1 Ocak 2010 Cuma

yeni yıl şarkısı: innocent when you dream

paul auster, smoke, harvey keitel, wayne wang, william hurt, auggie wren's christmas story - by paul benjamin.

*
dün gece 'güzel ve yalnız ülkem' hep beraber yeni yıla taşınırken biz de dost meclisinde bir yandan sohbet edip bir yandan da nasılsa açık kalmış televizyona bakıp duruyorduk. tam da yeni yılın ilk anlarında aziz tom waits' in sesi her şeyi susturup odaya doluverdi: innocent when you dream...

iki bin on muhteşem başladı, dedim. düşünsenize kanallardan biri aziz tom waits ile giriyor yeni yıla. varlığı ve birikimiyle beni de çoğaltan arkadaşım hemen ekledi. smoke'u hatırla. siyah beyaz görüntülerle anlatılan noel hikayesini.

hatırladım. aklımdan bu yazının başındaki isimler geçti. o noel hikayesinin iç burkan naifliğini, modern zamanlar yalnızlığını, bir tütün dükkanında geçen muhabbetleri, yıllarca her sabah hep aynı sokağı fotoğraflayan adamı düşündüm. fotoğraflar geçti gözlerimin önünden.

kendime kızdım bu şarkıyı neden yılın son günlerinde akıl edemedim diye.

bu sabah uyandım, noel ve yeni yıl arasındaki farka rağmen bu şarkıyı daha da geç olmadan dinleyelim istedim.

hatta seyredelim...

31 Aralık 2009 Perşembe

yeni yıl

bugün miladi takvime göre iki bin dokuz yılının son günü.

sonrasında ver elini iki bin on...

'ya başka takvimler?' diyenler için m. serdar kuzuloğlu radikaldeki köşesinde iyi yazmıştı.

benim içinse takvimlerin değişmesinden başka bir anlamı yok olan bitenin. sadece bir kaç güzel fotoğrafa aldanıp masa üzerine koyduğum, aklıma geldiğinde onlarca sayfasını birden koparmak zorunda kaldığım duvar takvimleri değişir. hepsi bu...

sanırım bana böyle hissettiren, benim için yeni yılın o uzak zamandan bu yana okulların açılmasıyla başlamasıdır: tatil biter, kumsal yavaş yavaş tenhalaşır, yazlıkçılar şehre döner. yeni sınıf arkadaşları, bilmem kaç ortalı defterler, yeni başlangıçlar. rüzgar daha soğuk esmeye başlar, o kadın sahile inerken artık siyah boğazlı kazağını giymek zorundadır.

koşu yolunda vaktinden önce sararıp düşmüş yapraklar, gül bahçesinde bir türlü açılamayıp dalında asılı kalmış güller.

her şey kesintiye uğrar ve yeniden başlar.

yani algılanan manada bir yeni yıl varsa tam da o zaman başlar. bir ocak sadece takvimlerin değişmesidir. ve tatil...

yine de bu güne dair bir alışkanlığım var: yılın son günü öğleden sonra postaneye uğrayıp zarfa konulmamış, makine ürünü soğuk damga yerine mutlaka pulla bedellendirilmiş bir kaç posta kartını postalarım.

her şey ne güzeldir, bir de kar yağıyorsa...

*

herkese kucaklaşmalar taşıyan birer tane postaladım. umarım çok geçmeden elinize ulaşır.

göğünüzden uçurtmalar ve uçan balonlar eksik olmasın.

kağıt gemileriniz bir martının gölgesinde biteviye yüzsün dursun.

ve en önemlisi, elleriniz de kalbiniz de hiç üşümesin.

30 Aralık 2009 Çarşamba

günün sorusu: göçmen kuşlar

vakti geldiğinde bir oraya bir buraya uçan göçmen kuşların asıl yurdu neresidir?

i'm back...

uzun zamandır yollardaydım, hem de yolların anlamını unutacak kadar uzun süre.

oysa bilirim; varmanın, ulaşmanın boşluğunda aslolan yolculuğun bizzat kendisidir. geçip giden yıllarla yollar bir çembere dönüşürken, sürekli aynı yöne gidildiğinde başlanılan yere varılıyor.

*

ama bu varışın güzel bir yanı var: birikmiş mektuplar, blog bulvarında bahçe duvarlarına yazılmış yazılar...

(mektuplara cevap verip, güzelliklerini kıskanarak biriken yazıları okudum)

bir yandan da kahve makinesinden yola çıkıp mutfağı fethettikten sonra buraya kadar gelen kokuyu duyumsayarak murakami'den imkansızın şarkısı'nı okuyorum. (şimdilik doğaçlama hissi veren yanıyla caz tadında.)

fonda ise chet baker...

kolye

geç kalınmış bir yaş günü hediyesi...

o naif öykünün hep taklit etmek istediğim cümlesi eşliğinde hem de: 'tenine benden bir şeyler dokunsun istedim.'

22 Aralık 2009 Salı

nergis

eskiler önce 'gül' der, ardından ikinci sıraya 'karanfil'i not edermiş.

benim bir numaram ise bazan mevsim dönüp gönlüm 'leylak'lara kaysa da -nisan en zalimidir ayların/ leylakları doğurtur ölü topraktan*-, her zaman 'nergis' oldu.

nergise dair bir çok hikayem var; narkissos ile başlayıp odayı dolduran kokusunda biten...

sokakları yağmur kokan mavi gözlü bir şehrin kadınlar pazarından alınanlar var, metropolllerin vergi levhalı dükkanları var.

çingenelerin bambaşka bir denize karşı sokak köşelerinde demet demet sattığı nergisler var, sabırsız bir bekleyişi tamama erdirmek için seraya kadar gitmeler var.

kapıma bırakılanlar, güzel bir günün hatırası olarak kurutulup saklananlar...

ve şimdi bunları nergis kokusuyla dolu bir odada yazarken, aradan geçen bunca zamana rağmen bir halk kütüphanesindeki su bardağına konulmuş yılın ilk nergislerini hatırlıyorum yeniden. onların bütün bir kütüphaneyi saran kokusunu.

ardından o uzak zamana bakıp gülümsüyorum.


*:t.s. elliot, çorak ülke

ateş böcekleri ya da yakamoz

sanırım, pek de gönüllü olmadan yaptığı milletvekilliği sırasında yahya kemal'e sorulan bir soru ve ona verdiği cevabı bilmeyen yoktur: yani, "ankara'nın nesini seviyorsunuz?" sorusuna verdiği, "istanbul'a dönüşünü" cevabını...

başkaları ne düşünür bilemem ama ben ankara'nın sevilmeye değer en az bir yanını daha bilirim ki, bu hiç tartışmasız 'en' dir.

oysa istanbul'a dönmenin güzel yanı bellidir:
uçağınız bir gece vakti şehirde olacaksa marmara'nın üzerindeki gemi ışıklarını seyretmek muhteşemdir. çocukluğun yaz bahçelerindeki ateş böcekleri düşer aklınıza. hele de deniz dalgasız, görüş mükemmel ise suya yakamoz bırakan yüzlerce ay olduğuna yemin bile edebilirsiniz.

16 Aralık 2009 Çarşamba

o sahne: puplic enemies (2009)

baştan söyleyelim, puplic enemies bence michael mann’ ın en iyi filmi değil. hatta parmak hesabı yapınca elimin dışında kaldığı bile söylenebilir: collateral, heat, manhunter, the last of the mohikans, the insider...

michael mann’ ın filmlerine ve karakterlerine bakınca erkekler arasındaki dostluğu önemsediğini, filmlerinin de bu dostluğa bir çeşit güzelleme olduğunu hissederiz. kahramanları çizginin hangi tarafında olursa olsun centilmenliği elden bırakmayan, şovalye ruhlu karakterler olup, her zaman düelloda ilk önce rakibinin ateş etmesini bekleyen bir saygı hali içindedir. hal böyle olunca, seyirci iyi ve kötü arasındaki çizgiyi yitirip, bazan birinin bazan diğerinin yanında bulur kendini. bunda da haksız sayılamaz, çünkü onun kahramanları kendini diğerinin yerine koyup rakibine karşı öyle davranış geliştirir.

filmlerindeki kadınlar romanların üçüncü kişilerine benzese de asla silik karakterler değil, bir karar alıp bu kararın ardı sıra korkmadan yürüyen, bu durumun getirdiği acı ya da tatlı bütün sonuçlara razı, güçlü kadınlardır.

yine de michael mann’ın anlattığı erkeklerin hikayesidir. melankolinin hiçbir zaman eksik olmadığı hikayeler...

*

film otuzlu yıllarda, büyük bunalım zamanında geçiyor ve halk tarafından robin hood gibi görülen john dillinger ve arkadaşlarının, onları mümkünse ‘ölü’ yakalamak için çalışan güvenlik güçlerinin hikayesini anlatıyor.

bir de dillinger’ın sevgilisi billie frechette’yi.

özellikle dillinger ve billie’ nin tanıştığı günlere dikkat edin derim. ve insanda bir an önce bu soundtrack’e sahip olmalıyım duygusu uyandıran müzik seçimine.

her şey gibi filmde sona doğru yol alırken, biraz hava almak için sinemaya, clark gable’manhattan melodrama’yı izlemeye giden dillinger, ihanetin o kadar yakınında olduğunu bilmiyordu. o filmi izlemek için sinemada olduğunu haber alan ajanlar tarafından sinema çıkışında vurulan dillinger’in bir şey mırıldandığını farkeden charles winstead eğilip ne dediğini duymaya çalışır. ayağa kalktığında ne dediğini soran melvin purvis’ e duymadığını söyleyip bir sigara yakar.

o sırada birileri, gazeteciler daha iyi fotoğraf alsın diye meşalelerle etrafı aydınlatmaya başlamıştır bile.

o sahne bundan hemen sonra:

hapishane... görüşme odası... charles winstead bir başına oturmaktadır. biraz sonra billie girer içeri, öfkeli gözlerle adama bakar. ajan ayağa kalkarak billie’ nin karşısındaki sandalyeye oturmasını bekler. kendisi de otururken sorar:

-how you doing, billie? (cevap alamayınca devam eder) i' m special agent winstead.

(ardından gelen sessizlikte sigaralığını çıkartır, billie’ ye uzatır. o almayınca kendisi bir tane yakar. billie nihayet konuşur)

-if you' ve come here to ask me more damn questions; "where' s this one or that one?"
-i didn' t come here for you to tell me something. i came here to tell you something.
-they say, you' re the man who shot him.
-that' s right. one of them.
-so why are you coming here to see me? to see the damage you' ve done?
-no. i came here because he asked me to. when he went down, he said something. i put my ear next to his mouth, and what i think he said was this. he said, “tell billie for me, bye-bye, blackbird.”*

sonra winstead kalkar ve odadan çıkar. billie kalır geriye; kendini bırakmamak için çabalayan, dik durmaya çalışan billie. ama göz yaşları söz dinlemez.

hiçbir yerde dinlemez...



*serbest çeviri:

- nasılsın billie?...ben ajan winstead.
- yeniden o lanet soruları mı sormaya geldin? ‘bu nerede, o nerede?’
- buraya bana bir şey söyleyesin diye gelmedim. ben sana bir şey söylemeye geldim.
- onu vuran adamın sen olduğu söyleniyor.
- doğru. vuranlardan biriydim.
- beni niye görmeye geldin? açtığın yarayı görmek için mi?
- hayır. buraya geldim, çünkü o istedi. yerdeyken bir şey söyledi. kulağımı dudaklarına götürdüm ve sanırım şunu söyledi. dedi ki, "billie' ye benim için şunu söyle, elveda karakuş."

çimenlik

söze karamazov kardeşler'in en cazip olanı dimitri'nin bir sandığın üzerinde uyuyakaldıktan sonra, uyandığında söylediği cümle ile başlayalım: "bir düş gördüm efendiler..."

*

bir yaz günü.

gökyüzü masmavi. o mavilikte sadece bir kaç parça bulut asılı. ve çok güneş. büyük bir bahçe ya da bir parkın ortasında kalmış geniş bir çimenlik.

şezlong benzeri, bez bir sandalyede oturuyorum. üzerimde açık mavi keten gömlek -kolları kıvrılmış-, krem pantolon, beyaz tabanlı mavi ayakkabılar.

sen, etek uçlarında mavi-sarı çiçekler olan beyaz bir elbise giymişsin. bazan bir esinti oluyor ve o çiçekler uçuşuyor. omuzların çıplak, omuzlarında güneş etkisi. sadece senin duyduğu bir ritme kendini bırakmış, benden biraz uzakta çıplak ayaklarınla hafifçe salınarak dans ediyorsun.

yüzümde bir tebessümle seni seyrediyorum.

derken oturuşumu bozmadan bir elimi aşağıya bırakıyorum. şimdi parmak uçlarım çimenlere dokunuyor.

parmak uçlarımı çimende dolaştırıyorum.

sanki çıplak ayaklarına dokunuyor gibi.

sanki...

15 Aralık 2009 Salı

oda

sahne yavaş yavaş aydınlanır.

modern zaman eşyaları ile dolu bir odada kadın ve erkek suskunluğun kollarında karşılıklı olarak oturmaktadır. hava ağır ve tahammülü zor.
yine de karşılıklı yudumlanacak hoş kokulu bir çayın -papatya mesela- eşliğinde her şey güzele dönecekmiş gibi.
adamın yüzünde ışıklı bir gülümseme belirir. o gülümsemeyle:
- geçti, der. geçti..
aynı ışıklı gülümseme kadının yüzüne de gelip yerleşir. bir de merak.
- ne oldu da geçti?
- aklıma birden sen geldin. seni düşündüm. varlığıma armağan olan varlığını, benden sana, senden bana akıp duran ve akarken azalmak yerine çoğalan o şeyi..
oda. bir kadın ve bir erkek. iki fincan çaydan yükselip odayı odayı dolduran hoş bir koku. -belki papatya-

sahne yavaş yavaş kararır.

14 Aralık 2009 Pazartesi

karla karışık yağmur

şehre düşen kara, denize düşen yağmura acırım.

şehir karın kıymetini bilmez. deniz üzerine düşen yağmuru kendine dönüştürür.

durgun bir havuzun yüzeyine düşen yağmur ise müthiştir. severim, yağmurla suyun temas ettiği, hem aynı hem de ayrı şeyler olduğu o anı.

ve bilirim, ‘yağmur yalnız yağarken yağmurdur’*

ara şarkı -uzaklardan gelen,yol yorgunu atının sağrısı terli bir seyyah anlatmıştı-: bu tarz hikayelerde hep olduğu gibi, bir yerde bir adam yaşarmış. üzerine ne yağmur ne de kar düşermiş. çünkü o adamın kalbinde öyle büyük bir yangın varmış ki daha düşmeden buhar olup uçarmış yağmur damlası, kar tanesi...

ve aşığım, dünyanın bütün ağlayan ya da yağmurda ıslanmış kadınlarına. çünkü kirpikleri ıslaktır ve bir kaç tel saçı yanağına yapışmıştır.


*: ismet özel, of not being a jew