, mektupları yanlış zarflara konulanlar, en güzel hikayeyi anlamayacak olanlara anlatanlar, ellerinde geçmeyen akçeler ile birer birer görüntüye giriyor. hatta peçorin bile...
modern hayatın yalnızlaştırdığı ve elinde kalanları da avuntu oluşturmaktan uzak bir adam olarak soruyor "peki beni kim intihar etti/ kim tedavülden kaldırdı böyle erken" ve 'modern' kelimelerden kuruyor mısraları.
"kısa pantolonlu cumhuriyet bayramları" uzaktadır artık. büyümek yenilginin bir başka adıdır. hayallere ve yaraya iyi gelir diye sığındığı sözcükler yenilginin bizzat kendisi olmuştur. ne yazık ki, devrim de bir yalandır. devrime inanan kalabalıklar için asıl yenilgi bu yalanı farketmektir. zamanın dar kapısına sıkışan bu defa düşlerdir.
sözler bitip bu odanın kapısını kapatırken, bütün yenilgilerden geriye "umutlar mı dağıldı? yalan/ benim dağılan" diyerek suçu kendinde arayan, artık kahraman olma şansını yitirmiş, bu berbat dünyanın herhangi bir zamanına ve yerine fırlatılmış, istese de aklından vazgeçemeyen, bedeni tarafından yaşamaya ikna edilmiş bir antikahraman kaldığını farkedersiniz.
ikinci oda, yenilgiler tarihine zeyl...
yaralı aslan'la doruğa ulaşır ve geriye söylenecek söz bırakmaz; "yaralı aslandır kıyıya oturan"...
üçüncü oda, pentimento...
şair buraya geldiğinde derin bir nefes alarak, belleğinin tablolarında bir gözden geçirme yapar. elinden geldiğince hatıraların tozlarını havalandırıp altında kalanları görmeye, tablonun bazı yerlerini tamir etmeye çalışır .
suskunluğun modern zamanların yanlış kazancı olduğu şimdinin soğuk gerçekliğinde arkadaşlarını anarak, eski güzel günler karşısında bir selam durur. her şeye rağmen umudunu korumak istercesine yenilginin bütün hallerini kutsar.
*
geriye dönüp baktığımda başka bir orhan alkaya kitabı okumamışım. yani yenilgiler tarihi. cilt I'e takılıp kalmışım.
kim bilir, "cilt II"ler, "III"ler hangi şehirde hangi denize karşı yazılmaktadır?
tarihimiz yenilgilerden kurulmuş.
o sevdiğim yazar, "ben savaşmayı severim, savaşanları severim, yenilmekten korkmayanları severim. kendi hayalini yaratıp, ne olursa olsun o hayale yürüyenleri severim," diyor.
"yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır," diyor, diriliş'in en büyük şairi.
orhan alkaya, yenilgiler tarihi. cilt I'i yazıyor.
Etiketler:
ahkâm,
alıntı,
beni ben yapan kitaplar,
edebiyat
3 Ocak 2010 Pazar
pentimento
yağlı boya bir tablo, eskimeye yüz tuttukça en üst katmandaki boyanın aşınması sonucu bazan şeffaf bir hal alır. bu olduğunda, kimi tablolarda ilk fırça darbelerini, düzeltilerek üstü kapatılmış hatalı bölümleri, belki de o tuvale daha önceden yapılmış bir resmi görmek mümkün olur; kadının elbisesi içinden görülen bir ağaç, köpeğinden kaçan bir çocuk, artık denize açılmayan eski bir tekne. işte buna pentimento denir.
'ressam vazgeçmiş, fikir değiştirmiştir.'*
*: lillian hellman imzalı bir roman olan pentimento ve bu romandan vücut bulan çok ödüllü julia isimli filme dikkat çekmek isterim.
ama vnf özellikle 'yenilgiler tarihi cilt: bir' adlı orhan alkaya kitabını önerir. ki kitap, pentimento adında iç burkan bir bölümle son bulur.
'ressam vazgeçmiş, fikir değiştirmiştir.'*
*: lillian hellman imzalı bir roman olan pentimento ve bu romandan vücut bulan çok ödüllü julia isimli filme dikkat çekmek isterim.
ama vnf özellikle 'yenilgiler tarihi cilt: bir' adlı orhan alkaya kitabını önerir. ki kitap, pentimento adında iç burkan bir bölümle son bulur.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)