ağır ağır naziler tarafından işgal edilen fransa kırsalında yaşayan dört yahudi aileden biri olan dreyfusların kızı.
dreyfuslar ispanya’ya kaçmak yerine komşularının mahzeninde saklanmayı tercih edip 'yahudi avcısı' hans landa ve askerleri tarafından öldürüldüğünde bir tek o kurtuldu ve ailesinin intikamını almaya yemin etti.
dört yıl sonra paris'te ortaya çıktığında halası ve eniştesinden kaldığını iddia ettiği bir sinema salonunun yöneticisiydi. nazi propaganda filmi 'ulusun gururu'nu salonunda göstermek zorunda kalınca, güvenlik konusunda kendisiyle konuşmak isteyen hans landa'ya, bir bardak süte, bir kaç kaşık kremaya ve kuark peynirli strudele tahammül etmek zorunda kaldı.
'kino operasyonu'nda o bir ara perdede görünüp 'hepiniz öleceksiniz. bunu gerçekleştirecek olan yahudinin suratına iyicene bakmanızı istiyorum.' dedi ve kapıları kilitledikten sonra film bobinlerini ateşe veren makinist marcel ve içeride kalan yüzlerce nazi ve nazi yandaşı fransızla birlikte öldü.
öldüğünde kimliğinde emmanuelle mimieux yazıyordu.
*: quentin tarantino, inglorious basterds
28 Kasım 2009 Cumartesi
26 Kasım 2009 Perşembe
kıyamet senaryoları
bu yargı bütün filmler için geçerli olsada bazı filmleri bilgisayar ya da tv ekranına hapsederek izlemek daha da büyük bir hatadır. kıyameti müjdeleyen(!) 2012 yi istanbul'da olsaydım uygun bir salonda izler miydim bilmiyorum ama buralarda izlemeyeceğim kesin. yine de dergi ve gazetelerde hakkında yazılanları, hatta internette hakkında yapılmış bir kaç yorumu bile okudum.
genel kanı effectlerin iyi olduğu ama filmin beş para etmediği yönünde. bu şekilde düşünen arkadaşlara sormak istiyorum; ne bekliyordunuz ki?
sanki bu tür filmlere oyunculuk için gidilirmiş gibi.. effectler ve bilgisayar maharetleri için gidilir. geriye kalandan ise bir şey ummazsınız. bu nedenle de oyuncular çoğu kez adını ilk defa duyduğumuz isimler olur. eğer tanıdık bir isim görürseniz, o da stüdyonun 'bu işe çok para yatırıyoruz, bi keleğe gelmeyelim' diyerek, oyuncuya da gelecek seyirciyi hesaba katmasından başka bir şey değildir.
onun için bu tür filmlerde 'ama oyunculuk' diyerek kendinize güldürmeyin.
*
çocukluk günleri ve hatta gençliği benim gibi soğuk savaş günlerine denk gelenler için olası bir nükleer savaş kıyamet demekti. hatta uzak olduğu da söylenemezdi. derken, duvar yıkıldı, iyice paslanmış demir perde çöktü. büyük devletler mesailerini orta avrupa ve rusya'dan başka coğrafyalara kaydırdılar.
kıyameti bu defa yedi temmuz bin dokuz yüz doksan dokuz günü beklemeye başladık; çünkü, nostradamus hazretleri böyle buyurmuştu.
o olmayınca ilk durağımız tarihin iki bine evrileceği zamandı; başta bilgisayar ve internet olmak üzere topyekûn teknolojinin gazabı müthiş olacaktı. biliyorsunuz, son bir ümitle "daha bin yıl bitmedi, yani yüz yıl önümüzdeki yıl başlıyor," diyenler de çıkmıştı.
en son altı haziran iki bin altıdaydı umudumuz; üç tane altı rakamı yan yana gelecek ve bütün amacı adem'den bu yana insanoğluna her iki alemi de dar etmek olan şeytanın bazılarınca alamet-i farikası sayılan 666 meydana gelecek. bundan daha iyi işaret mi olurdu?
nihayet maya takvimi çıktı ortaya. eğer 2012 filminin reklam kampanyasına dahil değilse bu söylenti -ki holivud yapar bunu, biliriz- şimdilik umudumuz orada. bakalım ne olur?
*
peki nereden çıkıyor bu kıyamet arzusu?
gözleyebildiğimiz hayata baktığımızda her şeyin bir başlangıcı ya da doğumu var. sonra büyüme ya da gelişme. en nihayet ölüm ya da yok oluş. o halde mevcut dünyanın da bir sonu olmalı diye düşünüyoruz.
etrafımıza bakıyoruz ve ne varsa kötüye gidiyormuş gibi. o halde bu kötü gidişe birileri dur demeli. hem 'dibe vurmak' deyimini en çok son yıllarda duymuyor muyuz? belki de kıyamet iyi bir başlangıç olurdu.
ardından insanoğlunun bizzat sebep olduğu kötülükler: savaşlar, doğal felaketler, cinayetler, insan ve aile ilişkilerinin vardığı son nokta...evet, kesinlikle cezalandırılmayı hak ediyoruz.
bir de dünyanın yeni bir nizama ihtiyacı olduğunu düşünen bir grup var galiba: biz bu dünyayı hak etmiyoruz, daha iyi, daha zeki insanlar daha iyi bir dünyayı yeniden kursunlar... bunu anlamakta güçlük çekiyordum, ki "olası bir istanbul depremi belki de şans," diye düşündüğümü farkedene kadar. "böylece bir arabanın bile zor sığdığı sokaklar, kaldırıma yer olmayan caddeler, çarpık kentleşme ortadan kalkar. daha iyi bir alt yapı kurabilmek için fırsat doğar."
genel kanı effectlerin iyi olduğu ama filmin beş para etmediği yönünde. bu şekilde düşünen arkadaşlara sormak istiyorum; ne bekliyordunuz ki?
sanki bu tür filmlere oyunculuk için gidilirmiş gibi.. effectler ve bilgisayar maharetleri için gidilir. geriye kalandan ise bir şey ummazsınız. bu nedenle de oyuncular çoğu kez adını ilk defa duyduğumuz isimler olur. eğer tanıdık bir isim görürseniz, o da stüdyonun 'bu işe çok para yatırıyoruz, bi keleğe gelmeyelim' diyerek, oyuncuya da gelecek seyirciyi hesaba katmasından başka bir şey değildir.
onun için bu tür filmlerde 'ama oyunculuk' diyerek kendinize güldürmeyin.
*
çocukluk günleri ve hatta gençliği benim gibi soğuk savaş günlerine denk gelenler için olası bir nükleer savaş kıyamet demekti. hatta uzak olduğu da söylenemezdi. derken, duvar yıkıldı, iyice paslanmış demir perde çöktü. büyük devletler mesailerini orta avrupa ve rusya'dan başka coğrafyalara kaydırdılar.
kıyameti bu defa yedi temmuz bin dokuz yüz doksan dokuz günü beklemeye başladık; çünkü, nostradamus hazretleri böyle buyurmuştu.
o olmayınca ilk durağımız tarihin iki bine evrileceği zamandı; başta bilgisayar ve internet olmak üzere topyekûn teknolojinin gazabı müthiş olacaktı. biliyorsunuz, son bir ümitle "daha bin yıl bitmedi, yani yüz yıl önümüzdeki yıl başlıyor," diyenler de çıkmıştı.
en son altı haziran iki bin altıdaydı umudumuz; üç tane altı rakamı yan yana gelecek ve bütün amacı adem'den bu yana insanoğluna her iki alemi de dar etmek olan şeytanın bazılarınca alamet-i farikası sayılan 666 meydana gelecek. bundan daha iyi işaret mi olurdu?
nihayet maya takvimi çıktı ortaya. eğer 2012 filminin reklam kampanyasına dahil değilse bu söylenti -ki holivud yapar bunu, biliriz- şimdilik umudumuz orada. bakalım ne olur?
*
peki nereden çıkıyor bu kıyamet arzusu?
gözleyebildiğimiz hayata baktığımızda her şeyin bir başlangıcı ya da doğumu var. sonra büyüme ya da gelişme. en nihayet ölüm ya da yok oluş. o halde mevcut dünyanın da bir sonu olmalı diye düşünüyoruz.
etrafımıza bakıyoruz ve ne varsa kötüye gidiyormuş gibi. o halde bu kötü gidişe birileri dur demeli. hem 'dibe vurmak' deyimini en çok son yıllarda duymuyor muyuz? belki de kıyamet iyi bir başlangıç olurdu.
ardından insanoğlunun bizzat sebep olduğu kötülükler: savaşlar, doğal felaketler, cinayetler, insan ve aile ilişkilerinin vardığı son nokta...evet, kesinlikle cezalandırılmayı hak ediyoruz.
bir de dünyanın yeni bir nizama ihtiyacı olduğunu düşünen bir grup var galiba: biz bu dünyayı hak etmiyoruz, daha iyi, daha zeki insanlar daha iyi bir dünyayı yeniden kursunlar... bunu anlamakta güçlük çekiyordum, ki "olası bir istanbul depremi belki de şans," diye düşündüğümü farkedene kadar. "böylece bir arabanın bile zor sığdığı sokaklar, kaldırıma yer olmayan caddeler, çarpık kentleşme ortadan kalkar. daha iyi bir alt yapı kurabilmek için fırsat doğar."
yirmi altı kasım
ruhun bedeni bulduğu an.
biliyorsun dostum, birlikte yaşlanıyoruz.
bir ağustos sabahı yaprağına su dokunan sardunya kokusunu saldığında seni bekliyor olacağım.
biliyorsun dostum, birlikte yaşlanıyoruz.
bir ağustos sabahı yaprağına su dokunan sardunya kokusunu saldığında seni bekliyor olacağım.
22 Kasım 2009 Pazar
fizik kıskançlığı
inkar etmeyelim hala aristoteles ya da kısaca aristo abimizden emir alıyoruz. neredeyse yirmi dört asırdır dünyayı mantık ve matematiğin ışığında açıklıyoruz.
bir şey ya siyah ya da beyaz. doğru değilse yanlış. ya bir ya da sıfır. eğer 'gri' de var demişseniz ayıplayıcı nazarlara razı olmalısınız. hem siyah hem de beyaz demişseniz akıl sağlığınızı yeniden kazanmanın yollarını bulmalısınız.
belki de bu yüzden matematiksel modeller, fizikte bazan, kimyada nadiren, biyoloji ve jeoloji gibi insanoğlunun doğrudan gözlemleyebildiği süreçlerde hemen hiç işlemezlerken, örneğin iktisatçı ya da sosyolog gibi sosyal bilimciler karmaşık matematik modelleri kurmaya bayılırlar. çünkü aristo abimiz hala karizmatiktir ve bilimselliğin yolunun matematiksel modellemeden geçtiğine dair yaygın bir inanç hala hükmünü sürmektedir.
işte sosyal bilimcilerin yaptığı bu şeyin, insan doğasını mantık ve matematiğin organize ettiği soyut bir model olarak ele alabilme çabasının adı fizik kıskançlığıdır.
bir şey ya siyah ya da beyaz. doğru değilse yanlış. ya bir ya da sıfır. eğer 'gri' de var demişseniz ayıplayıcı nazarlara razı olmalısınız. hem siyah hem de beyaz demişseniz akıl sağlığınızı yeniden kazanmanın yollarını bulmalısınız.
belki de bu yüzden matematiksel modeller, fizikte bazan, kimyada nadiren, biyoloji ve jeoloji gibi insanoğlunun doğrudan gözlemleyebildiği süreçlerde hemen hiç işlemezlerken, örneğin iktisatçı ya da sosyolog gibi sosyal bilimciler karmaşık matematik modelleri kurmaya bayılırlar. çünkü aristo abimiz hala karizmatiktir ve bilimselliğin yolunun matematiksel modellemeden geçtiğine dair yaygın bir inanç hala hükmünü sürmektedir.
işte sosyal bilimcilerin yaptığı bu şeyin, insan doğasını mantık ve matematiğin organize ettiği soyut bir model olarak ele alabilme çabasının adı fizik kıskançlığıdır.
18 Kasım 2009 Çarşamba
bir masada iki kişi: acı
çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:
- ve bir daha görüşmedik.
- hiç mi?
- ben aramadım. o da aramadı.
- anladım. sana bir soru sorabilir miyim?
- elbette...
- seni yaklaşık on beş yıldır tanıyorum ve bu sürede iki büyük aşk ve bir evlilik saydım ben. arada bir çok sevda. nasıl oluyor da bunların sonundaki acıya dayanabiliyorsun?
- ben aşkı sürekli artan bir grafik olarak görüyorum. ve aşkın artık artmadığı bir nokta var. dikkat et azaldığı ya da azalmaya başladığı demiyorum; artmaktan vaz geçtiği nokta. acıyı işte o zaman çekmeye başlıyorum ve bittiğinde geriye çekilecek bir acı kalmıyor.
*
sustum. çünkü anlamıştım.
- ve bir daha görüşmedik.
- hiç mi?
- ben aramadım. o da aramadı.
- anladım. sana bir soru sorabilir miyim?
- elbette...
- seni yaklaşık on beş yıldır tanıyorum ve bu sürede iki büyük aşk ve bir evlilik saydım ben. arada bir çok sevda. nasıl oluyor da bunların sonundaki acıya dayanabiliyorsun?
- ben aşkı sürekli artan bir grafik olarak görüyorum. ve aşkın artık artmadığı bir nokta var. dikkat et azaldığı ya da azalmaya başladığı demiyorum; artmaktan vaz geçtiği nokta. acıyı işte o zaman çekmeye başlıyorum ve bittiğinde geriye çekilecek bir acı kalmıyor.
*
sustum. çünkü anlamıştım.
ellis boyd redding*
kısaca red ya da kızıl...
bütün zenciler gibi kırk yaşından büyük.
shawshank hapishanesinin 'istediğiniz her şeyi getirebilecek adam'ı; sigara, bir çanta dolusu eşya, isterseniz çocuğunuzun mezuniyetini kutlamak için bir şişe brendy.
fazla gizemli bulduğu için satrançtan nefret eder. öngörülerinde hep yanılır: andy ilk gece ağlamadığı için iki paket sigara kaybeder, altı yüz yıl sürer dediği tünel on dokuz yıldan daha kısa bir sürede kazılır ve bir gün anlar ki, 'umut iyi bir şeydir. hatta ondan daha iyi bir şey yoktur.'
o herkesin masum olduğu, avukatı kazık attığı için bulunduğu shawshank'teki tek suçludur. ve pişmanlığı orada olmaktan değil, yıllar öncesine gidip genç, aptal bir çocuğa, yapma, diyememektendir. çünkü o çocuk artık yoktur; sadece yaşlı bir adam...
izin almadan tek bir damla işeyemez, kırk yıl boyunca hep izin almıştır çünkü. şartlı tahliye ihlali ise hayatının ikinci suçudur. önce buxton'a gider. sanki robert frost şiirlerinden çıkmış gibi bir tarlanın kenarında andy'nin 'buraya kadar gelebildinse daha ileriye de gelebilirsin' yazan notunu okuduktan sonra 'zihuatanejo' diyerek yola koyulur.
ki, zihuatanejo pasifik kıyısında küçük bir kasabadır ve meksikalılar pasifik için, 'hafızası yok,' demektedir.
*: frank darabont, the shawshank redemption
bütün zenciler gibi kırk yaşından büyük.
shawshank hapishanesinin 'istediğiniz her şeyi getirebilecek adam'ı; sigara, bir çanta dolusu eşya, isterseniz çocuğunuzun mezuniyetini kutlamak için bir şişe brendy.
fazla gizemli bulduğu için satrançtan nefret eder. öngörülerinde hep yanılır: andy ilk gece ağlamadığı için iki paket sigara kaybeder, altı yüz yıl sürer dediği tünel on dokuz yıldan daha kısa bir sürede kazılır ve bir gün anlar ki, 'umut iyi bir şeydir. hatta ondan daha iyi bir şey yoktur.'
o herkesin masum olduğu, avukatı kazık attığı için bulunduğu shawshank'teki tek suçludur. ve pişmanlığı orada olmaktan değil, yıllar öncesine gidip genç, aptal bir çocuğa, yapma, diyememektendir. çünkü o çocuk artık yoktur; sadece yaşlı bir adam...
izin almadan tek bir damla işeyemez, kırk yıl boyunca hep izin almıştır çünkü. şartlı tahliye ihlali ise hayatının ikinci suçudur. önce buxton'a gider. sanki robert frost şiirlerinden çıkmış gibi bir tarlanın kenarında andy'nin 'buraya kadar gelebildinse daha ileriye de gelebilirsin' yazan notunu okuduktan sonra 'zihuatanejo' diyerek yola koyulur.
ki, zihuatanejo pasifik kıyısında küçük bir kasabadır ve meksikalılar pasifik için, 'hafızası yok,' demektedir.
*: frank darabont, the shawshank redemption
Etiketler:
beni ben yapan filmler,
isimler sözlüğü,
sinema
albatros
gençken güverteleri* umursamadan bir albatros olmayı düşlerdim...
albatros;
göklerin o münzevi dervişi...
*bkz: charles boudelaire, albatros
albatros;
göklerin o münzevi dervişi...
*bkz: charles boudelaire, albatros
17 Kasım 2009 Salı
kasım, dostoyevski, karamazov kardeşler
dostoyevski'yi ilk okumam lise yaşlarıma denk gelir; yatılı okul yalnızlığına çare olsun diye çağırdığım yol arkadaşlarından biriydi. okurken 'heyecan' duyardım ve daha o vakitler, dostoyevski güzellemeleri yapan büyüklere aldırmadan, "bu adamda iş var," demiştim.
*
karamazov kardeşler'i okuduğumda ise yirmili yaşlarımın başlarındaydım. aldığım hazzı tarif edemem.
ancak bunu söyleyebilirim; "aldığım hazzı tarif edemem"...
sonrasında hayatımda çok şey değişti:
karamazov kardeşler'i okumamış olan herkesten nefret ettim. çünkü onlar, eğer isterlerse ilk defa okumanın hazzına sahip olacaklardı.
dostoyevski benim için bütün zamanların en büyük yazarı haline dönüştü.
karamazov kardeşler de en büyük dostoyevski romanı oluverdi. ve benim tuzak sorumdur bu; eğer, suç ve ceza yanıtını alırsam bir bahane bulur en yakın köşeden dönerim.
dostoyevski'yi araya başkaları girmeden, aslından okuyabilmek için rusça öğrenme arzum da hemen sonrasına denk gelir.
*
kasım ayının dostoyevski okunmadan geçilemeyeceğini öğrenmem ise karamazov kardeşler'i okurken olmuştu.
o okuyuşun ardından gerçekten de neredeyse her kasım dostoyevski okudum. çoğunlukla da karamazov kardeşler.
kaç kez okuduğumu yaşlı zihnim şu an söyleyemez ama bir koşu kitaplığa gidip daha evvel okuduğum baskılarının son sayfasına düştüğüm notlar gerekli cevabı verebilir.
okumalar hep aynı kitaptan değildi. içinde nasıl türkçeleştirildiğini merak ettiğim için okuduğum kitaplar da var, acizane kırık dökük bir rusçayla en sevdiğim baskısından okuduğum da.
*
bu girişi her daim şımarık bir çocuk kalan yanımla okuyanlara hava atmak için yapmadım. birazdan gelecek itirafımın samimiyetine ikna olun, sanki bir dostoyevski kahramanıymışım gibi en çok kendime zalim olayım diye.
defalarca okuduğum bu kitapta, defalarca okuduğum bir cümleyi hatta bir bahsi yanlış okuyormuşum meğer.
peder zosima sessiz sedasız, cümle arasında fyodor karamazov'u uyarır: "kendinden bu kadar utanma, çünkü her şeyin başlangıcı bu utanmadır."
taşıdığı kötülük ve çirkinlikten şüphe duymadığımız baba karamazov'un bunu kendisinin de dile getirdiği noktada, iyi bir hıristiyan olan peder zosima'nın diğer yanağını da uzatan yanıyla, "kendine haksızlık etme. özünde herkes gibi sen de iyilik ve güzelliğe sahipsin," uyarısı olarak okumuş, bunca zaman böyle bilmiştim.
ama bu defa bu değildi okuduğum...
umutsuzluk bir biçimde kibre benziyor ve kibirli insan kendini herkesten üstün görmekle, umutsuz insan ise kendisini herkesten aşağı görmekle yalnızca kendisinin isa peygamberin merhametine layık olmadığını ortaya koyar.
dostoyevski ise burada narsizmin insana özgü kaynaklarını, kendimize ilişkin bir imgeyi korumak amacıyla nasıl kendimize yalan söylediğimizi ve nasıl da bu imgeyi kendini aşağılama pahasına bile olsa korumaya çalıştığımızı ortaya çıkarmış meğer. çünkü kişi, kendini aşağılamakla gerçek benliğiyle yüzleşmeyi reddeder ve onu bağışlayacak kimsenin olmadığına inanır.
*
bu arada on bir kasım büyük yazarın yüz seksen sekizinci doğum yılıydı. sessiz ve sedasız kasım günleri arasında (kasım günleri ne kadarcıktır ki zaten..*) geçiverdi.
diyelim ,
ve günler önce başladığımız bu yazıyı nihayetlendirelim...
*:dostoyevski, karamazov kardeşler
*
karamazov kardeşler'i okuduğumda ise yirmili yaşlarımın başlarındaydım. aldığım hazzı tarif edemem.
ancak bunu söyleyebilirim; "aldığım hazzı tarif edemem"...
sonrasında hayatımda çok şey değişti:
karamazov kardeşler'i okumamış olan herkesten nefret ettim. çünkü onlar, eğer isterlerse ilk defa okumanın hazzına sahip olacaklardı.
dostoyevski benim için bütün zamanların en büyük yazarı haline dönüştü.
karamazov kardeşler de en büyük dostoyevski romanı oluverdi. ve benim tuzak sorumdur bu; eğer, suç ve ceza yanıtını alırsam bir bahane bulur en yakın köşeden dönerim.
dostoyevski'yi araya başkaları girmeden, aslından okuyabilmek için rusça öğrenme arzum da hemen sonrasına denk gelir.
*
kasım ayının dostoyevski okunmadan geçilemeyeceğini öğrenmem ise karamazov kardeşler'i okurken olmuştu.
o okuyuşun ardından gerçekten de neredeyse her kasım dostoyevski okudum. çoğunlukla da karamazov kardeşler.
kaç kez okuduğumu yaşlı zihnim şu an söyleyemez ama bir koşu kitaplığa gidip daha evvel okuduğum baskılarının son sayfasına düştüğüm notlar gerekli cevabı verebilir.
okumalar hep aynı kitaptan değildi. içinde nasıl türkçeleştirildiğini merak ettiğim için okuduğum kitaplar da var, acizane kırık dökük bir rusçayla en sevdiğim baskısından okuduğum da.
*
bu girişi her daim şımarık bir çocuk kalan yanımla okuyanlara hava atmak için yapmadım. birazdan gelecek itirafımın samimiyetine ikna olun, sanki bir dostoyevski kahramanıymışım gibi en çok kendime zalim olayım diye.
defalarca okuduğum bu kitapta, defalarca okuduğum bir cümleyi hatta bir bahsi yanlış okuyormuşum meğer.
peder zosima sessiz sedasız, cümle arasında fyodor karamazov'u uyarır: "kendinden bu kadar utanma, çünkü her şeyin başlangıcı bu utanmadır."
taşıdığı kötülük ve çirkinlikten şüphe duymadığımız baba karamazov'un bunu kendisinin de dile getirdiği noktada, iyi bir hıristiyan olan peder zosima'nın diğer yanağını da uzatan yanıyla, "kendine haksızlık etme. özünde herkes gibi sen de iyilik ve güzelliğe sahipsin," uyarısı olarak okumuş, bunca zaman böyle bilmiştim.
ama bu defa bu değildi okuduğum...
umutsuzluk bir biçimde kibre benziyor ve kibirli insan kendini herkesten üstün görmekle, umutsuz insan ise kendisini herkesten aşağı görmekle yalnızca kendisinin isa peygamberin merhametine layık olmadığını ortaya koyar.
dostoyevski ise burada narsizmin insana özgü kaynaklarını, kendimize ilişkin bir imgeyi korumak amacıyla nasıl kendimize yalan söylediğimizi ve nasıl da bu imgeyi kendini aşağılama pahasına bile olsa korumaya çalıştığımızı ortaya çıkarmış meğer. çünkü kişi, kendini aşağılamakla gerçek benliğiyle yüzleşmeyi reddeder ve onu bağışlayacak kimsenin olmadığına inanır.
*
bu arada on bir kasım büyük yazarın yüz seksen sekizinci doğum yılıydı. sessiz ve sedasız kasım günleri arasında (kasım günleri ne kadarcıktır ki zaten..*) geçiverdi.
diyelim ,
ve günler önce başladığımız bu yazıyı nihayetlendirelim...
*:dostoyevski, karamazov kardeşler
Etiketler:
anı parçası,
beni ben yapan kitaplar,
edebiyat,
günden kalan
16 Kasım 2009 Pazartesi
13 Kasım 2009 Cuma
o sahne: love actually (2003)
bir zamanlar, "herkesin mutsuzluklardan, depresyon hallerinden bir kaçış bileti var. benim biletimse umut vaat eden, hala sevginin bir yerlerde olduğuna inanmamı sağlayan filmlerdir," diyen bir sevgilim olmasaydı bu filmi ne izlerdim ne de o sahneye konu ederdim.
ama öyle bir sevgilim oldu...
yönetmen richard curtis tanıdık bir isim; birer şaheser olmasalar da yüzlerde tebessüme neden olan four weddings and a funeral, notting hill ve bridget jones’ un maceralarına senaryosuyla katkıda bulunmuştu. bu defa hem yazıp hem yönetmiş.
aşkın her haline bir örnek bulabileceğimiz bu filmde adalı oyuncuların neredeyse tamamı var. hatta claudia schiffer da tip olarak kendisine çok benzeyen carol rolüyle, artık kimseyi gözüm görmez ama claudia schiffer'a hayır demem, diyen daniel’ı melankoliden kurtarırken kendisinin parodisini yapıyor.
açılış sekansında anlatıcı heathrow havaalanı gelen yolcu kapısının görüntüleri eşliğinde 'nefret ve ihtiras dolu bir dünyada yaşadığımız' genel düşüncesine karşı çıkıp, bence aşk her yerde, dedikten sonra, eğer ararsanız, eminim aşkın her yerde olduğunu siz de göreceksiniz, diyerek sözlerini bitirir.
bu son cümle yaklaşık on ayrı aşkın anlatıldığı film için bir çeşit davettir.
birbirinden farklı hayatların en nihayetinde aşkta aynileşmesi. kimlik, sınıf, statü, güzellik ya da çirkinlik gibi kavramların boşunalığı. kaç yaşında olduğumuzun da bir önemi yoktur. önemli olan tek şey tutkularımızın peşinden gidebilecek kadar hayata karşı cesur olmaktır.
bu filmin o sahnesini ingiltere başbakanı ve çalışanı arasındaki aşkın hikayesinden aldım:
abd başkanı yeni ingiltere başbakanını ziyarete gelir. amaç yeni başbakanın da biat etmesi ve eski politikaların devam edeceği garantisini almaktır. zaten yeni hükümetin de farklı bir niyeti yoktur. görüşmeler nihayetlenir ve iki başbakan basın açıklamasından önce bir içki içmek ister. ama abd başkanı büyük bir hata yaparak başbakanın 'kız'ına asılır. eminim avrupa tarihinin bir kadını fethedemediği için dünyayı fethetmeye kalkan adamlar tarafından yazıldığını bilseydi bunu yapmazdı.
o sahne hemen sonrasındaki basın açıklamasını anlatıyor; artık bütün mesele 'biraz etine dolgun' başbakanlık çalışanıdır.
''- mr. president, has it been a good visit?
- very satisfactory indeed. we got what we came for and our special relationship is still very special.
- prime minister?
- i love that word 'relationship'. covers all manner of sins, doesn' t it? i fear that this has become a bad relationship. a relationship based on the president taking what he wants and casually ignoring all those things that really matter to britain. we may be a small country but we' re a great one, too. the country of shakespeare, churchill, the beatles, sean connery, harry potter... david beckham' s right foot. david beckham' s left foot, come to that. and a friend who bullies us is no longer a friend. and since bullies only respond to strength, from now onward, i will be prepared to be much stronger. and the president should be prepared for that.''*
*serbest çeviri:
''- sayın başkan, olumlu bir ziyaret oldu mu?
- oldukça tatmin ediciydi. istediğimizi aldık ve aramızdaki özel ilişki, hala çok özel.
- sayın başbakan?
- 'ilişki' sözcüğüne bayılıyorum. her türlü anlaşmazlığı gizliyor. korkarım, bu kötü bir ilişkiye dönüştü. başkanın istediği her şeyi elde etmesi ve britanya için gerçekten önemli olan konulara ilgisiz kalmasına dayalı bir ilişki. belki küçük bir ülkeyiz, ancak biz de büyüğüz. bizde shakespeare, churchill, beatles, sean connery ve harry potter var... david beckham' ın sağ ayağı. hatta sol ayağı... bize kabadayılık eden bir dost, dostumuz olamaz. ve kabadayılar sırf güce tepki verdiklerine göre, şu andan itibaren çok daha güçlü olmaya hazırlıklı olacağım. sayın başkan da buna hazırlıklı olsun.''
ama öyle bir sevgilim oldu...
yönetmen richard curtis tanıdık bir isim; birer şaheser olmasalar da yüzlerde tebessüme neden olan four weddings and a funeral, notting hill ve bridget jones’ un maceralarına senaryosuyla katkıda bulunmuştu. bu defa hem yazıp hem yönetmiş.
aşkın her haline bir örnek bulabileceğimiz bu filmde adalı oyuncuların neredeyse tamamı var. hatta claudia schiffer da tip olarak kendisine çok benzeyen carol rolüyle, artık kimseyi gözüm görmez ama claudia schiffer'a hayır demem, diyen daniel’ı melankoliden kurtarırken kendisinin parodisini yapıyor.
açılış sekansında anlatıcı heathrow havaalanı gelen yolcu kapısının görüntüleri eşliğinde 'nefret ve ihtiras dolu bir dünyada yaşadığımız' genel düşüncesine karşı çıkıp, bence aşk her yerde, dedikten sonra, eğer ararsanız, eminim aşkın her yerde olduğunu siz de göreceksiniz, diyerek sözlerini bitirir.
bu son cümle yaklaşık on ayrı aşkın anlatıldığı film için bir çeşit davettir.
birbirinden farklı hayatların en nihayetinde aşkta aynileşmesi. kimlik, sınıf, statü, güzellik ya da çirkinlik gibi kavramların boşunalığı. kaç yaşında olduğumuzun da bir önemi yoktur. önemli olan tek şey tutkularımızın peşinden gidebilecek kadar hayata karşı cesur olmaktır.
bu filmin o sahnesini ingiltere başbakanı ve çalışanı arasındaki aşkın hikayesinden aldım:
abd başkanı yeni ingiltere başbakanını ziyarete gelir. amaç yeni başbakanın da biat etmesi ve eski politikaların devam edeceği garantisini almaktır. zaten yeni hükümetin de farklı bir niyeti yoktur. görüşmeler nihayetlenir ve iki başbakan basın açıklamasından önce bir içki içmek ister. ama abd başkanı büyük bir hata yaparak başbakanın 'kız'ına asılır. eminim avrupa tarihinin bir kadını fethedemediği için dünyayı fethetmeye kalkan adamlar tarafından yazıldığını bilseydi bunu yapmazdı.
o sahne hemen sonrasındaki basın açıklamasını anlatıyor; artık bütün mesele 'biraz etine dolgun' başbakanlık çalışanıdır.
''- mr. president, has it been a good visit?
- very satisfactory indeed. we got what we came for and our special relationship is still very special.
- prime minister?
- i love that word 'relationship'. covers all manner of sins, doesn' t it? i fear that this has become a bad relationship. a relationship based on the president taking what he wants and casually ignoring all those things that really matter to britain. we may be a small country but we' re a great one, too. the country of shakespeare, churchill, the beatles, sean connery, harry potter... david beckham' s right foot. david beckham' s left foot, come to that. and a friend who bullies us is no longer a friend. and since bullies only respond to strength, from now onward, i will be prepared to be much stronger. and the president should be prepared for that.''*
*serbest çeviri:
''- sayın başkan, olumlu bir ziyaret oldu mu?
- oldukça tatmin ediciydi. istediğimizi aldık ve aramızdaki özel ilişki, hala çok özel.
- sayın başbakan?
- 'ilişki' sözcüğüne bayılıyorum. her türlü anlaşmazlığı gizliyor. korkarım, bu kötü bir ilişkiye dönüştü. başkanın istediği her şeyi elde etmesi ve britanya için gerçekten önemli olan konulara ilgisiz kalmasına dayalı bir ilişki. belki küçük bir ülkeyiz, ancak biz de büyüğüz. bizde shakespeare, churchill, beatles, sean connery ve harry potter var... david beckham' ın sağ ayağı. hatta sol ayağı... bize kabadayılık eden bir dost, dostumuz olamaz. ve kabadayılar sırf güce tepki verdiklerine göre, şu andan itibaren çok daha güçlü olmaya hazırlıklı olacağım. sayın başkan da buna hazırlıklı olsun.''
12 Kasım 2009 Perşembe
ilk kar
ilk kar...
mevsimin ilk karı...
bu gün: on iki kasım' iki bin dokuz...
"şimdi burda kar yağıyorsa her yerde yağıyordur ve vakit dardır."*
*
bir gece yarısı telefonunuz çalar. telefondaki ses, "pencereden dışarı bak. kar yağıyor," der. dışarıya bakarsınız. dolunayın ışığında yıkanan bir kaç parça bulut karşılar sizi. aklınıza türkçenin en büyük şairi** gelir: "neden büyük ırmaklardan bile heyecanlıydı/ karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak?"
anlarsınız; uzak bir coğrafyada, bozkır ortasındaki metropolün sokaklarına kar düşmektedir. birden bire gökteki aya, bir kaç küçük bulutu koynunda uyutan gökyüzüne inat, sokak lambasının solgun ışığıyla aydınlanan kaldırıma kar taneleri düşmeye başlar.
"dost" kelimesi anlam kazanır.
*:turgut uyar, vaktin çağrısı
**: elbette ismet özel
mevsimin ilk karı...
bu gün: on iki kasım' iki bin dokuz...
"şimdi burda kar yağıyorsa her yerde yağıyordur ve vakit dardır."*
*
bir gece yarısı telefonunuz çalar. telefondaki ses, "pencereden dışarı bak. kar yağıyor," der. dışarıya bakarsınız. dolunayın ışığında yıkanan bir kaç parça bulut karşılar sizi. aklınıza türkçenin en büyük şairi** gelir: "neden büyük ırmaklardan bile heyecanlıydı/ karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak?"
anlarsınız; uzak bir coğrafyada, bozkır ortasındaki metropolün sokaklarına kar düşmektedir. birden bire gökteki aya, bir kaç küçük bulutu koynunda uyutan gökyüzüne inat, sokak lambasının solgun ışığıyla aydınlanan kaldırıma kar taneleri düşmeye başlar.
"dost" kelimesi anlam kazanır.
*:turgut uyar, vaktin çağrısı
**: elbette ismet özel
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)